|

Değişim mi
İrtidat mı?
Mehmed DURMUŞ
Hani
hikaye vardır ya: Adam önce salatalığı soymuş, kabuklarını bir kenara
itelemiş. Beğenmediği bu kabukların üzerine de işemiş. Fakat biraz
sonra, canı salatalık çekmiş. Her ne kadar üzerine işemişse de,
“herhalde şuna değmemişti” diyerek birini yemiş. Sonra “şuna da
değmemişti” demiş ikincisini de yemiş. Derken, üzerine işediği
kabukların hepsini yemiş… İşte son yıllarda sıkça şahit olduğumuz bir
nevi irtidat vak’alarını kısmen bu hikayeyle izah etmek mümkündür. Daha
önce kendilerini İslam’la tanımlayan bazı insanlar, 80’li yılların
rüzgarlarının da iteklemesiyle bir görünür ‘radikal islamcılık’
edebiyatı yapıyorlardı. Fakat bunun yanında, bir taraftan hafiften
demokrasi kültürüne göz kırparken, diğer taraftan da aleyhinde birkaç
cümlelik laflar ediyorlardı. Yani üzerine bir nebze işemişlerdi. Fakat
gün geldi, acıktılar ve canları yeniden salatalık çekti. Bu sefer, bu
böyle olmuyormuş diyerek, daha önce tükürdükleri, üzerine işedikleri,
bir biçimde kirlettikleri din dışı ideolojileri teker teker yuttular,
aklayıp pakladılar. Tabi bu arada, mideleri, kalpleri, beyinleri
muzahrefatla doldu.
Son yıllarda Türkiye’de, İslam’la geçmişte alakası olmuş zevatın günah
çıkartması adeta moda oldu. Bunlardan biri ile yapılmış bir röportaj,
Radikal gazetesinde Şubat ayının son haftasında yayınlandı. Doğrusu buna
günah çıkartma mı denir, bir süre önce nimetlendiği kaplara dönüp bevl
etmek mi denir, karar vermesi biraz müşkil.
Değişmekte hızına kimsenin yetişemediği bu kişi, “önceden Taliban gibi
düşünürdük” diyor. Şimdi öyle düşünmüyor. Demek ki bir zamanlar Taliban
gibiymiş. Eski bir Taliban… Ya da Taliban eskisi… İşte bu Taliban eskisi
epeyce bir günah çıkartmış, o kadar çıkartmış ki, içinde eski ‘günahına’
dair ne varsa atmış kurtulmuş. “Aah ne günlerdi o günler…” dercesine
söze başlıyor ve eski günahlarını saymaya başlıyor: Hey gidi günler hey…
Nasıl da ‘kendilerini’ İbrahim peygamber’in yerine koymuşlardı! Nasıl
da, gidip Nemrut dağının tepesindeki “Dünyanın harikası olan bu
heykelleri” yıkmayı düşünmüşlerdi?! Tıpkı İbrahim peygamber gibi… Tıpkı
Hz. Muhammed’in, Mekke’yi fethettiğinde putları kırması gibi…
Nasıl da ‘şark kurnazlığı’ ama! Nasıl da hala kandırmaya devam ediyor
ama! Öncelikle belirtelim ki bu taliban eskisi, ‘talibanlık’ günlerini
anlatırken dürüst davranmıyor. “Biz de put düzenine karşı İbrahimi bir
isyan hareketi başlatmayı ve gidip Nemrut Dağı'ndaki heykelleri yıkmayı
düşünüyorduk.” Meğer 80’li yıllarda Türkiyedeki, bilahare talibanlaşan
şeriatçılar, Nemrut heykellerini yıkmayı düşünüyorlarmış! Acaba kendisi
İstanbul’da dergi çıkarttığı, adı İrancıya çıktığı yıllarda hep
Adıyaman’a gidip Nemrut heykellerini yıkmayı mı hesaplıyordu? Yoksa
başka heykeller söz konusu idi de, hala, tiynetindeki takiyye mantığını
mı kullanıyor?
İbrahim peygamber ölmeden önce, kırdığı putların günahını neden
çıkartmadı dersiniz? Yoksa İbrahim Peygamber “Taliban gibi düşünerek” mi
hayata gözlerini yummuştu? Eğer bu Taliban eskisi, İbrahim Peygamber
zamanında yaşasaydı, onu Nemrut’a ispiyon eden ilk kişi olurdu sanırım.
İbrahim’in kırdığı putların da “dünyanın harikası olan bu heykelleri”
kırmasının yanlışlığını anlatırdı mutlaka…
28 Şubat darbesine övgüler düzen, Şeriat düzenini kuramadıkları için
Allah’a şükreden, başını örtmeyen kadınların örtenden pekala daha
Müslüman olabileceğine hükmeden, Kur’an’ın kesinlikle bir devlet dini
önermediğini ağzında geveleyen, “elhamdülillah demokratım” diyen bu
taliban eskisi, acaba tarihte nice Firavunlara, Nemrutlara, nice Roma
kırallarına hizmetkarlık yapan onca kapı kullarından hiç mi ibret
almamaktadır? Allah’ın Kitabı’ndaki, Allah’ın kendisine ayetlerinden
verdiği ama onlardan sıyrılıp çıkan, şeytanın peşine takılan, üstüne
varsan da dilini sarkıtıp hırlayan, varmasan da hırlayan köpeğe
benzetilen ‘adam’ örneğini (7/A’raf, 175-176) hiç mi düşünmemektedir?
Böyle yapmakla dünyada kendisine bir şan ve şeref bulacağını mı
zannetmektedir? Demokrasinin ‘aziz’ ettiği bir ‘eski taliban’ görülmüş
müdür?
Bazı insanlar, yaptığı küçük bir suçu bile, sırf utanma duygularından
dolayı bir türlü itiraf edemez, etmezler. İnadına suçlarını gizlerler.
Öyle veya böyle, adamda bir gurur bulunur. Fakat bazı taliban eskileri,
geçmişlerine küfretmekten anormal derecede haz almaktadırlar. Eğer bir
zamanlar Müslüman olmuş olmak bu kadar utanılacak suçsa, hiç değilse
küçük bir hırsızlık kadar olsun,gizlenmeye(!) değmez mi? Bu din
değiştiren insanlar nasıl bu kadar serazat geçmişlerine
küfretmektedirler? İslam bu kadar mı ‘yüz kızartıcı’ bir suçtur? Madem
İslam’dan bu kadar yüzünüz kızaracaktı, neden onu din olarak
seçmiştiniz? Bu itirafçıların yeni seçimlerinin isabetli, yeni
kararlarının doğru olduğuna kim nasıl inanacak? Eski ortağından bir
nedenle ayrılan, ama ortağı hakkında olur olmaz yerde ileri geri konuşan
insanlara hiçbir onurlu insan iyi gözle bakmaz. Çünkü günü geldiğinde
kendisi için de aynı ahlaksızlığı yapacağını düşünür. Bunlar da işte,
şerefli insanlar tarafından böyle görülecektir.
Ben bu tür ‘eski taliban’ları gördükçe şunu düşünüyorum: Demek ki bu
adamlar, şimdi tiksindikleri o eski günlerinde İslam’dan hiçbir şey
anlamamışlar. Belki de Kitaplarını bir kez bile okuyup üzerinde kafa
yormamışlar. Her şey görüntüden ibaretmiş. Aksi taktirde, İslam’ın bu
kadar çok kişi tarafından terk edilen din olmasını anlamıyorum. Bütün
kabahat belki de, onları ‘adam’ yerine koyup konferanslarda, panellerde
dinleyen, dergilerini takip eden insanlarda idi!
Aslında bu taliban eskisi, bize bazı açılardan öğretici de olmaktadır.
Kendisi 28 Şubat’ın çok iyi olduğunu söylüyor. Gerçekten de öyle oldu.
Allah’ın, “sizin hayır sandığınızda şer, şer sandığınızda hayır
olabilir” buyruğu (2/Bakara, 216) bir kez daha tecelli etmiş oluyor.
Şöyle ki, 28 Şubat darbesi, adeta büyükçe bir selin, sürüklediği çer
çöpü kenara atması misali, gerçekten Allah’a iman edenlerle, heva ve
hevesine iman edenlerin ayrıştığı imtihan günleri oldu. Bu süreç iman
edenlerin imanını artırdı. Kalbinde hastalık olan, nifak tohumlarını
kalbinin bir köşesinde muhafaza etmiş olanlar ise seçilip ayıklandılar.
Musa’ya, “sen ve Rabbin gidin savaşın” dediler bir kez daha…
Yine Kur’an’dan bugünlere ışık tutan örneklere bakacak olursak,
Rabbimiz, Peygamber’in iffetli, şerefli pâk eşine münafıkların küstahça
iftira atmaları hadisesi bağlamında Müslümanlara şöyle sesleniyor: Bu
iğrenç olayı sizin için şer sanmayın, bilakis o sizin için hayırdır!
(24/Nur, 11). İşte bu hadiseler de Müslümanlar için şer değil, hayırdır.
Çünkü bunlar –acı da olsa- tecrübelerdir. Demek ki Müslümanlar yola
koyulurken acele etmemeliler, kelle sayısına önem vermemeliler,
“kalabalık olsun da ne olursa olsun” dememeliler. “Az olsun benim olsun”
demeliler. İsterse bir tek kişi olsun, sadece ve sadece “adam” olanlarla
yola çıkmalı müslümanlar; dün tükürdüğünü bugün yalayan, ‘çok az bir
meta’ olan dünya malını izzet sanan yalaka tipleri kendilerine dost
(veli) edinmemeliler. Üç kuruşluk dünya çıkarı için iktidar seçkinlerine
zangoçluk edecek tiynette kişilik fakirlerini adam yerine koyup onlarla
yola çıkmamalılar.
Bu yazının sonuna, bundan tam doksan bir sene önce (30 Ocak 1913), bu
duyguları benden çok daha büyük bir sızıyla hissetmiş olan merhum
Akif’in, duygularıma tercüman olan ama aynı zamanda gerçekleri dile
getiren, “Yine hicrân ile çılgınlığım üstümde bugün…” dediği bir gecede
yazdığı bir şiirini eklemeyi düşünüyorum. Allah, hidayetine tabi
olanlara yollarını gösterecektir.
HAKKIN SESLERİ’nden:
“Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,
Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp;
Sanmayın: Şevk-ı şehadetle coşan bir kan var…
Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!
Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!
Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayasız yüzüne!
Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün:
Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Mehmed
Akif Ersoy
|
 |
|