Ahmet
Davudoğlu:
“Türkiye
Küresel Güçtür”
ANLAYIŞ
MART 2004 / SAYI:10
Anlayış:
Bugünlerde ülkenin iç ve dış politikası tamamen Kıbrıs Sorunu’na
kenetlenmiş durumda. Bu noktada sizin hem ilim adamı, hem de politika
yapım sürecine katılan bir kişi olarak yapacağınız yorumlar büyük önem
taşıyor. Bu yüzden benim ilk sorum Kıbrıs’la ilgili olacak. Son gelinen
müzakere noktasında Kıbrıs’la ilgili nasıl bir perspektif ve ne gibi
gelişmeler öngörüyorsunuz?
Ahmet
Davudoğlu: Kıbrıs’taki süreç 30 senelik bir ateşkestir. Bu noktada
uluslararası hukukla realite arasında bir uyumsuzluk var. Fiilî
egemenliğini kullanan KKTC uluslararası hukuk açısından tanınmıyor.
Güney Kıbrıs’ta ise durum bunun tam tersi. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi
fiilî egemenliğine girmeyen alanlarda bile bunu kullanıyormuş gibi
davranabiliyor; uluslararası hukuk nazarında ve Avrupa Birliği’nce
Kıbrıs’ın bütününü temsil ediyormuş gibi algılanıyor. Dolayısıyla bu
Türk dış politikası açısından da, uluslararası sistem açısından da çok
zor bir durum. Bunun bir netliğe kavuşturulması lazım ve bu noktada iki
çözüm ön plana çıkıyor: Kıbrıs’ın bütününün bir çözüme kavuşturulması ya
da Kuzey Kıbrıs’ın tanınabilirliğinin önünün açılması. Türkiye’nin
Kıbrıs politikasına baktığımızda, bunu Doğu Akdeniz politikasının bir
parçası olarak görmeliyiz. Bu çerçevede Kıbrıs’ın önemi ve çözüme bakış
arasında bağlantı kuran bir kategorik ayrışma yapılmamalı. ‘Kıbrıs’ın
stratejik önemine inananlar çözüme karşıdır; var olan statünün
sürdürülmesi gerektiğine inanır’ veya ‘çözüm taraftarı olanlar Kıbrıs’ın
stratejik önemini ihmal eder’ kategorileştirmesi yanlış. Kıbrıs’ın
stratejik önemine inanmak, aslında Doğu Akdeniz’in stratejik önemine
inanmaktır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta Türkiye’nin çıkarlarını gözeten ve
Kıbrıslı Türklerin geleceğe dönük varlıklarını garanti altına alan bir
anlaşma, Kıbrıs’ın stratejik önemi açısından gereklidir. Bu iki konuyu,
"çözüm ve stratejik önemi" kategorik olarak iki kutup gibi görmemek
lazım. Bölgedeki gelişmelere baktığınızda da tanınmamış entitelerin
sürdürülmesinin o entitelerin arkasındaki güçler için nelere mal
olduğunu görmemiz lazım. Bu analizi yaptıktan sonra şunu
söyleyebiliyoruz: Türkiye’nin 30 yıllık savunmacı konumundan çıkıp,
Kıbrıs’ta kendi çıkarları doğrultusunda çözüm için inisiyatifi eline
alması gerekiyordu. Biz de bunu yaptık.
An.: Bugün
Kıbrıs’ta yaşanan; küresel gelişmelerin ya da büyük aktörlerin dayatması
sonucunda Türkiye’nin hareket alanının kalmaması değil, tersine
Türkiye’nin bir çıkış yapma ve inisiyatifi ele alma niyetinin
tezahürüdür. Öyle mi?
A.D.:
Sadece Kıbrıs konusunda değil, diğer alanlarda alması Türkiye’nin
inisiyatifi lazım. Var olan statüyü sürdürmeye yönelik çözümler bir
müddet sonra dış baskıyı beraberinde getiriyor. Ayrıca sadece inisiyatif
almak değil, çözüm istendiğini göstermek de önemli. Burada birkaç
parametre var. Bu öyle bir çözüm olmalı ki Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki
çıkarlarını gözetmeli, Kıbrıs içindeki çatışmayı minimize etmeli. Kıbrıs
ile Türkiye arasındaki ilişkileri artırmalı. Zira herhangi bir Türk-Rum,
Türk-Yunan gerginliği olmasa, aslında Kıbrıs’ın ekonomik, sosyal, siyasi
ve hatta kültürel açıdan Anadolu ile yoğun bir ilişki içinde olması
gerekir. Tabii olan budur.
An.:
Neden?
A.D.:
Öncelikle mesafe açısından; bir taraftan 60 mil kadar yakın bir mesafede
bir ana kıta varken Kıbrıs’ın çok daha uzaktaki Yunanistan ile sistemik
bir entegrasyonu gerçekleştirmesi daha zordur. Öbür taraftan sosyal
olarak Anadolu’nun güneyi ile yakın bir benzerlik var. Kıbrıs’ta Türkiye
ile dil birliği, tarih birliği olan bir topluluk yaşıyor. Dolayısıyla
Kıbrıs’ı, 700 bin Rum’un Anadolu’yu tehdit edebileceği varsayımıyla
değil, onların da Anadolu’yla yoğun ilişkilere girerek bütünleştiği daha
büyük bir fotoğraf içinde görmek lazım. Türkiye açısından oradaki Türk
toplumunun çıkarlarının korunması kadar Kıbrıs’ta çatışma doğurabilecek
bir atmosferin olmaması da çok önemli. Çünkü Kıbrıs’ta olabilecek bir
çatışma Türkiye’nin pozisyonunu zora sokacaktır. Kıbrıs’ta bir barış
olur ve bu barış içinde Kıbrıs Türkiye’nin ortağı olursa bu stratejik
olarak bizim için en iyi pozisyondur. Ticari ve ekonomik ilişkileri ile,
kültür ilişkisi ile, hatta siyasi ve sportif ilişkileri ile Kıbrıs,
Türkiye’nin Doğu Akdeniz ilişkiler ağının bir parçası olursa 700 bin
kişilik Rum nüfus, Kıbrıs içinde Türkiye’ye hasmane bir duruşa sahip
çoğunluk olmaktan çıkıp, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki nüfuzunu artıran
bir unsur haline dönüşebilir.
An.:
Çatışma riskini minimize etmekten bahsettiniz. Bunun niçin önemli
olduğunu biraz daha açar mısınız?
A.D.:
Çünkü güney sahilleri Türkiye’nin en stratejik alanlarını kapsıyor.
Konuya stratejik açıdan yaklaşmamız gerekiyor derken de bunu
kastediyorum. Bunu sadece oradan gelebilecek ve Türkiye’nin iç
bölgelerini etkileyecek askerî tehdit anlamında söylemiyorum. Bundan
daha önemlisi İskenderun Körfezi’nin bölgenin stratejik enerji
hatlarının birleştiği bir nokta olması. Sadece Bakü-Tiflis-Ceyhan değil,
Kerkük-Yumurtalık ve ileride Türkmen, İran ve Mısır doğal gazının da
buradan geçmesi söz konusu. Gelecekte bu durum daha da pekişecek ve
İskenderun, Basra gibi önemli bir enerji aktarım alanı olacak. Ayrıca
Mersin limanı ticari açıdan, Antalya sahilleri ise turizm gelirleri
açısından çok önemli. Yani enerji, ticaret ve turizm açısından Türk
ekonomisinin can damarı olan bir bölgeden bahsediyoruz. Kıbrıs da bunun
hemen güneyinde bulunuyor. Kıbrıs’taki her tür çatışma ihtimali, hem
enerji yollarını tehlikeye sokan, hem ticaretin sürmesi için vazgeçilmez
olan barış şartlarını yok eden, hem de turizme ciddi ölçüde darbe vuran
bir durum doğurur. Kıbrıs’ta iyi planlanmış bir çözüm güneydeki enerji,
ticaret ve turizm potansiyelini maksimuma çıkarır ve Kıbrıs’ı da bu
bölgeye eklemleyerek potansiyeli buraya doğru çeker. Öyleyse bizim
soğukkanlı bir şekilde, uluslararası parametreleri, yani AB
parametresini, Doğu Akdeniz dengelerini ve Kıbrıs’ın iç dengelerini
gözetecek şekilde bir inisiyatif almamız gerekiyor. Şu anda alınan
inisiyatif bu. Yürüyen müzakerelerle de sağlıklı bir çözümün önünü
açmaya çalışacağız. Doğu Akdeniz’de Türkiye-Suriye ilişkileri çok iyi
gelişiyor. Güneyinde İsrail-Filistin problemi var ama Türkiye-Mısır
ilişkileri de oldukça iyi seyrediyor. Keza Yunanistan ile ilişkiler
gayet iyi durumda. Kıbrıs’ın bu ilişkiler ağı içinde bir problem alanı
olmaktan çıkması bizim için önemli bir avantaj sağlar. Ayrıca, "komşu
ülkelerle sıfır problem" politikamızın da bir parçasını teşkil ederek
bizim diğer alanlardaki diplomatik esnekliğimizi arttırır. Filistin,
Karabağ gibi yakın çevremizdeki problem alanlarına müdahil olmamızı da
kolaylaştırır..
An.:
"Komşularla sıfır problem" politikası ne kadar gerçekçi? Bunun
hayalcilik olduğunu söyleyenler var.
A.D.:
Komşu ülkelerin tümüyle gelinecek sıfır problem noktası, Türkiye’nin
yeni dış politikasının temel esaslarındandır. Bu esas "Türkiye’nin
etrafı sürekli düşmanlarla çevrilidir" psikolojisinden ve buna bağlı
gelişen savunmacı refleksten kurtulup, bütün komşuları ile ilişkilerini
iyi düzeye getiren bir ülke olma üzerine kuruludur. Bugün bölgede bir
savaş yaşanmasına rağmen Suriye, İran, Gürcistan, Bulgaristan ve
Yunanistan’la geliştirilen dengeli ve sağlıklı ilişkiler bu esasın
hayata geçirildiğini gösteriyor. Şu an çözüm bekleyen iki kilit nokta
var; Ermenistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi. Bu noktada açılımlara
öncülük edecek şekilde, parametrelerini kendimizin belirleyerek
oluşturacağımız Kafkas ve Kıbrıs politikası bu alanları da problemli
olmaktan çıkaracak ve komşu ülkelerle geleceğimiz sıfır problem noktası,
bize dış politika yapımında büyük bir manevra kabiliyeti
kazandıracaktır.
An.: Bütün
bu analizlere rağmen çözüme yönelik girişimlerin Türkiye’nin aleyhine
olacağını savunanlar görüşlerinde ısrar ediyor. Bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz?
A.D.:
Bizim artık şunun özgüveni içinde davranmamız lazım: Sovyetler
Birliği’nin dağılmasından sonra, Türkiye’nin çevresindeki hiçbir ülke
Türkiye ölçeğinde değildir. Dolayısıyla Türkiye çevresinde oluşturacağı
güvenlik ve barış halesiyle bölgedeki çıkarlarını en üst noktaya
çıkarabilir. Herhangi bir çözümün veya hatta çözümsüzlüğün de
yaşayabilir olması insan unsuruna bağlıdır. Kıbrıs’taki Türklerin
mevcudiyeti sadece oradaki askerin mevcudiyetine bağlı olarak devam
edecekse, bu beraberinde her an zaaf getirir. Kıbrıs’taki Türklerin
mevcudiyeti, onların kültür, tarih, kimlik bilinçleriyle, ekonomik
refahları ve sosyal entegrasyonlarıyla sürecekse, bu, Kıbrıs’taki Türk
etkisinin gittikçe yükseleceği ve daha dinamik bir genç nüfusun orayı
etkileyeceği bir yapı doğurur.
An.: Şu an
Kıbrıs’taki tavrımız, iki toplumu ön plana çıkaran ve kurucu parça
devletlerin mümkün mertebe ağırlıklı olduğu bir federasyondan yana.
Türkiye Irak konusunda ise ülkenin bütünlüğünün korunması ve etnik
temele dayalı bir federatif yapının olmaması konusunda ısrarcı.
Oluşabilecek federasyonun da mümkün mertebe bir merkezin etrafında
kurulması gerektiğini söylüyor. Kıbrıs’ta öngörülen çözüm ile Irak’taki
birbiriyle çelişmiyor mu? Bu, Türkiye’nin dış politikası açısından elini
zorlaştıran bir durum teşkil etmez mi?
A.D.:
Hayır. Siyasal sistemlerin hepsi birer araçtır. Siyasal sistemleri
kendisi değerli değildir. Sistemin hizmet etmekte olduğu hedefe bağlı
olarak araç önem kazanır. Önemli olan federasyonun o toplum yapısına
uyup uymaması. Eğer bir federasyon uygulandığı toplumun refah, güvenlik
ve meşruiyet sorunlarını çözüyorsa değer taşır ve o toplumdaki muhtemel
çatışmaları minimize edip bütünleşmeyi kolaylaştırdığı ölçüde
başarılıdır. Yani federasyonun bizatihi kendisi doğru ya da yanlış
değildir. Irak’ta şu anki konjontürde bütün dünyanın kabul ettiği ve
Irak gerçekliğinin de açıkça gösterdiği bir husus var ki, etnik temele
dayalı bir federasyon Irak’ta bir iç savaş getirir. İç çatışma riskini
artırırken hasmane rekabet duygularını körükleyerek toplumsal
bütünleşmeyi engeller. Buna mukabil, bir iç çatışmayla birbirinden
kopmuş ve fiili olarak 30 yıldır ayrı yaşayan iki toplumun bulunduğu
Kıbrıs’ta etnik temelli iki kesimliliğin yok edilmesi durumunda çatışma
riski yükselir. Irak’ı bir arada tutmak için doğru olan etnik
federasyona karşı çıkmak, Kıbrıs’ı bir arada tutmak için doğru olan ise
zamana yayılan bir entegrasyon ve hiç değilse Türkiye AB’ye girene kadar
iki kesimliliğin korunmasıdır. Dolayısıyla Kıbrıs’ta iki kesimli
federasyona taraftar olup, Irak’ta karşı olmak çelişki değildir. Aynı
şartlar ve aynı tarihi konjonktüre sahip olan toplumlar için aynı şey
savunulmuyorsa, bu ancak o zaman eleştiri konusu edilebilir.
An.: Bir
başka konuya geçmek istiyorum. Rusya gezisi yapılacak. Arkasından Putin
Türkiye’ye gelecek. Türk-Rus ilişkileri açısından da çok canlı bir
döneme giriyoruz. Ama aynı zamanda Türkiye’nin Rusya ile ilişkilerinde
problemlerin de yaşandığını görüyoruz. Türkiye Avrupa’ya yaklaşırken
Rusya ile ilişkilerinin gerginleşmesinden mi çekiniyor?
A.D.: 2004
yılı kamuoyunda AB yılı olarak algılanıyor ve bunda haklılık payı var.
Ama 2004 yılının ilk yarısında Asya ağırlıklı bir programı da devrede
tutacağız. Dikkat ederseniz, Başbakan Güney Kore’ye gitti, Japonya’ya
gidecek; Dışişleri Bakanı Rusya’ya gidiyor. Geçen sene de bütün Orta
Asya ülkelerine geziler yapıldı. Dolayısıyla Asya ayağı ihmal edilmiyor.
Bu çerçevede Rusya ile başlatılmış Avrasya Ortak Eylem Planı var ve
Ruslarla istişareler hiçbir zaman kesilmedi. Şimdi bunu üst düzeyde
tekrar gözden geçirip, Avrasya ölçeğinde Rusya ile Türkiye’nin ortak
çıkar alanı geliştirmesi gerekiyor. Yani Avrasya’yı Türkiye ile
Rusya’nın çıkar çatışmasının yaşandığı bir bölge olmaktan çıkarıp,
Türkiye ile Rusya’nın ortak çıkar alanlarının genişleyeceği bir coğrafya
haline getirmek lazım. Türkiye’nin AB ilişkilerinin, Türkiye’nin Rusya
ve Avrasya politikalarına olumsuz etki yapmamasının mekanizmalarını
şimdiden kurmamız gerekiyor.
An.:
Türkiye ile Rusya arasında tarihsel bir rekabet söz konusu. Bir de
geçmişte yananan ve çok başarılı olmayan Karadeniz İşbirliği gibi bir
tecrübe var. Bu işbirliğinden beklenen hasıl olmadı. Şimdi Orta Asya’yı
Türkiye ile Rusya’nın çatışma alanı olmaktan çıkarıp, bir işbirliği
alanı haline getirmek nasıl mümkün olacak?
A.D.:
Konuya, küresel perspektiften ve Avrasya ölçekli karşılıklı işbirliği
ihtiyacı temelinde yaklaşmak lazım. AB’nin ve NATO’nun genişlemesi
olguları karşısında Türkiye’nin Rusya’ya, Rusya’nın da Türkiye’ye olan
ihtiyaçları artıyor. Türkiye AB’ye aday ülke ama AB’ye entegrasyonu
sürecinde ve ondan sonra AB içinde etkili bir ülke olması, Asya
derinliğinde Rusya ile eşit ve dengeli bir ilişki kurabilmesiyle
doğrudan alakalı. Rusya ile Türkiye’nin birbirine olan ihtiyacı eskiden
bir rekabet alanı içinde olabilirdi. Çünkü Rusya da Türkiye de emperyal
bir alt yapıya sahiptiler ve söz konusu olan iki imparatorluğun Avrasya
mücadelesiydi. Şimdi ise, güçlü imparatorluk geleneği ne sahip ama
ulus-devlet olarak daha küçük ölçekli yapılarda birbirlerine ihtiyaçları
var. Avrasya’nın iki köşesinde yükselen AB ve Çin karşısında, rakip
olmak bir yana, Avrasya’nın merkezinde daha fazla işbirliği yapmak
durumunda olan iki ülke olacaklar. Dolayısıyla Türkiye’nin önümüzdeki
dönümde Rusya ile olan ilişkisini küresel anlamda değerlendirecek
olursak, ben ilişkinin karşılıklı bağımlılık yönünde seyretme ihtimalini
daha yüksek görüyorum. Bölgesel anlamda, Balkanlar-Kafkaslarda da iki
ülkenin birbirine ihtiyacı var. Özellikle her iki ülkenin çevresinde bir
güvenlik alanı oluşturabilmesi açısından Kafkasya ve Orta Asya’da
işbirliği alanları oluşturmak önemli.
An.: Bu az
önce değindiğiniz Kafkasya’daki problemlerin çözümün de kolaylaştırır
mı?
A.D.:
Önemli bir etki yapabilir. Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkilerin
zayıflaması ya da kopması Kafkasya’daki gerilimleri yükseltir.
Karşılıklı şüpheleri artırır ve bu da Kafkasya’daki mücadele alanlarının
ısınmasına sebep olur. İlişkilerin sağlam olması ve bunun devamlı hale
getirilmesi Kafkaslardaki gerilimlerin azaltılması için şarttır. İkili
ilişkiler bağlamında da şu anda Türkiye, Rusya’nın en büyük doğal gaz
alıcılarından birisidir. Bunun yanında Türk-Rus ekonomik ilişkileri her
iki ülke açısından ilk on arasındadır ve gelişmeye devam etmektedir. Her
iki ülkenin birbirini tamamlayıcı ilişkilere sahip yapıları söz
konusudur. Bu da iki ülkenin potansiyellerinin bir işbirliği
çerçevesinde daha da gelişeceğini gösteriyor. Karadeniz Ekonomik
İşbirliği şu ana kadar istediğimiz neticeyi vermemiş olsa da, yeni
düzenlemelerle geçmişteki bu tecrübeyi geliştirmeli ve farklı alanlara
yaygınlaştırmalıyız.
An.: Biraz
da Büyük Orta Doğu Projesi’nden konuşalım. ABD’nin bu projesi hakkında
ne düşünüyorsunuz?
A.D.:
Türkiye’de takip edilmeye çalışılan dış politikanın temel esaslarını
ortaya koyduğumuzda bugün tartışılan bir çok projeye, mesela Büyük Orta
Doğu Projesine nasıl yaklaştığımız çok daha netleşecektir. Berlin Duvarı
yıkıldıktan sonra dünyaya özgürlük söylemi hakimken, 11 Eylül sonrasında
güvenlik söylemi egemen oldu. Bu süreçte başta ABD olmak üzere, küresel
aktörler, sivil toplum kuruluşları ve akademi camiası güvenlik ağırlıklı
bir söyleme yöneldi; bunun tek istisnası Türkiye’de yaşandı. Bu dönemde,
güvenliğini riske etmeden, sürekli demokratikleşme paketleriyle özgürlük
alanını genişleten tek ülke Türkiye’dir. Bu iç politika açısından da son
derece önemlidir; zira özgürlük ve güvenlik alanında sağlanacak denge iç
siyasal meşruiyet problemini de çözecektir. Devletle millet arasındaki
en temel mutabakat, "zimni anayasa", devletin kendi insanına güvenmesi
ve ona özgürlük vermesi, bunun karşılığında da halkın devletten emin
olması üzerine kuruludur. Biz bunu gerçekleştirebildiğimiz ve iç siyasal
meşruiyeti dengeli bir özgürlük ve felsefi bir güvenlik anlayışı ile
irtibatlandırabildiğimiz oranda Türkiye diğer ülkelere model olacaktır.
Türkiye bu anlamda hem coğrafi, hem de tarihi açıdan Avrasya’nın merkez
ülkesidir. Bunun özgüveni içinde davranıp kendi projemizi, kendi
paradigmamız içinde harekete geçirebilirsek, dışarıdan bir ihale
olmaksızın kendi bölgemizde ciddi dönüşümlerin önünü açabiliriz. Komşu
ülkelerin tümüyle gelinecek sıfır problem noktası, bu dönüşümün
habercisidir.
An.: Büyük
Orta Doğu projesini bir tehdit olarak mı algılamak gerekiyor, yoksa iyi
bir kriz yönetimiyle tehdit fırsata dönüştürülebilir mi? Bu projeye
cevap ne olmalı?
A.D.:
Benim Stratejik Derinlik kitabında üzerinde durduğum bir husus var: Orta
Doğu’daki gelişmelerle uluslar arası dönüşümler arasında her zaman bir
paralellik var. Mesela I. Dünya Savaşı küresel anlamda büyük bir
dönüşümü getiriyor beraberinde. Bunun Orta Doğu’daki yansıması, Osmanlı
devletinin tasfiye edilip, Orta Doğu’nun sömürgeciler tarafından
paylaşımıdır. Keza II. Dünya Savaşı yine büyük bir dönüşüme sebep oldu
ve bunun Orta Doğu’daki sonucu, sömürgelerden yeni ulus-devletlerin
doğuşudur. Soğuk Savaş döneminde dünyadaki kutuplaşma aynen Orta Doğu’ya
yansımıştır. Orta Doğu’nun uluslararası dönüşümlerden bağımsız olarak
kendini muhafaza etmesi çok zordur. Eğer dünyada bir dönüşüm yaşanıyorsa
bu Orta Doğu’ya da yansıyacaktır ve bu Amerika istiyor diye
olmayacaktır. Orta Doğu’da şimdi düşünülen demokratikleşmenin aslında
90’lı yılların başlarında aynen Doğu Avrupa’da olduğu gibi yaşanması
gerekiyordu. Ama Orta Doğu’nun o zaman uluslar arası sistemin merkezinde
olan ABD ve Avrupa ülkelerinin ekonomik rekabet alanına dönüşmesi
sebebiyle tutarlı bir tavır geliştirilemedi. Dolayısıyla aslında Orta
Doğu’daki dönüşüm 10 yıl gecikmiş bir dönüşümdür. Ama bu dönüşüm Orta
Doğu’daki ulus-devlet sınırları kaldırılarak, Orta Doğu’yu tekrar
parçalayarak yapılacak olursa, kaos doğurur ve olumlu bir dönüşüm olmaz.
Bu dönüşümün tabandan gelen bir dönüşüm olması ve kültürel, ekonomik
parametrelerinin de tebarüz etmiş olması lazım. Şu anki siyasal ve
ekonomik yapısıyla Orta Doğu’nun bu şekilde varlığını sürdürmesi zor.
Bizim burada Amerika’nın isteğine göre tepkici bir tavır geliştirmekten
öte, Ortadoğu’nun son hükümran devletinin mirasçıları olarak, bölgenin
geleceği ile ilgili proaktif bir tavır geliştirmemiz, bunun zihni
altyapısını hazırlamamız ve bunu bölge halklarıyla paylaşmamız lazım.
Mesela Dışişleri Bakanının son Kuveyt toplantısındaki konuşmasının en
vurgulu cümlesi şuydu: "Biz Orta Doğu halkları kendi bölgemizin kaderine
sahip çıkalım". Bu kadere bu bölge halkları sahip çıktığı zaman başka
birinin dönüştürmesinden bağımsız olarak, bölge istikrar içinde kendi
dönüşümünü gerçekleştirebilir.
An.:
Dönüşümün bölgenin kültürel, ekonomik, toplumsal ve siyasal unsurlarına
bağlı şekillenmesi gerektiğini söylediniz. Ekonomik unsurları
anlayabiliyoruz. Bölge ülkeleri arasında ekonomik etkileşimin, ticaretin
artması, bir takım ticaret sınırlamalarının kaldırılması ile olabilir ki
zaten dünyadaki genel eğilim de bu yönde. Siyasal anlamda kastedilen şey
ise katılımın ve siyasal meşruiyetin artmasını sağlamak. Bu da,
Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün İKÖ Tahran Zirvesi’nde yaptığı
konuşmada değindiği bir husustu. Peki kültürel ve toplumsal unsurlar
dediğiniz zaman, neyi kast ediyorsunuz?
A.D.: Her
şeyden önce bölgede kültürel iletişimin artmasını kastediyorum.
Türkiye’de kaç kişi Arapça bir televizyon kanalını takip edebiliyor?
Türkiye’de kaç aydın Suriyeli bir yadını tanır? Ya da tam tersi Suriyeli
aydınlar kaç Türk aydınını tanır? Bir bölgenin sağlıklı dönüşebilmesi
için o bölgede yaşayan toplumlar arasındaki kültürel ilişkinin en üst
düzeye çıkması ve problemlerin de bu düzlemde tartışılabilir olması
lazım. Olumlu ya da olumsuz, bir değişimin en önemli unsuru
mobilizasyondur. Değişebilmek için önce hareket etmek gerekiyor. Bu
hareket insan hareketi, zihin hareketi yani entelektüel ürün ve
fikirlerin hareketi, malların hareketi olabilir; ama mutlaka bu
hareketliliği sağlamak lazım. Şimdiye kadar Orta Doğu’da hareket her bir
devletin diğeriyle yaptığı ikil hareket şeklinde gerçekleşti. Şimdi
bunun bölgeye yayılması, çok yönlü bir şekilde devam etmesi lazım.
Ayrıca bu mobilizasyonun artması, çok kötü oluşturulmuş sınırların
olumlu yönde açılmasını da beraberinde getirecektir. Bu, sınırların bir
engel olmaktan çıkıp, bir etkileşim hattı olmasına yol açacaktır.
Sınırları değiştirmektense, esneterek etki alanını artırmak zorundayız.
Türkiye’nin perspektifi de bu olmalı. Kuzey Irak’taki sorunla ilgili
tartışmamız gereken, Irak sınırının kaç km. güneyine indirilebileceği ve
dolayısıyla Irak’ın Türkiye’den ne kadar uzaklaştırılabileceği değil;
Türk ürünlerinin, Türkiye kaynaklı fikir ve etkinliklerin, Türkiye
kaynaklı çözümlerin Irak sathında ne kadar etkili olabilecekleri olmalı.
İran-Irak Savaşı bize çok açık bir şeyi öğretti: Sınırlar bir milyon
insan hayatı karşılığında bile bir metre ileri götürülemiyor. Ülkeleri
yeniden bölmek yerine siyasal sınırları olduğu gibi kabul edip, ekonomik
ve kültürel sınırları açmak suretiyle sınırları esnetmek daha doğru bir
yöntemdir. Orta Doğu’da da bunun gerçekleşmesi gerekmektedir.
An.: Alman
Hıristiyan Demokrat Partisi lideri Merkel’in Türkiye’nin AB’ye tam
üyeliğine karşı çıkışını ve onun yerine imtiyazlı ortaklık önerisini
nasıl değerlendiriyorsunuz?
A.D.: Bu
yıl sonunda verilecek karar Türkiye’nin test edildiği bir karar
olmayacak; burada AB test edilecek. AB küresel bir güç mü olmak istiyor,
yoksa kıtasal bir güç olarak mı kalacak, bu karar bize bunu gösterecek.
Küresel olmanın iki şartı var: Stratejik olarak Asya bağlantısı kurmak
ve çok kültürlü bir yapıya sahip olmak. Merkel gibi düşünenler AB’yi
kıtasal güç olarak muhafaza edip, Avrupa’nın kendine özgü olduğu
düşüncesiyle mevcut yapıyı devam ettirmekten yana. Ancak Avrupa’nın
kendine özgü olduğunu söylemek Avrupa’yı övmek değil, onun zaafını
ortaya koymak demektir. Avrupa’nın kendine özgü olduğunu söylemek,
aslında Avrupa’nın küreselleşemeyeceğini söylemektir. Bu Avrupa’nın
zaafını Avrupa adına haykırmak olur. Türkiye’nin zaafını göstermez.
Türkiye Avrupa’yı dönüştürecek kadar iddialı, Avrupa içinde söz
söyleyecek kadar sağlam temellere dayalı, tarihi ve kültürel birikime
sahip bir ülkedir ve stratejik olarak da Avrupa’nın uluslararası
stratejik etkisini artırabilecek bir yapıdadır. Avrupa’da her aydın ya
da her siyasetçi bu gerçeği görebilecek kadar derin değildir.