Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 303 | Mart 2004

                   

 

İmha Uygarlığı

Atasoy MÜFTÜOĞLU   


  Günümüz dünyası, bütün değerlerin, ölçülerin, anlamların tersyüz edildiği bir dünyadır. Dünya sistemi ciddi bir biçimde askerileşmekte; siyasal uygulamalar, kriminal uygulamalara dönüşmektedir. Bütün dünya propaganda tanımlarıyla, kavramlarıyla konuşan bir dünya halini almıştır. Bugünün en itibarlı tek değeri stratejik çıkardır; bütün değerler stratejik çıkarlara hizmet ettiği ölçüde gündemdedir. Küreselleşme insani öncelikleri değil, sermayenin önceliklerini savunmaktadır. Kültürel dünya ve hayat da, sermaye tarafından yönlendirilmekte ve bir endüstriye dönüştürülmektedir. Tüketime dayalı küresel kültür, bütün boyutlarıyla yüzeysel ilgileri, tercihleri ve sorunları çoğaltıyor. Sonsuza kadar iyi olan değerler, insanı yücelten duygular, tercihler ve içerikler unutturuluyor. Halklar, hayati önem arz eden konularla ilgili olarak açıkça duyarsızlaştırılıyor. Hayatımız ve düşüncelerimiz saldırgan bir kültür yoluyla denetleniyor.


Ahlaki denetim, ölçü, sorumluluk değersizleştirildiği için, her toplumda, hırslar, merhametsizlikler, kayıtsızlıklar, eşitsizlikler belirleyici hale gelebiliyor. Bireysel bencillikler, toplumsal bencillikler bütün ilişkileri, sahte ilişkilere dönüştürüyor. Kitle kültürü, hepimizi, evimizi, ailemizi bir şekilde kuşatıyor ve dönüştürüyor. Temel duyarlıklarımız her geçen gün daha da zayıflıyor. Belirsiz konumları seçiyoruz, geriye doğru savruluyoruz. Endüstriyel kültür, saldırgan, keyfi, bireyci değerler üretiyor. Tüm kavramlar keyfi bir biçimde, sorumsuz bir biçimde sömürülmekte, bütün toplumlarda siyaset fırsatçılık temelinde gerçekleştirilmektedir. Bilgilerin ve iletişimin internetleştirilmesi günümüz insanını her türlü yoğunluktan ve derinlikten uzaklaştırıyor. Bilgi de, iletişim de, ilişki de, mekanikleşiyor.


Egemen sistemin koyduğu keyfi sınırları aşan, sistemin keyfi denetimini kabul etmeyen, sistemin çıkarlarına hizmet etmeyen herkes, her hareket, her toplum ya da devlet “terörist” muamelesi görmektedir. “Terörle mücadele” insanlığa özgü bir sorumluluk olmaktan çıkarılmış, güçlülerin çıkarlarına hizmet eden bir araç haline dönüştürülmüştür. Bu konuda, yaygın bir şekilde herkes, hukuku kendi çıkarları doğrultusunda yorumlamaktadır. Yine bu konuda sınırsız bir şekilde kavramlar çarpıtılmakta, kavram deformasyonları yaşanmaktadır.


Bugünün uygarlığı imha ve şiddet araçları üretiyor, hegemonya ve tahakküm araçları üretiyor, sömürü ve emperyalizm araçları üretiyor. Hemen her dönemde emperyalizm tahakküm altına aldığı toplumları, halkları aşağı konumda gösteren çarpıtılmış kuramlar üretiyor. Emperyalist dünya, alışık olmadıkları hayat tarzını düşman olarak etiketlemek gibi kolay, basit ve çirkin yolları seçiyor. İmha uygarlığının belirleyici özelliği, makine yapma becerisi, teknik becerilere hakimiyet olunca, insani dünyanın hassasiyetleri bu uygarlığın gündemine girmiyor. Sermayenin belirleyici olduğu bir dünyada, ekonomik verimlilik kavramı put bir kavram haline geliyor. Egemen sistem, denetimsiz sanayileşmenin neden olduğu ağır sorunlara, küresel ısınma, çölleşme ve kirlenme sorunlarına açıkça kayıtsız kalabiliyor. Egemen sistem, “öteki” hakkında derin bir cehalete sahip olduğu için, öteki’nin, farklı’nın kültür ve uygarlık değerlerini tanımadığı için, bunlara saygı duymadığı için, yalnızca düşmanlık üretiyor.


Avrupalı dünyanın zihni yapısını tarih boyunca ırkçılıkların ayrımcılıkların, önyargıların şekillendirdiğini biliyoruz. Bütün kavramların ideolojik sömürü aracı haline getirildiği için sözde kaldığı, evrensel ve ahlaki içeriğini yitirdiği günümüzde “terör” tanımının keyfi bir tanım olmaktan çıkarılarak adalet temelinde ortak bir tanımlamaya kavuşturulması gerekir. Güçlülerin, hesaplanmış, tasarlanmış, sınırsız ve keyfi cinayetler, katliamlar ve zulümler uyguladığı bir zamanda, bu uygulamaların “terör” tanımı dışında kalması nasıl mümkün olabilir? Emperyalizm ve faşizm, halkla ilişkiler endüstrisi aracılığıyla, propaganda aracılığıyla, halkları, toplumları, kendi istediği yöne sevketmeye ve uygulamalarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Halkla ilişkiler endüstrisinin, propagandanın, Irak’ta, Filistin’de, Afganistan’da yaşanan çok anormal, çok vahim, çok dramatik hayat tarzlarını gizlemesi mümkün değil. Emperyalist işgal ve istila altındaki ülkelerde halklar cehennemi bir hayata, cehennemi mahrumiyetlere mahkum edilmiş bulunuyor.


Halkla ilişkiler endüstrisi ve propaganda, kültürel yabancılaştırma yoluyla, bireyleri ve toplumları otomatlara dönüştürmeyi, hayatın yüzeysel ve maddi boyutlarına koşullandırmayı, bu yolla halkları karar alma süreçlerinin dışında tutmayı ve propagandanın etkisine açık hale getirmeyi amaçlıyor. Emperyalizm askeri işgaller yoluyla, kendisine benzeyen toplumlar-uluslar oluşturma girişimlerini çoğaltıyor. Emperyalist ve sömürgeci yapılar Yirminci Yüzyıl boyunca misyonerce bir tutum içerisinde İslam toplumlarının hayatlarına ve tarihlerine müdahale ettiler. İslam toplumları her durumda ilkel toplum muamelesi gördü. Batı uygarlığı sömürgeci amaçları doğrultusunda Müslüman halkları aşağı bir konuma yerleştirmek üzere, yanlış imajlar, kategoriler, kalıplar ve kimlikler üretti. Batılılar üstünlük iddialarını kanıtlayabilmek için üstün ırk masallarına, hurafelerine, efsanelerine başvuruyor. Bugün, her toplumda, Türkiye’de olduğu gibi, tüm modern hurafeler, Batılı hurafeler, modern ve Batılı sapkınlıklar, eleştiriden bütünüyle muaf bir konumda bulunuyor. Emperyalist söylem, İslam Dünyası halklarını, sömürgecilerin vesayetine ihtiyaç duyan halklar olarak tanımlamaya devam ediyor. İslam Dünyası toplumlarında, özellikle, İslam’a yabancılaştırılan kesimler, Batı uygarlığı tarafından sömürge amaçlı olarak üretilen misyonerce tanımları, kimlikleri, imajları benimseyecek ve savunacak bir noktaya gelmiş bulunuyor. Bu durumun, İslam Dünyası toplumlarını kendi kültür ve uygarlığından kopma noktasına getirdiği günümüzde, insanlık, Amerika’nın ve İsrail’in belirlediği gündemin sınırları içerisinde tutuluyor. İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak fanatik bir anlayışsızlık geliştiriliyor, bir engizisyon dönemi başlatılıyor, tüm denetim araçları güçlendiriliyor, İslam’ın yalnızca duygusal alanda ve anlamda yaşatılması isteniyor.


Amerika’nın ve İsrail’in politik tercihlerine çok açık bir şekilde din yön verirken, Protestan fundamentalist Evangelizm, Amerika’nın tercihlerini belirlerken; İslam ve Müslümanlar akıldışı önyargılarla, itici ve incitici kavramlarla etiketleniyor. Çok kültürlülüğün işlevini ve içeriğini çok çabuk yitiren postmodern bir moda olduğu anlaşılıyor. Bugün, farklılar, ötekiler, yoğun bir şekilde özgürlüksüzlük, yasasızlık ve şiddet uygulaması karşısındadır. İslam ve Müslümanlar küresel ölçekte bir siyasal müsamahasızlığa maruz bırakılmıştır. Siyasal müsamahasızlık her dönemde Türkiye’de de kendisini gösteriyor. Türkiye’de statüko kendi varlığını meşrulaştırmak için sürekli olarak “öteki üretmek” ihtiyacı duyuyor. Statüko, yeni düşünceler, yeni yapılar ve projeler üretemiyor. Statüko, her dönemde, siyasal korkular içerisinde bulunduğu için, İslami yönelişleri iç güvenlik tehdidi olarak görüyor. Yapay yollarla ideolojik kalıpları topluma dayatan statükocu bürokrasinin yürüttüğü siyasal mühendislik nedeniyle, Türkiye’de hiçbir şekilde ve hiçbir zaman devlet merkezli gündemin sınırları dışına çıkılamıyor, insan ve toplum merkezli bir gündem oluşturulamıyor. Konumlarını ve ayrıcalıklarını korumak için, değişime bağnazca direnen statükocu seçkinler zaman zaman ucuz milliyetçilikleri sömürerek, yapay ve ucuz milliyetçilikler üreterek, ideolojik-politik manipülasyonlara yaslanarak çıkarlarını savunabiliyor.
Zamana vaziyet edebilmek için, tarihin nereye doğru yol aldığını görmek, zamanı anlamak ve zamanı değiştirebileceğimize inanmak gerekir.


Gerçeklerden kaçmak ve uzaklaşmak yerine, gerçekleri sorgulayabilecek bir bilinç ve ahlak üretmek gerekir.
Mücadelenin olmadığı yerde, umut da yok demektir.
Gereği gibi inandığımızda, bağlandığımızda, davrandığımızda, kendimizden emin olabilir, kendimize güvenebiliriz.
Hakkını vererek, kusursuz inanarak ve bağlanarak varoluşumuzun hakkını vermiş oluruz. Aşkla, bilinçle bağlanmadığımızda bir şeyler hep eksik kalacaktır. Aşksız, içtenliksiz, coşkusuz, bilinçsiz çabalar, boş çabalardır.
Aşkla, bilinçle gerçekleştirilen çabalar, yürüyüşler durdurulamaz. Gerçek çabalar, çıkar ve karşılık beklemeksizin harcanan çabalardır.
Hiçbir mücadele büyük bir tutku ile bağlanmadıkça gereği gibi yürütülemez. Aşkla, tutkuyla, kararlı ve adanmış çabalarla bir mücadeleye katıldığımızda güçlü oluruz. Toplumlarımızın bilincini çoğaltmak, güçlendirmek, toplumlarımızı aktivist toplumlar haline getirmek öncelikli çabalarımız arasında olmalıdır. Evrensel ortak İslam kültürü ve kimliği, ortak tarih ve ortak ahlak, yeniden inşa için eşsiz bir imkandır, eşsiz bir fırsattır. Etnik merkezci her yaklaşım, ötekileştirici her yaklaşım, tek-bencilliği esas alan her yaklaşım kardeşliğin düşmadır. Bencil olmayan bir milliyetçilik, barışçı bir milliyetçilik görülmemiştir.
Batı-merkezli düşünüş, algılayış ve yaşayış standartlarına mecbur değiliz, mahkûm değiliz. Rüyalarla ve ucuz hamasetle avunmak yerine, gerçeklerle hesaplaşabilecek bir konuma geçmek öncelikli sorumluluklarımız arasında olmalıdır.
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...