|

Demokrasi
mi?
Mekke’den Verelim
Cemal ÇAĞLAK
İnsanlık
belki de hiçbir zaman bugünkü kadar dalgalı bir zamanın ortasında
kalmamıştır. Öyle bir karanlığın içine dalmışız ki ne yana gideceğimiz
belli değil. Her yandan uğultular duymakta, bir takım gölgelerin
varlığını hissetmekteyiz. Ancak hangi yöne ve çağrıya kulak verecek
olsak, bizi içinde bulunduğumuz durumdan daha zifiri bir mekana atmakta,
daha derin dehlizlerde kaybetmektedir. Bu karanlıkta kalış hali öylesine
ürküntü vermiş ki “Nasılsa bundan kötüsü olmaz mantığıyla” her yere
koşmakta, her sesi lehimize zannetmekteyiz. Bu girdabın dönüşü bizleri
sarhoş etmiş ve akletme melekemizi elimizden almıştır. Öyle ki bizi
çağıranların da tıpkı bizim gibi karanlıkta olduğunu ve çağrı yaptığı
yerin de zifiri bir mekan olduğunu anlayamayacak hale düşmüşüz. Bu durum
İslam dünyasının altına imza atmaya mecbur olduğu 1300 küsür yıllık bir
borç senedidir ve sorumluluğu bizzat kendisine aittir. Çünkü kendisini
zulümattan nura çağıran Allah’a sırtını dönmüştür. Üstelik olmadık
yakıştırmalarla peygamberini asli konumundan çıkarmış, onu “Faydasız ve
hikmetsiz örnek” haline getirmiştir. Ona ağlar, inler, salat ve selam
getirir. Lakin hayatına onun, hangi örnek halini yansıtır?
Allah, onu öyle bir zamanda görevlendirmiştir ki, tebliğe memur edildiği
toplum, her açıdan bugünkü insanlığın içinde bulunduğu şartları
yaşıyordu. Allah’a inanmakta; Kabe’nin rabbine dua etmekteydiler.
Hacıları ağırlar, onlara ikramda bulunurlardı. Hac yapar, namaz
kılarlardı. Oruç tutar, sünnet olur, cenazelerini yıkar ve diğer bir
takım amelleri gerçekleştirirlerdi. Mallarının artması için Allah’a dua
ederlerdi. Ancak ırk ve soy taassubu, güçlünün güçsüzü ezmesi, fuhuş,
yalan, emanete ihanet, paraya, mala tapıcılık ve bundan doğan güçle
hükmetme hali, çocukların öldürülmesi gibi toplumu ifsad eden birçok hal
ve hareket, hayat tarzları haline gelmişti. Bu sadece Mekke’ye mahsus
bir durum değildi. O günkü şartlarda üç aşağı beş yukarı dünyanın tamamı
bu minval üzerineydi. Allah, rahmetini şehirlerin anasından seçerek bu
gidişata sebep olan insanın karşısına, yine insanın kendisini çıkardı.
Öyle ya insan ne kadar kan dökücü ve bozguncu bir varlık olursa olsun o
kanı durduracak ve adaleti ikamet edecek olan yine kendisidir. Çünkü bu
mükellefiyeti ona Allah yüklemektedir. Ancak bu yükümlülüğü belirleyen
esasların oluşumunda insana bir hisse bırakılmamıştır. Zaten insan
ortaya koyduğu kan ve çıkar borsasında hissesinin ne kadar edeceğini
görmüştür ve hala da görmektedir. Onun için bu ıslah operasyonunda ona
sadece yürütme görevi verilmektedir. Allah, bu kadar zulme, zorbalığa
sebep olan hümanist çözüm önerilerini rafa kaldırarak yasama gücünün
kendisinde olduğunu, kulların görevinin bunu icra etmekle sınırlandığına
hükmetmiştir.
Bir eli yağa bir eli bala gömülmüş müstekbir sınıfın, hemcinsinin
sırtından elde ettiği bu kazanımlarını kolay kolay terk etmesi
düşünülemez. Zaten aksi olacak bir örnek de yoktur. Her yolun başına
oturarak geliri kendisine oluk oluk akıtanların, insanları mahrumiyete
mahkum ettiği düzenlerde bu çağrıya boyun eğdikleri görülmemiştir. Eğer
din sadece vicdana sıkıştırılmış bir inanıştan ibaret olsaydı kimse
itiraz etmeyecekti. Onun için Varaka b. Nevfel her hangi bir tacize
uğramıyordu. İki yanağına tokat yemeye razı edilmiş ve Sezar’a çocukluk
döneminde yüzde elli borçlanmış Hristiyanlık, teklif ettiği hükümler
açısından Mekke’de demokrasi ve hoşgörüden olabildiğince nasipliydi.
Ancak İslam öyle değildi ve ta işin başında hükümranlık merkezinin
beşeri olmaktan çıkarak ilahi merkezli olmasını emrediyor ve yeri
geldikçe hayatın her alanına müdahale ediyordu. “Yaratan rabbinin adıyla
oku” ayetiyle başlattığı çağrı insanı hüküm belirleme merciinden
çıkarıyor, bu hakkın sadece Allah’a ait olması gerektiğini vurguluyordu.
“O,insanı alaktan yarattı” ayetiyle ise herkesin dünyaya geliş
sürecindeki ortak başlangıç noktasına dikkat çekiyor; ne sebeple olursa
olsun bir diğerinin ötekisine üstünlük taslamasını batıl sayıyordu. Yani
Umeyye b. Halef ne kadar reddetse de, Bilal kırbaçlanmamalı, Allah’ın
ona verdiği haklardan yine Allah’ın belirlediği şekilde faydalanmalıydı.
Bu hükmün önüne ne renk, ne ırk, ne dil, ne de başka özellikler
geçmeliydi. Yani insanlar peygamberin sofrasında Süheyb b. Rumi,
Selman-ı Farisi ve Bilal-i Habeşi gibi beraberce bulunabilmeliydi.
İslam, insanlığın kafasına müstekbirlerce sokulmuş, sınıflaşma ifadesi
olan “Ayak takımı” anlayışını silmek istiyordu. İşte bu başlangıç,
olması gereken haccın ilk görüntüleriydi.
Yeryüzünün ne Semud’u biter, ne devesi ne de Salih’i... Yine suyun ve
ekinin önüne oturan ve onu istedikleri gibi kontrollerine alan devlet
yöneticileri… O nimetlere kenardan bakmakta olan, yük taşımaya, kırbaç
yemeye, gem vurulmaya mahkum; eti, sütü, derisi yağmalanan ağzı var dili
yok develer… Yüzyıllar, insanlar için feryad eden Salih’lerin, onu ve
yanındakileri bastırmak isteyen silahların ve tükenmeye mahkum edilmiş
zavallı iniltilerin şahitliğiyle titremekte ve hala titremeye devam
etmektedir.
“Demokrasilerde(kaç çeşitse) çare tükenmez” derler. Onlar için sağdan
soldan önden veya arkadan yaklaşmanın, Allah ile aldatmanın sınırı
yoktur. Puthanede hazır ol vaziyeti aldığı gibi Kabe’de de namaza durur.
Amaca ulaşmak için her araç meşrudur. Nazikçe uyardıkları da olur,
dozajı gittikçe yükselen tedbirler aldıkları da… Nihayetinde bu iş
yürüye yürüye sürgüne, açlıkla terbiye etmeye ve cinayetlere kadar
varır. Nereye çıkar bu yolun sonu? Mekke’ye, muhasaraya… Bir taraftan
zulmün ve yaldızlı tekliflerin, diğer taraftan da sabrın ve
uzlaşmazlığın dorukta olduğu noktaya…
Tam üç yıl geçmiş, müminler Ebu Talip mahallesinde açlık, susuzluk ve
işkence altında çaresiz beklemekteler. Mekke yönetimi aldığı ve
dayattığı bir kararla, müminlerle her türlü bağını koparmış. Onlara
ekmek vermek, su vermek, hatta hal hatır sormak bile yasak. Yaşlılar
inlemekte çocuklar açlıktan ve susuzluktan feryadı basmakta, sıcağa ve
hastalığa bağlı olarak sapır sapır toprağa dökülmekteler. Analar,
kuzucuklarını göğüslerine bastırmış kendi dertlerini unutup onları
avutmaktalar. Peygamber, amcasını ve çok vefalı Hatice’sini bu esir
kampında kaybetmiş. Her taraf acı, yoksulluk, açlık ve bekleyiş dolu…
Muhammed onların arasında geziyor; gönüllerini alıyor ve sabır telkin
ediyor. Ama gözlerini onların gözlerinden ayıramıyor. Her karşılaştığı
göz “Bir çare yok mu?” dercesine kendisine bakıyor. Ve bu küçük ümmetin
çaresizliğini de omuzlarına yükleyerek kıvranıyor, yutkunuyor. İşte bu
yük ki omuzları çatırdatırcasına ağır, yerlere atılmayacak kadar
mukaddes. Atmadı onu Muhammed.O ve dostları öylesine sarsıldılar,
öylesine sarsıldılar ki… Ama gevşemediler. Peygamberleri de onlarla
birlikte açtı, aynı sıcağın altındaydı. Kendileri gibi acı çeken bu
önderi kimse eleştirmiyordu bile. Ona yöneltilen “Allah’ın yardımı ne
zaman” sorusu, kaybedilmemiş bir ümitti, serzeniş değil.
Müşrikler “Malı kelepir yakalama” arzusuyla sıkıntıların doruğa çıktığı
zaman bir anlaşma teklifiyle peygambere uğradılar. Başlangıçta kısmi
tavizlerle inananları ikna etmek isteyen zorbalar her seferlerinde kendi
aleyhlerine olmak üzere bu hakları peygamber ve diğer müminler lehine
genişleterek tekliflerini yinelediler. Ancak ne kadar yeni teklif
getirirlerse getirsinler peygamber bir türlü ikna olmuyor, reddediyordu.
Diyorlardı ki:
“Eğer senin amacın mal ve servet sağlamaksa, sana bizimkinden daha çok
oluncaya kadar mal toplayalım,yok, aramızda kimsenin erişemediği üne ve
şerefe erişmek istiyorsan, seni kendimize büyük ve ulu tanıyalım. Senin
emrinden dışarı çıkmayalım. Eğer hükümdar olmak istiyorsan, seni
başımıza hükümdar yapalım.
Bir diğer teklifte:
“Ya Muhammed, gel biz senin ibadet ettiğine ibadet edelim, sen de bizim
ibadet ettiğimize ibadet et. Bu ibadet işinde ortaklaşalım. Eğer, senin
ibadet ettiklerin bizim ibadet ettiklerimizden hayırlı ise, biz ondan
nasibimizi almış oluruz; yok bizim ibadet ettiklerimiz daha hayırlı ise
sen ondan nasibini almış olursun” dediler. Allah’tan başkasına kulluk
yapmamakla emrolunan peygamber bu teklifi de geri çevirince müşrikler
her şeylerinden geçercesine son kez yine geldiler ve:
“Sen bizim ilahlarımıza birgün ibadet et, biz senin ilahına on gün
ibadet edelim; sen bizim ilahlarımıza bir ay ibadet et biz senin ilahına
bir yıl ibadet edelim” diyerek kararlarını bildirdiler.
Yukarıda müminlerin hangi şartlar altında yaşadıklarından kısaca
bahsetmiştik. Bu tekliflerin yapıldığı zamanda üç yıl boyunca acı içinde
kıvranan müminler şüphesiz ki bu durumu bir ümit ışığı olarak
düşünmüşlerdir. Belki de bu fırsatı bir ilahi yardım olarak da
görmüşlerdir. Hele hele peygamber gibi bir çok mazlumla yüzyüze gelen
bir insanın karar alma yetisinin en çok zorlanacağı anlardan birisidir
bu an. Böyle bir durumda gözü kapalı karar verecek olsanız bile
kulaklarınız iniltileri duymaya mahkumdur. Zaten müşrikler de peygamberi
böyle bir zamanda sıkıştıracaklarını düşünmüşlerdir. Bu zorlu dönemde
peygamber, kardeşlerinin ıstırap dolu anlarını da hesaplayarak biran
olsun mütereddit kalmıştır. Çünkü açlık, yoksulluk, işkence, baskı ve
bir sürü zorbalık kalkacak, üstelik müminler iktidara gelecekti.
Zindandan saraya bir davet gözüküyordu. Yani zehir altın kadehte ikram
edilmekteydi. İşte tam bu sırada Allah, vahiyle müdahale ederek
peygamberini ve müminleri uçuruma sürüklenmekten alıverdi.
“Az daha onlar, baskı ile seni,sana vahyettiğimizden ayırarak başkasını
üstümüze atman için kandıracaklardı. İşte o zaman seni dost edinirlerdi.
Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça
meyledecektin. O taktirde sana hayatın da ölümün de kat katını
tattırırdık. Sonra bize karşı yardımcı da bulamazdın.” (İsra,73-75)
ayetiyle bu anlaşmaya karşı peygamberini uyaran Allah, sonra: “Deki ey
kafirler,ben sizin yaptığınız ibadeti yapmam, siz de benim yaptığım
ibadeti yapmazsınız. Ben asla sizin yapmakta olduğunuz ibadeti yapıcı
değilim. Siz de benim yaptığım ibadeti yapıcı değilsiniz. Sizin dininiz
size, benim dinim banadır.”(Kafirun,1-6) ayetleriyle gösterilmesi
gereken tepkiyi belirlemiştir. İşte bundan sonradır ki peygamber “Bir
elime ayı, diğerine güneşi koysanız…” sözleriyle bu tekliflerin her
türlüsüne kapıların kapadığını açıkça belirtmiştir. Ancak bu kararın
ardından yine yoksulluk ve diğer eziyetler devam etti.Hatta daha
şiddetli sıkıntılar ortaya çıktı. Kanlar içinde bir oraya bir buraya
kaçarak, yuvarlanarak Taif gününü yaşadı. Geri döndüğünde iki gün
Mekke’ye alınmadı. Ancak o, zerre miktar olsun taviz vermedi. Ona
inananlar da sabrettiler. Çünkü peygamberleri onlara lüks bir hayatın
içinden, konforlu mekanlardan talimatlar vermiyordu. Olanı onlarla
paylaşıyor, olmayınca sabrediyor, birlikte ağlıyor, birlikte inliyordu.
Şimdi şunu düşünmek lüzumludur. Acaba biz bu muhasaranın içinde olsaydık
bu kararı alan peygambere ne diyecektik? Acaba ,“Muhammed bu fırsatı
nasıl kaçırdın ya da ne uzlaşmaz ve inatçı bir adamsın; sen diyalog ve
hoşgörüye niçin karşısın” der miydik? Mevcut düzenle olan ilişkilerimiz
bu sorunun cevabı olacaktır.
Burada bir şeyi söylemeden geçemeyeceğim. Bu tekliflerin kimlerden
geldiği çok önemlidir. Peygamberin tevhidi tebliğden başka bir amaçla
müşriklerle diyaloğu söz konusu bile değildir. Ne kısmi özgürlük istedi
ne de onlara bir parça olsun boyun eğdi. Belli yerlere gelerek Mekke’yi
fethetme sevdasına kapılmadığı gibi kendisine altın tepside sunulan
devletin bütün imkanlarını da reddetti. Çünkü teklifi getirenler az da
olsa bir parça kendi hükümlerinin geçerli kalmasını istiyorlardı. Ancak
Allah, kendi kanunlarına kıyıdan kenardan bulaşacak olan en ufak bir
beşeri yaklaşıma asla müsaade vermedi. Allah ne istiyorsa sadece o
olacaktı. Yani peygamber uzlaşma teklifini götürmediği gibi kabul de
etmedi. Bugün İslami manada gerek parti gerek cemaat yapısında teşekkül
etmiş toplulukların tavırlarının bu açıdan değerlendirilmesi son derece
önemlidir. Zaten kılıktan kılığa giren bu anlayışların vahiyle uyum
açısından birleşebileceği en ufak bir nokta yoktur. Öyleyse mümin
olduğunu düşünen bir insanın vahiyle çelişen bir metodu ne amaç edinme
ne de araç edinme hakkı vardır. Meşru bir amacın aracı da meşru olmak
zorundadır.
Bir diğer husus ise Mekke yüce meclisi Daru’n-Nedve’nin teklif ettiği
son uzlaşma kararlarının mahiyetidir. Şüphesiz derin bir araştırmayla
görülecektir ki yeryüzünün hiçbir zamanında ve bölgesinde bu kadar geniş
bir hak ve özgürlük şansı teklif edilmemiştir. Birazcık taviz karşısında
Mekke’nin “Olabildiğince demokratik” bir tavır içine girdiğini
görüyoruz. Benim bildiklerim kadarıyla bu cömertliğe, taşıdığı sınırlar
itibariyle günümüz demokrasisi ulaşamamıştır. Hem de doğrudan iktidar
yoluyla… Ne ilginçtir ki Allah elçisinin, reddettiği bu kirli ve
karanlık yol, birilerince istedikleri durakta inebilecekleri bir tramvay
olarak algılanmakta ve tevhidi mücadeleyle uyumlu olduğu lanse
edilmektedir.
Peygambere iman ettiğini beyan eden her kişinin, onun reddetiğini
reddetmesi kabul ettiğini de sahiplenmesi gerekir. Ne acıdır ki
tavırlarımız ve tercihlerimiz maalesef elçiye akıl öğretmek gibi bir hal
almıştır. Bir parça meyletmeye dahi müsaade etmeyen Allah’ın hükümlerini
bir kenara bırakarak bu karanlık yolda erimenin, kaybolmanın hiçbir
gerekçesi olamaz. Eminim ki Müslümanların şu an içinde bulundukları
sıkıntı ne o muhasara günlerinin yanından geçecek kadar anılmaya değer
ne de Müslümanlar onlar kadar açık, kararlı ve tutarlı beyan
sahibidirler. Aslında yalan sadece gerçeğin aksini söylemek değildir.
Gerçek olanı dünyevi endişenler karşısında saklamak ve susmak da yalanın
bir başka şeklidir. Üzerimize yüklenen bu sorumlulukta ara bir yol bulma
hakkımız yoktur. İnsanlık için iki kardeşin kıssasında yer almaktan
başka bir yol yoktur. Habil ve Kabil’in bir üçüncü kardeşi olmadığı gibi
bizler için de hak ve batılın dışında üçüncü bir yol olamaz.
|
 |
|