Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 305 | Mayıs 2004

                   

 

 


  

 İslam’a Bütüncü Yaklaşım ya da Tevhîd

 

 

Ramazan YAZÇİÇEK

 

 

Giriş

Batı toplumlarında Aydınlanmayla birlikte pozitivizm etkisini endüstriyel kapitalizm aracılığıyla dinsel her bir öğeye varıncaya kadar gösterdi. Bu süreçte dine, bireylerinin kendilerini ilâhî amaçlara vakfetmekten uzaklaştırma rolü biçildi. Ancak din, beklenilenin aksine önemini yitirmedi, bilakis yükselen değer oldu (Sarıbay, 2001: 73-83). Küreselleşmeyle birlikte her alanda olduğu gibi dinin de ‘küresel’ bir işlev görmesi beklendi. Bu bağlamda dinsel çoğulculuk (pluralizm) vs. nev’înden paradigmalarla, değerlerin kıymetsizleştirilmesi; yerel olanların ortadan kaldırılması –en azından inceltilmesi- zemininde bir din hedeflendi. Bununla kendi doğasına ters düşmesine rağmen din, vahiy  merkezli olmaktan çıkartılıp rasyoalize edilmek ve hümaniter bir zemin üzerine oturtulmak istendi. Yani akıl ve insan merkezli "glocal"* bir din üretilmek hedeflendi. Nitekim bu ironi ile din, sekülarize edilerek modern bir  forma sokulmaya çalışıldı.

Doğu  toplumları açısından bu yaklaşım, kültürel dokuya ters düştüğü gibi metafizik her yönelimi gözardı etmekteydi. Diğer taraftan modernliğin tıkanması; tüketim kültürünün, teknolojinin kısaca modernitenin verdiğinden fazlasını alıp götürmesi (Yazçiçek, 2003), Geleneğe olan ilgiyi artırdı. Bununla geçmişten gelen her bir değer, farklı bir ifadeyle, kadim miras gündeme taşındı, ilgi odağı da olmaya başladı.

Bu yaklaşım ile Müslüman toplumlara ve özellikle İslâm’a böyle bir rolün verilmeye kalkışılması abesle iştigalin ötesinde tam bir faciaydı. İslâm düşüncesi açısından tevhîdin öz olduğu düşünülecek olursa bu, insan yaşamında ayrışma değil vahdet; denge/adl zorunluluğu tartışılmazını bir kez daha gündeme taşıdı. Zira tevhîd, bireysel itikadın toplumsal ilişkilere yansımasıdır. Bu bütünlük içerisinde tevhîde inanmak ve gerçeklik zemininde yaşanılır kılmak, sağlam bir inancın zorunluluğudur. Bu algılayış aslında evvelemirde var olan tecdit ameliyesinin zamansal yeni keşfidir. Zira İslâm düşüncesi, Gelenek (Tradition)le gelen mistik; ruhçu tutumların merkeze alınmasını reddettiği gibi rasyonaliteyi merkeze alan; bütünlüğü çözen ve bireyselleştiren, yaşamı kutsalın müdahalesinden soyutlayarak bir anlamda sekülarizasyona uğratan bir dünya görüşü olarak moderniteyi de reddeder.

Sosyolojik serüvenleri zamansal ve mekansal olarak fark etse de tevhîdin yaşama müdahalesi hep aynı olmuştur. İslâm vahye rağmen merkeze alınanlara itibar etmez. Bu ister kadim dönemlerde olsun ister modern toplumların problematiğine dayalı olarak ortaya çıkan sorunlar karşısında olsun böyledir. İslâm her sapmada vahye rücû edişi; tevhîd ve ümmet bilincini ikame etmek gerektiğini; insan yaşamına dair sosyal-siyasal boyutu gündeme taşır. Biz buna, "İslâmî bütüncü yaklaşım" diyoruz. Zira İslâm’ın sosyal yaşama müdahale talebini bütüncü özelliğinin gereği görüyoruz.

Kimilerine göre tevhîdi bu boyutuyla gündeme getirmek gereksiz, kimilerine göre zamansız, kimilerine göre de asılsız olabilir. Ancak biz, tevhîdin, Kur’an’ın ana mesajı olduğu gibi, bütün meselelerin mihveri olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla o doğru anlaşıldığında her şey doğru anlaşılacak; o yanlış anlaşıldığında her şey yanlış anlaşılacaktır. Kur’anî bir bakış, tevhîdi sürekli gündemde tutmayı, her şeyi o mihver etrafında anlama ve yaşama çabasını zorunlu kılmaktadır.

Kur’an, insan yaşamının tanzimine dair iki tür hüküm va’z eder. Bunlardan birinci kısım hükümler, akaid ve ibadetlerle ilgilidir. Bunlar, dinin ikâmesine; kişi ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemeye yönelik olanlardır. İkinci kısım hükümler ise fert-fert ve fert-toplum arsındaki ilişkileri düzenler. Bu nev’î hükümler ile devlet ve toplumun tanzimi amaçlanmaktadır. Bu kısmın kapsamına ise muamelât, ukûbât, ahvâl-i şahsiye, idare hukuku ile ilgili hükümler girmektedir. Her iki gurup hükümlerin amacı da insanın dünya ve ahiret saâdetini temin etmeye yöneliktir (Erdoğan, 2000: 30). Teslimiyet ile başlayan bu bütünlük yaşamın her cephesinde gözükür. Keza İslâm’a Kur’an’ın bütünlüğünde yaklaşmak amelî değil itikâdî bir zorunluluktur.

Bu çalışmamızda, va’z edilen iki tür hükmün ayrıntısına girmeyecek, daha çok İslâm’ın bütüncü özelliği üzerinde duracağız. Akidenin bölünme kabul etmez bütünlüğünün sosyal-siyasal yaşama dair yansımasına değineceğiz.

Gündemi Şer’an Hüsn-i Kabûl Görür Kılmak

-Yönteme Dair-

Amelî neticesi olmayan herhangi bir meseleye dalmak ve güncel olmayan bir fitneyi gündeme getirip, mücadeleyi o yönde yoğunlaştırmak... Evet bütün bunlar, şer’an hüsn-i kabul görmeyen yaklaşımlardır. Pratik neticesi olmayan konularla ilgili soru sorulmasının yasaklanması veya fayda verdiği kadarına cevap ile yetinilmesi de bundan olsa gerek.

Yaşadıkları ‘an’ın vacibini mudrîk müslümanlar, çeşitli fitnelerin baş gösterdiği dönemlerde, öncelikle ‘o an’ söz konusu olan fitneyi ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Onlar, içinde bulunulan şartlarda söz konusu olmayan konuları gündeme getirerek İslâm’ın pratiklik gerçeğinden uzaklaşmamışlardır.

İmam Ali (r), kendisinin ilâhlaştırılması fitnesini gözardı ederek, İmam Ebubekir (r) dönemindeki zekatı vermeyenlerin fitnesini gündeme getirmemiştir. Keza Ahmed b. Hanbel (r), kendi döneminde Kur’an mahluk mu değil mi? diye ortaya çıkartılan fitneyi gözardı ederek önceki dönemlerde yaşanmış farklı olaylarla vakit geçirmemiştir (Bkz.: Buharî, 1987: 3/1325,1326; Neseî, 1981: 5,6/27; İbn Kesir, 1994: 6/442,443; Sözengil, 1991; Özütoprak, 1997). Onlar, tüm çabalarını yaşadıkları fitnenin etkilerini ortadan kaldırılmaya harcamış, öncelikle yaşanılan sorunlara çözümler aramışlardır.

Lüzumsuz uğraşılar, mükellefi yükümlü tutulduğu konularla uğraşmaktan alıkoyar. Hem bu tür uğraşılar üzerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda terettüp etmez. Müslümanlar, her şey üzerinde düşünmek/tartışmak ve onunla ilgili gerekli-gereksiz bilgiyi elde etmek çabasından beridirler. Sahabe ve Tâbiîn’den oluşan Selef-i Sâlih, pratik bir faydası bulunmayan bu gibi konulara dalmamışlardır. Oysaki onlar, talep edilen ilmin mânâsının ne olduğunu en iyi bilen kimselerdi.

Sonuç olarak diyoruz ki, pratik bir netice doğurmayan bir şey şerîatçe istenilen şey değildir (Şâtıbî, 1990: 1/38,41-44,47,51). Peygamberlerin davet tarihleri bunun açık delilidir. Tüm müceddidlerin ihyâ hareketlerinde de bu böyledir (Bkz: Mevdudi, 1986; Özütoprak, 1997). Bunun için öncelikle günümüz fitnesinin ne olduğunu/neyi içerdiğini doğru anlamak zorundayız. ‘Fitne’ dediğimiz olgunun amilleri doğru tespit edilmeli ve mücadeleye o yönde yoğunlaşılmalıdır. Farklı bir ifadeyle, değişkene ‘fitne’ özelliği kazandıran sebeplerin doğru teşhisi ve doğru bir tedâvî ile ortadan kaldırılması gereklidir.

Kur’an’ın Ana Hedefi Sağlam Bir İnanç

Sistemi Oluşturmaktır

Kur’an, insanlık için öncelikle sağlam bir inanç sistemi getirmiştir. Bu inanç sisteminin temel karakteristiği, kulluğun Allah’a has kılınmasıdır. Dolayısıyla İlâhi mesajın hedef kitlesi, evvelemirde hakkı batıl ile karıştıranlar, kulluğu Allah’tan başkalarına paylaştırmaya kalkışanlar olmuştur. Bu bağlamda süregelen problem, Allah’ın varlığı-yokluğu, hatta Allah’ın evrenin yaratıcısı olup olmadığı problemi olmamıştır. Kur’an mesajı, insanlara Allah’ın var olup olmadığını bildirmekten öte, Ondan başka İlâh olmadığı eksenlidir. Problem, tamamen kime, niçin ve nasıl kulluk edileceği problemidir. Zira sapma genellikle bu minvâl etrafında olmuştur. Nitekim tarih boyunca esas mücadele muvahhidler ile muharrifler arasında yaşanmıştır. Kâbiller, Nemrudlar, Firavunlar, Ebu Cehiller bu zorlu mücadelenin hep tahrif edici tarafı olmuş ve yetki gaspında bulunmuşlardır. Esas itibariyle bu yetki gaspı, insanlığın, geçmişte olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu sorunların özünü teşkil etmektedir.

Tevhîd ve şirk insanlığın gündeminden hiç düşmemiştir. Bu olgular insanın yaratılışıyla birlikte hep olagelmiştir. Zira şirk, insan için tevhîdin zıddı olarak imtihan gerekçesidir. Bu ameliyyenin insan yaşamında değişik tezahürleriyle bulunması, onun ertelenir olduğunu göstermez. Çünkü Allah’tan başka ilâh edinmenin birçok yolu vardır ve bu insan yaşamında değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.

Allah’tan başka ilâh edinmenin somut tezahürlerinden birisi, gökte İlâh kabul edilenin yerde ilâh kabul edilmemesidir. Bu tarz ilâh edinme Allah’tan başkasını yaratıcı olarak kabul etme değil, Allah’a rağmen yaşama yönelik kurallar va’z etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bununla gelinen nokta, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılması yani aklın ilâh edinilmesidir. Günümüz toplumlarının en belirgin sapmalarından biri kuşkusuz bu noktadır. Bununla, âlemlerin Rabbi olan Allah, sadece göklerin Rabbi kabul edilmekte, sosyal-siyasal alana ait yetkileri ise reddedilmektedir.

Risâletin öncelikli hedefi dini Allah’a has kılmaktır. Allah’tan başka edinilen sahte ilâhların yaşamda hükümferma oluşu, bu hedefi dikkate almamak, sınırı ihlâl etmektir. Bireysel ve toplumsal yaşamın bozulması, Allah’a ait yetkilerin yaratılmışlara verilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Oysaki, hukukî ve sosyal hayata yönelik emir ve yasaların sahibi olarak Allah’ı bilmek, birleme (tevhîd) taâhhüdünün kendisidir. Bu durum, insanın kulluğu açısından, içinde bulunduğu an’ın vacibini mudrîk olması; fitnenin kaldırılıp dinin Allah’a has kılınmasıdır.

Tevhîd, Kur’an’ın hedeflediği sağlam bir inanç sisteminin esasıdır. Keza İslâm’ın özünü tevhîd teşkil eder. İnsanı iç çatışmaya düşmekten (ikilem) kurtarmak için dünya ve ahiret işleri hep aynı ilâhî otorite yani Allah (c.c.) tarafından düzenlenir. Bir kulun iki ‘Rabbi’ olamaz (Kur’an 3: 64). Bu anlamda İslâm hukuku bir bütündür, asla bölünme (tecezzî) kabul etmez. İnsanı ruh, beden ve duyular diye ayırmayıp bir bütün olarak ele aldığı ve ona göre düzenlemelerde bulunduğu gibi, hayatı da bir bütün olarak ele alır tanzim eder. Dolayısıyla O, hem dindir, hem devlettir (Erdoğan, 2000: 31).

Gökte de İlâh Yerde de İlâh O’dur

"Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan asla gafil değildir." (Kur’an 2: 85)

Allah, kozmik âlemin/evrenin tek hakimi, mutlak hükümranıdır. Varlıkların bütünü kendisine ait olan Allah, kurallar koyma ve yönetme noktasında da Ahad (bir/tek)dir. Çünkü O, mutlak hükümrandır. Nitekim insan, kendisini çevreleyen bütün varlıklarla birlikte âlemlerin bir parçasıdır. Keza Allah (c) âlemlerin Rabbidir.

"Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur." (Kur’an 45: 36; Bkz.: Kur’an 1: 2; Kur’an 43: 82). O Allah ki; "Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi bilendir." (Kur’an 43: 84).

Alemler üzerinde mutlak kudret, hâkimiyet O’na aittir. Yerlerin ve göklerin sahipliği farklı ellerin değil, tek İlâh olan Allah’ındır. "Göklerde ve yerde azamet yalnız O’nundur. O, azîzdir, hakîmdir." (Kur’an 45: 37) O’nun azamet ve kudretinin önünde hiçbir şey yoktur, O mutlak hükmedendir.

Ayet-i Kerime’nin bir kısım muhataplarına baktığımızda şunu açıklıkla görürüz: Göklerde İlâh olanın Allah olduğuna itiraz etmez ve inandıklarını söylerler. Böyle olduğu halde Rabbımız (c) bir tespitle önce inanıldığı varsayılan, ‘Gökte İlâh da O’ noktasını tekrarlamış ve sonrasında (şayet bu imanınızda samimi iseniz, biliniz ki!) ‘yerdeki İlâh da O’dur!’ diye buyurmuştur. Böylece dinin kendisine has kılınmasını istemiştir. Aksi taktirde Allah’ın salt göklerin İlâhı olduğuna inanmanın bir faydası olmayacaktır. Ta ki, yerde İlâh olanın da Allah olduğuna inanılmasına kadar... Gökte İlâh olanın Allah olduğuna gerçekten inanılıyorsa -ki öyle söyleniyor- bilinmelidir ki yerde de İlâh ancak Allah’tır. Yaşamı yönlendirecek, emir ve yasaklarıyla bir düzen ve intizama sokacak olan O’dur. Şayet yerde de O (c) İlâh kılınmazsa, Allah’ı yalnızca gökte İlâh olarak bilmenin ehemmiyeti ve de kabul edilir bir yanı yoktur. Nitekim Allah’tan başka İlâh olmadığı vurgusu, yani tevhîd, hep bu gerçeği işaret eder.

"Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah ne yücedir!" (Kur’an 43: 85) Mülkünde tasarruf etme hakkı ancak Allah’ındır. Allah’ın bütün mülkün sahibi olması, kuşkusuz egemenliği/hükümranlığı tek başına O’na vermeyi gerekli kılmaktadır.

"Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri/tartışmaları için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlar olursunuz." (Kur’an 6: 121) "Bir müslümanın Allah’ın şeriatından kaynaklanmaksızın, hâkimiyeti tek başına O’na özgü kılmaya dayanmaksızın herhangi bir insanın koyduğu en ufak bir hükme uyması... Bu ufak noktada müslümanın ona uyması kendisini Allah’a teslim olmuşluktan (müslümanlıktan) çıkarıp O’na ortak koşmuşluk (müşriklik) konumuna getireceğini Kur’an ayeti kesin ve net bir şekilde ifade etmektedir." (Kutub, 1989: 4/302).

Kur’an, Allah’ın izni olmaksızın insanların hükümlerine tabi olanları müşrik olarak vasıflandırır (Kur’an 42: 21). Kur’an, Allah’ın hükümüyle hükmetmeyenleri kafir olarak nitelendirir (Kur’an 5: 44). Kur’an, âlimlerini, önderlerini Allah’a rağmen emir kaynağı kabul edenleri şirkle nitelendirir (Kur’an 9: 31). Helâl ve haram hükmü koymak Allah’a ait bir yetki iken, hüküm koymaya kalkışanları Rabblık iddiacısı olarak addeder. Onlara itaat ile yönelenleri de onları Rabb olarak ittihaz etmiş kabul eder ve müşrik olarak sıfatlandırır.

Tirmizi’nin Adiy bin Hatem’den (r) rivayet etmiş olduğu hadiste; "Onlar hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka Rabb’ler edindiler." (Kur’an 9: 31) ayetini Resulullah’ın tefsir ettiği bildirilir. Adiy bin Hâtem: "Onlar hahamlara ve rahiplere ibadet etmediler; onlara tapmadılar" dedim “diyor” Resulullah (s): "Evet onlar halka helâl olanı haram, haram olanı helâl kıldılar. Halk da onlara uydu. İşte bu, onlara ibadet etmeleri, onlara tapmaları demektir." diye nakleder (Tirmizi, 5/206; Taberi Tefsiri, 2/793).

"Şeriat ve hükümde başkalarına tâbi olmak, insanı dinden çıkaran bir ibadettir. İnsanların birbirlerini Rabb edinmeleri de işte budur. Bu da kulluğun kesin bir delilidir. Bu din, bunları ortadan kaldırmak, yeryüzünde insanı Allah’tan başkasına kulluk etmekten kurtarmayı ilan etmek için gelmiştir. Şunu da hemen belirtmemiz gerekir ki teşrî yetkisi, sadece kanunî hükümlerle sınırlı kalmaz. Nitekim şeriat terimi günümüz insanlarının zihinlerinde bu dar anlam biçimiyle anlaşılmıştır. Düşünce ve metotlar, değer ve ölçüler, gelenek ve göreneklerin hepsi de teşrî konusuna girerler." (Kutub, 1992; Özütoprak, 1997).

Bu bağlamda günümüzün en önemli fitnesinin ‘teşrîde yetki gaspı’ olduğu kanaâtindeyiz. Ortaya çıkan pekçok sorun bu gaspın zorunlu sonucudur. Bu fitne, gerçekte beşerin Rablık iddiasında bulunmasıdır. Zira bu gasp belki zamanların gördüğü fitnelerin en şedîdidir. Hal böyle iken, İslâm’ı tercih etmeyi bırakın, İslâmî olan her bir değere savaş açan güçler dahi İslâm milletindenmiş gibi görülmekte/gösterilmeye çalışılmaktadır. Nitekim bu durum gelinen noktanın vahâmetini bir kat daha artırmaktadır. Günümüzde egemen güçlere dalkavukluk etmek, yaltaklıktan ötürü İslâmî kavramları batıl düşünce doğrultusunda yorumlamak bu cürmün esasını teşkil etmektedir. Allah’ın emirlerine zıt yaşam tarzları benimsemek, vahye rağmen kanunlarla hükmetmenin mümkün olabileceğini –hatta İslâmî(!) olduğunu- iddia etmek, gelinen noktada fitnenin kanıksanır ve savunulur olduğunu göstermektedir.

Yaratmak da Emretmek de O’na Mahsustur.

"Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" (Kur’an 7:54). Yaratmakta payı olmayanların emretmeye kalkışmaları gerçekte yetki gaspıdır. Bu durumun bireyin ve toplumların yaşamındaki karşılığı fesattır, kaostur. İnançtaki adı şirk, sosyal düzendeki adı ise tefrikadır. Kur’an’ın aydınlığına tabi olmak felâh, uzaklaşmak ise fesâd ile neticelenmektedir. Bu hal, bireyin yaşamında böyle olduğu gibi toplumsal yaşamda da böyle işlemektedir. "Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur." (Kur’an 43: 84) ayeti için söylediklerimizi burada da aynen tekrarlayabiliriz.

Kur’an, bazı muhatapların yaratanın Allah olduğunda bir şüpheleri ve bir itirazları olmadığını bildiriyor. Ancak onlar yaratıcı olduğuna inandıkları Allah’ı, hükmedici olarak kabul etmiyorlar. İşte sorun da bu noktadadır. Kur’an’ın düzeltmeyi hedeflediği yanlış inanç da budur. Yaratanın Allah olduğuna inanılması, egemenlik ve kanun koyma hakkının da ancak Allah’a ait imanını gerektirir. Eğer ki sosyal-siyasal, hukukî, ahlakî işlerin yasalarını belirleme yetkisi Allah’a değil de yaratılmışlara verilirse, Allah’a ortak koşmuş olunur. O’nu birlememiş, dolayısıyla şirke düşmüş olunur. O zaman da O’nu sadece yaratıcı bilmenin hiç bir anlam ve faydası olmayacaktır.

"Kur’an’da serdedilen yerin ve göklerin ‘Hakimi’ kavramı, sadece belirli bir zaman için, sınırlı bir güce sahip olmaları nedeniyle ölümlü, zayıf kralların tam tersine Allah, el-Hakim, es-Samed, Kadir-i Mutlak, tüm zamanlarda ve mekânlarda her şeyin üzerine Mutlak Hakim olandır" (Mevdudi, 1986: 2/40). Bunun tabiî neticesi, insanın kulluğu ancak Allah’a has kılması yani bireysel ve toplumsal alanda Allah’ı tek hüküm sahibi kabul etmesidir.

 "Yaratmak da hâkimiyet/emretmek de O’na mahsustur" ifadesinden önce Allah, göklerin ve yerin yaratılışından, sınırsız hükümranlığının kuşatıcılığından, gece ve gündüzün deveranından, güneşi, ayı ve yıldızları kendi buyruğuna baş eymesinden vurguyla bahsetmektedir. Böylece "Kur’an, bunu, aslında Allah’ın kainatın yalnızca Hâlıkı olmayıp, onun Hâkimi ve Müdebbir’i de olduğunu vurgulamak için zikretmektedir. Yani Allah kainatı yarattıktan sonra onunla irtibatını ve ilgisini kesmemiştir. Bilâkis her saniye ve her an O, kainatı idare etmektedir. Allah’ın evrenin sorunlarına dair yapacağı hiçbir şeyi kalmadığı şeklindeki bir kanaât, insan mukedderatının başka biri tarafından çizildiği veya sonuçlandırıldığı şeklindeki bir inanca götürür." (Mevdudi, 1986: 2/39-40).

Demek ki hemen hiçbir dönemin cahiliyye insanının, Allah’ın varlığına inanıp-inanmama, âlemin yaratıcısı ve en büyük İlâhı olma noktasında tereddütleri yoktu/yoktur. Zaten Allah, kitabı ve peygamberleri vasıtasıyla böylesi bir noktayı izaleyi de ana hedef olarak ortaya koymamıştır. Asıl düzeltilmesi hedeflenilen, insan yaşamının bir bütün olarak Allah’ın emir ve yasaklarına bırakılması hususudur. Bunun için Kur’an, ısrarla gökteki İlâhın yerde de İlâh olduğu, yaratan olduğuna inanılan Allah’ın insan yaşamında emretmeye de tek yetkili merciî olduğu noktasına imana davet ediyor. Şayet Allah’ın yaratan olduğuna inanılıyorsa bilinmelidir ki emretme de sadece O’na aittir. Ve şayet emr yetkisi Allah’a verilmezse, yaratanın Allah olduğuna dair inanç yetersizdir ve sahibini kurtarmayacaktır.

Mekke cahiliyyesinin inanç karakteristiği de böyleydi. Bir farkla ki günümüz modern cahiliyyesi gibi büyüklenmiyordu. ‘Allah dilemeseydi kendilerinin şirke düşmeyeceklerini’ söylüyorlardı. Zaten ne Mekkelileri ne de diğer kavimleri müşrik yapan sebep, ‘Allah’tan başka yaratıcıya inanmış olmaları değildi. Onların şirki, Allah’ı gökte İlâh kabul ettikleri halde, sosyal yaşam ve kanun koymada uluhiyyeti, rububiyyeti çoğu kez kendilerine almış olmalarıydı. Oysa ki, "Ahiret de dünya da Allah’ındır." (Kur’an 53:25; 92:13)

Allah, kendisinden başka İlâh olmadığını, göklerin ve yerin sahibi olduğunu, dirilttiğini ve öldürdüğünü, göğün, yerkürenin, kendisine ‘isteyerek geldik’ diye boyun eğdiklerini, huzurunda bulunanların ibadet hususunda kibirlenmediklerini, emirlerine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan meleklerin olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğunun, yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkesin Allah’a secde ile O’nu tesbih ediyor olduğunu ve O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şeyin olmadığını bildirmektedir (Bkz.: Kur’an 7:158; 41:11; 22:18;21:19; 66:6; 57:1;17:44).

Kur’an, dikkatimizi, evreni yaratıp O’na boyun eğdiren, âlemlerdeki fıtrat kodlarının sahibi, yaratmada ve emretmede eşi ve ortağı bulunmayan Allah’a çevirmektedir. Muhakkak ki insan, itaâtkar varlıklar âlemiyle birlikte iman kervanına katılır, yaşamını şekillendiren prensipleri Allah’ın emirlerine bırakır ve O’nu anarsa kurtulmuş olur. Aksi taktirde başıboş olarak sahipsiz çöllerde divâneler gibi meçhule gider. "Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz" (Kur’an 20:124).

Allah’ın hüküm bildirdiği bir meselede kendisi de hüküm koymaya kalkışan Şeytan’ın (el-İblis), çarpık inancı da bunu ifade etmiyor mu? Bu noktayı doğru anlarsak Kur’an’ın bizden istediği imanı, yani ‘tevhîd akidesi’ni de ayırt edebiliriz. İblis, Allah’ın yaratıcı olduğuna inanıyor ve O’nu birçok noktada da tevhîd ediyordu (Bkz.: Kur’an 7:14-16; 8: 48; 38: 82; 59: 16) Ancak şeytan, tevhîdin gerekleri olan bir imanla iman etmeyince lanetlenmiş, kovulan el-İblis olmuştur. Yine onu kıyamete kadar lanetli kılacak sebep, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı muhalefet etmesi, fikir yürüterek O’nun (c) hükümlerine muhalefet etmesiydi. Çünkü "Adem’e secde edin!.." emrine karşılık "O, secde edenlerden olmadı." Böylece şeytan fikir yürüterek muhalefet etti. Allah’ın emrine karşılık muhalif görüş bildirmesi O’nun ‘şeytan’ olması için yeter sebepti. "Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi." (Kur’an 7: 12) Bu durum ister Allah’ı tanımada olsun isterse Allah’ın hakimiyetini ve hükmünü tartışmada olsun Allah’a rağmen yargıda bulunmak her bir insan için de İblis’in yolundan gitme sonucunu doğurur.

İblis’in Allah’a inanmış olması, onu kafirlerden hatta onların öncüsü olmaktan kurtarmadı. Nitekim yukarıda da belirtiğimiz gibi o, Allah’a bir çok sıfatıyla inandığını da söylüyordu. Ancak onu ne bilgisi ne de belli noktalarda doğruyu tasdiki kurtardı. Allah’ın bir veya birkaç noktada dahi hüküm koyma yetkisini red veya sorgulama insanı dinden çıkartır, şeytanın yoluna sevk eder. Böyle bir insan, bir noktadan sonra Allah’ı anamaz olur ve tuttuğu yol da   -şeytanın arkadaşlığı- ona hoş gelir.

Vurgulamaya çalıştığımız hakimiyet/egemenlik noktası, ibadet kavramının doğrudan tanımı içerisindedir. Nitekim ibadet, insan hayatının sadece bir kesitini kapsamıyor. Zaman ve mekân açısından da bölünme veya tahsis kabul etmiyor. İbadet, insan yaşamında, ‘bana ait’ dediği ve müdahil olabileceği her şeyi ve her an’ı âlemlerin Rabbi Allah için yerine getirmesidir. "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir." (Kur’an 6: 162)

Çözüm: Vahy ile Sıkı Rabıta

Kulluktan kaçışın, hakka baş kaldırmanın, kendini büyük görerek tuğyana yönelişin tarihi, insanların ilâhî mesaj ile tanışması kadar eskidir. Cahilî statükolar, insan-vahy arasını kopuk tutabilmek için vahy ile tanışmanın önüne engeller koymuşlardır. Zira vahy ile yeniden tanışan insanın, yaşamı bu merkezden şekillendirmeye yöneleceği bilinen bir konudur. Keza Allah’ın dininin uydurulagelen dinlere tercih edileceği tarihsel olarak da teyid edilmiştir.

"Bir Peygamber’in gönderildiği her cahilîyyede Peygamber’e engel olmaya, onu yalanlamaya, davetine set olmaya koşuşan bir ‘mele’ (toplumun ileri gelenleri) ve liderlerine (küçük bir azınlık dışında) uyan ‘yığınlar’ görürüz. Onlara göre gerçek sorun hâkimiyet sorunudur: Onlar mı? yoksa, şerîatının uygulanması yoluyla Allah (c) mı? Bütün cahilîyyelerdeki müstekbirleri ‘Lailâhe illellah’ çağrısına karşı savaşa iten gerçek sorun budur... Mekke’deki olay da aynı olaydı. ‘Mele’ Kureyş’ti orada. Davetle savaşı ve ona set olmayı o üstlenmişti. Gerçekte Kureyşle Muhammed (s) arasında bir savaş değildi bu. Onlarla Resûlullah (s)’ın yüklendiği ‘davet’ arasındaki bir savaştı." (Kutub, 1995) Dolayısıyla siyasal nüfûzlarının İslâm davetiyle sarsılacağını bilenler insanların vahiyle aralarını açık tutmaya, dine parçacı bir tarzda yaklaşmaya çalışmışlardır.

Musa (a)’nın kavminde öne çıkan üç güç odağı, hemen tüm Cahiliyye sistemlerinde de vardır. Karun, Firavun ve Haman. Bunların her biri tağutun bir görüntüsüdür. Haktan sapışın ve/veya saptırmanın bir boyutudur. "Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki, Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi." (Kur’an 29: 39) Güç odaklarının ortaya çıkış sebepleri; bağy, tuğyan ve istikbardır. Bunlar için seçilmiş örnek tipler: Firavun, Mele, Hâman, Bel’am, Mütrefun, Karun’dur (Bkz.: Eryarsoy, 1993; İslamî Kimlik, 1996; Ünal, 1990; Kerimoğlu, 1992).

İnsan yaşamını disiplin altına alan; emir ve yasakların, helâl ve haram hükümlerin kaynağı Kur’an’dır. O, yanlış düşünceleri tashih ediyor ve şöyle buyuruyor: "Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini getiren ortakları mı var?" (Kur’an 42: 21) Bu alaylı ve tehdit dolu ifadeyle mücrimlerin tuttukları yolun ne kadar boş ve neticesiz olduğu hatırlatılıyor.

Çözüm: "Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı beğendim." (Kur’an 5: 3) Artık helâl ve haram hükmü koyma yetkisi, uyulması veya sakınılması gerekli kanunları va’z etme merciî ancak kendisine kulluk edilmesi gereken Allah’tır. Bunun anlamı ise sosyal-siyasal, hukukî, iktisadî ve ahlâkî yani insan yaşamının her anını/alanını kuşatan kanunların Aziz ve Hâkim olan Allah’a bırakılmasıdır. Farklı bir ifadeyle insanın hevânın ve yaratılmışların egemenliğinden kurtarılmasıdır.

 "Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur." (Kur’an 12:40,67) "Gökteki İlâh da, yerdeki İlâh da O’dur."(Kur’an 43:84) "Bilesiniz ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur!"(Kur’an 7: 54). Zira O’nun Mülk ve saltanatında ortağı yoktur (Kur’an 25:2).

Bu sınırları ihlâl edenler, ister gök tanrısı, ister iyilik/kötülük tanrısı isterse günümüz siyasal tanrıları olsun fark etmez. Bunların tümü sahte tanrılardır. Yapılan hâkimiyet gaspıdır ve adı şirktir, küfürdür. Bu yetkiyi başkalarına -taşlara, ağaçlara, ruhlara, meleklere, kurumlara, peygamberlere kısaca canlı-cansız, ölü veya diri- nispet edenler veya bu yetkiyi talep edenler, sapkınlık olarak aynı noktadadırlar.

Bir kısmı, ilkel insanın Paganizmi iken daha başkaları, çağdaş insanın modern dinleridir (kutsallaştırılan izmler gibi). Dolayısıyla İslâm’ın bütüncül yaklaşımından uzaklaşılması hangi noktada olursa olsun hakimiyetin gaspını; yani, siyasal tanrıların ortaya çıkmasını sağlar.

 

* Bu sözcük, küresel ile yerelin birlikte düşünülmesi için kullanılan bir kelimedir. "Küresel"in İngilizce’si olan "global" ve "yerel"in İngilizce’si olan "local"in birleştirilmesi ile türetilmiştir.

KAYNAKÇA

Buharî (1987) Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, İstanbul: Ötüken Yayınları.

Erdoğan, Mehmet (2000) İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul: İFAV.

Eryarsoy, M. Beşir (1993) "Güç Odakları" İstanbul: Değişim Dergisi, sayı: 5, s. 39-44.

İbn Kesir (1994) El-bidaye ven-Nihaye, Çeviri: M. Keskin, İstanbul: Çağrı Yayınları.

İslâmî Kimlik (1996) Toplu Çalışma, İstanbul: Ekin Yayınları.

Kerimoğlu, Yusuf (1992) Kelimeler ve Kavramlar II, İstanbul: İnkılâb Yayınları.

Kutub, Seyyid (1989) Fî zılâl-il Kur’an, Çev.: Heyet, İstanbul: Dünya Yayınları.

Kutub, Seyyid (1995) Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Çev.: N. Yıldız., İstanbul: Risale Yayınları.

Kutub, Seyyid (1992) Yoldaki İşaretler, Çev.: Salih Karataş, İstanbul: Dünya Yayınları.

Mevdudi (1991) Kur’an’a Göre Dört Terim, Türkçesi: O. Cilacı, İ. Kaya, İstanbul: 18. Baskı, Beyan Yayınları.

Mevdudî (1986) İslâm’da İhya Hareketleri, Terc.: A. Ali Genç, İstanbul: Pınar Yayınları.

Mevdudî (1986) Tefhimu’l Kur’an, Tercüme: Kurul, İstanbul: İnsan Yayınları.

Neseî, (1981) Terceme: Heyet, İstanbul: Kalem Yayınları.

Özütoprak, Ahmet Yusuf (1997) Dini Doğru Anlamak, İstanbul: Pınar Yayınları.

Sözengil, Tarık Mümtaz (1991) Tarih Boyunca Alevilik, İstanbul: Çözüm Yayınları.

Sarıbay, Ali Yaşar (2001) Postmodernite Sivil Toplum ve İslâm, İstanbul-Bursa: Alfa Yayınları.

Şâtıbî (1990) el-Muvâfakât, Çev.: M. Erdoğan, İstanbul: İz Yayınları.

Tirmizî (Tarihsiz) Mütercim: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, İstanbul: Yunus Emre Yayınları.

Taberî Tefsiri (Tarihsiz) Tercüme: Mehmet Keskin, İstanbul: Ümit Yayınları.

Ünal, Ali (1990) Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul: Beyan Yayınları. 

Yazçiçek, Ramazan (2003) "Tüketim ve Bilinç Üzerine Mülahazalar", İstanbul: Haksöz, s: 150-151.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...