|

İyi ki Cehennem
Var
Erhan AKTAŞ
Cehennem’in varlığı aklıma geldikçe rahatlıyor ve ferahlıyorum.
Cehennemin varlığını düşündükçe, Allah’a daha çok bağlanıyor, O’na olan
sevgim bir kat daha artıyor. O’na şükran duygularım daha çok kabarıyor.
Bana göre Cehennemin varlığı çok büyük bir nimettir. Hatta Cehennem
olmasaydı insana verilen akıl ve irade başta olmak üzere birçok şeyin
bir anlamı olmazdı. İnsana sayısız nimetler bağışlayan Allah, cehennem
gibi bir nimeti yaratmasaydı bütün nimetleri boşa gitmiş olurdu.
Şükredenler kaybeder, nankörler ise kazanmış olurdu.
Cehennem bir karşılıktır. Bir sonuçtur. O yalnızca inkarın, şirkin,
isyanın ve nankörlüğün değil; aynı zamanda zulmün, haksızlığın,
fitnenin, caniliğin, aldatmanın, sömürünün, yalanın, haramın ve günahın
da karşılığıdır. Yapılanlara karşılık, hakkın ve adaletin
gerçekleşmesidir. Düşünsenize! Yeryüzünü kana bulayan, kendi saltanatı
için milyonlarca insanı köleleştiren, haksız yere insanların canlarına
kasteden, yuvalarını başlarına yıkan, onları açlığa ve yoksulluğa mahkum
eden zalim diktatörlere hesap sorulmazsa, zalimin zulmü, katillerin
cinayetleri, yeryüzünü yağmalayan yağmacıların yağmacılığının hesapları
sorulmazsa, yaptıklarının cezası verilmezse insan olmanın ve insanlığın
bir anlamı olur mu? Yapılan kötülüğün karşılıksız kalmasını istemek
merhamet olarak tanımlanamaz; sevgiden yana olarak görülemez; bu olsa
olsa zulmü ve kötülüğü hoş görmek olur. Zulmün ve kötülüğün karşılıksız
kalmasını istemek de en yalın tanımıyla zulüm ve kötülükten başka bir
şey değildir. Kötülüğün ve zulmün cezalandırılmasını istemenin, intikam
alma duygusuyla, acımasızlıkla bir ilgisi yoktur. Bu adalet duygusunun,
vicdanın ve ahlakın bir gereğidir. Bu, herkesin hakkına düşeni tam
olarak almasını istemekten başka bir şey değildir. Bu,
iyilikle-kötülüğü, sevgiyle-nefreti, öldürmeyle-yaşatmayı … bir
görmemektir.
Hesap görecek ve yargılayacak olan Allah olunca, kuşkusuz herkeshakkını
tam olarak alacaktır. İşte Cehennem de Cennet de herkese hakkının tam
olarak verilmesinden başka bir şey değildir. Bu hiçbir kötülüğün de,
hiçbir iyiliğin de karşılıksız kalmaması içindir. Zerre kadar da olsa
herkes yaptığının karşılığını görecektir. Diğer bir deyimle haksızlığa
ve zulme uğramışların hesapları zalimlerden sorulacaktır. Olaya zulme
uğrayanlar açısından bakıldığında, zalimin Cehennemle
cezalandırılmasından daha büyük bir nimet olabilir mi? Suçlunun
cezalandırılması en ilkel toplumlarınki de dahil bütün hukuk
sistemlerinde adaletin gerçekleşmesi için vazgeçilmez temel bir
kuraldır. Bu kuralın uygulanmasını hiçbir düşünce azap olarak
görmemektedir. Allah’ın suçluya azap edecek olması, suçun/kötülüğün
cezalandırılmasından başka bir şey değildir. O bakımdan Cehennem de en
az Cennet kadar Allah’ın merhametinin eseridir. Cehennemin neden rahmet
olduğunu anlamak için TV kanallarının Filistin’le, Çeçenistan’la, Afrika
vb. ülkelerle ilgili haberlerine bakmak yeterlidir.
Cehennem olmasaydı; diri diri topluca çukurlara gömülenlere, soykırıma
uğrayanlara, başlarına yağan bombalarla evleri mezarları olanlara,
Rabbim Allah’tır dedikleri için her türlü haktan mahrum bırakılanlara,
derisinin renginden, dilinden, dininden ve yaşadığı coğrafyadan dolayı
mallarına ve canlarına kastedilenlere; Çeçenistan’da, Filistin’de ve
dünyanın dört bir yanında kanları dökülenlere, canları alınanlara,
namusları kirletilenlere hakları nasıl iade edilecekti? Bu kötülükleri
işleyenlerin yaptıklarına karşılık Cehennem’le cezalandırılacak
olmaları, diğer bir deyimle haksızlığa uğrayanların haklarının iade
edilmesi, zulme uğramış olanlar için büyük bir nimet değil midir?
Elbetteki Müslüman’ın, bütün insanların Cennete gitmesini istemesi
bizzat Müslümanlığının bir gereğidir. Müslüman, yalnız istemek ve dua
etmekle yetinmez, bunun gerçekleşmesi için yapacaklarının karşılığının
Cennet olduğunu bilir. Bir Müslüman, İyiliğin yeryüzüne hakim olması,
kötülüğün yok edilmesi, adaletin gerçekleşmesi, bütün bir insanlığın
kurtuluşa ermesi için çalışmayı; Müslümanlığın olmazsa olmaz
şartlarından sayar. Bu inanç, aynı zamanda Müslüman’ın, Cehennemi,
Allah’ın rahmetinin tecellisi ve onu bir nimet olarak görmesinin hangi
anlamda anlaşılması gerektiğinin de açıklamasıdır.
Cehennemin varlığını ürkütücü bulanlar, keşke yalnızca Cennet olsaydı
düşüncesinde olanlar; üstelik bunu sevgi ve sevmenin erdemi olarak
göstermeye çalışanlar; aslında insanlığın çektiği acıyı görmezlikten
gelen, onların uğradıkları zulme uğramayan, onların gördükleri vahşeti
görmeyen; diğer bir anlatımla dünyalıkları yolunda olan, canları ve
malları güvencede olup, hayatlarına müdahale edilmediklerinden böyle
düşünmektedirler. Çünkü “ateş düştüğü yeri yakar.” Bunlar, dünyanın
büyük bir çoğunluğu aç ve işsiz yaşamak zorunda bırakılırken, bir eli
yağda bir eli balda yaşayanlardır. Böyle düşünen bir kimseyi, değil bir
ömür boyu, bir gün dahi zindana atsalar, kendisine bu kötülüğü yapanın
cezalandırılması için Cehennemi bile yetersiz görecektir. İslam dinini
güya sevimli göstermek isteyenlerin uydurduğu bir yalan vardır: Hz. Ebu
Bekir demiş ki: “Allah’ım benim vücudumu öyle büyüt öyle büyüt ki bütün
cehennemi yalnızca ben doldurayım, başka kimsenin girmesine yer
kalmasın.” Bu yalanı İslam’ı sevimli ve güzel göstermek için uyduranlar:
kızgın kumlarda, göğsüne kayalar konularak kızgın güneşin altında aç ve
susuz bırakılarak işkence yapılan Hz. Bilal’in, oğlunun gözleri önünde
ayakları ayrı ayrı atlara bağlanarak, vücudu ikiye ayırıp şehid edilen
Hz. Sümeyye’nin, arenalarda aç aslanlara parçalatılan Hz.İsa’nın
bağlılarının, İsrail zindanlarında aylarca işkence görüp sakat bırakılan
ve sakat sakat yıllarca zindanlarda çürütülenlerin, Halepçe’de kimyasal
silahlarla öldürülenlerin, Hiroşima’da atom bombalarıyla yok
edilenlerin… yerine kendilerini koyarak düşünsünler bakalım, o zaman da
Hz. Ebu Bekir’e böyle bir yalanı söyletecekler mi? Yoksa iyi ki Cehennem
var deyip, onun varlığına ne kadar şükretsek azdır mı diyeceklerdir.
Elbetteki bütün insanların Cenneti hak edecek bir hayatı yaşabilmelerine
imkan sağlamak için canını vermek de dahil her şeylerini vermelerini
isteyen bir inancın mensubu olarak bir Müslüman temelde herkesin Cennete
gitmesini ister. Ancak, saymakla bitirilmeyecek kadar güzel nimetler
yaratılmış olmasına rağmen; güzel şeyler yapmak varken yaptıkları
kötülüklerle Cehennemi hak etmiş olanların da Cehenneme gidecek
olmalarından daha adaletli, daha merhametli, daha doğal bir sonuç
olamaz. Tıpkı hak edenlerin Cennete gitmeleri gibi. Ancak Adaletin
gerçekleşmesi için Cehennemin varlığı, Cennetten daha önemli gibi
geliyor bana. Kendi adıma değil, bütün bir insanlık adına düşündüğüm
zaman böyle bir yargıya varıyorum. Cennetin de Cehennemin de varlığı çok
önemlidir; bunlar olmasaydı bu dünyanın da hayatında hiçbir anlamı
olmazdı. Özellikle karşılık olma bakımından Cehennem büyük bir önem
taşımaktadır. İyiler ödüllendirilmezlerse bu yalnızca “bir kötülük”
olurdu; yani sadece iyilik karşılıksız kalmış olurdu. Amma kötüler
cezalandırılmazlarsa bu “iki kötülük” olurdu. Birincisi bizatihi
kötülüğün yapılmış olması, ikincisi de kötülüğe maruz kalanın uğradığı
haksızlığın karşılıksız kalması.
Dini siyasetlerine ve ticaretlerine aracı yapanlar; dini, çıkarları için
kullananlar, dinle insanları aldatanlar, insanlar, dindendir sansınlar
diye ağızlarını eğip bükerek konuşanlar, yeryüzünden zulmü ve fitneyi
yok etmek için gönderilen dini, fitnenin ve zulmün koruyucusu haline
getirenler, az bir değer karşılığında dinlerini satanlar, dine uymak
çıkarlarına gelmediği için dinin değerlerini sekülerleştirmeye
çalışanlar ve dinin yalnızca belli alanlarda varlığını sürdürmesini
yeterli görenler, kısacası insanlara zulmetmede Firavunlaşmış, paraya ve
mala tapacak kadar Karunlaşmış, dini Firavun’un ve Karun’un hizmetine
sokmaya çalışacak kadar Belamlaşmış kimselerin akıbetlerinin Cehennem
olacağını söyleyen Allah’ın merhametinden şüphemiz mi var ki,
adaletinden kuşku mu duyuyoruz ki Cehennemin varlığını yadırgıyoruz.
Kuşkusuz hiçbir varlık yaratıcı kadar merhametli, şefkatli ve adil
olamaz. Herkesin hakkettiğinin karşılığını görmesi adaletin, merhametin
ve şefkatin gerçekleşmesinin tek yoludur. O bakımdan Cehennemin varlığı
bana Cennetin varlığından daha sevimli geliyor. Cehennem kötüler
içindir, nankörler ve asiler içindir, sahtekar yalancılar içindir; o
bakımdan iyi olanların Cehennemi bir nimet olarak görmelerinden daha
doğal bir şey olamaz. Ayrıca şu gerçek çok iyi bilinmelidir ki: Cehennem
kötülüğün sonucudur, sebebi değil.
Yapılan iyiliğin karşılığı olan Cennet olmasa da, iyi bir şey yapmak
bizatihi içinde bir karşılık barındırmaktadır. Ayrıca iyilik yapmanın
kendi içinde taşıdığı bu güzellik zaten olması gereken doğal bir
davranıştır. Yapılana mutluluk verdiği için yapanı da mutlu etmektedir.
Olması gerekendir. Doğası gereği hiçbir karşılık olmaksızın yapılması
gereken bir şey olduğu için yapılmalıdır. Bu durum insanın mutlu
olmasını da beraberinde getirmektedir. İşte bu duygu aynı zamanda
yapılan şeye bir “karşılık” olarak da sayılabilir. Ancak kötülük böyle
değildir; yapılana acı ve ızdırap vermektedir. Bu nedenle kötülük
karşılıksız kalmamalıdır. Ve en iyi karşılık da cehennemdir. Kötülüğün
karşılıksız kalmasından daha büyük kötülük düşünülemez. Bu nedenle hesap
görücü olan, herkesin hakkını koruyup gözeten ve herkese hak ettiğini
tam olarak verecek olan bir Yaratıcının olması ve böyle bir Yaratıcının
kulu olmamdan dolayı ne kadar hamdetsem, ne kadar şükretsem azdır.
Cehennemin varlığını büyük bir nimet olarak görmek: “nasıl olsa cehennem
var, kötülük yapanlar yaptıklarının karşılığını görecekler” anlayışından
kaynaklanan bir temenni değildir; “nasıl olsa Allah kötüleri
cezalandıracak; benim bir şey yapmam gerekmez” mantığı da değil bu.
Böyle bir anlayış ve mantık sahibi olanlar, bunun en basit tanımıyla
kötülüğe seyirci kalmak olacağını bilmelidirler. Çünkü kötülüğe karşı
olmak, onu yok etmeye çalışmak, “iyi olmanın” en önemli
koşullarındandır. Hatta bütün iyilikler bu iyilikten sonra gelmektedir.
Diğer iyilikler bu iyilikle anlam bulmaktadırlar. Bu, Müslüman olmanın,
Allah’a kulluğun en önemli göstergesidir. Pratiğe geçirmeye çalışmadan,
teoride kalması yeterli görüldüğü sürece iyi olmayı istemek hiç kimseyi
“iyi” yapmaz. Zira iyi olmanın gereğini yerine getirmenin en önemli
koşulu kötülüğü yok etmeye çalışmak, ona karşı koymaktır. Bu duyguyu
taşımayan, bu anlayışta olmayan bir kimse ne kadar kendini iyi görürse
görsün; bu kulun yapması gerekeni Allah’a havale etmesi olur ki; bu
durumda onun varlığının hiçbir anlamı kalmaz. Bir kimsenin yapması
gerekeni Allah’a havale etmesi büyük bir sorumsuzluk olduğu gibi aynı
zamanda ahlaki de değildir.
Küfre karşı, zulme karşı, kötülüğe karşı herkes kendisine düşeni
yapmalıdır. Yoksa bunlara karşı sessiz kalmak, onlara karşı malıyla ve
canıyla karşı koymaya çalışmamak diğer bir deyimle olup bitene seyirci
kalmak; küfrün, zulmün ve kötülüğün safında yer almış olmak anlamına
gelir. Zira gerçek kötülük, kötülüğün karşılıksız bırakılmasıdır. Ve
yapılması gerekeni yapmamak, en az yapılmaması gerekeni yapmak kadar
kötülüktür. O bakımdan kötülüğü cevapsız bırakmak, ona seyirci olmak,
onu yok etmeye çalışmamak kötülüğe ortak olmaktır.
Nasıl olsa cehennem var, nasıl olsa her kötülük cezalandırılacak
düşüncesiyle kötülüğe karşı sessiz olmak, Kur’an’ın deyimi ile aklı olup
düşünmeyen, gözü olup görmeyen, kulağı olup duymayan, dili olup
konuşmayan olmaktan başka bir şey değildir. İnsan yeryüzünün halifesi
olarak yaratılmıştır. Halifenin en önemli görevi yeryüzünde adaleti
gerçekleştirmek, fitneyi yok edip din tamamen Allah’ın oluncaya kadar
küfre ve kötülüğe karşı savaşmaktır. Bunu yapmakla yaratılmışların en
şereflisi (eşrefi mahluk) olmayı hak eden insan; bunu yapmadığı takdirde
en aşağılık varlık (belhüm adel) durumuna düşeceğini bilmelidir.
|