İslam’a
Bütüncü Yaklaşım ya da Tevhîd
Ramazan
YAZÇİÇEK
Giriş
Batı
toplumlarında Aydınlanmayla birlikte pozitivizm etkisini endüstriyel
kapitalizm aracılığıyla dinsel her bir öğeye varıncaya kadar gösterdi.
Bu süreçte dine, bireylerinin kendilerini ilâhî amaçlara vakfetmekten
uzaklaştırma rolü biçildi. Ancak din, beklenilenin aksine önemini
yitirmedi, bilakis yükselen değer oldu (Sarıbay, 2001: 73-83).
Küreselleşmeyle birlikte her alanda olduğu gibi dinin de ‘küresel’ bir
işlev görmesi beklendi. Bu bağlamda dinsel çoğulculuk (pluralizm) vs.
nev’înden paradigmalarla, değerlerin kıymetsizleştirilmesi; yerel
olanların ortadan kaldırılması –en azından inceltilmesi- zemininde bir
din hedeflendi. Bununla kendi doğasına ters düşmesine rağmen din, vahiy
merkezli olmaktan çıkartılıp rasyoalize edilmek ve hümaniter bir zemin
üzerine oturtulmak istendi. Yani akıl ve insan merkezli "glocal"* bir
din üretilmek hedeflendi. Nitekim bu ironi ile din, sekülarize edilerek
modern bir forma sokulmaya çalışıldı.
Doğu
toplumları açısından bu yaklaşım, kültürel dokuya ters düştüğü gibi
metafizik her yönelimi gözardı etmekteydi. Diğer taraftan modernliğin
tıkanması; tüketim kültürünün, teknolojinin kısaca modernitenin
verdiğinden fazlasını alıp götürmesi (Yazçiçek, 2003), Geleneğe olan
ilgiyi artırdı. Bununla geçmişten gelen her bir değer, farklı bir
ifadeyle, kadim miras gündeme taşındı, ilgi odağı da olmaya başladı.
Bu
yaklaşım ile Müslüman toplumlara ve özellikle İslâm’a böyle bir rolün
verilmeye kalkışılması abesle iştigalin ötesinde tam bir faciaydı. İslâm
düşüncesi açısından tevhîdin öz olduğu düşünülecek olursa bu, insan
yaşamında ayrışma değil vahdet; denge/adl zorunluluğu tartışılmazını bir
kez daha gündeme taşıdı. Zira tevhîd, bireysel itikadın toplumsal
ilişkilere yansımasıdır. Bu bütünlük içerisinde tevhîde inanmak ve
gerçeklik zemininde yaşanılır kılmak, sağlam bir inancın zorunluluğudur.
Bu algılayış aslında evvelemirde var olan tecdit ameliyesinin zamansal
yeni keşfidir. Zira İslâm düşüncesi, Gelenek (Tradition)le gelen mistik;
ruhçu tutumların merkeze alınmasını reddettiği gibi rasyonaliteyi
merkeze alan; bütünlüğü çözen ve bireyselleştiren, yaşamı kutsalın
müdahalesinden soyutlayarak bir anlamda sekülarizasyona uğratan bir
dünya görüşü olarak moderniteyi de reddeder.
Sosyolojik
serüvenleri zamansal ve mekansal olarak fark etse de tevhîdin yaşama
müdahalesi hep aynı olmuştur. İslâm vahye rağmen merkeze alınanlara
itibar etmez. Bu ister kadim dönemlerde olsun ister modern toplumların
problematiğine dayalı olarak ortaya çıkan sorunlar karşısında olsun
böyledir. İslâm her sapmada vahye rücû edişi; tevhîd ve ümmet bilincini
ikame etmek gerektiğini; insan yaşamına dair sosyal-siyasal boyutu
gündeme taşır. Biz buna, "İslâmî bütüncü yaklaşım" diyoruz. Zira
İslâm’ın sosyal yaşama müdahale talebini bütüncü özelliğinin gereği
görüyoruz.
Kimilerine
göre tevhîdi bu boyutuyla gündeme getirmek gereksiz, kimilerine göre
zamansız, kimilerine göre de asılsız olabilir. Ancak biz, tevhîdin,
Kur’an’ın ana mesajı olduğu gibi, bütün meselelerin mihveri olduğunu
düşünüyoruz. Dolayısıyla o doğru anlaşıldığında her şey doğru
anlaşılacak; o yanlış anlaşıldığında her şey yanlış anlaşılacaktır.
Kur’anî bir bakış, tevhîdi sürekli gündemde tutmayı, her şeyi o mihver
etrafında anlama ve yaşama çabasını zorunlu kılmaktadır.
Kur’an,
insan yaşamının tanzimine dair iki tür hüküm va’z eder. Bunlardan
birinci kısım hükümler, akaid ve ibadetlerle ilgilidir. Bunlar, dinin
ikâmesine; kişi ile Allah arasındaki ilişkileri düzenlemeye yönelik
olanlardır. İkinci kısım hükümler ise fert-fert ve fert-toplum arsındaki
ilişkileri düzenler. Bu nev’î hükümler ile devlet ve toplumun tanzimi
amaçlanmaktadır. Bu kısmın kapsamına ise muamelât, ukûbât, ahvâl-i
şahsiye, idare hukuku ile ilgili hükümler girmektedir. Her iki gurup
hükümlerin amacı da insanın dünya ve ahiret saâdetini temin etmeye
yöneliktir (Erdoğan, 2000: 30). Teslimiyet ile başlayan bu bütünlük
yaşamın her cephesinde gözükür. Keza İslâm’a Kur’an’ın bütünlüğünde
yaklaşmak amelî değil itikâdî bir zorunluluktur.
Bu
çalışmamızda, va’z edilen iki tür hükmün ayrıntısına girmeyecek, daha
çok İslâm’ın bütüncü özelliği üzerinde duracağız. Akidenin bölünme kabul
etmez bütünlüğünün sosyal-siyasal yaşama dair yansımasına değineceğiz.
Gündemi
Şer’an Hüsn-i Kabûl Görür Kılmak
-Yönteme
Dair-
Amelî
neticesi olmayan herhangi bir meseleye dalmak ve güncel olmayan bir
fitneyi gündeme getirip, mücadeleyi o yönde yoğunlaştırmak... Evet bütün
bunlar, şer’an hüsn-i kabul görmeyen yaklaşımlardır. Pratik neticesi
olmayan konularla ilgili soru sorulmasının yasaklanması veya fayda
verdiği kadarına cevap ile yetinilmesi de bundan olsa gerek.
Yaşadıkları ‘an’ın vacibini mudrîk müslümanlar, çeşitli fitnelerin baş
gösterdiği dönemlerde, öncelikle ‘o an’ söz konusu olan fitneyi ortadan
kaldırmaya çalışmışlardır. Onlar, içinde bulunulan şartlarda söz konusu
olmayan konuları gündeme getirerek İslâm’ın pratiklik gerçeğinden
uzaklaşmamışlardır.
İmam Ali
(r), kendisinin ilâhlaştırılması fitnesini gözardı ederek, İmam Ebubekir
(r) dönemindeki zekatı vermeyenlerin fitnesini gündeme getirmemiştir.
Keza Ahmed b. Hanbel (r), kendi döneminde Kur’an mahluk mu değil mi?
diye ortaya çıkartılan fitneyi gözardı ederek önceki dönemlerde yaşanmış
farklı olaylarla vakit geçirmemiştir (Bkz.: Buharî, 1987: 3/1325,1326;
Neseî, 1981: 5,6/27; İbn Kesir, 1994: 6/442,443; Sözengil, 1991;
Özütoprak, 1997). Onlar, tüm çabalarını yaşadıkları fitnenin etkilerini
ortadan kaldırılmaya harcamış, öncelikle yaşanılan sorunlara çözümler
aramışlardır.
Lüzumsuz
uğraşılar, mükellefi yükümlü tutulduğu konularla uğraşmaktan alıkoyar.
Hem bu tür uğraşılar üzerine ne dünyada ne de ahirette bir fayda
terettüp etmez. Müslümanlar, her şey üzerinde düşünmek/tartışmak ve
onunla ilgili gerekli-gereksiz bilgiyi elde etmek çabasından beridirler.
Sahabe ve Tâbiîn’den oluşan Selef-i Sâlih, pratik bir faydası bulunmayan
bu gibi konulara dalmamışlardır. Oysaki onlar, talep edilen ilmin
mânâsının ne olduğunu en iyi bilen kimselerdi.
Sonuç
olarak diyoruz ki, pratik bir netice doğurmayan bir şey şerîatçe
istenilen şey değildir (Şâtıbî, 1990: 1/38,41-44,47,51). Peygamberlerin
davet tarihleri bunun açık delilidir. Tüm müceddidlerin ihyâ
hareketlerinde de bu böyledir (Bkz: Mevdudi, 1986; Özütoprak, 1997).
Bunun için öncelikle günümüz fitnesinin ne olduğunu/neyi içerdiğini
doğru anlamak zorundayız. ‘Fitne’ dediğimiz olgunun amilleri doğru
tespit edilmeli ve mücadeleye o yönde yoğunlaşılmalıdır. Farklı bir
ifadeyle, değişkene ‘fitne’ özelliği kazandıran sebeplerin doğru teşhisi
ve doğru bir tedâvî ile ortadan kaldırılması gereklidir.
Kur’an’ın
Ana Hedefi Sağlam Bir İnanç
Sistemi
Oluşturmaktır
Kur’an,
insanlık için öncelikle sağlam bir inanç sistemi getirmiştir. Bu inanç
sisteminin temel karakteristiği, kulluğun Allah’a has kılınmasıdır.
Dolayısıyla İlâhi mesajın hedef kitlesi, evvelemirde hakkı batıl ile
karıştıranlar, kulluğu Allah’tan başkalarına paylaştırmaya kalkışanlar
olmuştur. Bu bağlamda süregelen problem, Allah’ın varlığı-yokluğu, hatta
Allah’ın evrenin yaratıcısı olup olmadığı problemi olmamıştır. Kur’an
mesajı, insanlara Allah’ın var olup olmadığını bildirmekten öte, Ondan
başka İlâh olmadığı eksenlidir. Problem, tamamen kime, niçin ve nasıl
kulluk edileceği problemidir. Zira sapma genellikle bu minvâl etrafında
olmuştur. Nitekim tarih boyunca esas mücadele muvahhidler ile
muharrifler arasında yaşanmıştır. Kâbiller, Nemrudlar, Firavunlar, Ebu
Cehiller bu zorlu mücadelenin hep tahrif edici tarafı olmuş ve yetki
gaspında bulunmuşlardır. Esas itibariyle bu yetki gaspı, insanlığın,
geçmişte olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu sorunların özünü teşkil
etmektedir.
Tevhîd ve
şirk insanlığın gündeminden hiç düşmemiştir. Bu olgular insanın
yaratılışıyla birlikte hep olagelmiştir. Zira şirk, insan için tevhîdin
zıddı olarak imtihan gerekçesidir. Bu ameliyyenin insan yaşamında
değişik tezahürleriyle bulunması, onun ertelenir olduğunu göstermez.
Çünkü Allah’tan başka ilâh edinmenin birçok yolu vardır ve bu insan
yaşamında değişik şekillerde ortaya çıkmıştır.
Allah’tan
başka ilâh edinmenin somut tezahürlerinden birisi, gökte İlâh kabul
edilenin yerde ilâh kabul edilmemesidir. Bu tarz ilâh edinme Allah’tan
başkasını yaratıcı olarak kabul etme değil, Allah’a rağmen yaşama
yönelik kurallar va’z etme şeklinde ortaya çıkmaktadır. Bununla gelinen
nokta, üretilmiş değerlerin mutlaklaştırılması yani aklın ilâh
edinilmesidir. Günümüz toplumlarının en belirgin sapmalarından biri
kuşkusuz bu noktadır. Bununla, âlemlerin Rabbi olan Allah, sadece
göklerin Rabbi kabul edilmekte, sosyal-siyasal alana ait yetkileri ise
reddedilmektedir.
Risâletin
öncelikli hedefi dini Allah’a has kılmaktır. Allah’tan başka edinilen
sahte ilâhların yaşamda hükümferma oluşu, bu hedefi dikkate almamak,
sınırı ihlâl etmektir. Bireysel ve toplumsal yaşamın bozulması, Allah’a
ait yetkilerin yaratılmışlara verilmesinin kaçınılmaz sonucudur. Oysaki,
hukukî ve sosyal hayata yönelik emir ve yasaların sahibi olarak Allah’ı
bilmek, birleme (tevhîd) taâhhüdünün kendisidir. Bu durum, insanın
kulluğu açısından, içinde bulunduğu an’ın vacibini mudrîk olması;
fitnenin kaldırılıp dinin Allah’a has kılınmasıdır.
Tevhîd,
Kur’an’ın hedeflediği sağlam bir inanç sisteminin esasıdır. Keza
İslâm’ın özünü tevhîd teşkil eder. İnsanı iç çatışmaya düşmekten
(ikilem) kurtarmak için dünya ve ahiret işleri hep aynı ilâhî otorite
yani Allah (c.c.) tarafından düzenlenir. Bir kulun iki ‘Rabbi’ olamaz
(Kur’an 3: 64). Bu anlamda İslâm hukuku bir bütündür, asla bölünme
(tecezzî) kabul etmez. İnsanı ruh, beden ve duyular diye ayırmayıp bir
bütün olarak ele aldığı ve ona göre düzenlemelerde bulunduğu gibi,
hayatı da bir bütün olarak ele alır tanzim eder. Dolayısıyla O, hem
dindir, hem devlettir (Erdoğan, 2000: 31).
Gökte de
İlâh Yerde de İlâh O’dur
"Yoksa siz
Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden
öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet
gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta
olduklarınızdan asla gafil değildir." (Kur’an 2: 85)
Allah,
kozmik âlemin/evrenin tek hakimi, mutlak hükümranıdır. Varlıkların
bütünü kendisine ait olan Allah, kurallar koyma ve yönetme noktasında da
Ahad (bir/tek)dir. Çünkü O, mutlak hükümrandır. Nitekim insan, kendisini
çevreleyen bütün varlıklarla birlikte âlemlerin bir parçasıdır. Keza
Allah (c) âlemlerin Rabbidir.
"Hamd,
göklerin Rabbi, yerin Rabbi, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a
mahsustur." (Kur’an 45: 36; Bkz.: Kur’an 1: 2; Kur’an 43: 82). O Allah
ki; "Gökteki ilâh da, yerdeki ilâh da O’dur. O, hakîmdir, her şeyi
bilendir." (Kur’an 43: 84).
Alemler
üzerinde mutlak kudret, hâkimiyet O’na aittir. Yerlerin ve göklerin
sahipliği farklı ellerin değil, tek İlâh olan Allah’ındır. "Göklerde ve
yerde azamet yalnız O’nundur. O, azîzdir, hakîmdir." (Kur’an 45: 37)
O’nun azamet ve kudretinin önünde hiçbir şey yoktur, O mutlak
hükmedendir.
Ayet-i
Kerime’nin bir kısım muhataplarına baktığımızda şunu açıklıkla görürüz:
Göklerde İlâh olanın Allah olduğuna itiraz etmez ve inandıklarını
söylerler. Böyle olduğu halde Rabbımız (c) bir tespitle önce inanıldığı
varsayılan, ‘Gökte İlâh da O’ noktasını tekrarlamış ve sonrasında (şayet
bu imanınızda samimi iseniz, biliniz ki!) ‘yerdeki İlâh da O’dur!’ diye
buyurmuştur. Böylece dinin kendisine has kılınmasını istemiştir. Aksi
taktirde Allah’ın salt göklerin İlâhı olduğuna inanmanın bir faydası
olmayacaktır. Ta ki, yerde İlâh olanın da Allah olduğuna inanılmasına
kadar... Gökte İlâh olanın Allah olduğuna gerçekten inanılıyorsa -ki
öyle söyleniyor- bilinmelidir ki yerde de İlâh ancak Allah’tır. Yaşamı
yönlendirecek, emir ve yasaklarıyla bir düzen ve intizama sokacak olan
O’dur. Şayet yerde de O (c) İlâh kılınmazsa, Allah’ı yalnızca gökte İlâh
olarak bilmenin ehemmiyeti ve de kabul edilir bir yanı yoktur. Nitekim
Allah’tan başka İlâh olmadığı vurgusu, yani tevhîd, hep bu gerçeği
işaret eder.
"Göklerin,
yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü kendisine ait olan Allah
ne yücedir!" (Kur’an 43: 85) Mülkünde tasarruf etme hakkı ancak
Allah’ındır. Allah’ın bütün mülkün sahibi olması, kuşkusuz
egemenliği/hükümranlığı tek başına O’na vermeyi gerekli kılmaktadır.
"Gerçekten
şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri/tartışmaları için
telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak
koşanlar olursunuz." (Kur’an 6: 121) "Bir müslümanın Allah’ın
şeriatından kaynaklanmaksızın, hâkimiyeti tek başına O’na özgü kılmaya
dayanmaksızın herhangi bir insanın koyduğu en ufak bir hükme uyması...
Bu ufak noktada müslümanın ona uyması kendisini Allah’a teslim
olmuşluktan (müslümanlıktan) çıkarıp O’na ortak koşmuşluk (müşriklik)
konumuna getireceğini Kur’an ayeti kesin ve net bir şekilde ifade
etmektedir." (Kutub, 1989: 4/302).
Kur’an,
Allah’ın izni olmaksızın insanların hükümlerine tabi olanları müşrik
olarak vasıflandırır (Kur’an 42: 21). Kur’an, Allah’ın hükümüyle
hükmetmeyenleri kafir olarak nitelendirir (Kur’an 5: 44). Kur’an,
âlimlerini, önderlerini Allah’a rağmen emir kaynağı kabul edenleri
şirkle nitelendirir (Kur’an 9: 31). Helâl ve haram hükmü koymak Allah’a
ait bir yetki iken, hüküm koymaya kalkışanları Rabblık iddiacısı olarak
addeder. Onlara itaat ile yönelenleri de onları Rabb olarak ittihaz
etmiş kabul eder ve müşrik olarak sıfatlandırır.
Tirmizi’nin Adiy bin Hatem’den (r) rivayet etmiş olduğu hadiste; "Onlar
hahamlarını ve rahiplerini Allah’tan başka Rabb’ler edindiler." (Kur’an
9: 31) ayetini Resulullah’ın tefsir ettiği bildirilir. Adiy bin Hâtem:
"Onlar hahamlara ve rahiplere ibadet etmediler; onlara tapmadılar" dedim
“diyor” Resulullah (s): "Evet onlar halka helâl olanı haram, haram olanı
helâl kıldılar. Halk da onlara uydu. İşte bu, onlara ibadet etmeleri,
onlara tapmaları demektir." diye nakleder (Tirmizi, 5/206; Taberi
Tefsiri, 2/793).
"Şeriat ve
hükümde başkalarına tâbi olmak, insanı dinden çıkaran bir ibadettir.
İnsanların birbirlerini Rabb edinmeleri de işte budur. Bu da kulluğun
kesin bir delilidir. Bu din, bunları ortadan kaldırmak, yeryüzünde
insanı Allah’tan başkasına kulluk etmekten kurtarmayı ilan etmek için
gelmiştir. Şunu da hemen belirtmemiz gerekir ki teşrî yetkisi, sadece
kanunî hükümlerle sınırlı kalmaz. Nitekim şeriat terimi günümüz
insanlarının zihinlerinde bu dar anlam biçimiyle anlaşılmıştır. Düşünce
ve metotlar, değer ve ölçüler, gelenek ve göreneklerin hepsi de teşrî
konusuna girerler." (Kutub, 1992; Özütoprak, 1997).
Bu
bağlamda günümüzün en önemli fitnesinin ‘teşrîde yetki gaspı’ olduğu
kanaâtindeyiz. Ortaya çıkan pekçok sorun bu gaspın zorunlu sonucudur. Bu
fitne, gerçekte beşerin Rablık iddiasında bulunmasıdır. Zira bu gasp
belki zamanların gördüğü fitnelerin en şedîdidir. Hal böyle iken,
İslâm’ı tercih etmeyi bırakın, İslâmî olan her bir değere savaş açan
güçler dahi İslâm milletindenmiş gibi görülmekte/gösterilmeye
çalışılmaktadır. Nitekim bu durum gelinen noktanın vahâmetini bir kat
daha artırmaktadır. Günümüzde egemen güçlere dalkavukluk etmek,
yaltaklıktan ötürü İslâmî kavramları batıl düşünce doğrultusunda
yorumlamak bu cürmün esasını teşkil etmektedir. Allah’ın emirlerine zıt
yaşam tarzları benimsemek, vahye rağmen kanunlarla hükmetmenin mümkün
olabileceğini –hatta İslâmî(!) olduğunu- iddia etmek, gelinen noktada
fitnenin kanıksanır ve savunulur olduğunu göstermektedir.
Yaratmak
da Emretmek de O’na Mahsustur.
"Bilesiniz
ki yaratmak da emretmek de O’na mahsustur Alemlerin Rabbi Allah ne
yücedir!" (Kur’an 7:54). Yaratmakta payı olmayanların emretmeye
kalkışmaları gerçekte yetki gaspıdır. Bu durumun bireyin ve toplumların
yaşamındaki karşılığı fesattır, kaostur. İnançtaki adı şirk, sosyal
düzendeki adı ise tefrikadır. Kur’an’ın aydınlığına tabi olmak felâh,
uzaklaşmak ise fesâd ile neticelenmektedir. Bu hal, bireyin yaşamında
böyle olduğu gibi toplumsal yaşamda da böyle işlemektedir. "Gökteki İlâh
da, yerdeki İlâh da O’dur." (Kur’an 43: 84) ayeti için söylediklerimizi
burada da aynen tekrarlayabiliriz.
Kur’an,
bazı muhatapların yaratanın Allah olduğunda bir şüpheleri ve bir
itirazları olmadığını bildiriyor. Ancak onlar yaratıcı olduğuna
inandıkları Allah’ı, hükmedici olarak kabul etmiyorlar. İşte sorun da bu
noktadadır. Kur’an’ın düzeltmeyi hedeflediği yanlış inanç da budur.
Yaratanın Allah olduğuna inanılması, egemenlik ve kanun koyma hakkının
da ancak Allah’a ait imanını gerektirir. Eğer ki sosyal-siyasal, hukukî,
ahlakî işlerin yasalarını belirleme yetkisi Allah’a değil de
yaratılmışlara verilirse, Allah’a ortak koşmuş olunur. O’nu birlememiş,
dolayısıyla şirke düşmüş olunur. O zaman da O’nu sadece yaratıcı
bilmenin hiç bir anlam ve faydası olmayacaktır.
"Kur’an’da
serdedilen yerin ve göklerin ‘Hakimi’ kavramı, sadece belirli bir zaman
için, sınırlı bir güce sahip olmaları nedeniyle ölümlü, zayıf kralların
tam tersine Allah, el-Hakim, es-Samed, Kadir-i Mutlak, tüm zamanlarda ve
mekânlarda her şeyin üzerine Mutlak Hakim olandır" (Mevdudi, 1986:
2/40). Bunun tabiî neticesi, insanın kulluğu ancak Allah’a has kılması
yani bireysel ve toplumsal alanda Allah’ı tek hüküm sahibi kabul
etmesidir.
"Yaratmak
da hâkimiyet/emretmek de O’na mahsustur" ifadesinden önce Allah,
göklerin ve yerin yaratılışından, sınırsız hükümranlığının
kuşatıcılığından, gece ve gündüzün deveranından, güneşi, ayı ve
yıldızları kendi buyruğuna baş eymesinden vurguyla bahsetmektedir.
Böylece "Kur’an, bunu, aslında Allah’ın kainatın yalnızca Hâlıkı
olmayıp, onun Hâkimi ve Müdebbir’i de olduğunu vurgulamak için
zikretmektedir. Yani Allah kainatı yarattıktan sonra onunla irtibatını
ve ilgisini kesmemiştir. Bilâkis her saniye ve her an O, kainatı idare
etmektedir. Allah’ın evrenin sorunlarına dair yapacağı hiçbir şeyi
kalmadığı şeklindeki bir kanaât, insan mukedderatının başka biri
tarafından çizildiği veya sonuçlandırıldığı şeklindeki bir inanca
götürür." (Mevdudi, 1986: 2/39-40).
Demek ki
hemen hiçbir dönemin cahiliyye insanının, Allah’ın varlığına
inanıp-inanmama, âlemin yaratıcısı ve en büyük İlâhı olma noktasında
tereddütleri yoktu/yoktur. Zaten Allah, kitabı ve peygamberleri
vasıtasıyla böylesi bir noktayı izaleyi de ana hedef olarak ortaya
koymamıştır. Asıl düzeltilmesi hedeflenilen, insan yaşamının bir bütün
olarak Allah’ın emir ve yasaklarına bırakılması hususudur. Bunun için
Kur’an, ısrarla gökteki İlâhın yerde de İlâh olduğu, yaratan olduğuna
inanılan Allah’ın insan yaşamında emretmeye de tek yetkili merciî olduğu
noktasına imana davet ediyor. Şayet Allah’ın yaratan olduğuna
inanılıyorsa bilinmelidir ki emretme de sadece O’na aittir. Ve şayet emr
yetkisi Allah’a verilmezse, yaratanın Allah olduğuna dair inanç
yetersizdir ve sahibini kurtarmayacaktır.
Mekke
cahiliyyesinin inanç karakteristiği de böyleydi. Bir farkla ki günümüz
modern cahiliyyesi gibi büyüklenmiyordu. ‘Allah dilemeseydi kendilerinin
şirke düşmeyeceklerini’ söylüyorlardı. Zaten ne Mekkelileri ne de diğer
kavimleri müşrik yapan sebep, ‘Allah’tan başka yaratıcıya inanmış
olmaları değildi. Onların şirki, Allah’ı gökte İlâh kabul ettikleri
halde, sosyal yaşam ve kanun koymada uluhiyyeti, rububiyyeti çoğu kez
kendilerine almış olmalarıydı. Oysa ki, "Ahiret de dünya da
Allah’ındır." (Kur’an 53:25; 92:13)
Allah,
kendisinden başka İlâh olmadığını, göklerin ve yerin sahibi olduğunu,
dirilttiğini ve öldürdüğünü, göğün, yerkürenin, kendisine ‘isteyerek
geldik’ diye boyun eğdiklerini, huzurunda bulunanların ibadet hususunda
kibirlenmediklerini, emirlerine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan
meleklerin olduğunu, göklerde ve yerde bulunan her şeyin Allah’ı tesbih
ettiğini, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların
birçoğunun, yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkesin Allah’a secde ile
O’nu tesbih ediyor olduğunu ve O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir
şeyin olmadığını bildirmektedir (Bkz.: Kur’an 7:158; 41:11; 22:18;21:19;
66:6; 57:1;17:44).
Kur’an,
dikkatimizi, evreni yaratıp O’na boyun eğdiren, âlemlerdeki fıtrat
kodlarının sahibi, yaratmada ve emretmede eşi ve ortağı bulunmayan
Allah’a çevirmektedir. Muhakkak ki insan, itaâtkar varlıklar âlemiyle
birlikte iman kervanına katılır, yaşamını şekillendiren prensipleri
Allah’ın emirlerine bırakır ve O’nu anarsa kurtulmuş olur. Aksi taktirde
başıboş olarak sahipsiz çöllerde divâneler gibi meçhule gider. "Kim de
beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve
biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz" (Kur’an 20:124).
Allah’ın
hüküm bildirdiği bir meselede kendisi de hüküm koymaya kalkışan
Şeytan’ın (el-İblis), çarpık inancı da bunu ifade etmiyor mu? Bu noktayı
doğru anlarsak Kur’an’ın bizden istediği imanı, yani ‘tevhîd akidesi’ni
de ayırt edebiliriz. İblis, Allah’ın yaratıcı olduğuna inanıyor ve O’nu
birçok noktada da tevhîd ediyordu (Bkz.: Kur’an 7:14-16; 8: 48; 38: 82;
59: 16) Ancak şeytan, tevhîdin gerekleri olan bir imanla iman etmeyince
lanetlenmiş, kovulan el-İblis olmuştur. Yine onu kıyamete kadar lanetli
kılacak sebep, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı muhalefet etmesi,
fikir yürüterek O’nun (c) hükümlerine muhalefet etmesiydi. Çünkü "Adem’e
secde edin!.." emrine karşılık "O, secde edenlerden olmadı." Böylece
şeytan fikir yürüterek muhalefet etti. Allah’ın emrine karşılık muhalif
görüş bildirmesi O’nun ‘şeytan’ olması için yeter sebepti. "Ben ondan
daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi."
(Kur’an 7: 12) Bu durum ister Allah’ı tanımada olsun isterse Allah’ın
hakimiyetini ve hükmünü tartışmada olsun Allah’a rağmen yargıda bulunmak
her bir insan için de İblis’in yolundan gitme sonucunu doğurur.
İblis’in
Allah’a inanmış olması, onu kafirlerden hatta onların öncüsü olmaktan
kurtarmadı. Nitekim yukarıda da belirtiğimiz gibi o, Allah’a bir çok
sıfatıyla inandığını da söylüyordu. Ancak onu ne bilgisi ne de belli
noktalarda doğruyu tasdiki kurtardı. Allah’ın bir veya birkaç noktada
dahi hüküm koyma yetkisini red veya sorgulama insanı dinden çıkartır,
şeytanın yoluna sevk eder. Böyle bir insan, bir noktadan sonra Allah’ı
anamaz olur ve tuttuğu yol da -şeytanın arkadaşlığı- ona hoş gelir.
Vurgulamaya çalıştığımız hakimiyet/egemenlik noktası, ibadet kavramının
doğrudan tanımı içerisindedir. Nitekim ibadet, insan hayatının sadece
bir kesitini kapsamıyor. Zaman ve mekân açısından da bölünme veya tahsis
kabul etmiyor. İbadet, insan yaşamında, ‘bana ait’ dediği ve müdahil
olabileceği her şeyi ve her an’ı âlemlerin Rabbi Allah için yerine
getirmesidir. "De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve
ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir." (Kur’an 6: 162)
Çözüm:
Vahy ile Sıkı Rabıta
Kulluktan
kaçışın, hakka baş kaldırmanın, kendini büyük görerek tuğyana yönelişin
tarihi, insanların ilâhî mesaj ile tanışması kadar eskidir. Cahilî
statükolar, insan-vahy arasını kopuk tutabilmek için vahy ile tanışmanın
önüne engeller koymuşlardır. Zira vahy ile yeniden tanışan insanın,
yaşamı bu merkezden şekillendirmeye yöneleceği bilinen bir konudur. Keza
Allah’ın dininin uydurulagelen dinlere tercih edileceği tarihsel olarak
da teyid edilmiştir.
"Bir
Peygamber’in gönderildiği her cahilîyyede Peygamber’e engel olmaya, onu
yalanlamaya, davetine set olmaya koşuşan bir ‘mele’ (toplumun ileri
gelenleri) ve liderlerine (küçük bir azınlık dışında) uyan ‘yığınlar’
görürüz. Onlara göre gerçek sorun hâkimiyet sorunudur: Onlar mı? yoksa,
şerîatının uygulanması yoluyla Allah (c) mı? Bütün cahilîyyelerdeki
müstekbirleri ‘Lailâhe illellah’ çağrısına karşı savaşa iten gerçek
sorun budur... Mekke’deki olay da aynı olaydı. ‘Mele’ Kureyş’ti orada.
Davetle savaşı ve ona set olmayı o üstlenmişti. Gerçekte Kureyşle
Muhammed (s) arasında bir savaş değildi bu. Onlarla Resûlullah (s)’ın
yüklendiği ‘davet’ arasındaki bir savaştı." (Kutub, 1995) Dolayısıyla
siyasal nüfûzlarının İslâm davetiyle sarsılacağını bilenler insanların
vahiyle aralarını açık tutmaya, dine parçacı bir tarzda yaklaşmaya
çalışmışlardır.
Musa
(a)’nın kavminde öne çıkan üç güç odağı, hemen tüm Cahiliyye
sistemlerinde de vardır. Karun, Firavun ve Haman. Bunların her biri
tağutun bir görüntüsüdür. Haktan sapışın ve/veya saptırmanın bir
boyutudur. "Karun’u, Firavun’u ve Hâmân’ı da (helâk ettik). Andolsun ki,
Musa onlara apaçık deliller getirmişti de onlar yeryüzünde büyüklük
taslamışlardı. Halbuki (azabımızı aşıp) geçebilecek değillerdi." (Kur’an
29: 39) Güç odaklarının ortaya çıkış sebepleri; bağy, tuğyan ve
istikbardır. Bunlar için seçilmiş örnek tipler: Firavun, Mele, Hâman,
Bel’am, Mütrefun, Karun’dur (Bkz.: Eryarsoy, 1993; İslamî Kimlik, 1996;
Ünal, 1990; Kerimoğlu, 1992).
İnsan
yaşamını disiplin altına alan; emir ve yasakların, helâl ve haram
hükümlerin kaynağı Kur’an’dır. O, yanlış düşünceleri tashih ediyor ve
şöyle buyuruyor: "Yoksa onların, Allah’ın izin vermediği bir dini
getiren ortakları mı var?" (Kur’an 42: 21) Bu alaylı ve tehdit dolu
ifadeyle mücrimlerin tuttukları yolun ne kadar boş ve neticesiz olduğu
hatırlatılıyor.
Çözüm:
"Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin
için din olarak İslâm’ı beğendim." (Kur’an 5: 3) Artık helâl ve haram
hükmü koyma yetkisi, uyulması veya sakınılması gerekli kanunları va’z
etme merciî ancak kendisine kulluk edilmesi gereken Allah’tır. Bunun
anlamı ise sosyal-siyasal, hukukî, iktisadî ve ahlâkî yani insan
yaşamının her anını/alanını kuşatan kanunların Aziz ve Hâkim olan
Allah’a bırakılmasıdır. Farklı bir ifadeyle insanın hevânın ve
yaratılmışların egemenliğinden kurtarılmasıdır.
"Hüküm
sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi
emretmiştir. İşte dosdoğru din budur." (Kur’an 12:40,67) "Gökteki İlâh
da, yerdeki İlâh da O’dur."(Kur’an 43:84) "Bilesiniz ki yaratmak da
emretmek de O’na mahsustur!"(Kur’an 7: 54). Zira O’nun Mülk ve
saltanatında ortağı yoktur (Kur’an 25:2).
Bu
sınırları ihlâl edenler, ister gök tanrısı, ister iyilik/kötülük tanrısı
isterse günümüz siyasal tanrıları olsun fark etmez. Bunların tümü sahte
tanrılardır. Yapılan hâkimiyet gaspıdır ve adı şirktir, küfürdür. Bu
yetkiyi başkalarına -taşlara, ağaçlara, ruhlara, meleklere, kurumlara,
peygamberlere kısaca canlı-cansız, ölü veya diri- nispet edenler veya bu
yetkiyi talep edenler, sapkınlık olarak aynı noktadadırlar.
Bir kısmı,
ilkel insanın Paganizmi iken daha başkaları, çağdaş insanın modern
dinleridir (kutsallaştırılan izmler gibi). Dolayısıyla İslâm’ın bütüncül
yaklaşımından uzaklaşılması hangi noktada olursa olsun hakimiyetin
gaspını; yani, siyasal tanrıların ortaya çıkmasını sağlar.
* Bu
sözcük, küresel ile yerelin birlikte düşünülmesi için kullanılan bir
kelimedir. "Küresel"in İngilizce’si olan "global" ve "yerel"in
İngilizce’si olan "local"in birleştirilmesi ile türetilmiştir.
KAYNAKÇA
Buharî
(1987) Mütercim: Mehmet Sofuoğlu, İstanbul: Ötüken Yayınları.
Erdoğan,
Mehmet (2000) İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, İstanbul: İFAV.
Eryarsoy,
M. Beşir (1993) "Güç Odakları" İstanbul: Değişim Dergisi, sayı: 5, s.
39-44.
İbn Kesir
(1994) El-bidaye ven-Nihaye, Çeviri: M. Keskin, İstanbul: Çağrı
Yayınları.
İslâmî
Kimlik (1996) Toplu Çalışma, İstanbul: Ekin Yayınları.
Kerimoğlu,
Yusuf (1992) Kelimeler ve Kavramlar II, İstanbul: İnkılâb Yayınları.
Kutub,
Seyyid (1989) Fî zılâl-il Kur’an, Çev.: Heyet, İstanbul: Dünya
Yayınları.
Kutub,
Seyyid (1995) Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Çev.: N. Yıldız.,
İstanbul: Risale Yayınları.
Kutub,
Seyyid (1992) Yoldaki İşaretler, Çev.: Salih Karataş, İstanbul: Dünya
Yayınları.
Mevdudi
(1991) Kur’an’a Göre Dört Terim, Türkçesi: O. Cilacı, İ. Kaya, İstanbul:
18. Baskı, Beyan Yayınları.
Mevdudî
(1986) İslâm’da İhya Hareketleri, Terc.: A. Ali Genç, İstanbul: Pınar
Yayınları.
Mevdudî
(1986) Tefhimu’l Kur’an, Tercüme: Kurul, İstanbul: İnsan Yayınları.
Neseî,
(1981) Terceme: Heyet, İstanbul: Kalem Yayınları.
Özütoprak,
Ahmet Yusuf (1997) Dini Doğru Anlamak, İstanbul: Pınar Yayınları.
Sözengil,
Tarık Mümtaz (1991) Tarih Boyunca Alevilik, İstanbul: Çözüm Yayınları.
Sarıbay,
Ali Yaşar (2001) Postmodernite Sivil Toplum ve İslâm, İstanbul-Bursa:
Alfa Yayınları.
Şâtıbî
(1990) el-Muvâfakât, Çev.: M. Erdoğan, İstanbul: İz Yayınları.
Tirmizî
(Tarihsiz) Mütercim: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, İstanbul: Yunus Emre
Yayınları.
Taberî
Tefsiri (Tarihsiz) Tercüme: Mehmet Keskin, İstanbul: Ümit Yayınları.
Ünal, Ali
(1990) Kur’an’da Temel Kavramlar, İstanbul: Beyan Yayınları.
Yazçiçek,
Ramazan (2003) "Tüketim ve Bilinç Üzerine Mülahazalar", İstanbul:
Haksöz, s: 150-151.