|

Ramazan Geldi
Hoş Geldi
Baklava Tepsisi Boş Geldi!
Mukaddes ÖZKAN
Bu tekerlemeyi
hatırlamayanımız hemen hemen yok gibidir. Ramazan dediniz mi, mutlaka
baklava ya da bir sürü tatlı çeşitleri oruçluların gözleri önünde
sıralanır. Oruçlu olmak demek bazı hazları, bazı özlemleri, diğer din
kardeşlerimizle aynılaştırarak yaşamak demektir. İşte bu düşünceden yola
çıkarak, geçmiş ramazanlara, hatta çocukluğumdaki ramazanlara doğru bir
yolculuk yaparsam pek çok tatlı acı anıyı, hatta belleğimizde hala cevap
bekleyen soruyu da paylaşacağımızdan kuşku duymuyorum. Belki bazı
soruların cevaplarını da birlikte buluruz diye umuyorum.
Bu günleri ve benimle paylaşmak istediğiniz sorunları daha sonra
sohbetimize konu edeceğim. Şimdi haydi gelin sizinle gidebildiğimiz
kadar geriye gidelim. Tabii ki pek çoğunuzun benim kadar geriye gitmesi
mümkün değil, benim de direkler arasına gitmem olanaksız!..
"Direkler arası"! Bu ne demek acaba diyenler olacaktır gençler arasında.
Osmanlı’nın son zamanlarında, İstanbul’un belli bir semtinde Ramazan
eğlenceleri düzenlenirdi. Teraviden sonra başlar, sahura kadar sürerdi
bu eğlenceler, ne kadar İslam’i idi, o ayrıca tartışılır. Osmanlının
batıya açılmasıyla birlikte içine düştüğü çıkmazın, karmaşanın bir
aynasıdır direkler arasında olup bitenler.
Bu konuda bu kadar açıklama yeter diyorum ve ben kendi yaşamımda
belleğimin ulaşabildiği yere kadar gidiyorum.
Benim çocukluğumda ramazanlar bayram sevinciyle karşılanırdı.
Bayramlarda da bir yıl sonra buluşmak üzere bizi terk eden bu güzel
günlerin buruk tadı yaşanırdı. Bayram hem sevindirir hem de
hüzünlendirirdi. Bu duygu belki hep yaşanıyor ama eskisi kadar güçlü ve
belirgin değil. Tıpkı hala sahur davullarının duyulur duyulmaz sesi
gibi. Halbuki bir zamanlar, maniler tekerlemeler, davulcuların
davullarını konuşturan tokmak sesleri ne güzeldi. İftarı haber veren top
sesleri, sahurdaki davul sesleri adeta Ramazan ile özdeşleşmişti.
Bunları o zamanlar kimse yadırgamazdı ama artık özgürlüğüne
düşkünlerimiz çoğaldı, rahatsız olmak istemiyorlar. Efendim, Avrupalı
olmaya da az kaldığına göre, sanırım bu cılızlaşan sesleri de
duyamayacağız artık.
Aklımın erdiği en gerilere gittiğimde, çocuk ruhumun coşkularını
hatırlamak o günlerin tadını damağıma getirir hep. Bu tat aslında
ruhumuzu saran bir hazdır, damaktaki tat lafın gelişi. Hala o günleri
yaşarım, uzaktan da gelse sahurda duyduğum davullara inen tokmakların
sesiyle. Kulaklarımda o maniler, o tekerlemeler çınlar hep.
Davulumun ipi kaytan
Sırtımda kalmadı mintan
Verin davulcunun bahşişini
Gidiyor şehr-i Ramazan
Sanırım ben altı yaşındaydım erkek kardeşim dört, hatırlayabildiğim en
eski ramazanı hayatımın. Babam yedek subay, biz babaannemle dedemin
yanındayız. Kocaman iki katlı ahşap bir ev burası. Hemen önünden köy
içine inen yol geçer, karşısında köyün tek camisi. Evin arka tarafında
bir avlu ve hemen avlunun devamında oldukça büyük bir bahçe. Aylardan
ramazan, mevsim yaz. Mevsimin yaz oluşunu avluda kurulan sahur
sofralarından çıkartıyorum. Biz annem ve kardeşimle üst kattaki
odalardan birinde yatıyoruz. Köyün davulcuları babaannem tarafından
tembihli, kapının önünde davul çalmamaları için, çünkü biz
uyanmamalıymışız. Halbuki ninem bir bilseydi sahura kalkmanın benim için
ne anlama geldiğini, benim için inanılmaz önemini, böyle davranır mıydı.
O günlerde ramazan demek sahur demekti benim için; oruçtan pek haberim
yoktu. Uyanamadığım gün öyle bir boşluk hissederdim ki içimde. Onun için
de ninemin tedbirleri bana sökmezdi. Davulun sesine ne hacet, annemin
sessizce kalkışını, aşağı inişini duyar, ama uyuyor gibi yapardım,
uyandığımı belli etmezdim, çünkü bilinçli bir şekilde uyanmak demek
"sesini çıkarma kardeşin uyanmasın, sen de çabuk uyu, sakın kalkma"
tehdidini duymak demekti. Bunu denemiştim, istediğim sonucu alamayınca
da annem indikten epey sonra, feryadı basıp korkmuş gibi yaparak
kardeşimin de kalkmasını sağlıyor, onu da sahur şenliğinden mahrum
bırakmıyordum. Çünkü sahur bana göre de ona göre de gerçek bir şenlikti.
Benim feryadım üzerine yukarı fırlayan anneciğim, beni kucaklar, "korkma
kızım bir şey yok bak" diye teselli ederdi. Bu arada kardeşim de uyanmış
olur, hep birlikte aşağı inerdik ve sofraya kurulurduk. Ninem ile dedem
bizi hem severler hem de nasıl uyandığımıza akıl erdiremezlerdi.
Avlunun sarı toprakla sıvalı bir köşesine serilmiş hasırın üzerindeki
büyük siniye kurulurdu sahur sofrası. Kenarda yanan ocağın üzerinde
pişen bazlamalar yağlanır, ayran veya çay eşliğinde siniye konurdu.
Bazlamanın yerinde bazen gözleme bazen de yumuşacık lokmalar olurdu.
Ben o güzel sahurların büyüsünü hala ruhumun derinliklerinde hissederim.
Siyahi lacivert gök kubbede asılı duran yüzlerce yıldızı ve ninemin o
gökyüzüne bakarak "daha vakit var, yiyebilirsiniz, on beşinden sonra
hava ağarana kadar yenir" dediğini hiç unutmadım.
Bu doğallıkları hep kaybettik. Bu doğal davranışların bazıları çok doğru
yerlere oturmuştu inanç dünyamızda. Ama biz kolayı zor yapmayı severiz
ne hikmetse!.. Allah’ın bize sağladığı pek çok kolaylığı içinden
çıkılmaz hale getirmekte üstümüze yoktur. Yani yorgunu yokuşa süreriz
hep. Neden böyle düşündüğümü, geçmiş ile bugünü karşılaştırdığımda siz
de anlayacaksınız.
Mesela, bir zamanlar diyanetin tayin ettiği imsak saati, insanlara adeta
oruç tutamazsınız, bu iş çok zor, demek ister gibiydi. O uzun ve sıcak
günlerde oruç tutanlar, imsak vakti geldi diye, niyetlenip yatıyorlar,
sabah namazı için de tekrar kalkıyorlardı. Her şey son derece dakikti.
Kuran’daki siyah ve beyaz çizgi kimseye bir şey söylemiyordu ama ninem
bunu biliyordu. Güneşin yüksekliğine, gölgelerin boyuna bakıp namaz
vakitlerini tahmin ederdi.
Aradan dört koca yıl geçmiş, ben on yaşıma gelmiştim. O zamanlar dört
yıl kocaman bir zaman dilimiydi benim için; ama artık kırk yıl bile
kocaman değil; arkama baktığımda en uzak geçmişim bile daha dünmüş gibi
geliyor bana. Evet aradan dört yıl geçmiş, biz yine bir ramazanı dedem
ile ninemin yanında geçiriyoruz. Yine yaz, yine sıcak ve uzun günler.
Ama artık ben sadece sahura kalkmakla kalmıyor, çoğunlukla oruç
tutuyordum. Gelgelelim o oruçlar ne kadar yerini buluyordu bilemiyorum.
Dayılarımın çocuklarıyla bütün gün tarlalarda, bayırlarda, kırlarda
koşturuyorduk.
Başka bir görevimiz de kimin annesi, ablası saklıca oruç yiyor onları
yakalayıp sorguya çekmekti. Onların korkulu rüyaları da bizim gibi
gevezelere yakalanıp rezil olmaktı. A!... Unutmuşum diye sorularımızdan
nasıl kaçtıklarını hatırlıyorum da güleyim mi ağlayayım mı bilemiyorum.
O insanlar yemek istemedikleri halde, orucu yemeye zorunlu
hissediyorlardı kendilerini. Çünkü, adetli kadın pisti, mundardı,
kendini böyle hissetmesi için şartlandırılmıştı, iftara on dakika kala
adet görse kendini suçlu hisseder; orucunu bozardı. Kutsal olan her şey
ona yasaktı. Yani adetli kadın, adeta dinin dışına itiliyordu. Bu
anlayış maalesef hala yürürlükte. Niye mi, çünkü hala bu toplumun Kuran
ile arasında büyük engeller var, bunlar, cehalet simsarları, ne yazık ki
adları hacı hoca. Kuran’dan nasibini almamış hurafe torbaları bunlar.
Halbuki bu konudaki onca yasağı kaldırmaya, Kuran’daki; "Sadece namaz
için abdestli olmakla emrolundunuz" ayeti bile yeterli. Hayızlı olmanın
bir rahatsızlık olduğu da ayet ile sabit olunca, anlıyoruz ki, hasta
olanlara verilen izin hayızlı kadın için de geçerlidir, kendini iyi
hissediyorsa niye suçlu gibi saklanarak oruç yesin, hem huzursuz olsun
hem de borçlansın. Bu konuda Kuran’daki tek bilgi, kadının bu özel
durumun bir rahatsızlık olduğu. Bundan sonra kime ne demek düşer. Kimin
hakkı var, orucunu tutmak isteyen kadına bunun aksini yaptırmaya.
Hayızlı kadına Kur’an; hasta olarak bakılması gerektiğini söylüyorsa,
hastalık halindeki bir insanın ne yapması gerektiğini de söylüyor. O
zaman kadın da hasta kimse gibi, namazdan muaf değildir. Yani namaz
kılamaz diye bir yasakla yasaklanmamıştır. Sadece sevgili Peygamberimiz;
bazı sıkıntılı durumların ortaya çıkmasından ötürü, bu durumdaki
hanımlara bir ruhsat tanımıştır.
Bir başka görevimiz de, kaybolan inekleri, eşekleri, keçileri aramaktı.
Kim bilir belki de bizi başlarından savıyorlardı ayak altında
dolaşmayalım diye. Yine böyle bir gün çoğumuz oruçlu, dayımın kaybolan
danasını arıyoruz. Ağustos üzümleri olmuş, koca salkımlar toprakta
yatıyor, az ilerde ormandan gelen dere çağlayarak köye doğru iniyor.
Suyun taşlardan atlarken çıkardığı ses öyle davetkar ki, inanılmaz.
Bizim ise dilimiz damağımıza yapışmış, danayı aramaktan da
vazgeçemiyoruz, çünkü bulana ödül var. En çıkar yol, ara sıra dereye
girip ağzımızı çalkalamak, bu arada da kazara boğazımıza kaçan suyu da
görmezden geliyoruz. Serinleyip serinleyip danayı aramaya devam. Bu
arada itiraflar da başlıyor; herkesin boğazına kazara su kaçmış, fetva
da peşinden geliyor, "Bilerek değil, onun için oruç bozulmaz." oruca ve
aramaya devam, ama danayı bulamadık. Perişan bir vaziyette eve döndük.
Vicdanımız rahatsız, kendi kendimize verdiğimiz fetvaya rağmen, dayıma
kazara boğazımıza kaçan sudan bahsettik, çok güldü ve bir daha yapmayın
dedi. Şimdi kimse inanmaz ama o zaman derenin suyu içilirdi, pırıl
pırıldı tıpkı kaynak suyu gibi. Çünkü o zamanlar, insanların içtiği suyu
kirletmenin günahından korkuyordu herkes. İnsanlardaki Allah korkusu
‘doğa’yı koruyordu. Ama şimdi, ne insan hakları ne de çevrecilerin
feryatları ‘doğa’nın katledilmesinin önüne geçebiliyor.
Yukarıdaki olaydan birkaç gün sonra yaşadığım bir komik olayı da
anlatmadan edemeyeceğim, bu pek çoğumuzun defalarca yaşadığı bir
yanılgıdır, unutarak oruç yemek. Ama asıl mesele oruçlu olduğumu
hatırladığım zaman kafamdan geçenler.
Bizim köyün armutları inanılmaz güzeldi o zamanlar. Bahçedeki armut
ağacına çıkıp dalda oturmayı çok severdim; köy çocuklarının çıkamadığı
yerlere tırmanmak bana gurur verirdi. Yine böyle bir gün, kocaman sulu
bir armudu afiyetle yemeye başladım. Tam yarısına geldim ki oruçlu
olduğum aklıma geldi. Armut elimde kala kaldı. Aklımdan geçene
inanamazsınız demeyeceğim, çünkü böyle bir anda pek çoğumuzun böyle
hissettiğinden eminim; hem armuda bakıyor, hem de keşke armut bittikten
sonra hatırlasaydım, diye çok hayıflanıyordum.
Bunlar yaz ramazanları, buzdolaplarının olmadığı yılların ramazanları.
Suyu soğuk çeşmelerden iftar sofralarına toprak testilerle sular
yetiştirdiğimiz ramazanlar. Anne babalarımızdan; "su kadar aziz ol
duasını aldığımız günler o günler."
Kış ramazanlarının da ayrı bir tadı ayrı bir havası vardır. İftara evine
yetişebilenler, dışarının soğuğundan yuvasının sıcaklığına, içini
ısıtacak bir tas buğusu üstünde çorbaya koşarlar. Artık soğuk günlerin
oruçlularının iftar sofrası başında toplanmaları pek de mümkün olmuyor.
Talebeler okulda, çalışanlar iş başında.
Halbuki ne güzel olurdu, bu bir ay, işe, okula gidenler daha erken
saatlerde gidip, evlerine de erkenden dönebilselerdi. Bireysellik
kaderimiz oldu. Herkes kendi başının çaresine bakmak zorunda. Kişinin
yalnız kalması, yalnızlık duygusuna mahkum edilmesi, Küreselleşmenin
günahının bu dünyadaki azabı. Yalnızlık kadar insanı kendinden
uzaklaştıran, acı veren bir başka duygu yoktur gibime geliyor.
Kış aylarında insanların yürekleri daha bir yumuşak olur yoksullara,
sokakta kalanlara karşı. Dışarıdaki dondurucu soğuk, ne hikmetse,
insanların yüreğine tam tersi yansır, yürekleri sımsıcak ve merhametli
kılar. İnsan sevgisiyle ısınır bu yürekler. Buna bir de, oruçlu olmanın
hassasiyeti eklenince, insan ruhunda beklenen, amaçlanan merhamet
duygusu güçlenir. Yardıma ihtiyacı olanlara daha bir sahip çıkılır.
Ama ne yazık ki, hemen yanı başımızda, dozerlere hedef olan küçücük
çocuklar için sadece yüreklerimiz yanıyor, kanıyor. Savaşın korkunç
yüzünü her an karşılarında gören, bombaların toza dumana, kana buladığı
harabeler içinde ramazanlarını geçirmeye çalışan din kardeşlerimiz için
dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyor. Keşke yapabilecek bir
şeyler olsaydı.
Şehirler büyüdükçe büyüyor, mesafeler uzadıkça uzuyor, bu da insan
ilişkilerine yansıyor, tıpkı mesafeler gibi, kişisel yakınlıklar,
sevdalar, sevgiler, saygılar da alıp başını gidiyor. Artık insanlar
toplum olarak yaşamaları gereken hazları, acıları, yalnız yaşamak
durumundalar, çağın gereği. Tam tersi İslam’ın gereği bu değil. İslam,
inananların yardımlaşmasını, insanların birbirlerinin acılarını da
imkanlarını da paylaşmalarını önerir. Allah’ın elçisi; "Komşusu aç iken,
tok uyuyan bizden değildir" derken, Müslüman nasıl bireysel olabilir!..
Umarım bu ramazan günleri yaşamlarımıza Kur’ani güzellikler getirmiştir.
Bizlerin doğru düşünmemize, olan biteni görüp değerlendirmemize,
gönlümüzü ve zihnimizi İslam’a açmamıza vesile olmuştur. Daha nice
ramazanlara ulaşmanız dilekleriyle, hayırlı bayramlar diliyorum.
Telefonuma gelen bir ramazan mesajını ben de sizlere iletiyorum:
"Uykuyu Kabre, gururu Mahşere, zevki Cennete bırakan ve nefislerini
satıp Cenneti alan, kurtuluş kervanında daim olmanız dileğiyle". |