Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 305 | Mayıs 2004

                   

 

 


  

ADİL ARSLAN / GEMLİK

Soru 1: Hiçbir şey yokken Allah vardı. Mekan neredeydi? Bu mekanı kim yarattı?

Cevap: Sorunuzda belirttiğiniz gibi "hiçbir şey yok iken"  mekan da zaman da söz konusu değildi. O "hiçbir şey yoktu"nun içine mekan da dahildir. Çünkü mekan da yaratılmışlardandır ve yaratılmışlar için gerekli bir kaidedir. Her yaratılan mekan ve zamanla kayıtlıdır. Yaratılanların yaratıldığı bir zaman ve üzerinde yaşatılacağı bir mekana ihtiyacı vardır. Yaratıcının ise zamana ve mekana ihtiyacı yoktur. Zaman ve mekan kavramı yaratılmışların, yaratılış kanunlarının gereği olarak mahkum oldukları iki temel kaidedir. Bulunmak için mekana; var veya  yok olmak için de zamana ihtiyaç vardır. Yaratılan her nesnenin zamanla kayıtlı bir ömrü vardır. Yok iken yaratılmış ve bir ömür takdir edilerek zamana bağlanmıştır. Dünya ve içindekilerin ömrü, gece ve gündüzün gelmesiyle oluşan bir zaman kavramıyla takdir edilmiştir. O zaman dolunca, insan ve kainat, Allah'ın emriyle son bulacaktır. Ölüm ve kıyamet bunu ifade etmektedir.

Sorunun ikinci kısmındaki "mekanı kim yarattı?" kısmına gelince, Allah'tan başka yaratıcı yoktur. Ancak yaratılmışların bulunmadığı bir anda, mekan da yaratılmışlardan olduğuna göre, mekandan bahsetmek de söz konusu olamaz. Allah'ın var olması için ise ne bir yaratıcıya ne de bir mekana ihtiyaç vardır. Allah bunlardan beridir.

"İşte her şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. Ondan başka tanrı yoktur. Nasıl ayartılıyorsunuz?"  (40/62)

"Ondan başka tanrı yoktur. Diriltir ve öldürür. O sizin de Rabbiniz önceki babalarınızın da Rabbidir. " (44/8)

"Eğer yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı ikisi de bozulurdu. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendirmelerinden beridir."  (21/22)

Soru 2: Kur’an’ın edebi değeri nedir? Belirli bir kafiye sistemi mi var?

Cevap: Kur’an bir edebiyat kitabı değildir. Allah kitabını takdim ederken:

"Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa, inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir." (10/57)

"Biz onlara, bir bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir topluma rahmet ve rehber olarak bir kitap getirdik." (7/52) Bu nedenle her şeyden önce Kur’an'a bu gözle bakmamız onun gönderiliş amacına uygun düşer. O, insanlığa doğru bir yaşam tarzını göstermek için gönderilmesine rağmen, gönderildiği günden itibaren bu ana kadar onun üzerine daha beliğ, daha fasih bir söz de söylenememiştir.

İndiği dönemde edebiyatın doruğunda olan Araplar, Kur’an için sözün bu denli güzel ifade edilmiş olmasını bir insan için mümkün görmemişlerdir. Onun çağrısına inanmayanlardan  Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gizlice Kabeye giderek Hz.Muhammed’in okuduğu Kur’an'ı dinlemekten kendilerini alamamışlardır. Araplar geleneksel olarak her yıl yaptıkları şiir ve hitabet yarışmalarında birinci seçilen yedi eseri Kabe duvarına asarlarken, Kur’an’ın gelmesinden sonra bu uygulamayı bırakarak "Kur’an'ın bu güzel ifadesi yanında hiçbir şair sözünün kıymetinin kalmadığını söylemişlerdir."  Kur’an şiir değildir ama ifade biçimi ses ve anlam olarak, şiir gibi, dinleyenlere akıcı ve büyüleyici gelmektedir.

"Biz ona şiir öğretmedik. Zaten bu ona yakışmazdı da. Onun getirdiği sade bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarsın ve kafirler içinde azap hak olsun diye." (36/69-70)

Bununla beraber Allah tüm insanlığa çağrıda bulunarak; "Kulumuz Muhammed’e indirdiğimizden şüphede iseniz, Ona benzer bir kitap getirin " (52/33-34)

"Onun surelerine benzer on sure getirin" (11/13)

"Onun surelerine benzer bir sure getirin" (10/38)

"Bunu yaparken Allah'tan başka kiminiz varsa onları da yardıma çağırın. Yapamazsınız, yapamayacaksınız. O halde inkarcılar için hazırlanmış, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının."  (2/23-24) buyurmuştur. 

Kur’an öğüt, iyiyi kötüden ayıran furkan, her şeyin gerçeğini ortaya koyan hak, fikri hastalıkları tedavi eden şifa, gönüllere huzur veren nur, akılları tatmin eden ilim, Allah'a kulluğun tek doğru rehberidir.

Soru 3: Kur’an'ın kendi içinde nesh var. 23 yılda Allah neshe ihtiyaç duyduysa 1400 yılda kullar neden duymasın?

Cevap: Bu konuda peşin ifadeyle Kur’an’da neshin varlığını kabul etmeniz sizi böyle  bir kanaate götürüyor. Hiç düşündünüz mü, ya Kur’an'da nesh yoksa? O taktirde bu tez havada kalır.

Tarih boyunca bu gibi konular tartışılagelmiştir. Ne yazıktır ki insanlardan bir kısmı (iyi ve kötü niyetli olabilirler) lafın belinden tutarak anlamaya çalışınca, ortaya bu görüntüler çıkmıştır. Ayetleri kendi bağlamlarından koparmadan ne denildiğini anlamaya çalıştığımızda daha doğru bir sonuca varacağımıza inanıyoruz.

Konuyla alakalı olup delil gösterilen ayetlere baktığımızda (16/101-103), (2/105-106) durum anlaşılacaktır. Nahl suresinin 101-103. ayetlerinde anlatılmak istenen şudur:

Müşrikler peygamberimizin okuduğu ayetlere itiraz ederek "bunları sen uyduruyorsun veya önceki kitaplardan alıyorsun; hatta bunları biri sana sabah-akşam okuyor sen de bize bunlar Allah'tandır diyorsun" sözüne cevaptır.

"Biz bir ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde- ki Allah ne indirdiğini gayet iyi bilir- onlar, "Sen sadece uyduruyorsun " derler. Hayır öyle değildir. Ama onların çoğu bunu bilmezler." (16/101) Buradaki "Bir ayetten", Kur’an'ın içinde yer alan bir ayet değil, daha önceki şeriatlarda ve ümmetlerle ilgili bir ayetin kastedildiği; ayetin devamındaki "sen uyduruyorsun" ve devamındaki iki ayette verilen "Kur’an'ı Ruhul Kudüs indirdi", "Ona elbette bir insan öğretiyor" dediklerini biliyoruz. Nispet ettikleri kimsenin dili yabancıdır." ifadelerindeki cevabi durumdan anlaşılmaktadır.

Müşrikler, Kur’an'ın kabullerine aykırı gelen ayetlerine "bunları sen uyduruyorsun" derken Ehl-i kitap’la alakalı malumatlardan hareketle de "bunları falan kimseden alıyorsun" suçlaması yapılıyor. Bu ayetler Mekke ortamında geldiğine göre Mekke’de ahkamla ilgili hüküm yoktur ki değiştirilmiş olsun. Bu nedenle bu tez havada kalmaktadır.

Bakara suresinin 106. ayetinde anlatılmak istenen "bir ayet" ten neyin murad edildiğini anlamak için de yine ayetin bağlamına bakarak karar vermemizin daha doğru olacağına inanıyoruz.

2/105. ayette Ehl-i Kitaptan olan kafirlerin ve müşriklerin müslümanlara Allah'ın bir hayır indirmesini  istemediklerinden bahsederek, "Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir." buyuruyor.

Buradaki "Allah'ın rahmeti" peygamberlikle birlikte gelen yeni dinin tamamıdır. Peygamberlik gibi nimetin, Hz.Muhammed’e verilmesinden müşrikler razı değil. Araplara verilmesinden de Ehl-i Kitap  razı değil . İslam’ın gelmesiyle Ehli kitabın elindeki şeriatların hükmü yürürlükten kaldırılmakta ve tüm insanlık Muhammed(as) a tabi olmaya çağrılmaktadır. Bir şeriatın hükmü (dolayısıyla ayetin hükmü) kaldırılırken veya zaman içerisinde unutulmuş, tağyir ve tebdile  uğramışsa, daha iyisini veya benzerini getirmeye Allah muktedir olduğunu beyan ederek:

"Allah'ın her şeye gücü yettiğini bilmez misiniz?"

"Göklerin ve yerin mülkünün ve tasarrufunun yalnız Allah'a ait olduğunu bilmiyor musunuz?"  (2/106-107) buyuruyor.

Bu nedenle burada geçen ‘’ ayet’’ tabirinin de geçmiş şeriatlar anlamında olduğunu anlıyoruz. Zira vakıaya uygun olarak da Kur’an'da Ehl-i Kitap’la ilgili bir kısım hükümlerin değiştirildiğini, (helal ve haramlarla ve özel hukukla ilgili) bir kısmının da aynen bırakıldığını (cana can dişe diş, yaralamalar karşılıklı kısas olarak yazıldığını) görüyoruz.

Bu nedenle diyoruz ki ne Kur’an’ın indiği yirmi üç yılda, ne de günümüze kadar geçen bin dört yüz yılda Kur’an'ın kendi içinde nesh olayı yoktur. Bu konuya bağlantılandırılan ayetler, bir hukukun uygulanışında, bir akidenin kabulünde ve bir sosyal değişikliğin yerleştirilmesinde uyulması elzem olan yöntemi ortaya koymaktadır. Bu yönteme İslam’ın, her topluma hakim oluşunda ihtiyacı olacaktır. Kısaca her toplumun Mekke’si mutlaka olacaktır.

Soru 4: İnsanların kaderini doğmadan önce Allah mı yazıyor? Yoksa rastgele gelişecek kaderini önceden mi görüyor?

Cevap: Kader konusu toplum tarafından yanlış anlaşılan bir konudur. Allah yarattığı her varlığa bir özellik vermiştir. Kader eşyanın tabiatıdır. "Biz her şeyi bir kader ile yarattık" ayetinde ifade edilen kader özellik anlamındadır. Alın yazısı anlamında değildir.

İnsan hür iradesiyle hiç kimsenin dahli olmadan yaptığı işlerden Allah'a hesap verecektir. Allah insanı zorlayarak bir işi yaptırmamaktadır. Böyle olursa insanda sorumluluk olmaz. İnsanın bilgi ve istekleri doğrultusunda yaptığı işleri, Allah, şerefli katipler eliyle kaydını tutturarak, hesap günü "işte hayatınız" diyerek önüne koyacağını ve buna göre de yargılayacağını muhtelif ayetlerde ifade etmektedir. (82/10-12) , (36/12), (4/13-14) ,(17/13)

Bu nedenle insan geleceğini tesadüflerle değil bilinçli olarak yaptığı davranışlarla kendi eliyle hazırlamaktadır. "İnsan için kendi çalışmasından / amelinden başka bir şey olmayacaktır." ve "Her nefis yarın için ne gönderdiğine baksın" ayetleri de bunu ortaya koymaktadır.

İnsanın, kaderi ve Allah'ı suçlamasının ( "kaderim buymuş" demesinin) gerçekle hiçbir ilgisi yoktur. İki elinin yaptığı konular tamamen kendisinin eseridir. Bu nedenle sorumluluk da kendisine aittir.

Ancak kendisinin dahli olmayan konularda (doğum, ölüm ve ölüm sebebi, ömrünün uzun ve kısa olması, cinsiyeti ve fiziki durumuyla ilgili konularda) bir dahli olmadığı gibi Allah katında sorumluluğu da yoktur. Bunlardan hesaba da çekilmeyecektir. İşte bunları tamamen Allah takdir etmektedir. Bu konular insana bırakılmadığı için kimse de sorumlu tutulmamaktadır. Sadece sorulacak olanlar ihtiyaçlarımızın ve duygularımızın tatmininde yapıp ettiklerimizdir. Allah'ın helal ve haram diye sınırladığı şeyleri yapıp yapmamakla alakalı konulardır.

Soru 5: Melekler geleceği biliyor mu?

Cevap: Gelecek Allah'tan başkası için gaiptir. Bu nedenle melekler de geleceği bilme gücüne sahip değildir. Bunu Hz.Adem’in halife seçilmesiyle ilgili konudaki meleklerin kendi ifadelerinden öğreniyoruz.

"Melekler dediler ki; ‘Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilensin. Her şeyin hikmetine sahip Sensin." (2/32) Bu itirafın  onların durumlarını ortaya koyduğuna inanıyoruz.

Soru 6: En’am suresi 92. ayetinin doğru tercümesi nedir?

Cevap: "Bu kitap (Kur’an) (Ümmü’l-kura) kentlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri (yani etrafında yer alan tüm dünyayı) uyarman için sana indirdiğimiz ve kendinden önceki kitapları doğrulayan mübarek bir kitaptır. Ahirete iman edenler buna da inanırlar ve onlar namazlarına da devam ederler." (6/92)

Bu ayetle, Kur’an'ın hatalardan beri kılınmış bir kitap olduğu, Mekke’de indirildiği, merkez Mekke olmak üzere tüm insanlığı bir tek kıbleye ve bir olan Allah'a çağırmak için gönderildiği, buna ahirete iman edenlerin iman edeceği ve bunların ise, namazlarına devamlı olanlar olduğu mesajı verilmektedir.

Kur’an'da "etraf", "çevre": En yakın halkadan başlayarak tüm dünyayı kapsayan geniş bir çember içine giren tüm birimler demektir. Kura: kasaba, yerleşim birimi, ümmül kura: yerleşim birimlerinin anası, merkezi, ilk yerleşim birimi, ana kent, merkez anlamında kullanılmaktadır. 

Soru 7:  Hacer’ül-Esved’in kutsallığı doğru mudur? Sırf  Hz.Muhammed’in bu taşı öptüğünü bildiği için Kabe ziyaretlerinde aynı şeyi dini bir ibadetmiş gibi yerine getiren insanlar bir şekilde puta taparlık yapmıyorlar mı? (ki Hz.Muhammed bunu engellemek için kendi resminin yapılmasına izin vermemişti.)

Cevap: Gaybi hakikatleri anlamak için insan, sade aklın kıyas yöntemiyle hareket ederek doğru bir sonuca ulaşamaz. Bu nedenle müslüman, aklı vahye tabi kılarak düşünmek, anlamak zorundadır. Bu mantıkla düşünürsek Kabe de taş bir binadır. İnsan eliyle dikilmiştir. Onun etrafında dönmekte kuru akılla karar vermeye kalkarsak taşperestlik olur.

Ancak Rabbimizin açıkça tavaf etmemizi istemesi( 22/2 ) onu ibadete hem de Allah'ın razı olduğu bir ibadete dönüştürmektedir. İbadetin en geniş tanımı Allah'ın bizden yapmamızı istediklerini istediği gibi yapmak, yasakladığından da sakınmaktır. Kabe’nin etrafında dönmek de, bizden istenilen olması nedeniyle ibadet olmaktadır. Bunun biçimselliği ile ilgili olarak her defasında başlangıç noktasına gelince ellerini kaldırarak "Bismillahi Allahu ekber" ifadesiyle Allah'ın adıyla yeni tavafa başladığını ve Allah'ı yücelediğini ilan ederek başlamaktır. Taş ve toprak her yerde aynıdır. Kabedeki taşların özelliği sadece Beytullah’ın duvarını oluşturmasıdır. Müslümanların oraya gidişi taşları kutsamak için değil Allah'ın emrine uymak içindir. Onu öpme konusuna gelince bu konuda Hz. Ömer’in bir tavrı nakledilir.  Emirliği zamanında İnsanların Hacerul esved’i öpmeye aşırı istek göstermelerine karşı Onun karşısına durur ve şöyle der:

"Ey siyah taş! Senin bir siyah taştan başka bir şey olmadığını ve Ebu Kubeys dağından getirildiğini biliyorum. Ancak peygamber seni selamladı ve öptü. Ben de seni selamlar ve öperim.

Onu öpenlerin de bu hatırayı yad etmenin ötesinde bir beklentisi yoktur, olamaz da. Bu nedenle Hacer’ül-esvedi öpmek puta tapmak değildir. Allah'ın beytine o istediği için gidilmekte ve oradaki her hareket de bu çerçevede yapılmaktadır. Peygamberin yapmadığı bir işi yapmak ise asla doğru değildir. Bu ibadet adına da olsa.

Soru 8: Nisa suresi 43. ayetine göre "sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın" buyuruluyor. Başka ayetlerde içki haram kılınmış olsa bile bu ayet bir kabulü göstermiyor mu?

Cevap: Malumdur ki bu din insanlığa bir günde ve topluca gönderilmemiştir. Onun tebliğ edilmesi eşyanın tabiatına uygun olarak belli bir yöntemle yapılmıştır. Dinin her hükmü, tabiatına uygun olarak hayata geçirilmiştir. İçki yasağının konulmasında da bunu görüyoruz. Toplumun müptela olduğu bir alışkanlığı yasaklamada da Allah, derece derece hayata geçirilen bir yöntem uyguluyor. Sorunuza konu olan ayet, bu uygulamanın belli bir aşamasına aittir. İçkinin yasaklanmasında tedrici bir uygulama yapılmıştır. Bu yöntemle yapılanın kötülüğü, topluma merhale merhale gösterilerek nefisler ikna, akıllar tatmin edilmiştir. Bu konuda ilk gelen ayet :

"Sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın" (4/43) ayetidir. Bu ayetin gelişiyle müslümanlar yalnız yatsıdan sonra içmeye başlamışlardır. İkinci gelen ayette ise içkinin ve kumarın kötülüklerini gören müslümanlar peygamberimize gelerek bunlar hakkında ne buyurduğunu sorarlar:

"Sana içkiden ve kumardan soruyorlar;  her ikisinde de hem büyük bir günah hem de bazı faydalar vardır. Ama ikisinin de günahları faydalarından daha büyüktür...." (2/219) Bundan sonra da müslümanların büyük bir kısmı "günahı faydasından büyüktür"/’zararı faydasından büyüktür’ ifadesine dayanarak içkiden ve kumardan uzaklaşmışlardır.

Kesin yasak ise: "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları, yalnızca şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtulasınız. " (5/90) ayetiyle konmuştur.

Bu son gelen ayet kesin hükmü belirleyerek olayı noktalamıştır. Allah hiçbir şeyi ihmal etmez, imhal eder. Yer ve zamanını kollar. Bu nedenle içkinin ve faizin yasaklanması Medine devrinde uygulanmıştır. Bunun hikmetini görmezden gelmek mümkün değildir. Nefisler ikna edilmeyince yasak koymanın bir anlamı olmaz. Allah (c.c) bu yöntemle doğru olanı insanların kendilerinin görmesini temin etmiştir. Hz.İbrahim’in put kırma yönteminde hakkı puta sahiplenenlere söyletmesi gibi.   

Soru 9: Domuz yemek neden yasak? Bir Yahudi  geleneği ve aynı zamanda ekolojik koşulların gereğinden doğan basit bir doğa işleyişinden başka nedir?

Cevap:  Buna en kısa cevap Allah haram kıldığı içindir.

"Allah size sadece kanı, leşi, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesilenleri haram kılmıştır. Ancak darda kalanın haddi aşmadan ve başkasının hakkına tecavüz etmeden yemesinde bir günah yoktur. Doğrusu Allah bağışlayandır acıyandır." (16/115)

Din Allah'ındır. O dilediğini dilediği gibi yapar. Kimse ona hesap soramaz. Kullara düşen "inandık ve itaat ettik" demektir. Bu nedenle Kur’an'da açıkça hükmü belirtilen bir konuda söz söylemek kimsenin haddi değildir. Bu bir Yahudi geleneği de değildir. Allah her ümmete bir şeriat vermiş ve onları da ondan sorumlu tutmuştur. Hz.Muhammed’e (as) de kendine özgü bir şeriat verdiğini ( 5/48) belirterek ona uymasını istemiştir. Yukarıya aldığımız ayette de bu şeriattaki haramlar sayılmakta ve darda kalana bunlardan ölmeyecek kadar yemek günah sayılmamaktadır. Ayet gayet açıktır. Ne Yahudi geleneği olduğu için ne de domuz etinde bir şeyler olduğu içindir. Öyle olsaydı asla yemeyiniz buyururdu. Darda kalanın yemesinde günah yok demezdi. Bu yasak insanı imtihan etmenin gereğidir. Allah kullarını koyduğu kurallarla imtihan ediyor. İtaat eden kazanıyor. Etmeyen ise kaybediyor. Durum bundan ibarettir. İslam olaylara asla tepkisel yaklaşımla yaklaşmaz. Kendi hükmünü koyar ve itaat ister.

Soru 10: Hz. Ömer, Kudüs’ü aldıktan sonra yaptırdığı Ömer Camiini, neden şimdi üzerinde Kubbet’üs-Sahra’nın bulunduğu, Yahudiler ve aynı zamanda Müslümanlarca da kutsal sayılan kayanın (ki Hz.Ademin yeryüzüne ilk indiği, Hz. İbrahimin üzerinde oğlunu kurban etmek istediği, üzerinde Hz. Muhammedin miraca çıktığı kubbedir) namaz kılarken arkasında kalmasını sağlayacak şekilde yaptırmıştır? 

Cevap: Bu kaya meselesi geleneksel kültürün ürettiği bir hurafedir. Söylediğiniz bilgilerin kaynağı insanların dillerinde dolaşan bir sözden ibarettir. Hiçbirini Kur’an doğrulamaz. Bu nedenle güvenilirlikten uzaktır. İsra olayının Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa arasında vukubulduğu, İsra suresi birinci ayetinde anlatılmaktadır. Bizi sadece Kur’an’da verilen bilgiler bağlar Onun dışındakilerin bağlayıcılığı yoktur. Hz.Ömer gibi bir müslümanın ihlas ve samimiyetinden hiçbir müslümanın kuşkusu olamaz. Ancak o da bir insandır. Hatası varsa Allah'la kendisi arasındadır; umarız ki Allah hataları bağışlayıcıdır. Bizim onu yargılamak gibi bir görevimiz olmadığına inanıyoruz. Hz. Ömer, bu tür hurafeler ile en çok mücadele eden bir insandır. Döneminde insanların Hudeybiye Antlaşması’nın altında yapıldığı ağaca kutsiyet izafe ederek altında namaz kılmaya başladıklarını görünce;

"Ben şirkten geldim, şirkin ne olduğunu bilirim. Yarın bu insanlar bu ağaca taparlar" diyerek ağacı kestirir. Bizim bildiğimiz Ömer böyle bir Ömer’dir. İnanıyoruz ki O en uygun olana iltifat etmiştir. O gün orası uygun olduğu için yaptırmıştır; başka bir niyetinin olduğunu düşünmek sadece zandır. Zan gerçekten bir şey ifade etmez.

Soru 11:  Hz.Muhammed okuma yazma biliyor muydu?

Cevap: Peygamberimizin okur yazar olmadığını Allah şöyle tescil ediyor:

"Sen bundan önce ne bir kitap okumuş, ne de elinle onu yazmıştın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı. Hayır o (Kur’an ) kendilerine ilim verilenlerin göğüslerinde parlayan açık ayetlerdir. Bizim ayetlerimizi zalimlerden başkası inkar etmez." (29/48-49)

Bu ayetler Hz.Muhammed’in peygamber olmadan önce okur-yazar olmadığını göstermektedir. Peygamber olduktan sonra okuma ve yazma öğrenmiş olsa bile, bu Kur’an gibi bir kitabın yazarı olduğu anlamına gelmez. Ayet (29/49) buna imkan olmadığını ortaya koymaktadır.

Araplara Ehl-i Kitap tarafından yakıştırılan "ümmi" sıfatıyla bu olayın bir ilgisi yoktur. İkisi ayrı ayrı ele alınması gerekir. Ayette bildirilen Hz. Muhammed’in peygamber olmadan önce okuma ve yazma bilmediği gerçeğidir. Biz de bu gerçeğe inanıyor ve diyoruz ki Hz. Muhammed (a.s) Ümmi idi ve okuma yazma bilmiyordu.Yukarıdaki ayet bunu açıkça ifade etmektedir.

Soru 12: Kur’an dört eş ve sınırsız cariye hakkı veriyor. O halde bunun Kur’an'ın indiği dönemde çok suistimal edilen çok-eşliliği bir denetim altına aldığını nasıl savunabilirsiniz ?

Cevap: İslam insan unsurunu ele almakta ve onu eğiterek istediği sonuca ulaşmayı hedeflemektedir. İnanan insana Allah korkusunu, işlerin sonucunun Allah'a varacağını, yaptıklarımızın hesabının sorulacağını, hiçbir şeyin Allah'tan gizli kalmadığı inancını, haddi aşmanın hak olmadığını öğretiyor. Gerçekten inanan insan da kendini, çizilen bu sınırlarla sınırlamaya çalışıyor. Haddi aşanlar için müeyyideler koyuyor. Hayatın, dünya ve lezzetlerden ibaret olmadığını gösteriyor. 

Bu nedenledir ki isyancı bir toplumdan, itaatkar bir kitle çıkarmayı başarıyor. Tarihin şahadetiyle kısa zamanda Arap Yarımadası’nın dışına çıkıp dünyaya açılıyor.  

Bunca bombardımana tutulmasına karşı ne ilk müslümanlarda ne de son müslümanlarda sınırsız cariyeler ve çok eşle evlenmenin yaygın hale gelmediğini görüyoruz. Bunun hikmeti,  İslam’ın insanlığa kazandırdığı yaşam biçimi ve sorumluluk duygusudur.

İslam’dan ve medeniyetten yeterince nasbini almamış bazı kesimlerin anlayış ve yaşayışları asla İslam’a fatura edilmemelidir. Peygambere en yakın duran Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali gibi seçkin insanların kaç eşi ve kaç cariyesi vardı? Lütfen araştırın, gerçeği göreceksiniz. İslam cahiliyyenin keyfi anlayışına bir sınır çiziyor. İnançla bağlıyor. Bugün tek evliliği savunan fakat inançtan soyutlanmış olanların gayri meşru ilişkilerinin sınırsızlığı cahiliyyeyi yeniden günümüze taşımıştır. Gönüllerde inanç olmayınca isteklerde asla sınır olmayacaktır. İslam inananlarına işte bunu temin etmişti. Allah'ın verdiği ile yetinmek ve asla bunun ötesini istememek.

‘Onlar, eşleri ve cariyelerinden başkasına karşı iffetlerini korurlar. Eşleriyle olan ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.’(23/5-6) Allah'ın kınamadığını kimsenin kınamaya hakkı da olmayacaktır.

Soru 13: Bakara suresi 234. ayete göre "içinizden ölüp de geriye eşler bırakanların bu eşleri dört ay on gün kendi başlarına beklerler." Olası bir gebelik için bu çok akılcı bir süre, ancak yine Bakara suresi 240. ayete göre "içinizden ölüp de geriye eşler bırakan erkekler eşlerinin evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler." Buradaki dışarıya çıkmaksızın dendiğinde çalışmaya gerek bırakılmamasından mı bahsediliyor; yoksa fiziki bir ev hapsinden mi bahsediliyor?

Cevap: Bakara 240. ayetin mesajı, eşi vefat etmiş olan hanımın nafakasını, barınmasını ve görüp gözetilmesini temin için geride kalanlara yüklenen bir sorumluluktur. Onun bir ev hapsi olmadığını ayet açıkça belirtiyor:

"Eğer onlar kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, kendileri hakkında yapacakları meşru işlerden dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah mutlak güçlü ve hikmet sahibidir." (2/240)

"Boşanan kadınların örfe göre nafaka hakları vardır. Bu Allah'tan korkanlar üzerine bir vecibedir.  İşte Allah size ayetlerini böylece açıklıyor ki aklınızı işletesiniz." (2/241-242)

Allah onların bakımını ve gözetilmesini ölenin yakınlarına bir sorumluluk olarak vermesine rağmen, kadın iddeti bittikten sonra meşru bir şekilde evlenebilir. Kendini geçindirecek bir iş yapabilir veya ilk günden itibaren durumu uygunsa anne ve babasının  yanına gidebilir. Bu onun bileceği bir şeydir. Ama Allah en az bir yıl eşinin yakınları tarafından görüp gözetilecek bir garanti vermektedir. Kocası ölmekle yokluğa ve perişanlığa  terk edilmesini istemiyor. Kadın hakları savunucularının İslam’dan öğreneceği çok şeyin varolduğu muhakkaktır. 

Soru  14: Ayetlerden birinde "camilere giderken temiz ve güzel giysilerle gidilmesi" öneriliyor. Oysa Hz. Ömer imkanı olmasına rağmen temiz fakat eski, oldukça yıpranmış giysilerle yaşamayı seçerek bu minimalist yaşam tarzını zaman zaman müslümanları utandıracak noktaya getirmekle bahsedilen ayete karşı gelmiş olmadı mı?

Cevap: Hz. Ömer peygamberi görerek, dinleyerek, inanarak, malını ve canını bu davaya adayarak yaşayan bir insandır. Eğer İslam’ı o anlamadı ise bizler bu işin neresindeyiz dememiz gerekmez mi? Bu konuyla alakalı peygamberimizin bir uyarısı nakledilir:

Eski elbiseler içinde bir müslümanı gören peygamberimiz yanına yaklaşıp sorar:

"Sizin yeni bir elbiseniz yok mu?" Adam da; "var da gösteriş olur diye giymiyorum" der. Peygamberimiz  de gidip giymesini söyler. Üzerinde yeni giysileriyle gelince adama:

"Bu halin öncekinden çok daha iyi değil mi? Allah kuluna verdiği nimetini üstünde görmekten hoşnut olur" buyurur. Hz. Ömer’in  peygamberin bu anlayışından haberdar olmaması düşünülemez. Bu konuda "Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve Devlet İdaresi, (Şibli Numani, Çeviren.: Dr. Talip Yaşar Alp, Çağ Yayınları) adlı kitabı okumanızı tavsiye ederiz.

Oğlu Abdullah’tan bir nakil: "Babam yeni bir elbise aldığında önceki eskimiş olurdu."  Bu onun bu konudaki makuliyetini gösterir. Devlet başkanı iken hutbeye çıkar; insanlara Cuma konuşmasını yaparken: "Ey insanlar dinleyin ve itaat edin" deyince, cemaat arasından biri kalkar, kılıcını çeker ve "şu üzerindeki elbisenin hesabını vermeden seni dinlemiyorum ve itaat etmiyorum. Bize dağıttığın bu ganimet kumaştan bir elbise çıkmazken sen o kumaştan elbise giymişsin. Nasıl oluyor da sen bizden fazla alıyorsun" der. Hz. Ömer oğlu Abdullah’a işaret ederek  "kalk Ey Abdullah, bu konuda bildiklerini söyle" der. Abdullah da kalkar ve şöyle der:"Benim elbisem yeni idi; babamınki ise eskimişti. Ben hisseme düşeni ona verdim de ikisi ona bir elbise oldu" der. Adam kılıncını kınına kor ve "şimdi konuş ya Ömer! Seni dinliyor ve itaat ediyorum." Ömer bu idi. Bu Ömer’in varlığı dünyayı titretiyorken, smokinli Ömerlerin varlığını kimse hissetmiyor bile. Sözlerimizi şu yerinde söylenmiş güzel söz ile bitirmek istiyoruz:

"Öyle insanlar gördüm ki üzerinde elbise yok, öyle elbiseler gördüm ki içinde insan yok." Tüm gayretimizle üzerinde elbise olan bir insan/ bir müslüman olabilmeye çalışmalıyız diyor, sizi Allah'a emanet ediyoruz.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...