Abant
Konsili ‘BOP’ İçin Washington’a Taşındı
Mehmed
DURMUŞ
Giriş
Yedi
yaşındaki Abant Platformu, yedinci yaş gününü, benzeri bir çok dinî
cemaatin kıblesi olan Washington’da kutladı. Belki buna kısaca
‘Washington Abant Konsili’, ya da ‘VII. Abant Konsili’ demek de
mümkündür. ‘Abant’ adı artık, tıpkı ‘Davos’ gibi, ‘Bilderberg’ gibi,
belirli bir amaçla yapılan toplantının, ilk yapıldığı kasaba ile
anılması misali, bir platformun adı oldu. Hemen sözün başında belirtelim
ki, Abant’ın önü açıktır, geleceği parlaktır ve gelecekte çok önemli
misyonları yerine getirmeye namzettir. Çünkü 21. yüzyıl, Büyük Ortadoğu
Projesi, o da olmazsa, İslam coğrafyası üzerine çizilen benzeri birtakım
büyüklü-küçüklü projelerin hayata geçirildiği projeler çağı olacaktır.
Bu projelerde Abant türü platformlara, Abant’ın ruhani temsilcisi olduğu
söylenen vaizlere çokça iş düşecektir.
VII. Abant
toplantısı 19-20 Nisan günlerinde ABD’nin başkenti Washington’da, George
Bush’un hemen yanı başında, dış politika alanında Washington’ın en
prestijli mekanlarından biri olan Johns Hopkins Üniversitesi İleri
Uluslararası Araştırmalar Bölümü’nde (SAIS) gerçekleştirildi.
Anladığımız kadarıyla SAIS bir nevi lisansüstü eğitim merkezi olup, elan
dekanlığını ünlü CIA uzmanı, Japon asıllı Francis Fukuyama yapmaktadır.
Kendisinden önce buranın dekanı Paul Wolfowitz’miş.
Toplantıya
katılanlar, gerek bu SAIS mektebini, gerek Abant mütevelli heyetinin
performansını ve gerekse bilhassa ABD’lilerin katılımını öve öve
bitirememektedirler. Peki toplantının bu SAIS merkezinde yapılmasının
manası nedir? Biz bunu tam olarak bilemeyiz ama, rivayetlere bakılırsa,
SAIS’ın yılda iki kere yayınlanan bilimsel dergisinde, Wolfowitz’in
editörlüğü döneminde (2001 yılında) Fethullah Gülen’in de bir makalesi
yayınlanmış.1 Bu ‘yükte hafif’ haber, en azından üç yıl öncesinde
çevresinin Fethullah Gülen’i Paul Wolfowitz’lerle tanıştırdığını
göstermesi bakımından önemlidir. Üstelik bu okulun dergisinin çok ileri
düzeyde bilimsel olması gerektiğini tahmin etmek zor değildir. Fethullah
Gülen’in duygusal / ağlamaklı bir vaazının ‘makale’ sıfatıyla o dergide
yayınlanmış olması da herhalde Wolfowitz’in özel tavassutu ile
gerçekleşmiş olmalıdır. Bu durumda, Fethullah Gülen’in bizzat kendi
beyanına göre (Mart ayında Nuriye Akman’ın F. Gülen’le yaptığı
röportaj), FBI ajanlarının gelerek kendisine "Irak’ta nasıl bir politika
izlememizi tavsiye buyurursunuz?" yollu akıl danışacak(!) kadar
samimiyeti ilerletmiş olmaları, samimiyetin nereden geldiğine ilişkin
küçük de olsa birtakım telkinlerde bulunmaktadır. ‘Kırk yıllık hatırı’
olan, sadece bir fincan kahve değildir elbet…
Eğer
"bunları geç" derseniz, o halde, SAIS’ın bu toplantıya neden ev
sahipliği yaptığını ZAMAN gazetesinden okuyalım derim: "SAIS Türkiye’nin
İslam, demokrasi ve laiklik konusundaki tecrübelerinin özellikle 11
Eylül saldırısından sonra büyük önem kazanması sebebiyle Abant
Platformu’na ev sahipliği yapıyor."!2
Kimler
Katıldı?
Washington
Abant toplantısına bu sene Türkiye’den daha seçme isimlerin katıldığı
dikkat çekmektedir. Aynı şekilde Amerika’dan da gerek Amerikalı, gerekse
Amerika’da yaşayan Türklerden birçok ünlü ismin katıldığı
gözlenmektedir. Türkiye’den katılanlar, Devlet bakanları Mehmet S. Aydın
ve Ali Babacan, Prof. Burhan Kuzu, Prof. Mete Tunçay, Prof. Kenan
Gürsoy, Prof. Mithat Melen, Prof. Edibe Sözen, Doç. Hadi Adanalı, Şahin
Alpay, Adnan Aslan, Ruşen Çakır, Cengiz Çandar, Hüseyin Gülerce, Cüneyt
Ülsever, Fehmi Koru gibi isimler. ABD’den katılanlar arasında ise Prof.
Kemal Karpat, Prof. Sabri Sayarı, Carter Findley, John Voll, John
Esposito, Dale Eickelman, Jenny White, Augustus Richard, Prof. Henri
Barkey, Dr. Hakan Yavuz, Dr. Ömer Taşpınar, Prof. Zeki Sarıtoprak, Prof.
Şükrü Hanioğlu, Dr. Berna Turam, Dr. Ayşe Kadayıfçı-Orellana, ABD’nin
eski Ankara Büyükelçisi Robert Pearson gibi isimler göze takılanlar.
Platformun açılış resepsiyonunu ABD Dışişleri’nden ve Beyaz Saray’dan
üst düzey diplomatlar şenlendirmiş. Türkiye'nin Washington Büyükelçisi
Dr. Faruk Loğoğlu iki gün süreyle öğle yemeklerini kaçırmamış...
Esas
kalabalık katılımcı kitlesini, üniversite öğretim üyeleri, düşünce
üreten kurumlardan araştırmacılar ve bürokratlar olmak üzere
Amerikalılar oluşturmuş.
Bu arada
Fethullah Gülen, kendisi ABD’de bulunduğu halde, kendisinin en önemli
eserlerinden olan işbu ‘Washington Abant’a kendi ifadesine göre sağlık
sorunları yüzünden katılamamış bulunmaktadır. Fakat bir mesaj
göndererek, hem ruhaniyetini orada hissettirmiş, hem de bu vesileyle
birtakım fikrî/akidevî beyanlarda bulunmuştur. Bu mesajın içeriğine
biraz sonra değineceğiz.
Fethullah
Gülen gibi, İstanbul Fener Rum Patriği Bartholomeos da, katılamadığı
toplantıya bir mesaj göndererek birtakım duygu ve düşüncelerini beyan
etmiş, yapılanları tasvip etmiştir.
Bu arada,
Abant toplantılarının sekizincisinin yine bu yıl içinde, önümüzdeki Ekim
ayında "Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne giriş sürecine katkıda bulunmak"
amacıyla Brüksel’de yapılacağı haberini de hatırlatmış olalım.
ABANT VE
ABANT’IN WASHİNGTON’A
TAŞINMASININ AMACI
Abant
toplantısını düzenleyen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın mütevelli
heyeti başkanı Hüseyin Gülerce, Washington toplantısının amaçları
arasında, "Büyük Ortadoğu Projesi için hazırlıklar yapan ABD’ye bölgeye
ilişkin birinci elden mesajlar vermenin de yer aldığını" belirtmiş.3
Gülerce kendi köşesinde, Amerika Abantı ile ABD yönetimine, demokrasi
ikame etmek zorla olmaz, gönüllülükle, ikna edilerek olur mealinde
mesajlar vermek istediklerini açıkça ifade ediyor.4 Bu satırların
Amerikan tecrübesine tercümesi herhalde şöyle olur: gelin bu ülkeleri
ılımlılıkla ve kandırarak fethedin; Afganistan ve Irak örneğindeki gibi,
tanklarınızla ve uçaklarınızla girip yakıp yıkarak da bunu pekala
yapabilirsiniz, ama demokrasi ağacı böyle dikilemez; bu usulle
tutmamaktadır. Fakat nifak hareketleriyle bu istilayı, işgali yapabilir,
İslam coğrafyasının bütün kutsallarını, namusunu, medeniyetini,
kültürünü, hasılı her şeyini tepeleyip kirletebilirsiniz! Bunun için
gerekli olan nifak girişimleri, stratejiler sizin asil beyinlerinizde
mevcuttur! Mesela, ‘demokrasi’nin yanına, laikliğin önüne veya ardına
dînî bir sözcük yerleştirdiniz mi, iş tamam demektir, bilmez misiniz?!
İşte
Washington Abant’ta ABD’ye, Wolfowitzlere, onlar aracılığıyla George
Bush’lara verilen mesaj budur. Bunun böyle olmadığını iddia edenler,
bilerek veya bilmeyerek ABD-İsrail emperyalizmine çanak tutan
insanlardır. Zaten ördek bir kez şaşırdı mı, nasıl gittiğini herkes iyi
bilmektedir…
Abant
toplantısının ve de Washington’da yapılmasının amacını Fethullah
Gülen’in toplantıya gönderdiği mesajda da açıkça okumak mümkündür.
Gülen’in şu satırlarına lütfen dikkat buyurunuz:
"Çoğunluğunu Müslümanların teşkil ettiği bir ülke olarak, anayasasında
yer alan ‘laik, demokratik bir sosyal hukuk devleti’ olma gayesine
Türkiye’nin ne ölçüde ulaştığını, eksik kalan noktalar varsa bunların
nasıl telafi edilebileceğini birbirinden değerli Türk ve Amerikalı
aydınların en güzel şekilde tahlil edeceklerine kanaatim tamdır."5
Dikkat
edilirse, kendisinin onursal başkanı olduğu vakfın tertip ettiği
Abant-Washington toplantısının görevini F. Gülen, laik-demokratik bir
sosyal hukuk devleti olarak kabul ettiği Türkiye’nin ne kadar laik, ne
kadar demokratik olduğunu, Türkiye’nin laiklik ve demokrasi uğrunda
yapmadıkları, yapamadıklarının tespit ve telafisi için yapılacakların
önerilmesi olarak belirlemektedir. Bilindiği üzere böyle bir misyonu
bugüne kadar Türkiye’de öncelikle derin devletin bazı kurumları, Milli
Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği, Batı Çalışma Grubu ve biraz da
hükümetler yapmıştır. Ama artık bu misyonu, Türkiye’de adı ‘Hocaefendi
Hazretleri’ne çıkmış bir vaizin önderliğinde, dindar bir kesim yüklenmiş
bulunmaktadır. Laik-demokratik sistemi artık bunlar korumaktadır.
Kuşkusuz bu misyonu yükleyenler bence oldukça bilinçli ve sonuç alıcı
bir iş yapmaktadırlar. Fakat ağaçlara bakıp da ormanı göremeyen bazı
insanlar bu misyonu, "hocaefendi hazretleri’nin mahareti" olarak
algılama zavallılığına düşmektedirler. Hocaefendi hazretlerinin vakfı,
John Hopkins Üniversitesinin SAIS salonunda, "Türkiye laiklik ve
demokrasi yolunda, Batı’yla tam entegrasyona girebilecek derecede mesafe
aldı mı, almadı mı?"yı değil de, mesela sadece Fatiha suresinin şöyle
muhtasar bir tefsirini yapmak üzere bir toplantı düzenlemek isteseydi,
acaba binanın kapısına yaklaştırırlar mıydı? Sopayla döve döve herkesi
geldiği yere postalamazlar mıydı?
Fethullah
Gülen bu mesaj metninde, toplantının, Türkiye’nin Büyük Ortadoğu
Projesinde alacağı role ışık tutması amacını taşıdığını da gayet net
ifade etmektedir.
Özellikle
şu satırlar, ABANT’ın amacı yanında, Fethullah Gülen’in en son geldiği
itikadi noktayı da göstermesi bakımından ibretâmizdir:
"Atatürk’ün ‘muasır medeniyet’ ve ‘yurtta sulh, cihanda sulh’
hedeflerine kenetlenmiş, iç ve dış sorunlarını çözerek uluslararası
camiayla daha fazla entegre olmuş, komşularıyla barışık, Avrupa Birliği
ile bütünleşmiş, ABD ile dostluğunu pekiştirmiş, NATO’da yerini
muhkemleştirmiş, demokrasi, laiklik ve İslam’ın en güzel yorumlarıyla
taçlanmış bir Türkiye, medeniyetler arasında köprü kurmaya daha iyi
namzet teşkil edecektir."6
Haydi
buyurun bakalım. Bu satırlarda tarif edilen ‘Türkiye’de İslam adına bir
şey kalmış mıdır? İslam’ın bulaşığı bile var mıdır? Bir zamanlar
"Cebrail bile parti kursa ona da üye olmam" diyen bir insan, sizce şimdi
hangi ‘parti’ adına konuşmaktadır? Fethullah Gülen nereden koşmaktadır?
Fethullah Gülen nereye koşmaktadır?...
Fehmi
Koru, ilk Abant'tan çıkan demokrasi, lâiklik, insan hakları, hukukun
üstünlüğü gibi temel ilkelerin ayrıntıları, bugün toplumumuzun ulaştığı
kabulün zeminini teşkil ediyor diyor.7 Elhak doğrudur. Buna hiç kimse
itiraz etmiyor. Hatta bu tespit, asıl söylenmesi gerekenin, oldukça
ılımlılaştırılmış, yumuşatılmış ve masumlaştırılmış bir ifadesidir.
Bunun asıl anlamı, Abant Platformunun yedi senedir, İslam’ı İslam
olmaktan çıkartmakta oynadığı Samirîce roldür. Onlar Samirice
oynadıkları bu rolü itiraf etmektedirler, tıpkı Samiri’nin, Musa’nın
göremediklerini gördüğü iddiasında olduğu gibi, bunlar da Musa’nın,
İsa’nın ve Muhammed’in (a.s.) gerçek takipçilerinin göremediklerini
gördüklerini iddia etmekte, Firavunlara yardım ve yataklık
etmektedirler.
Boston
Üniversitesi’nden Jenny White, "Türkiye’de radikallerin yerine
ılımlıların güçlenmesinde ve böylece Türkiye’nin bir ‘orta yol’a
girmesinde Abant toplantıları da büyük rol oynamıştır." demiş.8 İşte bir
gerçeğin tespiti budur.
KONSİL
KARARLARI
Toplantının sunuş konuşmasını, bundan oniki yıl kadar önce ‘Tarihin Sonu
mu?’ başlıklı makalesiyle kendini duyuran, Japon asıllı Amerikan
vatandaşı, ABD dışişleri bakanlığında görevli, CIA’nin önemli bir think
tank kuruluşu Rand Corporation’da çalışmış bir entelektüel olan Francis
Fukuyama yapmış. Fukuyama, platformun arayışının Türkiye ve ABD'yi aşan
bir önemi olduğuna değinmiş.9 Açılış konuşmasını ise, kendisini agnostik
(Tanrı bilinemez diyen) olarak tanımlayan Prof. Mete Tunçay yapmış.
Tunçay, platform sayesinde Türkiye’de ilerici ve muhafazakâr çevrelerin
küçümseyerek baktığı uzlaşma kültürünü, yaşayarak öğrendiklerini
söylemektedir. Kuşkusuz Fukuyama’ya ya da Mete Tunçay’a açılış konuşması
yaptırmanın en fazla sembolik ve mesaj verme ağırlıklı amacı vardır. Bu
amaca fazlasıyla vasıl olunmuştur.
Washington
Abant toplantısının ilk günü, Türkiye’de İslam, laiklik ve demokrasiyi
irdeleyen üç ayrı panel düzenlenmiş. İkinci gün ise, Türkiye’nin İslam
dünyası için model olup olamayacağı konusu tartışılmış. Peki, bu sene
öncekilerin aksine bir sonuç bildirgesi yayınlanmayan toplantıda hangi
fikirler işlendi?
İslam,
Laiklik Ve Demokrasi
ZAMAN
gazetesinin 20 Nisan günkü manşeti şöyleydi:
"Abant,
Washington’da toplandı: İslam demokrasiyle bağdaşır" Zaman’ın bu
manşeti, Francis Fukuyama’nın açılış konuşmasında söyledikleri sözleri
yansıtıyordu. Fukuyama şöyle diyordu: "Toplumun dindar olması
demokrasiyle ve laiklik ilkeleriyle çelişmez." "ABD, Batı’daki en dindar
toplumlardan biri. Ancak bu durum yönetimin laik ve demokratik olmasını
engellemiyor" Fukuyama, Türkiye’yi şöyle değerlendiriyordu: "Türkiye AK
Parti ile hem demokrat hem de Müslüman olunabileceğini gösterdi. Türkiye
bu özelliğiyle İslam dünyasına model teşkil edecek."10 Fukuyama,
Türkiye’de laiklik zaman zaman din karşıtlığı biçiminde uygulansa da,
Türkiye’nin son yıllardaki özgürlükçü reformlar ve AK Parti deneyimiyle
Ortadoğu ülkelerine de örnek olabilecek bir gelişme kaydettiğini
belirtmiş.11 Toplantıya bu sene ilk kez katılan, ZAMAN yazarı Şahin
Alpay, Fukuyama’nın bu hafif yollu dokundurmasına takılmış ve düzeltme
gereği duyuyor. Alpay şöyle diyor: "Profesör Fukuyama toplantıyı
izlemeye vakit bulabilseydi, Türkiye’de siyasi otoritenin (Devrim
sonrası Fransa’da olduğu gibi) din kurumuna karşı savaş açmasının değil,
onu denetim altına almasının söz konusu olduğunu; Türkiye’nin İslam’la
demokrasiyi çoktan bağdaştırdığını; AKP’nin başarısının İslamcı akımın
içinden özgürlükçü bir yorum geliştirmek olduğunu öğrenebilirdi."12
Türkiye’de siyasi otoritenin din kurumuna savaş açtığını söylemek kimin
haddine?!
Anlatılanlara göre Toplantının yıldızı Devlet Bakanı ve Felsefe
Profesörü Mehmet Aydın’mış. Cengiz Çandar’ın tanıklığına göre Aydın,
Fukuyama’yı bile gölgede bırakan bir konuşma yapmış. Aydın’ın konuşması,
o gün, gün boyu yapılan konuşmalara ışık tutmuş.13 Yine Çandar’ın
verdiği bilgiye göre, salonda bulunan Amerikan Dışişleri'nin ve Ulusal
Güvenlik Konseyi'nin Türkiye ile ilgili yetkilileri, harıl harıl not
tutmuşlar, Çandar’ı tanıyanlar gelerek ondan, Prof. Mehmet Aydın'ın
geçmişini, özelliklerini sormuşlar.14 İşte, gördüğünüz gibi, Allah bir
kuluna ‘yürü yâ kulum’ demeye görsün…
Mehmet
Aydın Türkiye örneğinden hareketle İslam ve demokrasinin bağdaştığına
dair bir konuşma yapmış. Konuşmasında, Türkiye’nin demokratikleşme
sürecinde Osmanlı tecrübesinin zannedildiğinden daha etkili olduğunun
altını çizerek, Tanzimat’tan AB’ye modernleşme sürecinde dış faktörlerin
en az iç faktörler kadar etkili olduğunu ifade etmiş.15
Mehmet
Aydın’ın konuşması Cüneyt Ülsever’e "Keşke laiklik anlayışına çok önemli
katkılar getirebilecek bu çok önemli konuşma Türkiye’de bir manifesto
niteliğinde tartışmaya açılabilse!"16 dedirtecek kadar etki ve heyecan
uyandırmış. HÜRRİYET yazarı, Aydın’ın konuşmasını ilginç yapan en önemli
saptamanın "İslam’ın bireye dayanan bir din olduğu" tespitinde yattığını
belirtmektedir.
Mehmet
Aydın Türkiye’yi diğer İslam ülkelerine model göstermek konusunda
oldukça mütevazi(!) davranmak taraflısı. Diyor ki, "Model kelimesini
kullanmadım. Bu küstahça bir yaklaşım. Mütevazı olmak gerekir. Türkiye
ilerliyor, AK Parti başarılı, ilerliyor; ama ‘bize bakın’ diyemeyiz.
‘Türkiye bir modeldir’ demeden ‘bizim tecrübelerimizi paylaşabilirsiniz’
diyebiliriz."17 Türkiye’nin kırmadan, incitmeden, alınganlığa sebebiyet
vermeden model olmasını öneriyor.
Amerikan
Wisconsin Üniversitesi Profesörü Kemal Karpat da, Türkiye’de İslam’la
demokrasinin pekala bağdaştığının(!) farkındadır: "İslam ve demokrasinin
bağdaşabilirliğini gösteren bir örnektir Türkiye. Ve bu konu üzerinde
çok fazla kafa yorulduğu bir sırada toplantının ABD’de yapılıyor olması
çok önemlidir."18
Türkiye’de
laiklikle İslam’ın izdivacını en iyi işleyenlerden ve konunun özünü en
iyi anlayanlardan biri kuşkusuz Taha Akyol’dur. Akyol, Türkiye’de
laikliğin sorunlu olduğuna, belli bir kesimin laikliği jakobence
uygulamak istemesinden bu sorunun doğduğuna dikkat çekmektedir. Taha
Akyol, şükür ki İslam’ın özünde laiklikle bağdaşmadığına atıfta
bulunmakta ve fakat, ilahiyatçıların yorumları (tecdid) ve cemaatlerin
okullaşma ve batılı kavramlarla İslam’ın değerlerini bağdaştırma gibi
faaliyetleri sebebiyle, yavaş yavaş liberal laiklikle bağdaşır hale
geldiğine değinmektedir.19 İşte bizce de meselenin merkezini bu temel
yaklaşım oluşturmaktadır. Özünde laiklikle kesinlikle bağdaşmayan,
karanlıkla aydınlık gibi, közle buz gibi, akla kara gibi birbirine zıt
ve tezat olan İslam, iş bu Abant konsillerinde, evet doğrudur bir kısım
ilahiyatçıların ve Fethullah Gülen türü cemaatlerin zoraki çöp
çatanlıklarına konu edilmektedir. Allah’ın tefrikine rağmen, Abant
konsili laiklikle İslam’ın arasını telif etmekte, aradaki farkı
kaldırmakta ve dini Protestanlaştırmaktadır. Laikliğin İslam’la
sorunlarını gidermesi(!) ve ilişkilerin rahatlaması için, İslam’ın İran
türü ‘İslamî rejim’ talebinden arındırılarak liberalleştirilmesi ve
laikleştirilmesi istenmektedir. Ama bilinmelidir ki, bu zoraki
izdivaçtan asla sağlıklı bir ürün ortaya çıkmayacak, gayri meşru bir
doğum gerçekleşecektir.
Tıpkı
Fethullah Gülen gibi, toplantıya bizzat katılamadığı için bir mesaj
gönderen ve yine tıpkı Fethullah Gülen gibi "Atatürk’ün, Türkiye’yi
‘muasır medeniyetler’ seviyesine ulaştırma amacı"na vurgu yapan Fener
Rum Patriği Bartholomeos mesajında "Türkiye, geleneksel Türk Müslüman
değerleri ile laiklik arasında uyum sağlayan eşsiz bir örnek"
demektedir. Bartholomeos Fethullah Gülen’in kadrini en iyi bilenlerden
biridir: Onun 10 yıldan fazla zamandır gayret ettiği Türk tipi İslam
modelinin, ‘Cihad’ ve ‘Haçlı Seferi’ gibi kavramlardan tamamen uzak
olduğunu kaydederek, Türk modelinin Avrupa Birliği’ne entegrasyonunun,
Batı ve İslam dünyası arasındaki işbirliği için güçlü sembolik bir örnek
teşkil edeceğini ifade etmektedir.20 Patriğin sözlerinde yadırganması
gereken bir şey yoktur.
Türkiye’nin Modelliği
Washington
Abant’ın Mehmet Aydın’dan sonra galiba ikinci yıldızı CHP milletvekili
Kemal Derviş olmuş. Aslında Derviş yalnızca açılış konuşması yapmak
üzere davet edilmiş fakat toplantının düzeyinden etkilendiği için,
toplantı boyunca salondan ayrılmamış. Derviş’in konuşmasının ana
eksenini Türkiye’nin model ülke olması meselesi teşkil etmektedir.
Derviş,
Fehmi Koru’yu (kendi ifadesine göre) sevindirik yapan, onu en iyi
tanıyanlardan Cengiz Çandar’a göre ise, ‘Avrupacı’ ve Avrupalı’ yaptığı
konuşmasında Türkiye’nin AB’ne girmesinin önemine değinmiş ve bir soru
üzerine, Türkiye’nin AB’ne girmesi uğrunda ABD’nin desteğini
esirgemediğini, ancak bazı neo-con (yeni muhafazakar) isim ve düşünce
kuruluşlarının kısa vadeli ve taktik değerlendirmeyle bu konuya açıkça
soğuk baktıklarını belirtmiş. Bu konuda Richard Perle’ün "Türkiye’nin
yeri AB değil, İsrail ve ABD’nin müttefikliğidir" sözlerini örnek
göstermiş ve uzun vadede Türkiye’nin AB üyeliğinin Amerikan
vatandaşlarının tümünün de çıkarına olduğu değerlendirmesini yapmış.21
Cengiz Çandar, konuşmasından sonra kendisiyle yaptığı sohbette Derviş’e
kimi kastettiğini sormuş. O da, Amerika’nın resmi politikasını
kastetmediğini, yönetime çok yakın ve etkili bazı çevrelerin "AB'yi bir
yana bırakın; Amerika ve İsrail'le ilişkileriniz size yeter havası
içinde" olduklarını belirtmiş. Bu etkili çevrelerin ise, Bernard Lewis
ve müridleri olduğunu, başlarında Richard Perle’ün geldiğini fısıldamış.
Derviş’e göre Paul Wolfowitz’in adı her ne kadar bu ekiple birlikte
geçiyorsa da, o, Türkiye’nin AB’ne girmesini hararetle desteklemektedir.
Kısaca derviş "yalpalayan, belirsiz" tutumundan ötürü Amerikalıların
dikkatini çekmiş.22
Kemal
derviş konuşmasında, Türkiye’nin AB’ne katılmasını 21. yüzyılın en büyük
projesi olarak tanımlamış. Derviş’in bu tespitine yer veren Cüneyt
Ülsever çünkü diyor, "Batı medeniyet çığırı, İslam medeniyet çığırı ile
ancak onu içine alarak anlaşabilir"23 İşte bunlar, Türkiye ile ilgili
tasarlanan projelerin özü ve özeti. Bunun için Kemal Dervişler
Abant’larda konuşmakta, bunun için yapılanları önemsemekte, bunun için
Türkiye’nin önünü aydınlık görmektedirler.
Burada
belki kayda değer bir not şudur, Kemal Derviş Türkiye’nin tek başına
İslam dünyasına model olamayacağı kanısındadır. Diyor ki, "Türkiye kendi
başına örnek olamaz, bunu başaramaz. Ama Avrupa Birliği üyesi bir
Türkiye, Müslüman ülkelere çok olumlu bir mesaj verebilir."24 Anlaşılan,
Derviş, tek başına Türkiye için bu görevi ağır bulmakta, boyunu aşar
demek istemektedir. Derviş’in bu konuşmasının kendini mest ettiği
anlaşılan ZAMAN’ın yazarı Hüseyin Gülerce diyor ki, "Müslümanların Batı
tarafından dışlanmadığının bütün İslam coğrafyasına gösterilmesi, güven
ve cesaret verilmesi lazım. Bu konuda, Türkiye’nin AB üyeliğinden daha
kuvvetli bir mesaj olamaz."25 Acaba Müslümanların batı tarafından
dışlandığını H. Gülerce’ye hangi musibet gösterebilir? Veya şöyle de
diyebiliriz: Eğer Müslümanlar batı tarafından dışlanıyorsa, bundan
Gülerce’ye ne ki!...
Türkiye
model olabilir mi? Toplantı izlenimlerini anlatan gazetecilerin
neredeyse ittifakına göre toplantıda hemen hemen herkes Türkiye’nin
model ol(a)mayacağını ileri sürmüş, hatta Fehmi Koru konuşmasında, esas
modelin ABD olması gerektiğini, "11 Eylül sonrası girdiği şoktan
kurtulup eski haline dönerek ABD’nin bizzat kendisinin model olması
gerektiği"ni salık vermiş.26 Fehmi Koru bakınız, Amerika’nın model
olmasını neye istinaden salık veriyor: "Amerika'nın anayasasında
ifadesini bulan kuruluş felsefesi, demokrasi, insan hakları, hukukun
üstünlüğü gibi evrenselleşen ilkelere bağlılığı, bazen adaletsiz ve
aşırı davransa dahi genellikle baskıcı olmaktan uzak üslubu, dünyanın
her tarafında takdir görüyor, [vurgu bana ait-MD] taklit edilme hevesi
uyandırıyordu."27 Amerika’nın Irak saldırısı esnasındaki Fehmi Koru,
acaba ne değişti de bu kadar çark etti dersiniz? Tamam, Amerika’nın
minderinde oturanlar, elbette onun kayığını çalarlar, ama fikir namusu
diye bir şey yok mu? Ökçesi üzerine geri dönmenin de bir usulü yok mu?
"11 Eylül uğursuz eylemleri ve eylemlere konulan yanlış teşhis sadece
ABD'nin kimyasını bozmakla kalmadı, onu 'taklit edilmeye değer bir
model' olmaktan da uzaklaştırdı. Hazin, ama gerçek…"28 Bu satırların
devamında Koru, ABD’nin titreyip kendine dönmesi ve yeniden süpergüç
olarak görülmeyi hak etmesini talep etmektedir. Demek ki ABD 11
Eylül’den önce bir model ülkeymiş, "11 Eylül uğursuz eylemlerine" yanlış
teşhis konmuş! Bu yanlışları düzelterek ABD yeniden süper güç
olabilirmiş!
Georgetown
Üniversitesi’nden İslam ve Ortadoğu uzmanı John Esposito da bugünkü dar
laiklik yorumuyla Türkiye’nin İslam ülkeleri için örnek olamayacağını,
Türkiye’nin kuruluşunda demokrasiye değil laikliğe öncelik verdiğini,
ancak Türkiye’nin daha özgürlükçü bir din anlayışıyla model
olabileceğini söylemiş.29
Türk
İslamı
Toplantının ‘Türk İslamı’ masasının önemli temsilcisi, Utah
Universitesi’nden Hakan Yavuz, Cüneyt Ülsever’in "en çok ilgimi çeken"
dediği "7 İslam kuşağı tasnifi" yapmış. Ülsever "Hakan Yavuz, Türk
İslamı’nın, başta Arap ve İran olmak üzere yaşanan diğer İslamlardan
farkını doğru bir şekilde saptıyor. Türkiye, Yavuz’un bu çalışmasına
sahip çıkmalı" diyor.30
Amerika’lı
Profesör Jenny White ise, "Türk İslamı, daha bireysel ve moderndir.
Farklı görüşlerin ifade edilmesi de ılımlılığı getiriyor. Keşke
Türkiye'de İran'dan akademisyen çağırılarak tartışmalar düzenlense..."31
sözleriyle Yavuz’un fikirlerine katılmış.
Sonuç
Herhalde
Amerikalılar Abant platformu dolayımında Türkiye’den bahsederken şöyle
konuşuyor olsalar gerektir: "Türkiye’de çok önemli gelişmeler oluyor,
Türkiye’yi ciddiye almak gerekir. Lütfen bunu hafife almayın! Elinizden
gelen desteği verin!..."
İşte size
Abant…
Abantçılar
Abant’ta bir demokrasi ağacı diktiklerini ileri sürmekteler. Hüseyin
Gülerce, "Abant’ta dikilen hoşgörü ve diyalog ağacı"nı "koca bir çınar"
olarak tavsif etmektedir.32 Abant’ta dikilen demokrasi ağacı, evet
ağaçtır ama, tıpkı kimi evlerde süs olarak sehpaları süsleyen
yapay/naylon meyve timsalleri gibi, yapay, özsüz, ruhsuz, köksüz, dipsiz
bir ağaç… Abant demokrasi ağacı, müzebzebine beyne zalik bir ağaçtır.
Belki agnostikleri, ateistleri, feministleri, AKP’lileri, Kemalistleri,
Amerikanistleri, Siyonistleri vb. memnun ve razı etmektedir ama,
Müslümanları razı etmesi mümkün değildir. Kur’an’ın, "çorak topraklarda
biter" dediği ılgın ağacı bu ağaçtır işte. Çünkü şirk zemininden, başka
bir ağaç yetişmez. Ancak tevhidi ortamlardan, Tevhid temelinden ve
Tevhid zemininden gerçek ağaçlar çıkar. Bunlar her şeyiyle insanları
faydalandırabilir. Ne Abant toplantıları çınara benzetilebilir, ne de
"hoşgörü ve diyalog" çığırtkanlığının ağacı olur. Bu olsa olsa,
dediğimiz gibi, yapay, plastikten bir ağaç görüntüsünde süs eşyası
olabilir.
Muhammed
(a.s) Yesrib’e göç edip de orada İslam dini gerçek bir çınar ağacı
haline gelmeye başladığı dönemde, Mekke müşrikleri ve Medine Yahudileri
ile Muhammed (a.s) arasında bir tür hoşgörü ve diyalog çağrısı yapan
aracılar vardı… Bunların önde gelenlerinin adı da Abdullah v.b. idi.
Fakat onların diktiği ağaç nasıl ki ağaç değildi, çınar hiç olamazdı ve
olmadı. Onların ağacı, tıpkı Kur’an’da bahsedilen zakkum ağacı gibi
lanetli bir ağaç olabilir. Ama Muhammed (a.s)ın ve bir avuç mü’minin
yürekleriyle, imanlarıyla, kanlarıyla, canlarıyla diktikleri ağaç işte
bakın ondört asırlık yaşına rağmen, hala müthiş görkemli olağanüstü bir
ağaç olarak varlığını sürdürmektedir. Daha da var olmaya devam
edecektir. Yaşı arttıkça gençleşmektedir. Nifak ağaçları ise kesinlikle
güdük kalacaklar, sararıp solacaklar ve kuruyup gideceklerdir. Allah
onların amellerini kabul etmeyecektir. Çünkü Salih bir amel değildirler.
Abant in,
Mine Kırıkkanat out?
Bu arada,
bitirmeden önce, adı ‘islamcı’ya çıkmış basının kaypak tutumuna da
değinmek istiyorum.
Takip
edebildiğim kadarıyla, andığım basın yayın organlarında, Washington
Abant’ı eleştiren, MİLLİ GAZETE’deki iki yazıdan başka bir yazıya
rastlamadım. Rastladığım bir ibretlik eleştiri(!) şu oldu: 21 Nisan 2004
tarihli VAKİT gazetesi, birinci sayfanın en dip tarafında orta yerlere
sıkıştırılmış vaziyette, "İslam Ezilmeli diyen CIA uzmanı Abant’ın ev
sahibi" başlığı altında Fukuyama’nın Abant konuşmasını haber yapmıştı:
"Bu yıl Washington’da yapılan ‘Abant Platformu’na ev sahipliği yapan
Japon asıllı CIA uzmanı Francis Fukuyama, ‘Nazizm nasıl çökertilmişse,
İslam faşizmi de aynı şekilde çökertilecektir. Ilımlı İslam yanlıları
haricindeki tüm kişi ve kuruluşlar zor kullanılarak bertaraf
edilecektir’ şeklindeki görüşleriyle tanınıyor."33
Fukuyama’yı bu şekilde ifşa edip de, Fukuyama’yı orada konuşturan
uzlaşmacı-işbirlikçi Abant Platformu temsilcilerine bir tek kelimelik
eleştiri yapmayan VAKİT gazetesi bu tutumunu neyle izah eder acaba?
Yoksa, ‘İslam Faşizmi’ni ezenler hariçten olursa kötüdür de, dahilden
olursa, iyi midir?!
Başta
VAKİT gazetesi olmak üzere, bir çok gazete ve televizyonda, RADİKAL
yazarı Mine Kırıkkanat bir salonda yaptığı konuşmada, "Allah’ı kamusal
alandan kovacağız; Allah’ın kamusal alanda işi yoktur" mealindeki
sözleri nedeniyle kıyasıya eleştirildi. Hatta VAKİT’in bazı yazarları
Kırıkkanat için "bu av..t’, "ırzı kı..k’, "aklı kırık" gibi sıfatları
kullanmaktan çekinmediler. Peki, Abant Konsili yedi yıldır bütün dünya
aleme Allah’ın kozmik alemde egemen/hakim olabileceğini, ama kamusal
alanda, sosyal hayatta, beşer hayatının tanziminde hakimiyetin Allah’a
değil, beşere ait olduğunu haykırmıyor mu? Bu seneki toplantının başlığı
"İslam Demokrasi ve Laiklik: Türkiye Deneyimi" değil mi? Demokrasi ve
laiklikle İslam arasında hiçbir problem görülmemekte değil mi? Laiklik
Allah’ı kamusal alandan kovmakta değil midir? Bu kafirce sözü sadece
Mine Kırıkkanat söylerse mi Allah’a ihanet olur, Abantçılar söylerse
lütuf mu olur?
Abantçılar, yaptıkları işin önemini "Abant Platformu milletimizin
mayasındaki, genlerindeki değerlere yeniden sahip çıkmamızı sağladığı ve
kendi dinamiklerimizi harekete geçirdiği için değerler üstü bir değere
sahiptir."34 sözleriyle ifade ediyorlar. VAKİT gazetesi hiç değilse,
laikliğin "milletimizin mayasındaki, genlerindeki değerlerden"
olmadığını söyleyemez miydi? Elbette VAKİT gazetesinin laikliğin
"milletimizin mayasındaki, genlerindeki değerlerden" olduğuna inanma
hakkı(!) vardır. Ben bunu yadırgamıyorum, fakat Mine Karıkkanat
eleştirisi ile Abant suskunluğunu neyle izah etmek gerekir diye
soruyorum. Acaba M. Kırıkkanat mı Müslümanların inancına daha zarar
vermekte, yoksa Abant Konsili mi?
Şeytan
Müslümanlara 21. yüzyılda ‘soldan’ değil artık ‘sağdan’ yaklaşacaktır,
biline. Kur’an’la her dem imanını tazelemeyen mü’minler şeytanlaşmakta
şeytanı bile şaşırtacaklardır, bu da biline.
Dipnotlar
1- Mustafa
Kurdaş-Mustafa Yılmaz, Abant, SAIS ve Wolfowitz, Milli Gazete,
21.04.2004.
2- Zaman,
Manşet Haberi, 20.04.2004.
3-
Abdülhamit Bilici, Abant Washington’da Toplandı: İslam Demokrasiyle
Çelişmez, Zaman, 20.04.2004.
4- Hüseyin
Gülerce, Amerika Abant, Zaman, 16.04.2004.
5-
Fethullah Gülen, Türkiye medeniyetler Arasında Köprü Kurmaya Namzettir,
Zaman, 20.04.2004.
6-
Fethullah Gülen, aynı yer.
7- Taha
Kıvanç, Washington’a Taşınan Abant, Yeni Şafak, 21.04.2004.
8- Hüseyin
Gülerce, Demokrasi Ağacı Zorlama İle Dikilemez, Zaman, 22.04.2004.
9- Taha
Kıvanç, aynı yer.
10-
Abdülhamit Bilici, aynı yer.
11-
Abdülhamit Bilici, Türkiye’de Laiklik Tehlikede Değil, Zaman,
21.04.2004.
12- Şahin
Alpay, Washington’daki Abant Platformu, Zaman, 29.04.2004.
13- Cengiz
Çandar, 28 Şubat’ı Amerika’da da Bitirmek, DB Tercüman, 21.04.2004; Taha
Kıvanç, aynı yer.
14- Cengiz
Çandar, aynı yer.
15-
Abdülhamit Bilici, Abant Washington’da toplandı: İslam Demokrasiyle
Çelişmez, Zaman, 20.04.2004.
16- Cüneyt
Ülsever, BOP’çuların Dikkatine: Rejimler İhraç Edilemez, Hürriyet,
21.04.2004.
17-
Hüseyin Gülerce, Demokrasi Ağacı Zorlama İle Dikilemez, Zaman,
22.04.2004.
18-
Abdülhamit Bilici, aynı yer.
19- Taha
Akyol, İslam ve Laiklik, Milliyet, 22.04.2004.
20-
Bartholomeos: Türkiye, Zaman, 21.04.2004.
21-
Abdülhamit Bilici, Türkiye’de Laiklik Tehlikede Değil, Zaman,
21.04.2004.
22- Cengiz
Çandar, Evet’e 48 Saat Kala, DB Tercüman, 22.04.2004.
23- Cüneyt
Ülsever, Türkiye’nin Dünyada Rolü, Hürriyet, 22.04.2004.
24-
Hüseyin Gülerce, Türkiye nasıl Model Olur?, Zaman, 23.04.2004.
25-
Hüseyin Gülerce, aynı yer.
26- Ahmet
Kurucan, Washington Abant, Zaman, 23.04.2004.
27- Fehmi
Koru, Türkiye: Kimin İçin Model?, Yeni Şafak, 23.04.2004.
28- Fehmi
Koru, aynı yer.
29-
Abdülhamit Bilici, Türkiye’de Laiklik Tehlikede Değil, Zaman,
21.04.2004.
30- Cüneyt
Ülsever, BOP’çuların Dikkatine: Rejimler İhraç Edilemez, Hürriyet,
21.04.2004.
31- Taha
Akyol, aynı yer.
32-
Hüseyin Gülerce, Abant Platformu Aslında Nedir?, Zaman, 29.04.2004.
33-
Anadolu’da Vakit, 21.04.2004.
34-
Hüseyin Gülerce, aynı yer.