|

İmha
Uygarlığı
Atasoy
MÜFTÜOĞLU
Günümüz
dünyası, bütün değerlerin, ölçülerin, anlamların tersyüz edildiği bir
dünyadır. Dünya sistemi ciddi bir biçimde askerileşmekte; siyasal
uygulamalar, kriminal uygulamalara dönüşmektedir. Bütün dünya propaganda
tanımlarıyla, kavramlarıyla konuşan bir dünya halini almıştır. Bugünün
en itibarlı tek değeri stratejik çıkardır; bütün değerler stratejik
çıkarlara hizmet ettiği ölçüde gündemdedir. Küreselleşme insani
öncelikleri değil, sermayenin önceliklerini savunmaktadır. Kültürel
dünya ve hayat da, sermaye tarafından yönlendirilmekte ve bir endüstriye
dönüştürülmektedir. Tüketime dayalı küresel kültür, bütün boyutlarıyla
yüzeysel ilgileri, tercihleri ve sorunları çoğaltıyor. Sonsuza kadar iyi
olan değerler, insanı yücelten duygular, tercihler ve içerikler
unutturuluyor. Halklar, hayati önem arz eden konularla ilgili olarak
açıkça duyarsızlaştırılıyor. Hayatımız ve düşüncelerimiz saldırgan bir
kültür yoluyla denetleniyor.
Ahlaki denetim, ölçü, sorumluluk değersizleştirildiği için, her
toplumda, hırslar, merhametsizlikler, kayıtsızlıklar, eşitsizlikler
belirleyici hale gelebiliyor. Bireysel bencillikler, toplumsal
bencillikler bütün ilişkileri, sahte ilişkilere dönüştürüyor. Kitle
kültürü, hepimizi, evimizi, ailemizi bir şekilde kuşatıyor ve
dönüştürüyor. Temel duyarlıklarımız her geçen gün daha da zayıflıyor.
Belirsiz konumları seçiyoruz, geriye doğru savruluyoruz. Endüstriyel
kültür, saldırgan, keyfi, bireyci değerler üretiyor. Tüm kavramlar keyfi
bir biçimde, sorumsuz bir biçimde sömürülmekte, bütün toplumlarda
siyaset fırsatçılık temelinde gerçekleştirilmektedir. Bilgilerin ve
iletişimin internetleştirilmesi günümüz insanını her türlü yoğunluktan
ve derinlikten uzaklaştırıyor. Bilgi de, iletişim de, ilişki de,
mekanikleşiyor.
Egemen sistemin koyduğu keyfi sınırları aşan, sistemin keyfi denetimini
kabul etmeyen, sistemin çıkarlarına hizmet etmeyen herkes, her hareket,
her toplum ya da devlet “terörist” muamelesi görmektedir. “Terörle
mücadele” insanlığa özgü bir sorumluluk olmaktan çıkarılmış, güçlülerin
çıkarlarına hizmet eden bir araç haline dönüştürülmüştür. Bu konuda,
yaygın bir şekilde herkes, hukuku kendi çıkarları doğrultusunda
yorumlamaktadır. Yine bu konuda sınırsız bir şekilde kavramlar
çarpıtılmakta, kavram deformasyonları yaşanmaktadır.
Bugünün uygarlığı imha ve şiddet araçları üretiyor, hegemonya ve
tahakküm araçları üretiyor, sömürü ve emperyalizm araçları üretiyor.
Hemen her dönemde emperyalizm tahakküm altına aldığı toplumları,
halkları aşağı konumda gösteren çarpıtılmış kuramlar üretiyor.
Emperyalist dünya, alışık olmadıkları hayat tarzını düşman olarak
etiketlemek gibi kolay, basit ve çirkin yolları seçiyor. İmha
uygarlığının belirleyici özelliği, makine yapma becerisi, teknik
becerilere hakimiyet olunca, insani dünyanın hassasiyetleri bu
uygarlığın gündemine girmiyor. Sermayenin belirleyici olduğu bir
dünyada, ekonomik verimlilik kavramı put bir kavram haline geliyor.
Egemen sistem, denetimsiz sanayileşmenin neden olduğu ağır sorunlara,
küresel ısınma, çölleşme ve kirlenme sorunlarına açıkça kayıtsız
kalabiliyor. Egemen sistem, “öteki” hakkında derin bir cehalete sahip
olduğu için, öteki’nin, farklı’nın kültür ve uygarlık değerlerini
tanımadığı için, bunlara saygı duymadığı için, yalnızca düşmanlık
üretiyor.
Avrupalı dünyanın zihni yapısını tarih boyunca ırkçılıkların
ayrımcılıkların, önyargıların şekillendirdiğini biliyoruz. Bütün
kavramların ideolojik sömürü aracı haline getirildiği için sözde
kaldığı, evrensel ve ahlaki içeriğini yitirdiği günümüzde “terör”
tanımının keyfi bir tanım olmaktan çıkarılarak adalet temelinde ortak
bir tanımlamaya kavuşturulması gerekir. Güçlülerin, hesaplanmış,
tasarlanmış, sınırsız ve keyfi cinayetler, katliamlar ve zulümler
uyguladığı bir zamanda, bu uygulamaların “terör” tanımı dışında kalması
nasıl mümkün olabilir? Emperyalizm ve faşizm, halkla ilişkiler
endüstrisi aracılığıyla, propaganda aracılığıyla, halkları, toplumları,
kendi istediği yöne sevketmeye ve uygulamalarını meşrulaştırmaya
çalışıyor. Halkla ilişkiler endüstrisinin, propagandanın, Irak’ta,
Filistin’de, Afganistan’da yaşanan çok anormal, çok vahim, çok dramatik
hayat tarzlarını gizlemesi mümkün değil. Emperyalist işgal ve istila
altındaki ülkelerde halklar cehennemi bir hayata, cehennemi
mahrumiyetlere mahkum edilmiş bulunuyor.
Halkla ilişkiler endüstrisi ve propaganda, kültürel yabancılaştırma
yoluyla, bireyleri ve toplumları otomatlara dönüştürmeyi, hayatın
yüzeysel ve maddi boyutlarına koşullandırmayı, bu yolla halkları karar
alma süreçlerinin dışında tutmayı ve propagandanın etkisine açık hale
getirmeyi amaçlıyor. Emperyalizm askeri işgaller yoluyla, kendisine
benzeyen toplumlar-uluslar oluşturma girişimlerini çoğaltıyor.
Emperyalist ve sömürgeci yapılar Yirminci Yüzyıl boyunca misyonerce bir
tutum içerisinde İslam toplumlarının hayatlarına ve tarihlerine müdahale
ettiler. İslam toplumları her durumda ilkel toplum muamelesi gördü. Batı
uygarlığı sömürgeci amaçları doğrultusunda Müslüman halkları aşağı bir
konuma yerleştirmek üzere, yanlış imajlar, kategoriler, kalıplar ve
kimlikler üretti. Batılılar üstünlük iddialarını kanıtlayabilmek için
üstün ırk masallarına, hurafelerine, efsanelerine başvuruyor. Bugün, her
toplumda, Türkiye’de olduğu gibi, tüm modern hurafeler, Batılı
hurafeler, modern ve Batılı sapkınlıklar, eleştiriden bütünüyle muaf bir
konumda bulunuyor. Emperyalist söylem, İslam Dünyası halklarını,
sömürgecilerin vesayetine ihtiyaç duyan halklar olarak tanımlamaya devam
ediyor. İslam Dünyası toplumlarında, özellikle, İslam’a
yabancılaştırılan kesimler, Batı uygarlığı tarafından sömürge amaçlı
olarak üretilen misyonerce tanımları, kimlikleri, imajları benimseyecek
ve savunacak bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu durumun, İslam Dünyası
toplumlarını kendi kültür ve uygarlığından kopma noktasına getirdiği
günümüzde, insanlık, Amerika’nın ve İsrail’in belirlediği gündemin
sınırları içerisinde tutuluyor. İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak
fanatik bir anlayışsızlık geliştiriliyor, bir engizisyon dönemi
başlatılıyor, tüm denetim araçları güçlendiriliyor, İslam’ın yalnızca
duygusal alanda ve anlamda yaşatılması isteniyor.
Amerika’nın ve İsrail’in politik tercihlerine çok açık bir şekilde din
yön verirken, Protestan fundamentalist Evangelizm, Amerika’nın
tercihlerini belirlerken; İslam ve Müslümanlar akıldışı önyargılarla,
itici ve incitici kavramlarla etiketleniyor. Çok kültürlülüğün işlevini
ve içeriğini çok çabuk yitiren postmodern bir moda olduğu anlaşılıyor.
Bugün, farklılar, ötekiler, yoğun bir şekilde özgürlüksüzlük, yasasızlık
ve şiddet uygulaması karşısındadır. İslam ve Müslümanlar küresel ölçekte
bir siyasal müsamahasızlığa maruz bırakılmıştır. Siyasal müsamahasızlık
her dönemde Türkiye’de de kendisini gösteriyor. Türkiye’de statüko kendi
varlığını meşrulaştırmak için sürekli olarak “öteki üretmek” ihtiyacı
duyuyor. Statüko, yeni düşünceler, yeni yapılar ve projeler üretemiyor.
Statüko, her dönemde, siyasal korkular içerisinde bulunduğu için, İslami
yönelişleri iç güvenlik tehdidi olarak görüyor. Yapay yollarla ideolojik
kalıpları topluma dayatan statükocu bürokrasinin yürüttüğü siyasal
mühendislik nedeniyle, Türkiye’de hiçbir şekilde ve hiçbir zaman devlet
merkezli gündemin sınırları dışına çıkılamıyor, insan ve toplum merkezli
bir gündem oluşturulamıyor. Konumlarını ve ayrıcalıklarını korumak için,
değişime bağnazca direnen statükocu seçkinler zaman zaman ucuz
milliyetçilikleri sömürerek, yapay ve ucuz milliyetçilikler üreterek,
ideolojik-politik manipülasyonlara yaslanarak çıkarlarını savunabiliyor.
Zamana vaziyet edebilmek için, tarihin nereye doğru yol aldığını görmek,
zamanı anlamak ve zamanı değiştirebileceğimize inanmak gerekir.
Gerçeklerden kaçmak ve uzaklaşmak yerine, gerçekleri sorgulayabilecek
bir bilinç ve ahlak üretmek gerekir.
Mücadelenin olmadığı yerde, umut da yok demektir.
Gereği gibi inandığımızda, bağlandığımızda, davrandığımızda, kendimizden
emin olabilir, kendimize güvenebiliriz.
Hakkını vererek, kusursuz inanarak ve bağlanarak varoluşumuzun hakkını
vermiş oluruz. Aşkla, bilinçle bağlanmadığımızda bir şeyler hep eksik
kalacaktır. Aşksız, içtenliksiz, coşkusuz, bilinçsiz çabalar, boş
çabalardır.
Aşkla, bilinçle gerçekleştirilen çabalar, yürüyüşler durdurulamaz.
Gerçek çabalar, çıkar ve karşılık beklemeksizin harcanan çabalardır.
Hiçbir mücadele büyük bir tutku ile bağlanmadıkça gereği gibi
yürütülemez. Aşkla, tutkuyla, kararlı ve adanmış çabalarla bir
mücadeleye katıldığımızda güçlü oluruz. Toplumlarımızın bilincini
çoğaltmak, güçlendirmek, toplumlarımızı aktivist toplumlar haline
getirmek öncelikli çabalarımız arasında olmalıdır. Evrensel ortak İslam
kültürü ve kimliği, ortak tarih ve ortak ahlak, yeniden inşa için eşsiz
bir imkandır, eşsiz bir fırsattır. Etnik merkezci her yaklaşım,
ötekileştirici her yaklaşım, tek-bencilliği esas alan her yaklaşım
kardeşliğin düşmadır. Bencil olmayan bir milliyetçilik, barışçı bir
milliyetçilik görülmemiştir.
Batı-merkezli düşünüş, algılayış ve yaşayış standartlarına mecbur
değiliz, mahkûm değiliz. Rüyalarla ve ucuz hamasetle avunmak yerine,
gerçeklerle hesaplaşabilecek bir konuma geçmek öncelikli
sorumluluklarımız arasında olmalıdır.
|
 |
|