Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 303 | Mart 2004

                   

 

Demokrasi mi?
Mekke’den Verelim
 

 

Cemal ÇAĞLAK


  

İnsanlık belki de hiçbir zaman bugünkü kadar dalgalı bir zamanın ortasında kalmamıştır. Öyle bir karanlığın içine dalmışız ki ne yana gideceğimiz belli değil. Her yandan uğultular duymakta, bir takım gölgelerin varlığını hissetmekteyiz. Ancak hangi yöne ve çağrıya kulak verecek olsak, bizi içinde bulunduğumuz durumdan daha zifiri bir mekana atmakta, daha derin dehlizlerde kaybetmektedir. Bu karanlıkta kalış hali öylesine ürküntü vermiş ki “Nasılsa bundan kötüsü olmaz mantığıyla” her yere koşmakta, her sesi lehimize zannetmekteyiz. Bu girdabın dönüşü bizleri sarhoş etmiş ve akletme melekemizi elimizden almıştır. Öyle ki bizi çağıranların da tıpkı bizim gibi karanlıkta olduğunu ve çağrı yaptığı yerin de zifiri bir mekan olduğunu anlayamayacak hale düşmüşüz. Bu durum İslam dünyasının altına imza atmaya mecbur olduğu 1300 küsür yıllık bir borç senedidir ve sorumluluğu bizzat kendisine aittir. Çünkü kendisini zulümattan nura çağıran Allah’a sırtını dönmüştür. Üstelik olmadık yakıştırmalarla peygamberini asli konumundan çıkarmış, onu “Faydasız ve hikmetsiz örnek” haline getirmiştir. Ona ağlar, inler, salat ve selam getirir. Lakin hayatına onun, hangi örnek halini yansıtır?


Allah, onu öyle bir zamanda görevlendirmiştir ki, tebliğe memur edildiği toplum, her açıdan bugünkü insanlığın içinde bulunduğu şartları yaşıyordu. Allah’a inanmakta; Kabe’nin rabbine dua etmekteydiler. Hacıları ağırlar, onlara ikramda bulunurlardı. Hac yapar, namaz kılarlardı. Oruç tutar, sünnet olur, cenazelerini yıkar ve diğer bir takım amelleri gerçekleştirirlerdi. Mallarının artması için Allah’a dua ederlerdi. Ancak ırk ve soy taassubu, güçlünün güçsüzü ezmesi, fuhuş, yalan, emanete ihanet, paraya, mala tapıcılık ve bundan doğan güçle hükmetme hali, çocukların öldürülmesi gibi toplumu ifsad eden birçok hal ve hareket, hayat tarzları haline gelmişti. Bu sadece Mekke’ye mahsus bir durum değildi. O günkü şartlarda üç aşağı beş yukarı dünyanın tamamı bu minval üzerineydi. Allah, rahmetini şehirlerin anasından seçerek bu gidişata sebep olan insanın karşısına, yine insanın kendisini çıkardı. Öyle ya insan ne kadar kan dökücü ve bozguncu bir varlık olursa olsun o kanı durduracak ve adaleti ikamet edecek olan yine kendisidir. Çünkü bu mükellefiyeti ona Allah yüklemektedir. Ancak bu yükümlülüğü belirleyen esasların oluşumunda insana bir hisse bırakılmamıştır. Zaten insan ortaya koyduğu kan ve çıkar borsasında hissesinin ne kadar edeceğini görmüştür ve hala da görmektedir. Onun için bu ıslah operasyonunda ona sadece yürütme görevi verilmektedir. Allah, bu kadar zulme, zorbalığa sebep olan hümanist çözüm önerilerini rafa kaldırarak yasama gücünün kendisinde olduğunu, kulların görevinin bunu icra etmekle sınırlandığına hükmetmiştir.


Bir eli yağa bir eli bala gömülmüş müstekbir sınıfın, hemcinsinin sırtından elde ettiği bu kazanımlarını kolay kolay terk etmesi düşünülemez. Zaten aksi olacak bir örnek de yoktur. Her yolun başına oturarak geliri kendisine oluk oluk akıtanların, insanları mahrumiyete mahkum ettiği düzenlerde bu çağrıya boyun eğdikleri görülmemiştir. Eğer din sadece vicdana sıkıştırılmış bir inanıştan ibaret olsaydı kimse itiraz etmeyecekti. Onun için Varaka b. Nevfel her hangi bir tacize uğramıyordu. İki yanağına tokat yemeye razı edilmiş ve Sezar’a çocukluk döneminde yüzde elli borçlanmış Hristiyanlık, teklif ettiği hükümler açısından Mekke’de demokrasi ve hoşgörüden olabildiğince nasipliydi. Ancak İslam öyle değildi ve ta işin başında hükümranlık merkezinin beşeri olmaktan çıkarak ilahi merkezli olmasını emrediyor ve yeri geldikçe hayatın her alanına müdahale ediyordu. “Yaratan rabbinin adıyla oku” ayetiyle başlattığı çağrı insanı hüküm belirleme merciinden çıkarıyor, bu hakkın sadece Allah’a ait olması gerektiğini vurguluyordu. “O,insanı alaktan yarattı” ayetiyle ise herkesin dünyaya geliş sürecindeki ortak başlangıç noktasına dikkat çekiyor; ne sebeple olursa olsun bir diğerinin ötekisine üstünlük taslamasını batıl sayıyordu. Yani Umeyye b. Halef ne kadar reddetse de, Bilal kırbaçlanmamalı, Allah’ın ona verdiği haklardan yine Allah’ın belirlediği şekilde faydalanmalıydı. Bu hükmün önüne ne renk, ne ırk, ne dil, ne de başka özellikler geçmeliydi. Yani insanlar peygamberin sofrasında Süheyb b. Rumi, Selman-ı Farisi ve Bilal-i Habeşi gibi beraberce bulunabilmeliydi. İslam, insanlığın kafasına müstekbirlerce sokulmuş, sınıflaşma ifadesi olan “Ayak takımı” anlayışını silmek istiyordu. İşte bu başlangıç, olması gereken haccın ilk görüntüleriydi.


Yeryüzünün ne Semud’u biter, ne devesi ne de Salih’i... Yine suyun ve ekinin önüne oturan ve onu istedikleri gibi kontrollerine alan devlet yöneticileri… O nimetlere kenardan bakmakta olan, yük taşımaya, kırbaç yemeye, gem vurulmaya mahkum; eti, sütü, derisi yağmalanan ağzı var dili yok develer… Yüzyıllar, insanlar için feryad eden Salih’lerin, onu ve yanındakileri bastırmak isteyen silahların ve tükenmeye mahkum edilmiş zavallı iniltilerin şahitliğiyle titremekte ve hala titremeye devam etmektedir.


“Demokrasilerde(kaç çeşitse) çare tükenmez” derler. Onlar için sağdan soldan önden veya arkadan yaklaşmanın, Allah ile aldatmanın sınırı yoktur. Puthanede hazır ol vaziyeti aldığı gibi Kabe’de de namaza durur. Amaca ulaşmak için her araç meşrudur. Nazikçe uyardıkları da olur, dozajı gittikçe yükselen tedbirler aldıkları da… Nihayetinde bu iş yürüye yürüye sürgüne, açlıkla terbiye etmeye ve cinayetlere kadar varır. Nereye çıkar bu yolun sonu? Mekke’ye, muhasaraya… Bir taraftan zulmün ve yaldızlı tekliflerin, diğer taraftan da sabrın ve uzlaşmazlığın dorukta olduğu noktaya…
Tam üç yıl geçmiş, müminler Ebu Talip mahallesinde açlık, susuzluk ve işkence altında çaresiz beklemekteler. Mekke yönetimi aldığı ve dayattığı bir kararla, müminlerle her türlü bağını koparmış. Onlara ekmek vermek, su vermek, hatta hal hatır sormak bile yasak. Yaşlılar inlemekte çocuklar açlıktan ve susuzluktan feryadı basmakta, sıcağa ve hastalığa bağlı olarak sapır sapır toprağa dökülmekteler. Analar, kuzucuklarını göğüslerine bastırmış kendi dertlerini unutup onları avutmaktalar. Peygamber, amcasını ve çok vefalı Hatice’sini bu esir kampında kaybetmiş. Her taraf acı, yoksulluk, açlık ve bekleyiş dolu… Muhammed onların arasında geziyor; gönüllerini alıyor ve sabır telkin ediyor. Ama gözlerini onların gözlerinden ayıramıyor. Her karşılaştığı göz “Bir çare yok mu?” dercesine kendisine bakıyor. Ve bu küçük ümmetin çaresizliğini de omuzlarına yükleyerek kıvranıyor, yutkunuyor. İşte bu yük ki omuzları çatırdatırcasına ağır, yerlere atılmayacak kadar mukaddes. Atmadı onu Muhammed.O ve dostları öylesine sarsıldılar, öylesine sarsıldılar ki… Ama gevşemediler. Peygamberleri de onlarla birlikte açtı, aynı sıcağın altındaydı. Kendileri gibi acı çeken bu önderi kimse eleştirmiyordu bile. Ona yöneltilen “Allah’ın yardımı ne zaman” sorusu, kaybedilmemiş bir ümitti, serzeniş değil.
Müşrikler “Malı kelepir yakalama” arzusuyla sıkıntıların doruğa çıktığı zaman bir anlaşma teklifiyle peygambere uğradılar. Başlangıçta kısmi tavizlerle inananları ikna etmek isteyen zorbalar her seferlerinde kendi aleyhlerine olmak üzere bu hakları peygamber ve diğer müminler lehine genişleterek tekliflerini yinelediler. Ancak ne kadar yeni teklif getirirlerse getirsinler peygamber bir türlü ikna olmuyor, reddediyordu. Diyorlardı ki:
“Eğer senin amacın mal ve servet sağlamaksa, sana bizimkinden daha çok oluncaya kadar mal toplayalım,yok, aramızda kimsenin erişemediği üne ve şerefe erişmek istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senin emrinden dışarı çıkmayalım. Eğer hükümdar olmak istiyorsan, seni başımıza hükümdar yapalım.
Bir diğer teklifte:
“Ya Muhammed, gel biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim ibadet ettiğimize ibadet et. Bu ibadet işinde ortaklaşalım. Eğer, senin ibadet ettiklerin bizim ibadet ettiklerimizden hayırlı ise, biz ondan nasibimizi almış oluruz; yok bizim ibadet ettiklerimiz daha hayırlı ise sen ondan nasibini almış olursun” dediler. Allah’tan başkasına kulluk yapmamakla emrolunan peygamber bu teklifi de geri çevirince müşrikler her şeylerinden geçercesine son kez yine geldiler ve:
“Sen bizim ilahlarımıza birgün ibadet et, biz senin ilahına on gün ibadet edelim; sen bizim ilahlarımıza bir ay ibadet et biz senin ilahına bir yıl ibadet edelim” diyerek kararlarını bildirdiler.
Yukarıda müminlerin hangi şartlar altında yaşadıklarından kısaca bahsetmiştik. Bu tekliflerin yapıldığı zamanda üç yıl boyunca acı içinde kıvranan müminler şüphesiz ki bu durumu bir ümit ışığı olarak düşünmüşlerdir. Belki de bu fırsatı bir ilahi yardım olarak da görmüşlerdir. Hele hele peygamber gibi bir çok mazlumla yüzyüze gelen bir insanın karar alma yetisinin en çok zorlanacağı anlardan birisidir bu an. Böyle bir durumda gözü kapalı karar verecek olsanız bile kulaklarınız iniltileri duymaya mahkumdur. Zaten müşrikler de peygamberi böyle bir zamanda sıkıştıracaklarını düşünmüşlerdir. Bu zorlu dönemde peygamber, kardeşlerinin ıstırap dolu anlarını da hesaplayarak biran olsun mütereddit kalmıştır. Çünkü açlık, yoksulluk, işkence, baskı ve bir sürü zorbalık kalkacak, üstelik müminler iktidara gelecekti. Zindandan saraya bir davet gözüküyordu. Yani zehir altın kadehte ikram edilmekteydi. İşte tam bu sırada Allah, vahiyle müdahale ederek peygamberini ve müminleri uçuruma sürüklenmekten alıverdi.


“Az daha onlar, baskı ile seni,sana vahyettiğimizden ayırarak başkasını üstümüze atman için kandıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça meyledecektin. O taktirde sana hayatın da ölümün de kat katını tattırırdık. Sonra bize karşı yardımcı da bulamazdın.” (İsra,73-75) ayetiyle bu anlaşmaya karşı peygamberini uyaran Allah, sonra: “Deki ey kafirler,ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam, siz de benim yaptığım ibadeti yapmazsınız. Ben asla sizin yapmakta olduğunuz ibadeti yapıcı değilim. Siz de benim yaptığım ibadeti yapıcı değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.”(Kafirun,1-6) ayetleriyle gösterilmesi gereken tepkiyi belirlemiştir. İşte bundan sonradır ki peygamber “Bir elime ayı, diğerine güneşi koysanız…” sözleriyle bu tekliflerin her türlüsüne kapıların kapadığını açıkça belirtmiştir. Ancak bu kararın ardından yine yoksulluk ve diğer eziyetler devam etti.Hatta daha şiddetli sıkıntılar ortaya çıktı. Kanlar içinde bir oraya bir buraya kaçarak, yuvarlanarak Taif gününü yaşadı. Geri döndüğünde iki gün Mekke’ye alınmadı. Ancak o, zerre miktar olsun taviz vermedi. Ona inananlar da sabrettiler. Çünkü peygamberleri onlara lüks bir hayatın içinden, konforlu mekanlardan talimatlar vermiyordu. Olanı onlarla paylaşıyor, olmayınca sabrediyor, birlikte ağlıyor, birlikte inliyordu. Şimdi şunu düşünmek lüzumludur. Acaba biz bu muhasaranın içinde olsaydık bu kararı alan peygambere ne diyecektik? Acaba ,“Muhammed bu fırsatı nasıl kaçırdın ya da ne uzlaşmaz ve inatçı bir adamsın; sen diyalog ve hoşgörüye niçin karşısın” der miydik? Mevcut düzenle olan ilişkilerimiz bu sorunun cevabı olacaktır.
Burada bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Bu tekliflerin kimlerden geldiği çok önemlidir. Peygamberin tevhidi tebliğden başka bir amaçla müşriklerle diyaloğu söz konusu bile değildir. Ne kısmi özgürlük istedi ne de onlara bir parça olsun boyun eğdi. Belli yerlere gelerek Mekke’yi fethetme sevdasına kapılmadığı gibi kendisine altın tepside sunulan devletin bütün imkanlarını da reddetti. Çünkü teklifi getirenler az da olsa bir parça kendi hükümlerinin geçerli kalmasını istiyorlardı. Ancak Allah, kendi kanunlarına kıyıdan kenardan bulaşacak olan en ufak bir beşeri yaklaşıma asla müsaade vermedi. Allah ne istiyorsa sadece o olacaktı. Yani peygamber uzlaşma teklifini götürmediği gibi kabul de etmedi. Bugün İslami manada gerek parti gerek cemaat yapısında teşekkül etmiş toplulukların tavırlarının bu açıdan değerlendirilmesi son derece önemlidir. Zaten kılıktan kılığa giren bu anlayışların vahiyle uyum açısından birleşebileceği en ufak bir nokta yoktur. Öyleyse mümin olduğunu düşünen bir insanın vahiyle çelişen bir metodu ne amaç edinme ne de araç edinme hakkı vardır. Meşru bir amacın aracı da meşru olmak zorundadır.


Bir diğer husus ise Mekke yüce meclisi Daru’n-Nedve’nin teklif ettiği son uzlaşma kararlarının mahiyetidir. Şüphesiz derin bir araştırmayla görülecektir ki yeryüzünün hiçbir zamanında ve bölgesinde bu kadar geniş bir hak ve özgürlük şansı teklif edilmemiştir. Birazcık taviz karşısında Mekke’nin “Olabildiğince demokratik” bir tavır içine girdiğini görüyoruz. Benim bildiklerim kadarıyla bu cömertliğe, taşıdığı sınırlar itibariyle günümüz demokrasisi ulaşamamıştır. Hem de doğrudan iktidar yoluyla… Ne ilginçtir ki Allah elçisinin, reddettiği bu kirli ve karanlık yol, birilerince istedikleri durakta inebilecekleri bir tramvay olarak algılanmakta ve tevhidi mücadeleyle uyumlu olduğu lanse edilmektedir.


Peygambere iman ettiğini beyan eden her kişinin, onun reddetiğini reddetmesi kabul ettiğini de sahiplenmesi gerekir. Ne acıdır ki tavırlarımız ve tercihlerimiz maalesef elçiye akıl öğretmek gibi bir hal almıştır. Bir parça meyletmeye dahi müsaade etmeyen Allah’ın hükümlerini bir kenara bırakarak bu karanlık yolda erimenin, kaybolmanın hiçbir gerekçesi olamaz. Eminim ki Müslümanların şu an içinde bulundukları sıkıntı ne o muhasara günlerinin yanından geçecek kadar anılmaya değer ne de Müslümanlar onlar kadar açık, kararlı ve tutarlı beyan sahibidirler. Aslında yalan sadece gerçeğin aksini söylemek değildir. Gerçek olanı dünyevi endişenler karşısında saklamak ve susmak da yalanın bir başka şeklidir. Üzerimize yüklenen bu sorumlulukta ara bir yol bulma hakkımız yoktur. İnsanlık için iki kardeşin kıssasında yer almaktan başka bir yol yoktur. Habil ve Kabil’in bir üçüncü kardeşi olmadığı gibi bizler için de hak ve batılın dışında üçüncü bir yol olamaz.
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...