Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 303 | Mart 2004

                   

 

İyi ki Cehennem Var
 

Erhan AKTAŞ


Cehennem’in varlığı aklıma geldikçe rahatlıyor ve ferahlıyorum. Cehennemin varlığını düşündükçe, Allah’a daha çok bağlanıyor, O’na olan sevgim bir kat daha artıyor. O’na şükran duygularım daha çok kabarıyor. Bana göre Cehennemin varlığı çok büyük bir nimettir. Hatta Cehennem olmasaydı insana verilen akıl ve irade başta olmak üzere birçok şeyin bir anlamı olmazdı. İnsana sayısız nimetler bağışlayan Allah, cehennem gibi bir nimeti yaratmasaydı bütün nimetleri boşa gitmiş olurdu. Şükredenler kaybeder, nankörler ise kazanmış olurdu.


Cehennem bir karşılıktır. Bir sonuçtur. O yalnızca inkarın, şirkin, isyanın ve nankörlüğün değil; aynı zamanda zulmün, haksızlığın, fitnenin, caniliğin, aldatmanın, sömürünün, yalanın, haramın ve günahın da karşılığıdır. Yapılanlara karşılık, hakkın ve adaletin gerçekleşmesidir. Düşünsenize! Yeryüzünü kana bulayan, kendi saltanatı için milyonlarca insanı köleleştiren, haksız yere insanların canlarına kasteden, yuvalarını başlarına yıkan, onları açlığa ve yoksulluğa mahkum eden zalim diktatörlere hesap sorulmazsa, zalimin zulmü, katillerin cinayetleri, yeryüzünü yağmalayan yağmacıların yağmacılığının hesapları sorulmazsa, yaptıklarının cezası verilmezse insan olmanın ve insanlığın bir anlamı olur mu? Yapılan kötülüğün karşılıksız kalmasını istemek merhamet olarak tanımlanamaz; sevgiden yana olarak görülemez; bu olsa olsa zulmü ve kötülüğü hoş görmek olur. Zulmün ve kötülüğün karşılıksız kalmasını istemek de en yalın tanımıyla zulüm ve kötülükten başka bir şey değildir. Kötülüğün ve zulmün cezalandırılmasını istemenin, intikam alma duygusuyla, acımasızlıkla bir ilgisi yoktur. Bu adalet duygusunun, vicdanın ve ahlakın bir gereğidir. Bu, herkesin hakkına düşeni tam olarak almasını istemekten başka bir şey değildir. Bu, iyilikle-kötülüğü, sevgiyle-nefreti, öldürmeyle-yaşatmayı … bir görmemektir.


Hesap görecek ve yargılayacak olan Allah olunca, kuşkusuz herkeshakkını tam olarak alacaktır. İşte Cehennem de Cennet de herkese hakkının tam olarak verilmesinden başka bir şey değildir. Bu hiçbir kötülüğün de, hiçbir iyiliğin de karşılıksız kalmaması içindir. Zerre kadar da olsa herkes yaptığının karşılığını görecektir. Diğer bir deyimle haksızlığa ve zulme uğramışların hesapları zalimlerden sorulacaktır. Olaya zulme uğrayanlar açısından bakıldığında, zalimin Cehennemle cezalandırılmasından daha büyük bir nimet olabilir mi? Suçlunun cezalandırılması en ilkel toplumlarınki de dahil bütün hukuk sistemlerinde adaletin gerçekleşmesi için vazgeçilmez temel bir kuraldır. Bu kuralın uygulanmasını hiçbir düşünce azap olarak görmemektedir. Allah’ın suçluya azap edecek olması, suçun/kötülüğün cezalandırılmasından başka bir şey değildir. O bakımdan Cehennem de en az Cennet kadar Allah’ın merhametinin eseridir. Cehennemin neden rahmet olduğunu anlamak için TV kanallarının Filistin’le, Çeçenistan’la, Afrika vb. ülkelerle ilgili haberlerine bakmak yeterlidir.
Cehennem olmasaydı; diri diri topluca çukurlara gömülenlere, soykırıma uğrayanlara, başlarına yağan bombalarla evleri mezarları olanlara, Rabbim Allah’tır dedikleri için her türlü haktan mahrum bırakılanlara, derisinin renginden, dilinden, dininden ve yaşadığı coğrafyadan dolayı mallarına ve canlarına kastedilenlere; Çeçenistan’da, Filistin’de ve dünyanın dört bir yanında kanları dökülenlere, canları alınanlara, namusları kirletilenlere hakları nasıl iade edilecekti? Bu kötülükleri işleyenlerin yaptıklarına karşılık Cehennem’le cezalandırılacak olmaları, diğer bir deyimle haksızlığa uğrayanların haklarının iade edilmesi, zulme uğramış olanlar için büyük bir nimet değil midir?
Elbetteki Müslüman’ın, bütün insanların Cennete gitmesini istemesi bizzat Müslümanlığının bir gereğidir. Müslüman, yalnız istemek ve dua etmekle yetinmez, bunun gerçekleşmesi için yapacaklarının karşılığının Cennet olduğunu bilir. Bir Müslüman, İyiliğin yeryüzüne hakim olması, kötülüğün yok edilmesi, adaletin gerçekleşmesi, bütün bir insanlığın kurtuluşa ermesi için çalışmayı; Müslümanlığın olmazsa olmaz şartlarından sayar. Bu inanç, aynı zamanda Müslüman’ın, Cehennemi, Allah’ın rahmetinin tecellisi ve onu bir nimet olarak görmesinin hangi anlamda anlaşılması gerektiğinin de açıklamasıdır.


Cehennemin varlığını ürkütücü bulanlar, keşke yalnızca Cennet olsaydı düşüncesinde olanlar; üstelik bunu sevgi ve sevmenin erdemi olarak göstermeye çalışanlar; aslında insanlığın çektiği acıyı görmezlikten gelen, onların uğradıkları zulme uğramayan, onların gördükleri vahşeti görmeyen; diğer bir anlatımla dünyalıkları yolunda olan, canları ve malları güvencede olup, hayatlarına müdahale edilmediklerinden böyle düşünmektedirler. Çünkü “ateş düştüğü yeri yakar.” Bunlar, dünyanın büyük bir çoğunluğu aç ve işsiz yaşamak zorunda bırakılırken, bir eli yağda bir eli balda yaşayanlardır. Böyle düşünen bir kimseyi, değil bir ömür boyu, bir gün dahi zindana atsalar, kendisine bu kötülüğü yapanın cezalandırılması için Cehennemi bile yetersiz görecektir. İslam dinini güya sevimli göstermek isteyenlerin uydurduğu bir yalan vardır: Hz. Ebu Bekir demiş ki: “Allah’ım benim vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki bütün cehennemi yalnızca ben doldurayım, başka kimsenin girmesine yer kalmasın.” Bu yalanı İslam’ı sevimli ve güzel göstermek için uyduranlar: kızgın kumlarda, göğsüne kayalar konularak kızgın güneşin altında aç ve susuz bırakılarak işkence yapılan Hz. Bilal’in, oğlunun gözleri önünde ayakları ayrı ayrı atlara bağlanarak, vücudu ikiye ayırıp şehid edilen Hz. Sümeyye’nin, arenalarda aç aslanlara parçalatılan Hz.İsa’nın bağlılarının, İsrail zindanlarında aylarca işkence görüp sakat bırakılan ve sakat sakat yıllarca zindanlarda çürütülenlerin, Halepçe’de kimyasal silahlarla öldürülenlerin, Hiroşima’da atom bombalarıyla yok edilenlerin… yerine kendilerini koyarak düşünsünler bakalım, o zaman da Hz. Ebu Bekir’e böyle bir yalanı söyletecekler mi? Yoksa iyi ki Cehennem var deyip, onun varlığına ne kadar şükretsek azdır mı diyeceklerdir.


Elbetteki bütün insanların Cenneti hak edecek bir hayatı yaşabilmelerine imkan sağlamak için canını vermek de dahil her şeylerini vermelerini isteyen bir inancın mensubu olarak bir Müslüman temelde herkesin Cennete gitmesini ister. Ancak, saymakla bitirilmeyecek kadar güzel nimetler yaratılmış olmasına rağmen; güzel şeyler yapmak varken yaptıkları kötülüklerle Cehennemi hak etmiş olanların da Cehenneme gidecek olmalarından daha adaletli, daha merhametli, daha doğal bir sonuç olamaz. Tıpkı hak edenlerin Cennete gitmeleri gibi. Ancak Adaletin gerçekleşmesi için Cehennemin varlığı, Cennetten daha önemli gibi geliyor bana. Kendi adıma değil, bütün bir insanlık adına düşündüğüm zaman böyle bir yargıya varıyorum. Cennetin de Cehennemin de varlığı çok önemlidir; bunlar olmasaydı bu dünyanın da hayatında hiçbir anlamı olmazdı. Özellikle karşılık olma bakımından Cehennem büyük bir önem taşımaktadır. İyiler ödüllendirilmezlerse bu yalnızca “bir kötülük” olurdu; yani sadece iyilik karşılıksız kalmış olurdu. Amma kötüler cezalandırılmazlarsa bu “iki kötülük” olurdu. Birincisi bizatihi kötülüğün yapılmış olması, ikincisi de kötülüğe maruz kalanın uğradığı haksızlığın karşılıksız kalması.


Dini siyasetlerine ve ticaretlerine aracı yapanlar; dini, çıkarları için kullananlar, dinle insanları aldatanlar, insanlar, dindendir sansınlar diye ağızlarını eğip bükerek konuşanlar, yeryüzünden zulmü ve fitneyi yok etmek için gönderilen dini, fitnenin ve zulmün koruyucusu haline getirenler, az bir değer karşılığında dinlerini satanlar, dine uymak çıkarlarına gelmediği için dinin değerlerini sekülerleştirmeye çalışanlar ve dinin yalnızca belli alanlarda varlığını sürdürmesini yeterli görenler, kısacası insanlara zulmetmede Firavunlaşmış, paraya ve mala tapacak kadar Karunlaşmış, dini Firavun’un ve Karun’un hizmetine sokmaya çalışacak kadar Belamlaşmış kimselerin akıbetlerinin Cehennem olacağını söyleyen Allah’ın merhametinden şüphemiz mi var ki, adaletinden kuşku mu duyuyoruz ki Cehennemin varlığını yadırgıyoruz. Kuşkusuz hiçbir varlık yaratıcı kadar merhametli, şefkatli ve adil olamaz. Herkesin hakkettiğinin karşılığını görmesi adaletin, merhametin ve şefkatin gerçekleşmesinin tek yoludur. O bakımdan Cehennemin varlığı bana Cennetin varlığından daha sevimli geliyor. Cehennem kötüler içindir, nankörler ve asiler içindir, sahtekar yalancılar içindir; o bakımdan iyi olanların Cehennemi bir nimet olarak görmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Ayrıca şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki: Cehennem kötülüğün sonucudur, sebebi değil.
Yapılan iyiliğin karşılığı olan Cennet olmasa da, iyi bir şey yapmak bizatihi içinde bir karşılık barındırmaktadır. Ayrıca iyilik yapmanın kendi içinde taşıdığı bu güzellik zaten olması gereken doğal bir davranıştır. Yapılana mutluluk verdiği için yapanı da mutlu etmektedir. Olması gerekendir. Doğası gereği hiçbir karşılık olmaksızın yapılması gereken bir şey olduğu için yapılmalıdır. Bu durum insanın mutlu olmasını da beraberinde getirmektedir. İşte bu duygu aynı zamanda yapılan şeye bir “karşılık” olarak da sayılabilir. Ancak kötülük böyle değildir; yapılana acı ve ızdırap vermektedir. Bu nedenle kötülük karşılıksız kalmamalıdır. Ve en iyi karşılık da cehennemdir. Kötülüğün karşılıksız kalmasından daha büyük kötülük düşünülemez. Bu nedenle hesap görücü olan, herkesin hakkını koruyup gözeten ve herkese hak ettiğini tam olarak verecek olan bir Yaratıcının olması ve böyle bir Yaratıcının kulu olmamdan dolayı ne kadar hamdetsem, ne kadar şükretsem azdır.


Cehennemin varlığını büyük bir nimet olarak görmek: “nasıl olsa cehennem var, kötülük yapanlar yaptıklarının karşılığını görecekler” anlayışından kaynaklanan bir temenni değildir; “nasıl olsa Allah kötüleri cezalandıracak; benim bir şey yapmam gerekmez” mantığı da değil bu. Böyle bir anlayış ve mantık sahibi olanlar, bunun en basit tanımıyla kötülüğe seyirci kalmak olacağını bilmelidirler. Çünkü kötülüğe karşı olmak, onu yok etmeye çalışmak, “iyi olmanın” en önemli koşullarındandır. Hatta bütün iyilikler bu iyilikten sonra gelmektedir. Diğer iyilikler bu iyilikle anlam bulmaktadırlar. Bu, Müslüman olmanın, Allah’a kulluğun en önemli göstergesidir. Pratiğe geçirmeye çalışmadan, teoride kalması yeterli görüldüğü sürece iyi olmayı istemek hiç kimseyi “iyi” yapmaz. Zira iyi olmanın gereğini yerine getirmenin en önemli koşulu kötülüğü yok etmeye çalışmak, ona karşı koymaktır. Bu duyguyu taşımayan, bu anlayışta olmayan bir kimse ne kadar kendini iyi görürse görsün; bu kulun yapması gerekeni Allah’a havale etmesi olur ki; bu durumda onun varlığının hiçbir anlamı kalmaz. Bir kimsenin yapması gerekeni Allah’a havale etmesi büyük bir sorumsuzluk olduğu gibi aynı zamanda ahlaki de değildir.


Küfre karşı, zulme karşı, kötülüğe karşı herkes kendisine düşeni yapmalıdır. Yoksa bunlara karşı sessiz kalmak, onlara karşı malıyla ve canıyla karşı koymaya çalışmamak diğer bir deyimle olup bitene seyirci kalmak; küfrün, zulmün ve kötülüğün safında yer almış olmak anlamına gelir. Zira gerçek kötülük, kötülüğün karşılıksız bırakılmasıdır. Ve yapılması gerekeni yapmamak, en az yapılmaması gerekeni yapmak kadar kötülüktür. O bakımdan kötülüğü cevapsız bırakmak, ona seyirci olmak, onu yok etmeye çalışmamak kötülüğe ortak olmaktır.
Nasıl olsa cehennem var, nasıl olsa her kötülük cezalandırılacak düşüncesiyle kötülüğe karşı sessiz olmak, Kur’an’ın deyimi ile aklı olup düşünmeyen, gözü olup görmeyen, kulağı olup duymayan, dili olup konuşmayan olmaktan başka bir şey değildir. İnsan yeryüzünün halifesi olarak yaratılmıştır. Halifenin en önemli görevi yeryüzünde adaleti gerçekleştirmek, fitneyi yok edip din tamamen Allah’ın oluncaya kadar küfre ve kötülüğe karşı savaşmaktır. Bunu yapmakla yaratılmışların en şereflisi (eşrefi mahluk) olmayı hak eden insan; bunu yapmadığı takdirde en aşağılık varlık (belhüm adel) durumuna düşeceğini bilmelidir.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...