Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 311 | Kasım  2004

                   

 

 


Atatürk’ten Erdoğan’a Zihniyet İnkılabı: Batılılaşma
-Seküler Dönüşüm Projesi-
 

Son olarak, Türk Ceza Kanunu (TCK) tartışmaları sırasında, kıblesini Batı’ya çevirmekte ısrarlı olduğunu ve "yaşam biçimi" olarak da Batılı yaşamı seçtiğini bir kez daha ortaya koyan Türkiye Cumhuriyeti AB yolunda hızla yol almaktadır.
AB Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı ve 17 Aralık’ta yapılacak Başkanlar Konseyi’nde alınacak karara esas teşkil edeceği konusunda konsensüs bulunan Rapor’un açıklanmasıyla bu tartışmalar bir kez daha yoğunlaştı. Hem dış çevrelerde, hem de içeride… 6 Ekim 2004’te yayınlanan Raporu, kimileri çok olumlu bulurken, kimileri de, ki bunlar arasında AB konusunda çok ciddi gayretleri bulunan eski Başbakanlardan Mesut Yılmaz da bulunmaktadır, ortaya çıkan metni, bir ilerleme raporu değil, "tavsiye raporu" olarak değerlendirmektedirler. Hatta Mesut Yılmaz, daha da ileri giderek, "… 17 Aralık’taki zirvede AB Konseyi’nden Tavsiye Raporu’na uygun bir karar çıkması halinde Türkiye sonu belirsiz bir maceraya sürüklenir…" diyebilmektedir.
Bilindiği gibi yayınlanan bu rapor, büyük ölçüde, AB Zirvesi’nde Türkiye’ye müzakere tarihi verilip verilmemesi konusunda liderlere yol gösteren ve AB bürokratlarının hazırladığı bir metin. Ancak, bu metnin bazılarının iddialarının aksine, siyasilerden bağımsız olarak hazırlandığı da söylenemez. Dolayısıyla raporda altı çizilen hususlara bakıldığında, olumlu yorumlar yapanlar için gerekçeler bulunabileceği gibi Türkiye’ye farklı muamele yapıldığını, adeta çifte standardın söz konusu olduğunu söyleyenler de kendilerini haklı çıkaracak gerekçeler bulabilirler. Nitekim, AB’ye üye olan ülkelerin hiçbirine uygulanmayan referandum gibi şartların Türkiye için dile getirilmesini çifte standart olarak gören Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün açıklamaları çifte standardın söz konusu olduğu yolundaydı. Ama her iki yetkili de raporu olumlamaktan da geri kalmadılar. Hatırlanacağı gibi, 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB, "Türkiye’yi diğer tüm aday ülkelerle eşit koşullarda” aday üye ilan etmişti. Aynı zamanda, 2002 Kopenhag Zirvesi’nde de, Türkiye’nin müzakere tarihi alabilmesi 2004’teki Komisyon Raporu’nun yol göstericiliğine bırakılmıştı. Yani AB Komisyonu, Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi önerisinde bulunursa, bu durum, Türkiye’nin "Kopenhag Siyasi Kriterleri"ni yerine getirdiği anlamını taşıyacaktı. Dolayısıyla da "müzakerelerin vakit geçirilmeksizin başlatılması" yolundaki AB liderlerinin taahhüdü de geçerlilik kazanacaktı.
Türkiye’nin siyasi kriterleri, yani demokrasi ve insan hakları konusunda ödevlerini yaptığı Komisyon raporunda güya belirtilmektedir. Ancak, İlerleme Raporu’nda Kürtler ve Aleviler için "azınlık" tanımlaması yapılmak istenmesi karşısında hükümetin kısmen başarılı olan itirazları ve Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu içinden medyaya yansıyan farklı sesler, insan hakları konusunda da hala sorunların çözülemediğine işaret etmektedir. Zaten, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi ve AKP İzmir milletvekili Zekeriya Akçam’ın "Türkiye’ye yeni azınlık modeli şart" şeklinde özetlenen açıklamaları da Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişten bu yana yapageldiği kültürel ve ideolojik yanlışlıkların faturası ile karşı karşıya geleceğini açıkça göstermektedir. Ayrıca, raporda, Demokrasi ve insan haklarının ihlali halinde "müzakerelerin kesileceği" tehdidinde bulunulması da manidar gözükmektedir. Ne var ki, rapordaki bu ifadeleri, kimileri "çifte standart" olarak algılarken, AB yanlıları, tam tersine kendileri açısından çok ciddi bir destek olarak yorumlayabilmektedirler. Zira, Türkiye’nin "özel durumu"ndan söz eden bazı çevrelerin TSK’ni kışkırtmalarının ihtimal dahilinde olduğunun altını çizmektedirler. Keza AB Komisyonu Raporu, Türkiye’ye kesin bir üyelik garantisi vermiyor gibi… Güya süreç sonunda Türkiye AB’ne üye olabilir de olmayabilir de. Bu ifadelerin anlamı çok net gözükmüyor. Çünkü, Türkiye, AB’ne muhtaç olduğu kadar AB de Türkiye’ye muhtaç durumdadır. Bunu çok iyi bilen Avrupalı siyasiler ve onların telkinleriyle hareket eden AB bürokratları, bir taraftan AB üyesi ülkelerin kamuoylarındaki tereddütleri yatıştırmaya çalışırlarken, diğer yandan da Türkiye karşıtlarının siyasileri ikna için zaman kazanmak istemeleri kuvvetle muhtemel.
Özetle, Komisyon raporunda yer alan "gerektiğinde müzakerelerin askıya alınması", serbest dolaşımın daimi olarak kısıtlanabileceği ve müzakerelerin açık uçlu bir süreç olabileceği gibi ifadeler kafa karıştırmaktadır. Aynı şekilde, Komisyonun müzakereye başlama tarihini açıkça telaffuz etmemesi ve Ankara’nın "Rapor olumlu olursa müzakereler gecikmeksizin başlar" şeklinde özetlenen AB liderlerinin taahhütlerine güveniyor olması da bir başka tartışma yaratan husus olmaktadır. Öyleyse Rapordaki bu zikzaklar, Türkiye’ye "çifte standart" uygulandığı yolundaki iddialar ve Batı’ya kara sevdalı kesimlerin hayal kırıklıkları ne anlama gelmektedir?
Konuyu ciddi olarak takip edenlerin de takdir edeceği gibi AB, Türkiye’yi "şartlar uygun olursa" birliğe kabul edecektir. Ancak, burada şartların uygunluğu, sadece Kopenhag Kriterleri değildir. AB’nin "stratejik çıkarları", Türkiye’nin AB’ne üyeliğinde belirleyici unsurdur. Zira Türkiye, AB’ne üye olmuş diğer ülkelere benzememektedir. Bu nedenle AB’nin, "öncelikle Türkiye’nin üyeliğinin uluslararası siyaset denkleminde bir yere oturması"nı beklemesi normal görülmelidir. Türkiye, AB’ne üye olduğunda, ciddi anlamda etik/kültürel ve ideolojik problem üretmeyecek bir vasatın oluşması da istenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin AB’ne üyelik tarihiyle ilgili spekülasyonlarda 2015 tarihi ve sonrasının zikredilmesi normal karşılanmalıdır. Bu sürecin kısalmasını veya uzamasını uluslararası dengelerdeki değişimin belirleyeceğinin de altını çizmek gereği vardır.
Diğer yandan, raporu hazırlayan AB’nin genişlemeden sorumlu (eski) Komiseri Gunter Verhaugen’in açıklamaları da bu tartışmalara açıklık getirici mahiyette gözükmektedir.
Verhaugen, "Türkiye’nin Avrupa’daki nihai yeri güvenlik politikasını ilgilendiren bir konudur" diyor ve ekliyor: "Bugüne kadarki beş genişleme sürecinden en az üçü ekonomik ve kültürel sebeplerle değil, güvenlik ve stratejik sebeplerle gerçekleştirilmiştir. Yunanistan’ın üyeliği, Portekiz ve İspanya’nın üyeliği ve 1 Mayıs 2004’te gerçekleştirilen sekiz Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin üyeliği bu çerçevede gerçekleştirilmiştir". "Bütün bu genişlemelerde genç demokrasilerin Avrupa’ya entegre edilerek istikrara kavuşturulması amaçlanmıştır". Artık görevi sona eren Verhaugen, soğuk savaşın bitmesinden sonra yeni bir konjonktürle karşı karşıya olduğumuzun altını çizerken, Türkiye’nin, gerek Avrupa ve gerekse bütün Batı sistemi için vazgeçilmez bir ülke olduğunu da vurgulamaktadır. Bu bağlamda, "günümüzün en önemli güvenlik politikası ile ilgili sorusu, bizim Batı demokrasileri ile İslam dünyası arasında hoşgörü ve işbirliğine dayalı çatışmasız bir ilişki mi kuracağımız, yoksa terörist fundamentalist bir tavırdan kaynaklanan yeni tür dünya savaşı ile mi karşılaşacağımız sorusudur" demektedir. AKP hükümetine de övgüler yağdıran Verhaugen, "Bu, Atatürk devrimlerinden farklı olarak Türklerin büyük bir çoğunluğu tarafından desteklenen bir inkılaptır" diyerek bu gelişmelerin ve sonucunun "AB’ne girmek F tipi cezaevinden E tipi cezaevine geçme talebidir" şeklindeki sathi değerlendirmelerle izah edilemeyecek kadar "derin" olacağına da vurgu yapmaktadır. Zira AB’ni değerlendirirken, bu olguyu, Batılılaşma çabalarından ve bu yolda yapılan/yapılacak devrimlerden ayrı tutmak imkanı bulunmamaktadır. Oysa, günümüzde Batılılaşma trenine, güya bazı çekincelerle binenler, tercihleriyle sadece bazı sözde kazanımlar elde edeceklerini sanmaktadırlar. Bunun ciddi bir zihniyet değişimi olduğunu unutmakta ve bu sürecin Batılılaşma çabalarına ivme kazandıracağını düşünmemektedirler.

"İSLAM’I" TERKETMEMİZİ İSTİYORLAR!
Bir başka ifadeyle İslam’ı, Batılı değerler sistemiyle çatışmayan vicdani bir kanaat ve kültürel bir olguya indirgemek istemektedirler.
Nitekim, bu yolda projeler üretilmekte, dışta ve içte şeytani organizasyonlar yapılmaktadır. "Dinin yeniden yapılandırılması veya yeni bir din inşası projesi", "Dinlerarası diyalog ve hoşgörü toplantıları", "Abant Konsülleri" ve en önemlisi de Müslümanları terörizmle birlikte anılır hale getirme gayretleri… Kendini "İslam" ile tanımlayan bazı çevrelerin reaksiyoner eylemlerle bu tuzağa düşmeleri ve Müslümanların ilkesiz sessizliği… Bir taraftan bunlar yapılırken, diğer taraftan da seküler ve modernist temelde yükseltilen dünya sisteminin geleceğiyle ilgili tartışmalar da giderek yoğunlaşmaktadır. Bu çerçevede de alternatif medeniyetler konusu gündeme gelmektedir. Tabii bu tartışmalar yapılırken İslam’ın alternatif medeniyet projesi olarak tartışılır olmaktan çıkartılması stratejik önem arz etmektedir. Yani İslam’ı devre dışı bırakmak için iktidar gücü alınmış yeni bir din inşası çabaları sistematik olarak devam etmektedir. Bu yöndeki faaliyetleri sekteye uğratacak her türlü çatlak sesin susturulması konusunda ise hiç taviz verilmemektedir. Bunun için bir taraftan 11 Eylül’den bu yana yoğun bir şekilde olmak üzere "terör" olgusu kullanılmakta, diğer taraftan teröre bulaşmamış aykırı seslerin de ya etrafı boşaltılarak etkisizleştirilmekte ya da ezilmektedir. Bu arada, söz konusu aykırı seslerin çoğunun ciddi bir Kur’ani temele sahip olmamaları ve dolayısıyla entelektüel ve siyasi derinliğe sahip bulunmamaları, üstelik örgütsüz olmaları da İslam karşıtlarının işini büyük ölçüde kolaylaştırmaktadır. Bazıları öyle zannediyorlar ki yukarıda dikkat çektiğimiz hususları başarırlarsa seküler Batı medeniyeti karşısında ciddi bir rakip kalmayacaktır. Zira bunun için uygun bir konjonktürün varolduğunu düşünmektedirler. Ki öyle de gözükmektedir… Bu uygun şartları kullanarak bazılarının iddialarının aksine Kur’an-merkezli İslam meselesini kökten halletmek istemektedirler. Yani sadece ABD ve gelecekte ABD’ne rakip olması muhtemel güç odakları için değil tüm Batı medeniyeti için bir handikap olarak algılanan bir yaşam biçimi hedefe konulmuş bulunmaktadır. Her ne kadar bazı odaklar bu gerçeği görmemekte direnseler de, global sistemin bu konudaki sistemli, örgütlü ve uzun soluklu çabaları süregelmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin, İslam’ın yeniden tanımlanması ve iktidar gücünden arındırılmış şekilde yorumlanması yolundaki stratejik çabaları desteklenmekte, titizlikle gözlemlenmektedir. Kurulduğu günden bu yana, hatta daha gerilere uzanan bir periyotta Batı yörüngesinde hareket eden Türkiye, İslam’a ilişkin tüm temel iddialarından vazgeçtiğini defalarca deklare etmesine rağmen hala kuşku ile kontrol altında tutulmak istenilmesi doğru okunmalıdır. Ki Batı, bu konuda aşırı hassas davranmaktadır. Türkiye’deki bazı aklı evvellerin temcid pilavı gibi tekrar tekrar gündeme getirdikleri görüşlerin aksine Batı İslam konusunda bırakın Türkiye’nin tehlikeli bir aksa kaymasını, bunu çağrıştıracak küçük kıpırdanmalara bile müsaade etmeyeceğini her fırsatta ortaya koymaktadır. Bu konuda, bırakın İslamcıları desteklemeyi, en küçük bir gelişmeye bile tahammül göstermemektedir. Aksine görüntüler bilhassa eski sosyalist çevreleri yanıltsa da söz konusu edilen sözde desteklerin, stratejik mücadelelerinin parçası olmaktan öte bir anlam taşımadığı İslam iyi bilindiğinde rahatlıkla anlaşılacaktır.
Bu bağlamda, The Economist dergisinde, her ne suretle olursa olsun Türkiye’nin mutlaka AB’ne alınması gerektiğinin açıkça vurgulanması çok manidardır. The Economist’e göre, Türkiye’nin AB üyeliği önünde demografik yapı, ekonomik yapı, coğrafi konum ve İslam unsuru olmak üzere dört temel engel bulunmaktadır. Aslında söz konusu dergideki yazı dikkatle okunup satır aralarına bakıldığında bir tek engelden söz edildiği açık olmasına rağmen, diğer engellerin kamuflaj olmaktan öte bir anlam ifade etmediği görülecektir. Aynı zamanda bir çok çevrenin iddialarının aksine, Batı, Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkenin tamamen İslam’dan vazgeçmesini istememektedir. Ya da böyle bir talebin anlamsız olacağının bilincindedir. Asıl istenen, laik-demokrat bir çerçevede bir "İslam" (?!) anlayışını telifçi bir mantıkla içselleştirmeye çalışan odakların düşüncelerinin ve yaşam biçimlerinin tüm Müslümanlara hakim olmasıdır. Durum bu merkezde olduğundan, bazı malum çevrelerin, kendilerini İslam ile tavsif etmeye devam eden sağcı kafaların arkasında başka niyetler aramaları beyhudedir. Evet, söz konusu kafalarda bir içselleştirme süreci yaşandığı doğrudur. Gerçi bu çevrelerin, zaman zaman ortaya çıkan çelişkili düşünce ve davranışları yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Ancak, biraz dikkatle bakıldığında görülebilecek ki, bu nüansı, bazı laik-demokrat çevreler yakalarken, diğerlerinin ısrarla birilerini zorla "İslamcı" olarak nitelemelerinin arkasında başka niyetler aranması gerekmektedir. Zira sistem içinde yürüttükleri güç/iktidar ve çıkar mücadeleleri için böyle kullanışlı bir argümana ihtiyaçları bulunmaktadır. Sosyalisti ile, Milliyetçisi ile, Kemalisti ile tüm ulusalcı çevreler, başta ABD olmak üzere Batı’nın İslam’ı ve Müslümanları kontrol etme yolundaki değişik yöntemlerini ve stratejilerini yanlış değerlendirmeye devam edeceğe de benzemektedirler. Ta ki kendi mücadeleleri için yararlı olmaktan çıkıncaya kadar… Bunlara karşın söz konusu çevrelerin kafalarının ardında ısrarla başka niyetler aradıkları ve kendilerini İslam ile tavsif eden muhafazakar veya liberal demokratlar, içlerindeki teologlar ve diğer ruhbanlar kanalıyla, global sistemin tüm olanaklarını kullanarak İslam’ın yeni bir yorumunu oluşturmaya gayret etmektedirler. Öyle ki, "Allah’ın hakimiyetinin metafizik alanlarla sınırlı olduğu", "İslam’ın çok çeşitli yorumlarının söz konusu olabileceği ve hepsinin de saygıdeğer olduğu", "İslam’ın çağa uygun olarak yorumlanması gerektiği" ve "İslam’ın laik-demokratik sistemle çelişmediği" gibi muğlak ve kasıtlı ifadelerin bu çevrelerce sıkça kullanıldığı bilinen bir gerçektir… Ne var ki, bazı refiklerimiz de konuyu yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız vahamette görmelerine rağmen, ya itikadi anlamda net bir tavır sergilemeyi rijit (katı) bir yaklaşım olarak görmektedirler ya da konjonktürel davranmak zorunluluğuyla karşı karşıya olmanın sıkıntısını yaşamaktadırlar.
"Eğer AB bir medeniyet projesi ise -ki öyledir- o zaman bu toplumun tarihini, birikimini, medeniyet iddiasını hiçe sayan, hatta toplumu aşağılayan bir yaklaşım söz konusu değil midir?" diye haykıran ve yukarıda sözünü ettiğimiz telifçi mantığa sahip çevrelerin büyük bir çoğunluğunu, felsefesi ve yaşantısı ile çatısı altında toplayan AKP’yi sorgulayan Yeni Şafak Gazetesi yazarı Akif Emre’nin yaklaşımı başka nasıl yorumlanır. Zaten Akif Emre de, AB’yi bir medeniyet projesi olarak gören "bir sistemi", belirli bir içselleştirme süreci sonrasında, tüm temel değerleriyle benimsediğini söyleyen AKP’nin, tribünlere mesaj vermek adına "AB’ye medeniyetler buluşmasını sağlamak için girileceği…" yolundaki açıklamasını çelişki olarak algılarken bir sıkıntı yaşandığını dışavurmaktadır. Oysa çok açıktır ki nasıl "zina" tartışmalarında AKP’nin bir çelişkisinden söz edilemezse bu konuda da bir çelişkiden bahsedilemez. Sonunda Akif Emre’nin de ifade etmek zorunda kaldığı gibi, tabii ki, "Batıcı, seküler aydınların teslimiyetçi tavrından herhangi bir farkı yok bu yaklaşımın". Bu durumu net olarak tespit edip insanımıza aktarmanın da bir mesuliyet olduğunda bir şüphe olmasa gerektir…
Sonuç olarak AB’ne üye olmak, Türkiye için, bir yandan konjonktüre uygun olarak sisteminin yenilenmesi, köklü bir şekilde değiştirilmesi anlamına gelmektedir. Diğer yandan ise AB ile bütünleşmek ancak Batılı değerler sistemiyle kucaklaşması, bütünleşmesi anlamında algılanmalıdır. Ve unutulmaması gerekir ki AB konusunda karşıt cephelerde gözüken tarafların mücadelesi asla temel felsefelerindeki farktan kaynaklanmamaktadır. Daha önceki bir çok yorumumuzda da dile getirdiğimiz gibi, bu mücadele, Batı felsefesi çerçevesinde devam ederken tarafların sistem içindeki konumları ve çıkarları, cephesini belirlemektedir. Türkiye’deki mücadele henüz medeniyetler mücadelesi düzeyine ulaşabilmiş gözükmemektedir. Ne var ki, henüz ete kemiğe bürünmemiş potansiyel bir gücün varlığı bile Batı’nın ve Batıcıların uykularını kaçırabilmektedir.

KOMİSYON RAPORU’NDAN SONRA "AZINLIK RAPORU"
Şaşalı ve aldatıcı görüntüsüne rağmen insanlığı mutluluğa taşıyacak bir dünya görüşü olmadığı giderek daha iyi anlaşılacak olan Batı Medeniyeti, henüz Türk toplumu için bir ideal olarak sunulabilmektedir. Ve AB’ne giriş sürecindeki tartışmalar sadece Komisyon raporu düzleminde kalmamakta, "Azınlık Raporu" ile çok daha derinlere inme sürecine girmektedir.
Öyle ki, "Azınlık Raporu" bazı çevreleri adeta çıldırtmış gözüküyor. Söz konusu çevrelerin "Kurt devletin içine girdi" diye tepki gösterdikleri rapor, Türkiye’nin tabularından birini tartışmaya açmaktadır. Raporu hazırlayan kurulun (alt) başkanı Baskın Oran’ın da değindiği gibi, bu rapor adeta devrimin yeni bir safhasına işaret etmektedir. Mustafa Kemal’in tepeden inmeci yöntem ile gerçekleştirdiği devrim, Türkiye’yi 10-15 yılda belirli bir kıvama getirmişti. AB’nin dışarıdan müdahaleleriyle (ABD’nin de desteğiyle) adeta Kemalist devrimin ikinci aşaması yaşanmaktadır. Hem de toplumun kendinden bildiği kişilerin oluşturduğu yapılarla yeni dönemden geçilmektedir. Baskıdan çok kavram kargaşası yaşatılarak, Batı’nın çekici boyutları afişe edilip gayri insani, emperyalist, kapitalist, aşkın değerleri vicdanlara hapseden sapık inanışları gizlenerek bu yapılmaktadır. En önemlisi de kendileri bir proje üretme kapasitesinde olmadıkları için sözde alternatif iddialarından vazgeçerek sistem içerisinde çıkarlarını azamileştirmek isteyen odaklar eliyle bu devrim olgunlaştırılmaktadır.
Yıllarca tabu olan, doğru dürüst tarifi bile yapılamayan "azınlık" kavramının devletin oluşturduğu bir kurulun raporuyla tartışmaya açılması ilk bakışta olumlu görülebilir. Ancak bu ve benzeri tartışmaların hangi amaca yönelik olduğunun ve varmak istediği hedefin belirleyici olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Türk üst kimliğinin toplumda ortaya çıkarttığı sorunlar belki ilk kez tartışılmaya başlandı. Hem de mikro milliyetçilik ihracıyla emperyalist çabalarına ivme kazandıran Batı’nın talebiyle bu tartışma yapılmaktadır. Cumhuriyet’in kuruluşuna temel teşkil eden Lozan bağlamında bugüne kadar tartışılmaya açılması yeni bir "Sevr" olarak algılanan bir konu adeta devletin içerisinde tartışılmaya açılmış bulunmaktadır. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar" çalışma grubu tarafından hazırlanan rapor marifetiyle bu noktaya gelindi. 78 üyeli Danışma Kurulu’nda, devlet memurları, sivil toplum örgütleri, üniversite ve diğer bir takım kurumlardan uzman isimler yer almaktadır. Danışma Kurulu’na Prof. İbrahim Kabaoğlu başkanlık etmekte ve 13 alt çalışma grubu halinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun, insan haklarından sorumlu devlet bakanlığına (Abdullah Gül’e) bağlı olarak çalışan bir kurul olduğu da bilinmektedir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...