|

Atatürk’ten Erdoğan’a Zihniyet
İnkılabı: Batılılaşma
-Seküler Dönüşüm Projesi-
Son olarak, Türk Ceza Kanunu (TCK)
tartışmaları sırasında, kıblesini Batı’ya çevirmekte ısrarlı olduğunu ve
"yaşam biçimi" olarak da Batılı yaşamı seçtiğini bir kez daha ortaya
koyan Türkiye Cumhuriyeti AB yolunda hızla yol almaktadır.
AB Komisyonu’nun Türkiye ile ilgili hazırladığı ve 17 Aralık’ta
yapılacak Başkanlar Konseyi’nde alınacak karara esas teşkil edeceği
konusunda konsensüs bulunan Rapor’un açıklanmasıyla bu tartışmalar bir
kez daha yoğunlaştı. Hem dış çevrelerde, hem de içeride… 6 Ekim 2004’te
yayınlanan Raporu, kimileri çok olumlu bulurken, kimileri de, ki bunlar
arasında AB konusunda çok ciddi gayretleri bulunan eski Başbakanlardan
Mesut Yılmaz da bulunmaktadır, ortaya çıkan metni, bir ilerleme raporu
değil, "tavsiye raporu" olarak değerlendirmektedirler. Hatta Mesut
Yılmaz, daha da ileri giderek, "… 17 Aralık’taki zirvede AB Konseyi’nden
Tavsiye Raporu’na uygun bir karar çıkması halinde Türkiye sonu belirsiz
bir maceraya sürüklenir…" diyebilmektedir.
Bilindiği gibi yayınlanan bu rapor, büyük ölçüde, AB Zirvesi’nde
Türkiye’ye müzakere tarihi verilip verilmemesi konusunda liderlere yol
gösteren ve AB bürokratlarının hazırladığı bir metin. Ancak, bu metnin
bazılarının iddialarının aksine, siyasilerden bağımsız olarak
hazırlandığı da söylenemez. Dolayısıyla raporda altı çizilen hususlara
bakıldığında, olumlu yorumlar yapanlar için gerekçeler bulunabileceği
gibi Türkiye’ye farklı muamele yapıldığını, adeta çifte standardın söz
konusu olduğunu söyleyenler de kendilerini haklı çıkaracak gerekçeler
bulabilirler. Nitekim, AB’ye üye olan ülkelerin hiçbirine uygulanmayan
referandum gibi şartların Türkiye için dile getirilmesini çifte standart
olarak gören Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah
Gül’ün açıklamaları çifte standardın söz konusu olduğu yolundaydı. Ama
her iki yetkili de raporu olumlamaktan da geri kalmadılar. Hatırlanacağı
gibi, 1999 Helsinki Zirvesi’nde AB, "Türkiye’yi diğer tüm aday ülkelerle
eşit koşullarda” aday üye ilan etmişti. Aynı zamanda, 2002 Kopenhag
Zirvesi’nde de, Türkiye’nin müzakere tarihi alabilmesi 2004’teki
Komisyon Raporu’nun yol göstericiliğine bırakılmıştı. Yani AB Komisyonu,
Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesi önerisinde bulunursa, bu durum,
Türkiye’nin "Kopenhag Siyasi Kriterleri"ni yerine getirdiği anlamını
taşıyacaktı. Dolayısıyla da "müzakerelerin vakit geçirilmeksizin
başlatılması" yolundaki AB liderlerinin taahhüdü de geçerlilik
kazanacaktı.
Türkiye’nin siyasi kriterleri, yani demokrasi ve insan hakları konusunda
ödevlerini yaptığı Komisyon raporunda güya belirtilmektedir. Ancak,
İlerleme Raporu’nda Kürtler ve Aleviler için "azınlık" tanımlaması
yapılmak istenmesi karşısında hükümetin kısmen başarılı olan itirazları
ve Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu içinden medyaya yansıyan
farklı sesler, insan hakları konusunda da hala sorunların çözülemediğine
işaret etmektedir. Zaten, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi üyesi ve
AKP İzmir milletvekili Zekeriya Akçam’ın "Türkiye’ye yeni azınlık modeli
şart" şeklinde özetlenen açıklamaları da Türkiye Cumhuriyeti’nin
geçmişten bu yana yapageldiği kültürel ve ideolojik yanlışlıkların
faturası ile karşı karşıya geleceğini açıkça göstermektedir. Ayrıca,
raporda, Demokrasi ve insan haklarının ihlali halinde "müzakerelerin
kesileceği" tehdidinde bulunulması da manidar gözükmektedir. Ne var ki,
rapordaki bu ifadeleri, kimileri "çifte standart" olarak algılarken, AB
yanlıları, tam tersine kendileri açısından çok ciddi bir destek olarak
yorumlayabilmektedirler. Zira, Türkiye’nin "özel durumu"ndan söz eden
bazı çevrelerin TSK’ni kışkırtmalarının ihtimal dahilinde olduğunun
altını çizmektedirler. Keza AB Komisyonu Raporu, Türkiye’ye kesin bir
üyelik garantisi vermiyor gibi… Güya süreç sonunda Türkiye AB’ne üye
olabilir de olmayabilir de. Bu ifadelerin anlamı çok net gözükmüyor.
Çünkü, Türkiye, AB’ne muhtaç olduğu kadar AB de Türkiye’ye muhtaç
durumdadır. Bunu çok iyi bilen Avrupalı siyasiler ve onların
telkinleriyle hareket eden AB bürokratları, bir taraftan AB üyesi
ülkelerin kamuoylarındaki tereddütleri yatıştırmaya çalışırlarken, diğer
yandan da Türkiye karşıtlarının siyasileri ikna için zaman kazanmak
istemeleri kuvvetle muhtemel.
Özetle, Komisyon raporunda yer alan "gerektiğinde müzakerelerin askıya
alınması", serbest dolaşımın daimi olarak kısıtlanabileceği ve
müzakerelerin açık uçlu bir süreç olabileceği gibi ifadeler kafa
karıştırmaktadır. Aynı şekilde, Komisyonun müzakereye başlama tarihini
açıkça telaffuz etmemesi ve Ankara’nın "Rapor olumlu olursa müzakereler
gecikmeksizin başlar" şeklinde özetlenen AB liderlerinin taahhütlerine
güveniyor olması da bir başka tartışma yaratan husus olmaktadır. Öyleyse
Rapordaki bu zikzaklar, Türkiye’ye "çifte standart" uygulandığı
yolundaki iddialar ve Batı’ya kara sevdalı kesimlerin hayal kırıklıkları
ne anlama gelmektedir?
Konuyu ciddi olarak takip edenlerin de takdir edeceği gibi AB,
Türkiye’yi "şartlar uygun olursa" birliğe kabul edecektir. Ancak, burada
şartların uygunluğu, sadece Kopenhag Kriterleri değildir. AB’nin "stratejik
çıkarları", Türkiye’nin AB’ne üyeliğinde belirleyici unsurdur. Zira
Türkiye, AB’ne üye olmuş diğer ülkelere benzememektedir. Bu nedenle
AB’nin, "öncelikle Türkiye’nin üyeliğinin uluslararası siyaset
denkleminde bir yere oturması"nı beklemesi normal görülmelidir. Türkiye,
AB’ne üye olduğunda, ciddi anlamda etik/kültürel ve ideolojik problem
üretmeyecek bir vasatın oluşması da istenmektedir. Dolayısıyla
Türkiye’nin AB’ne üyelik tarihiyle ilgili spekülasyonlarda 2015 tarihi
ve sonrasının zikredilmesi normal karşılanmalıdır. Bu sürecin
kısalmasını veya uzamasını uluslararası dengelerdeki değişimin
belirleyeceğinin de altını çizmek gereği vardır.
Diğer yandan, raporu hazırlayan AB’nin genişlemeden sorumlu (eski)
Komiseri Gunter Verhaugen’in açıklamaları da bu tartışmalara açıklık
getirici mahiyette gözükmektedir.
Verhaugen, "Türkiye’nin Avrupa’daki nihai yeri güvenlik politikasını
ilgilendiren bir konudur" diyor ve ekliyor: "Bugüne kadarki beş
genişleme sürecinden en az üçü ekonomik ve kültürel sebeplerle değil,
güvenlik ve stratejik sebeplerle gerçekleştirilmiştir. Yunanistan’ın
üyeliği, Portekiz ve İspanya’nın üyeliği ve 1 Mayıs 2004’te
gerçekleştirilen sekiz Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin üyeliği bu
çerçevede gerçekleştirilmiştir". "Bütün bu genişlemelerde genç
demokrasilerin Avrupa’ya entegre edilerek istikrara kavuşturulması
amaçlanmıştır". Artık görevi sona eren Verhaugen, soğuk savaşın
bitmesinden sonra yeni bir konjonktürle karşı karşıya olduğumuzun altını
çizerken, Türkiye’nin, gerek Avrupa ve gerekse bütün Batı sistemi için
vazgeçilmez bir ülke olduğunu da vurgulamaktadır. Bu bağlamda, "günümüzün
en önemli güvenlik politikası ile ilgili sorusu, bizim Batı
demokrasileri ile İslam dünyası arasında hoşgörü ve işbirliğine dayalı
çatışmasız bir ilişki mi kuracağımız, yoksa terörist fundamentalist bir
tavırdan kaynaklanan yeni tür dünya savaşı ile mi karşılaşacağımız
sorusudur" demektedir. AKP hükümetine de övgüler yağdıran Verhaugen, "Bu,
Atatürk devrimlerinden farklı olarak Türklerin büyük bir çoğunluğu
tarafından desteklenen bir inkılaptır" diyerek bu gelişmelerin ve
sonucunun "AB’ne girmek F tipi cezaevinden E tipi cezaevine geçme
talebidir" şeklindeki sathi değerlendirmelerle izah edilemeyecek kadar "derin"
olacağına da vurgu yapmaktadır. Zira AB’ni değerlendirirken, bu olguyu,
Batılılaşma çabalarından ve bu yolda yapılan/yapılacak devrimlerden ayrı
tutmak imkanı bulunmamaktadır. Oysa, günümüzde Batılılaşma trenine, güya
bazı çekincelerle binenler, tercihleriyle sadece bazı sözde kazanımlar
elde edeceklerini sanmaktadırlar. Bunun ciddi bir zihniyet değişimi
olduğunu unutmakta ve bu sürecin Batılılaşma çabalarına ivme
kazandıracağını düşünmemektedirler.
"İSLAM’I" TERKETMEMİZİ İSTİYORLAR!
Bir başka ifadeyle İslam’ı, Batılı değerler sistemiyle çatışmayan
vicdani bir kanaat ve kültürel bir olguya indirgemek istemektedirler.
Nitekim, bu yolda projeler üretilmekte, dışta ve içte şeytani
organizasyonlar yapılmaktadır. "Dinin yeniden yapılandırılması veya yeni
bir din inşası projesi", "Dinlerarası diyalog ve hoşgörü toplantıları",
"Abant Konsülleri" ve en önemlisi de Müslümanları terörizmle birlikte
anılır hale getirme gayretleri… Kendini "İslam" ile tanımlayan bazı
çevrelerin reaksiyoner eylemlerle bu tuzağa düşmeleri ve Müslümanların
ilkesiz sessizliği… Bir taraftan bunlar yapılırken, diğer taraftan da
seküler ve modernist temelde yükseltilen dünya sisteminin geleceğiyle
ilgili tartışmalar da giderek yoğunlaşmaktadır. Bu çerçevede de
alternatif medeniyetler konusu gündeme gelmektedir. Tabii bu tartışmalar
yapılırken İslam’ın alternatif medeniyet projesi olarak tartışılır
olmaktan çıkartılması stratejik önem arz etmektedir. Yani İslam’ı devre
dışı bırakmak için iktidar gücü alınmış yeni bir din inşası çabaları
sistematik olarak devam etmektedir. Bu yöndeki faaliyetleri sekteye
uğratacak her türlü çatlak sesin susturulması konusunda ise hiç taviz
verilmemektedir. Bunun için bir taraftan 11 Eylül’den bu yana yoğun bir
şekilde olmak üzere "terör" olgusu kullanılmakta, diğer taraftan teröre
bulaşmamış aykırı seslerin de ya etrafı boşaltılarak
etkisizleştirilmekte ya da ezilmektedir. Bu arada, söz konusu aykırı
seslerin çoğunun ciddi bir Kur’ani temele sahip olmamaları ve
dolayısıyla entelektüel ve siyasi derinliğe sahip bulunmamaları, üstelik
örgütsüz olmaları da İslam karşıtlarının işini büyük ölçüde
kolaylaştırmaktadır. Bazıları öyle zannediyorlar ki yukarıda dikkat
çektiğimiz hususları başarırlarsa seküler Batı medeniyeti karşısında
ciddi bir rakip kalmayacaktır. Zira bunun için uygun bir konjonktürün
varolduğunu düşünmektedirler. Ki öyle de gözükmektedir… Bu uygun
şartları kullanarak bazılarının iddialarının aksine Kur’an-merkezli
İslam meselesini kökten halletmek istemektedirler. Yani sadece ABD ve
gelecekte ABD’ne rakip olması muhtemel güç odakları için değil tüm Batı
medeniyeti için bir handikap olarak algılanan bir yaşam biçimi hedefe
konulmuş bulunmaktadır. Her ne kadar bazı odaklar bu gerçeği görmemekte
direnseler de, global sistemin bu konudaki sistemli, örgütlü ve uzun
soluklu çabaları süregelmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin, İslam’ın
yeniden tanımlanması ve iktidar gücünden arındırılmış şekilde
yorumlanması yolundaki stratejik çabaları desteklenmekte, titizlikle
gözlemlenmektedir. Kurulduğu günden bu yana, hatta daha gerilere uzanan
bir periyotta Batı yörüngesinde hareket eden Türkiye, İslam’a ilişkin
tüm temel iddialarından vazgeçtiğini defalarca deklare etmesine rağmen
hala kuşku ile kontrol altında tutulmak istenilmesi doğru okunmalıdır.
Ki Batı, bu konuda aşırı hassas davranmaktadır. Türkiye’deki bazı aklı
evvellerin temcid pilavı gibi tekrar tekrar gündeme getirdikleri
görüşlerin aksine Batı İslam konusunda bırakın Türkiye’nin tehlikeli bir
aksa kaymasını, bunu çağrıştıracak küçük kıpırdanmalara bile müsaade
etmeyeceğini her fırsatta ortaya koymaktadır. Bu konuda, bırakın
İslamcıları desteklemeyi, en küçük bir gelişmeye bile tahammül
göstermemektedir. Aksine görüntüler bilhassa eski sosyalist çevreleri
yanıltsa da söz konusu edilen sözde desteklerin, stratejik
mücadelelerinin parçası olmaktan öte bir anlam taşımadığı İslam iyi
bilindiğinde rahatlıkla anlaşılacaktır.
Bu bağlamda, The Economist dergisinde, her ne suretle olursa olsun
Türkiye’nin mutlaka AB’ne alınması gerektiğinin açıkça vurgulanması çok
manidardır. The Economist’e göre, Türkiye’nin AB üyeliği önünde
demografik yapı, ekonomik yapı, coğrafi konum ve İslam unsuru olmak
üzere dört temel engel bulunmaktadır. Aslında söz konusu dergideki yazı
dikkatle okunup satır aralarına bakıldığında bir tek engelden söz
edildiği açık olmasına rağmen, diğer engellerin kamuflaj olmaktan öte
bir anlam ifade etmediği görülecektir. Aynı zamanda bir çok çevrenin
iddialarının aksine, Batı, Türkiye başta olmak üzere bir çok ülkenin
tamamen İslam’dan vazgeçmesini istememektedir. Ya da böyle bir talebin
anlamsız olacağının bilincindedir. Asıl istenen, laik-demokrat bir
çerçevede bir "İslam" (?!) anlayışını telifçi bir mantıkla
içselleştirmeye çalışan odakların düşüncelerinin ve yaşam biçimlerinin
tüm Müslümanlara hakim olmasıdır. Durum bu merkezde olduğundan, bazı
malum çevrelerin, kendilerini İslam ile tavsif etmeye devam eden sağcı
kafaların arkasında başka niyetler aramaları beyhudedir. Evet, söz
konusu kafalarda bir içselleştirme süreci yaşandığı doğrudur. Gerçi bu
çevrelerin, zaman zaman ortaya çıkan çelişkili düşünce ve davranışları
yanlış anlamalara neden olabilmektedir. Ancak, biraz dikkatle
bakıldığında görülebilecek ki, bu nüansı, bazı laik-demokrat çevreler
yakalarken, diğerlerinin ısrarla birilerini zorla "İslamcı" olarak
nitelemelerinin arkasında başka niyetler aranması gerekmektedir. Zira
sistem içinde yürüttükleri güç/iktidar ve çıkar mücadeleleri için böyle
kullanışlı bir argümana ihtiyaçları bulunmaktadır. Sosyalisti ile,
Milliyetçisi ile, Kemalisti ile tüm ulusalcı çevreler, başta ABD olmak
üzere Batı’nın İslam’ı ve Müslümanları kontrol etme yolundaki değişik
yöntemlerini ve stratejilerini yanlış değerlendirmeye devam edeceğe de
benzemektedirler. Ta ki kendi mücadeleleri için yararlı olmaktan
çıkıncaya kadar… Bunlara karşın söz konusu çevrelerin kafalarının
ardında ısrarla başka niyetler aradıkları ve kendilerini İslam ile
tavsif eden muhafazakar veya liberal demokratlar, içlerindeki teologlar
ve diğer ruhbanlar kanalıyla, global sistemin tüm olanaklarını
kullanarak İslam’ın yeni bir yorumunu oluşturmaya gayret etmektedirler.
Öyle ki, "Allah’ın hakimiyetinin metafizik alanlarla sınırlı olduğu", "İslam’ın
çok çeşitli yorumlarının söz konusu olabileceği ve hepsinin de
saygıdeğer olduğu", "İslam’ın çağa uygun olarak yorumlanması gerektiği"
ve "İslam’ın laik-demokratik sistemle çelişmediği" gibi muğlak ve
kasıtlı ifadelerin bu çevrelerce sıkça kullanıldığı bilinen bir
gerçektir… Ne var ki, bazı refiklerimiz de konuyu yukarıda ortaya
koymaya çalıştığımız vahamette görmelerine rağmen, ya itikadi anlamda
net bir tavır sergilemeyi rijit (katı) bir yaklaşım olarak
görmektedirler ya da konjonktürel davranmak zorunluluğuyla karşı karşıya
olmanın sıkıntısını yaşamaktadırlar.
"Eğer AB bir medeniyet projesi ise -ki öyledir- o zaman bu toplumun
tarihini, birikimini, medeniyet iddiasını hiçe sayan, hatta toplumu
aşağılayan bir yaklaşım söz konusu değil midir?" diye haykıran ve
yukarıda sözünü ettiğimiz telifçi mantığa sahip çevrelerin büyük bir
çoğunluğunu, felsefesi ve yaşantısı ile çatısı altında toplayan AKP’yi
sorgulayan Yeni Şafak Gazetesi yazarı Akif Emre’nin yaklaşımı başka
nasıl yorumlanır. Zaten Akif Emre de, AB’yi bir medeniyet projesi olarak
gören "bir sistemi", belirli bir içselleştirme süreci sonrasında, tüm
temel değerleriyle benimsediğini söyleyen AKP’nin, tribünlere mesaj
vermek adına "AB’ye medeniyetler buluşmasını sağlamak için girileceği…"
yolundaki açıklamasını çelişki olarak algılarken bir sıkıntı yaşandığını
dışavurmaktadır. Oysa çok açıktır ki nasıl "zina" tartışmalarında
AKP’nin bir çelişkisinden söz edilemezse bu konuda da bir çelişkiden
bahsedilemez. Sonunda Akif Emre’nin de ifade etmek zorunda kaldığı gibi,
tabii ki, "Batıcı, seküler aydınların teslimiyetçi tavrından herhangi
bir farkı yok bu yaklaşımın". Bu durumu net olarak tespit edip
insanımıza aktarmanın da bir mesuliyet olduğunda bir şüphe olmasa
gerektir…
Sonuç olarak AB’ne üye olmak, Türkiye için, bir yandan konjonktüre uygun
olarak sisteminin yenilenmesi, köklü bir şekilde değiştirilmesi anlamına
gelmektedir. Diğer yandan ise AB ile bütünleşmek ancak Batılı değerler
sistemiyle kucaklaşması, bütünleşmesi anlamında algılanmalıdır. Ve
unutulmaması gerekir ki AB konusunda karşıt cephelerde gözüken
tarafların mücadelesi asla temel felsefelerindeki farktan
kaynaklanmamaktadır. Daha önceki bir çok yorumumuzda da dile
getirdiğimiz gibi, bu mücadele, Batı felsefesi çerçevesinde devam
ederken tarafların sistem içindeki konumları ve çıkarları, cephesini
belirlemektedir. Türkiye’deki mücadele henüz medeniyetler mücadelesi
düzeyine ulaşabilmiş gözükmemektedir. Ne var ki, henüz ete kemiğe
bürünmemiş potansiyel bir gücün varlığı bile Batı’nın ve Batıcıların
uykularını kaçırabilmektedir.
KOMİSYON RAPORU’NDAN SONRA "AZINLIK
RAPORU"
Şaşalı ve aldatıcı görüntüsüne rağmen insanlığı mutluluğa taşıyacak bir
dünya görüşü olmadığı giderek daha iyi anlaşılacak olan Batı Medeniyeti,
henüz Türk toplumu için bir ideal olarak sunulabilmektedir. Ve AB’ne
giriş sürecindeki tartışmalar sadece Komisyon raporu düzleminde
kalmamakta, "Azınlık Raporu" ile çok daha derinlere inme sürecine
girmektedir.
Öyle ki, "Azınlık Raporu" bazı çevreleri adeta çıldırtmış gözüküyor. Söz
konusu çevrelerin "Kurt devletin içine girdi" diye tepki gösterdikleri
rapor, Türkiye’nin tabularından birini tartışmaya açmaktadır. Raporu
hazırlayan kurulun (alt) başkanı Baskın Oran’ın da değindiği gibi, bu
rapor adeta devrimin yeni bir safhasına işaret etmektedir. Mustafa
Kemal’in tepeden inmeci yöntem ile gerçekleştirdiği devrim, Türkiye’yi
10-15 yılda belirli bir kıvama getirmişti. AB’nin dışarıdan
müdahaleleriyle (ABD’nin de desteğiyle) adeta Kemalist devrimin ikinci
aşaması yaşanmaktadır. Hem de toplumun kendinden bildiği kişilerin
oluşturduğu yapılarla yeni dönemden geçilmektedir. Baskıdan çok kavram
kargaşası yaşatılarak, Batı’nın çekici boyutları afişe edilip gayri
insani, emperyalist, kapitalist, aşkın değerleri vicdanlara hapseden
sapık inanışları gizlenerek bu yapılmaktadır. En önemlisi de kendileri
bir proje üretme kapasitesinde olmadıkları için sözde alternatif
iddialarından vazgeçerek sistem içerisinde çıkarlarını azamileştirmek
isteyen odaklar eliyle bu devrim olgunlaştırılmaktadır.
Yıllarca tabu olan, doğru dürüst tarifi bile yapılamayan "azınlık"
kavramının devletin oluşturduğu bir kurulun raporuyla tartışmaya
açılması ilk bakışta olumlu görülebilir. Ancak bu ve benzeri
tartışmaların hangi amaca yönelik olduğunun ve varmak istediği hedefin
belirleyici olduğu hiçbir zaman unutulmamalıdır.
Türk üst kimliğinin toplumda ortaya çıkarttığı sorunlar belki ilk kez
tartışılmaya başlandı. Hem de mikro milliyetçilik ihracıyla emperyalist
çabalarına ivme kazandıran Batı’nın talebiyle bu tartışma yapılmaktadır.
Cumhuriyet’in kuruluşuna temel teşkil eden Lozan bağlamında bugüne kadar
tartışılmaya açılması yeni bir "Sevr" olarak algılanan bir konu adeta
devletin içerisinde tartışılmaya açılmış bulunmaktadır. Başbakanlık
İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun "Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar"
çalışma grubu tarafından hazırlanan rapor marifetiyle bu noktaya gelindi.
78 üyeli Danışma Kurulu’nda, devlet memurları, sivil toplum örgütleri,
üniversite ve diğer bir takım kurumlardan uzman isimler yer almaktadır.
Danışma Kurulu’na Prof. İbrahim Kabaoğlu başkanlık etmekte ve 13 alt
çalışma grubu halinde faaliyetlerini sürdürmektedir. Başbakanlık İnsan
Hakları Danışma Kurulu’nun, insan haklarından sorumlu devlet bakanlığına
(Abdullah Gül’e) bağlı olarak çalışan bir kurul olduğu da bilinmektedir. |