ADİL
ARSLAN / GEMLİK
Soru 1:
Hiçbir şey yokken Allah vardı. Mekan neredeydi? Bu mekanı kim yarattı?
Cevap:
Sorunuzda belirttiğiniz gibi "hiçbir şey yok iken" mekan da zaman da
söz konusu değildi. O "hiçbir şey yoktu"nun içine mekan da dahildir.
Çünkü mekan da yaratılmışlardandır ve yaratılmışlar için gerekli bir
kaidedir. Her yaratılan mekan ve zamanla kayıtlıdır. Yaratılanların
yaratıldığı bir zaman ve üzerinde yaşatılacağı bir mekana ihtiyacı
vardır. Yaratıcının ise zamana ve mekana ihtiyacı yoktur. Zaman ve mekan
kavramı yaratılmışların, yaratılış kanunlarının gereği olarak mahkum
oldukları iki temel kaidedir. Bulunmak için mekana; var veya yok olmak
için de zamana ihtiyaç vardır. Yaratılan her nesnenin zamanla kayıtlı
bir ömrü vardır. Yok iken yaratılmış ve bir ömür takdir edilerek zamana
bağlanmıştır. Dünya ve içindekilerin ömrü, gece ve gündüzün gelmesiyle
oluşan bir zaman kavramıyla takdir edilmiştir. O zaman dolunca, insan ve
kainat, Allah'ın emriyle son bulacaktır. Ölüm ve kıyamet bunu ifade
etmektedir.
Sorunun
ikinci kısmındaki "mekanı kim yarattı?" kısmına gelince, Allah'tan başka
yaratıcı yoktur. Ancak yaratılmışların bulunmadığı bir anda, mekan da
yaratılmışlardan olduğuna göre, mekandan bahsetmek de söz konusu olamaz.
Allah'ın var olması için ise ne bir yaratıcıya ne de bir mekana ihtiyaç
vardır. Allah bunlardan beridir.
"İşte her
şeyin yaratıcısı olan Rabbiniz Allah budur. Ondan başka tanrı yoktur.
Nasıl ayartılıyorsunuz?" (40/62)
"Ondan
başka tanrı yoktur. Diriltir ve öldürür. O sizin de Rabbiniz önceki
babalarınızın da Rabbidir. " (44/8)
"Eğer
yerde ve gökte Allah'tan başka tanrılar olsaydı ikisi de bozulurdu.
Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendirmelerinden beridir." (21/22)
Soru 2:
Kur’an’ın edebi değeri nedir? Belirli bir kafiye sistemi mi var?
Cevap:
Kur’an bir edebiyat kitabı değildir. Allah kitabını takdim ederken:
"Ey
insanlar! Rabbinizden size bir öğüt, gönüllerde olana bir şifa,
inananlara bir rehber ve rahmet gelmiştir." (10/57)
"Biz
onlara, bir bilgiye göre açıkladığımız, inanan bir topluma rahmet ve
rehber olarak bir kitap getirdik." (7/52) Bu nedenle her şeyden önce
Kur’an'a bu gözle bakmamız onun gönderiliş amacına uygun düşer. O,
insanlığa doğru bir yaşam tarzını göstermek için gönderilmesine rağmen,
gönderildiği günden itibaren bu ana kadar onun üzerine daha beliğ, daha
fasih bir söz de söylenememiştir.
İndiği
dönemde edebiyatın doruğunda olan Araplar, Kur’an için sözün bu denli
güzel ifade edilmiş olmasını bir insan için mümkün görmemişlerdir. Onun
çağrısına inanmayanlardan Ebu Cehil ve Ebu Süfyan gizlice Kabeye
giderek Hz.Muhammed’in okuduğu Kur’an'ı dinlemekten kendilerini
alamamışlardır. Araplar geleneksel olarak her yıl yaptıkları şiir ve
hitabet yarışmalarında birinci seçilen yedi eseri Kabe duvarına
asarlarken, Kur’an’ın gelmesinden sonra bu uygulamayı bırakarak
"Kur’an'ın bu güzel ifadesi yanında hiçbir şair sözünün kıymetinin
kalmadığını söylemişlerdir." Kur’an şiir değildir ama ifade biçimi ses
ve anlam olarak, şiir gibi, dinleyenlere akıcı ve büyüleyici
gelmektedir.
"Biz ona
şiir öğretmedik. Zaten bu ona yakışmazdı da. Onun getirdiği sade bir
öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Diri olanları uyarsın ve kafirler içinde
azap hak olsun diye." (36/69-70)
Bununla
beraber Allah tüm insanlığa çağrıda bulunarak; "Kulumuz Muhammed’e
indirdiğimizden şüphede iseniz, Ona benzer bir kitap getirin "
(52/33-34)
"Onun
surelerine benzer on sure getirin" (11/13)
"Onun
surelerine benzer bir sure getirin" (10/38)
"Bunu
yaparken Allah'tan başka kiminiz varsa onları da yardıma çağırın.
Yapamazsınız, yapamayacaksınız. O halde inkarcılar için hazırlanmış,
yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden sakının." (2/23-24)
buyurmuştur.
Kur’an
öğüt, iyiyi kötüden ayıran furkan, her şeyin gerçeğini ortaya koyan hak,
fikri hastalıkları tedavi eden şifa, gönüllere huzur veren nur, akılları
tatmin eden ilim, Allah'a kulluğun tek doğru rehberidir.
Soru 3:
Kur’an'ın kendi içinde nesh var. 23 yılda Allah neshe ihtiyaç duyduysa
1400 yılda kullar neden duymasın?
Cevap: Bu
konuda peşin ifadeyle Kur’an’da neshin varlığını kabul etmeniz sizi
böyle bir kanaate götürüyor. Hiç düşündünüz mü, ya Kur’an'da nesh
yoksa? O taktirde bu tez havada kalır.
Tarih
boyunca bu gibi konular tartışılagelmiştir. Ne yazıktır ki insanlardan
bir kısmı (iyi ve kötü niyetli olabilirler) lafın belinden tutarak
anlamaya çalışınca, ortaya bu görüntüler çıkmıştır. Ayetleri kendi
bağlamlarından koparmadan ne denildiğini anlamaya çalıştığımızda daha
doğru bir sonuca varacağımıza inanıyoruz.
Konuyla
alakalı olup delil gösterilen ayetlere baktığımızda (16/101-103),
(2/105-106) durum anlaşılacaktır. Nahl suresinin 101-103. ayetlerinde
anlatılmak istenen şudur:
Müşrikler
peygamberimizin okuduğu ayetlere itiraz ederek "bunları sen uyduruyorsun
veya önceki kitaplardan alıyorsun; hatta bunları biri sana sabah-akşam
okuyor sen de bize bunlar Allah'tandır diyorsun" sözüne cevaptır.
"Biz bir
ayetin yerine başka bir ayet getirdiğimizde- ki Allah ne indirdiğini
gayet iyi bilir- onlar, "Sen sadece uyduruyorsun " derler. Hayır öyle
değildir. Ama onların çoğu bunu bilmezler." (16/101) Buradaki "Bir
ayetten", Kur’an'ın içinde yer alan bir ayet değil, daha önceki
şeriatlarda ve ümmetlerle ilgili bir ayetin kastedildiği; ayetin
devamındaki "sen uyduruyorsun" ve devamındaki iki ayette verilen
"Kur’an'ı Ruhul Kudüs indirdi", "Ona elbette bir insan öğretiyor"
dediklerini biliyoruz. Nispet ettikleri kimsenin dili yabancıdır."
ifadelerindeki cevabi durumdan anlaşılmaktadır.
Müşrikler,
Kur’an'ın kabullerine aykırı gelen ayetlerine "bunları sen uyduruyorsun"
derken Ehl-i kitap’la alakalı malumatlardan hareketle de "bunları falan
kimseden alıyorsun" suçlaması yapılıyor. Bu ayetler Mekke ortamında
geldiğine göre Mekke’de ahkamla ilgili hüküm yoktur ki değiştirilmiş
olsun. Bu nedenle bu tez havada kalmaktadır.
Bakara
suresinin 106. ayetinde anlatılmak istenen "bir ayet" ten neyin murad
edildiğini anlamak için de yine ayetin bağlamına bakarak karar
vermemizin daha doğru olacağına inanıyoruz.
2/105.
ayette Ehl-i Kitaptan olan kafirlerin ve müşriklerin müslümanlara
Allah'ın bir hayır indirmesini istemediklerinden bahsederek, "Allah
rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir." buyuruyor.
Buradaki
"Allah'ın rahmeti" peygamberlikle birlikte gelen yeni dinin tamamıdır.
Peygamberlik gibi nimetin, Hz.Muhammed’e verilmesinden müşrikler razı
değil. Araplara verilmesinden de Ehl-i Kitap razı değil . İslam’ın
gelmesiyle Ehli kitabın elindeki şeriatların hükmü yürürlükten
kaldırılmakta ve tüm insanlık Muhammed(as) a tabi olmaya çağrılmaktadır.
Bir şeriatın hükmü (dolayısıyla ayetin hükmü) kaldırılırken veya zaman
içerisinde unutulmuş, tağyir ve tebdile uğramışsa, daha iyisini veya
benzerini getirmeye Allah muktedir olduğunu beyan ederek:
"Allah'ın
her şeye gücü yettiğini bilmez misiniz?"
"Göklerin
ve yerin mülkünün ve tasarrufunun yalnız Allah'a ait olduğunu bilmiyor
musunuz?" (2/106-107) buyuruyor.
Bu nedenle
burada geçen ‘’ ayet’’ tabirinin de geçmiş şeriatlar anlamında olduğunu
anlıyoruz. Zira vakıaya uygun olarak da Kur’an'da Ehl-i Kitap’la ilgili
bir kısım hükümlerin değiştirildiğini, (helal ve haramlarla ve özel
hukukla ilgili) bir kısmının da aynen bırakıldığını (cana can dişe diş,
yaralamalar karşılıklı kısas olarak yazıldığını) görüyoruz.
Bu nedenle
diyoruz ki ne Kur’an’ın indiği yirmi üç yılda, ne de günümüze kadar
geçen bin dört yüz yılda Kur’an'ın kendi içinde nesh olayı yoktur. Bu
konuya bağlantılandırılan ayetler, bir hukukun uygulanışında, bir
akidenin kabulünde ve bir sosyal değişikliğin yerleştirilmesinde
uyulması elzem olan yöntemi ortaya koymaktadır. Bu yönteme İslam’ın, her
topluma hakim oluşunda ihtiyacı olacaktır. Kısaca her toplumun Mekke’si
mutlaka olacaktır.
Soru 4:
İnsanların kaderini doğmadan önce Allah mı yazıyor? Yoksa rastgele
gelişecek kaderini önceden mi görüyor?
Cevap:
Kader konusu toplum tarafından yanlış anlaşılan bir konudur. Allah
yarattığı her varlığa bir özellik vermiştir. Kader eşyanın tabiatıdır.
"Biz her şeyi bir kader ile yarattık" ayetinde ifade edilen kader
özellik anlamındadır. Alın yazısı anlamında değildir.
İnsan hür
iradesiyle hiç kimsenin dahli olmadan yaptığı işlerden Allah'a hesap
verecektir. Allah insanı zorlayarak bir işi yaptırmamaktadır. Böyle
olursa insanda sorumluluk olmaz. İnsanın bilgi ve istekleri
doğrultusunda yaptığı işleri, Allah, şerefli katipler eliyle kaydını
tutturarak, hesap günü "işte hayatınız" diyerek önüne koyacağını ve buna
göre de yargılayacağını muhtelif ayetlerde ifade etmektedir. (82/10-12)
, (36/12), (4/13-14) ,(17/13)
Bu nedenle
insan geleceğini tesadüflerle değil bilinçli olarak yaptığı
davranışlarla kendi eliyle hazırlamaktadır. "İnsan için kendi
çalışmasından / amelinden başka bir şey olmayacaktır." ve "Her nefis
yarın için ne gönderdiğine baksın" ayetleri de bunu ortaya koymaktadır.
İnsanın,
kaderi ve Allah'ı suçlamasının ( "kaderim buymuş" demesinin) gerçekle
hiçbir ilgisi yoktur. İki elinin yaptığı konular tamamen kendisinin
eseridir. Bu nedenle sorumluluk da kendisine aittir.
Ancak
kendisinin dahli olmayan konularda (doğum, ölüm ve ölüm sebebi, ömrünün
uzun ve kısa olması, cinsiyeti ve fiziki durumuyla ilgili konularda) bir
dahli olmadığı gibi Allah katında sorumluluğu da yoktur. Bunlardan
hesaba da çekilmeyecektir. İşte bunları tamamen Allah takdir etmektedir.
Bu konular insana bırakılmadığı için kimse de sorumlu tutulmamaktadır.
Sadece sorulacak olanlar ihtiyaçlarımızın ve duygularımızın tatmininde
yapıp ettiklerimizdir. Allah'ın helal ve haram diye sınırladığı şeyleri
yapıp yapmamakla alakalı konulardır.
Soru 5:
Melekler geleceği biliyor mu?
Cevap:
Gelecek Allah'tan başkası için gaiptir. Bu nedenle melekler de geleceği
bilme gücüne sahip değildir. Bunu Hz.Adem’in halife seçilmesiyle ilgili
konudaki meleklerin kendi ifadelerinden öğreniyoruz.
"Melekler
dediler ki; ‘Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz. Senin bize
öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Şüphesiz sen her şeyi bilensin. Her
şeyin hikmetine sahip Sensin." (2/32) Bu itirafın onların durumlarını
ortaya koyduğuna inanıyoruz.
Soru 6:
En’am suresi 92. ayetinin doğru tercümesi nedir?
Cevap: "Bu
kitap (Kur’an) (Ümmü’l-kura) kentlerin anası (Mekke) ve çevresindekileri
(yani etrafında yer alan tüm dünyayı) uyarman için sana indirdiğimiz ve
kendinden önceki kitapları doğrulayan mübarek bir kitaptır. Ahirete iman
edenler buna da inanırlar ve onlar namazlarına da devam ederler." (6/92)
Bu ayetle,
Kur’an'ın hatalardan beri kılınmış bir kitap olduğu, Mekke’de
indirildiği, merkez Mekke olmak üzere tüm insanlığı bir tek kıbleye ve
bir olan Allah'a çağırmak için gönderildiği, buna ahirete iman edenlerin
iman edeceği ve bunların ise, namazlarına devamlı olanlar olduğu mesajı
verilmektedir.
Kur’an'da
"etraf", "çevre": En yakın halkadan başlayarak tüm dünyayı kapsayan
geniş bir çember içine giren tüm birimler demektir. Kura: kasaba,
yerleşim birimi, ümmül kura: yerleşim birimlerinin anası, merkezi, ilk
yerleşim birimi, ana kent, merkez anlamında kullanılmaktadır.
Soru 7:
Hacer’ül-Esved’in kutsallığı doğru mudur? Sırf Hz.Muhammed’in bu taşı
öptüğünü bildiği için Kabe ziyaretlerinde aynı şeyi dini bir ibadetmiş
gibi yerine getiren insanlar bir şekilde puta taparlık yapmıyorlar mı?
(ki Hz.Muhammed bunu engellemek için kendi resminin yapılmasına izin
vermemişti.)
Cevap:
Gaybi hakikatleri anlamak için insan, sade aklın kıyas yöntemiyle
hareket ederek doğru bir sonuca ulaşamaz. Bu nedenle müslüman, aklı
vahye tabi kılarak düşünmek, anlamak zorundadır. Bu mantıkla düşünürsek
Kabe de taş bir binadır. İnsan eliyle dikilmiştir. Onun etrafında
dönmekte kuru akılla karar vermeye kalkarsak taşperestlik olur.
Ancak
Rabbimizin açıkça tavaf etmemizi istemesi( 22/2 ) onu ibadete hem de
Allah'ın razı olduğu bir ibadete dönüştürmektedir. İbadetin en geniş
tanımı Allah'ın bizden yapmamızı istediklerini istediği gibi yapmak,
yasakladığından da sakınmaktır. Kabe’nin etrafında dönmek de, bizden
istenilen olması nedeniyle ibadet olmaktadır. Bunun biçimselliği ile
ilgili olarak her defasında başlangıç noktasına gelince ellerini
kaldırarak "Bismillahi Allahu ekber" ifadesiyle Allah'ın adıyla yeni
tavafa başladığını ve Allah'ı yücelediğini ilan ederek başlamaktır. Taş
ve toprak her yerde aynıdır. Kabedeki taşların özelliği sadece
Beytullah’ın duvarını oluşturmasıdır. Müslümanların oraya gidişi taşları
kutsamak için değil Allah'ın emrine uymak içindir. Onu öpme konusuna
gelince bu konuda Hz. Ömer’in bir tavrı nakledilir. Emirliği zamanında
İnsanların Hacerul esved’i öpmeye aşırı istek göstermelerine karşı Onun
karşısına durur ve şöyle der:
"Ey siyah
taş! Senin bir siyah taştan başka bir şey olmadığını ve Ebu Kubeys
dağından getirildiğini biliyorum. Ancak peygamber seni selamladı ve
öptü. Ben de seni selamlar ve öperim.
Onu
öpenlerin de bu hatırayı yad etmenin ötesinde bir beklentisi yoktur,
olamaz da. Bu nedenle Hacer’ül-esvedi öpmek puta tapmak değildir.
Allah'ın beytine o istediği için gidilmekte ve oradaki her hareket de bu
çerçevede yapılmaktadır. Peygamberin yapmadığı bir işi yapmak ise asla
doğru değildir. Bu ibadet adına da olsa.
Soru 8:
Nisa suresi 43. ayetine göre "sarhoşken ne dediğinizi bilinceye kadar...
namaza yaklaşmayın" buyuruluyor. Başka ayetlerde içki haram kılınmış
olsa bile bu ayet bir kabulü göstermiyor mu?
Cevap:
Malumdur ki bu din insanlığa bir günde ve topluca gönderilmemiştir. Onun
tebliğ edilmesi eşyanın tabiatına uygun olarak belli bir yöntemle
yapılmıştır. Dinin her hükmü, tabiatına uygun olarak hayata
geçirilmiştir. İçki yasağının konulmasında da bunu görüyoruz. Toplumun
müptela olduğu bir alışkanlığı yasaklamada da Allah, derece derece
hayata geçirilen bir yöntem uyguluyor. Sorunuza konu olan ayet, bu
uygulamanın belli bir aşamasına aittir. İçkinin yasaklanmasında tedrici
bir uygulama yapılmıştır. Bu yöntemle yapılanın kötülüğü, topluma
merhale merhale gösterilerek nefisler ikna, akıllar tatmin edilmiştir.
Bu konuda ilk gelen ayet :
"Sarhoşken
ne dediğinizi bilinceye kadar... namaza yaklaşmayın" (4/43) ayetidir. Bu
ayetin gelişiyle müslümanlar yalnız yatsıdan sonra içmeye
başlamışlardır. İkinci gelen ayette ise içkinin ve kumarın kötülüklerini
gören müslümanlar peygamberimize gelerek bunlar hakkında ne buyurduğunu
sorarlar:
"Sana
içkiden ve kumardan soruyorlar; her ikisinde de hem büyük bir günah hem
de bazı faydalar vardır. Ama ikisinin de günahları faydalarından daha
büyüktür...." (2/219) Bundan sonra da müslümanların büyük bir kısmı
"günahı faydasından büyüktür"/’zararı faydasından büyüktür’ ifadesine
dayanarak içkiden ve kumardan uzaklaşmışlardır.
Kesin
yasak ise: "Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları,
yalnızca şeytan işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtulasınız.
" (5/90) ayetiyle konmuştur.
Bu son
gelen ayet kesin hükmü belirleyerek olayı noktalamıştır. Allah hiçbir
şeyi ihmal etmez, imhal eder. Yer ve zamanını kollar. Bu nedenle içkinin
ve faizin yasaklanması Medine devrinde uygulanmıştır. Bunun hikmetini
görmezden gelmek mümkün değildir. Nefisler ikna edilmeyince yasak
koymanın bir anlamı olmaz. Allah (c.c) bu yöntemle doğru olanı
insanların kendilerinin görmesini temin etmiştir. Hz.İbrahim’in put
kırma yönteminde hakkı puta sahiplenenlere söyletmesi gibi.
Soru 9:
Domuz yemek neden yasak? Bir Yahudi geleneği ve aynı zamanda ekolojik
koşulların gereğinden doğan basit bir doğa işleyişinden başka nedir?
Cevap:
Buna en kısa cevap Allah haram kıldığı içindir.
"Allah
size sadece kanı, leşi, domuz etini ve Allah'tan başkası adına
kesilenleri haram kılmıştır. Ancak darda kalanın haddi aşmadan ve
başkasının hakkına tecavüz etmeden yemesinde bir günah yoktur. Doğrusu
Allah bağışlayandır acıyandır." (16/115)
Din
Allah'ındır. O dilediğini dilediği gibi yapar. Kimse ona hesap soramaz.
Kullara düşen "inandık ve itaat ettik" demektir. Bu nedenle Kur’an'da
açıkça hükmü belirtilen bir konuda söz söylemek kimsenin haddi değildir.
Bu bir Yahudi geleneği de değildir. Allah her ümmete bir şeriat vermiş
ve onları da ondan sorumlu tutmuştur. Hz.Muhammed’e (as) de kendine özgü
bir şeriat verdiğini ( 5/48) belirterek ona uymasını istemiştir.
Yukarıya aldığımız ayette de bu şeriattaki haramlar sayılmakta ve darda
kalana bunlardan ölmeyecek kadar yemek günah sayılmamaktadır. Ayet gayet
açıktır. Ne Yahudi geleneği olduğu için ne de domuz etinde bir şeyler
olduğu içindir. Öyle olsaydı asla yemeyiniz buyururdu. Darda kalanın
yemesinde günah yok demezdi. Bu yasak insanı imtihan etmenin gereğidir.
Allah kullarını koyduğu kurallarla imtihan ediyor. İtaat eden kazanıyor.
Etmeyen ise kaybediyor. Durum bundan ibarettir. İslam olaylara asla
tepkisel yaklaşımla yaklaşmaz. Kendi hükmünü koyar ve itaat ister.
Soru 10:
Hz. Ömer, Kudüs’ü aldıktan sonra yaptırdığı Ömer Camiini, neden şimdi
üzerinde Kubbet’üs-Sahra’nın bulunduğu, Yahudiler ve aynı zamanda
Müslümanlarca da kutsal sayılan kayanın (ki Hz.Ademin yeryüzüne ilk
indiği, Hz. İbrahimin üzerinde oğlunu kurban etmek istediği, üzerinde
Hz. Muhammedin miraca çıktığı kubbedir) namaz kılarken arkasında
kalmasını sağlayacak şekilde yaptırmıştır?
Cevap: Bu
kaya meselesi geleneksel kültürün ürettiği bir hurafedir. Söylediğiniz
bilgilerin kaynağı insanların dillerinde dolaşan bir sözden ibarettir.
Hiçbirini Kur’an doğrulamaz. Bu nedenle güvenilirlikten uzaktır. İsra
olayının Mescid-i Haram ile Mescid-i Aksa arasında vukubulduğu, İsra
suresi birinci ayetinde anlatılmaktadır. Bizi sadece Kur’an’da verilen
bilgiler bağlar Onun dışındakilerin bağlayıcılığı yoktur. Hz.Ömer gibi
bir müslümanın ihlas ve samimiyetinden hiçbir müslümanın kuşkusu olamaz.
Ancak o da bir insandır. Hatası varsa Allah'la kendisi arasındadır;
umarız ki Allah hataları bağışlayıcıdır. Bizim onu yargılamak gibi bir
görevimiz olmadığına inanıyoruz. Hz. Ömer, bu tür hurafeler ile en çok
mücadele eden bir insandır. Döneminde insanların Hudeybiye
Antlaşması’nın altında yapıldığı ağaca kutsiyet izafe ederek altında
namaz kılmaya başladıklarını görünce;
"Ben
şirkten geldim, şirkin ne olduğunu bilirim. Yarın bu insanlar bu ağaca
taparlar" diyerek ağacı kestirir. Bizim bildiğimiz Ömer böyle bir
Ömer’dir. İnanıyoruz ki O en uygun olana iltifat etmiştir. O gün orası
uygun olduğu için yaptırmıştır; başka bir niyetinin olduğunu düşünmek
sadece zandır. Zan gerçekten bir şey ifade etmez.
Soru 11:
Hz.Muhammed okuma yazma biliyor muydu?
Cevap:
Peygamberimizin okur yazar olmadığını Allah şöyle tescil ediyor:
"Sen
bundan önce ne bir kitap okumuş, ne de elinle onu yazmıştın. Öyle
olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı. Hayır o (Kur’an ) kendilerine
ilim verilenlerin göğüslerinde parlayan açık ayetlerdir. Bizim
ayetlerimizi zalimlerden başkası inkar etmez." (29/48-49)
Bu ayetler
Hz.Muhammed’in peygamber olmadan önce okur-yazar olmadığını
göstermektedir. Peygamber olduktan sonra okuma ve yazma öğrenmiş olsa
bile, bu Kur’an gibi bir kitabın yazarı olduğu anlamına gelmez. Ayet
(29/49) buna imkan olmadığını ortaya koymaktadır.
Araplara
Ehl-i Kitap tarafından yakıştırılan "ümmi" sıfatıyla bu olayın bir
ilgisi yoktur. İkisi ayrı ayrı ele alınması gerekir. Ayette bildirilen
Hz. Muhammed’in peygamber olmadan önce okuma ve yazma bilmediği
gerçeğidir. Biz de bu gerçeğe inanıyor ve diyoruz ki Hz. Muhammed (a.s)
Ümmi idi ve okuma yazma bilmiyordu.Yukarıdaki ayet bunu açıkça ifade
etmektedir.
Soru 12:
Kur’an dört eş ve sınırsız cariye hakkı veriyor. O halde bunun Kur’an'ın
indiği dönemde çok suistimal edilen çok-eşliliği bir denetim altına
aldığını nasıl savunabilirsiniz ?
Cevap:
İslam insan unsurunu ele almakta ve onu eğiterek istediği sonuca
ulaşmayı hedeflemektedir. İnanan insana Allah korkusunu, işlerin
sonucunun Allah'a varacağını, yaptıklarımızın hesabının sorulacağını,
hiçbir şeyin Allah'tan gizli kalmadığı inancını, haddi aşmanın hak
olmadığını öğretiyor. Gerçekten inanan insan da kendini, çizilen bu
sınırlarla sınırlamaya çalışıyor. Haddi aşanlar için müeyyideler
koyuyor. Hayatın, dünya ve lezzetlerden ibaret olmadığını gösteriyor.
Bu
nedenledir ki isyancı bir toplumdan, itaatkar bir kitle çıkarmayı
başarıyor. Tarihin şahadetiyle kısa zamanda Arap Yarımadası’nın dışına
çıkıp dünyaya açılıyor.
Bunca
bombardımana tutulmasına karşı ne ilk müslümanlarda ne de son
müslümanlarda sınırsız cariyeler ve çok eşle evlenmenin yaygın hale
gelmediğini görüyoruz. Bunun hikmeti, İslam’ın insanlığa kazandırdığı
yaşam biçimi ve sorumluluk duygusudur.
İslam’dan
ve medeniyetten yeterince nasbini almamış bazı kesimlerin anlayış ve
yaşayışları asla İslam’a fatura edilmemelidir. Peygambere en yakın duran
Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali gibi seçkin insanların kaç eşi ve kaç
cariyesi vardı? Lütfen araştırın, gerçeği göreceksiniz. İslam
cahiliyyenin keyfi anlayışına bir sınır çiziyor. İnançla bağlıyor. Bugün
tek evliliği savunan fakat inançtan soyutlanmış olanların gayri meşru
ilişkilerinin sınırsızlığı cahiliyyeyi yeniden günümüze taşımıştır.
Gönüllerde inanç olmayınca isteklerde asla sınır olmayacaktır. İslam
inananlarına işte bunu temin etmişti. Allah'ın verdiği ile yetinmek ve
asla bunun ötesini istememek.
‘Onlar,
eşleri ve cariyelerinden başkasına karşı iffetlerini korurlar. Eşleriyle
olan ilişkilerinden dolayı kınanmazlar.’(23/5-6) Allah'ın kınamadığını
kimsenin kınamaya hakkı da olmayacaktır.
Soru 13:
Bakara suresi 234. ayete göre "içinizden ölüp de geriye eşler
bırakanların bu eşleri dört ay on gün kendi başlarına beklerler." Olası
bir gebelik için bu çok akılcı bir süre, ancak yine Bakara suresi 240.
ayete göre "içinizden ölüp de geriye eşler bırakan erkekler eşlerinin
evden çıkarılmaksızın bir yıla kadar geçimlerini vasiyet etsinler."
Buradaki dışarıya çıkmaksızın dendiğinde çalışmaya gerek
bırakılmamasından mı bahsediliyor; yoksa fiziki bir ev hapsinden mi
bahsediliyor?
Cevap:
Bakara 240. ayetin mesajı, eşi vefat etmiş olan hanımın nafakasını,
barınmasını ve görüp gözetilmesini temin için geride kalanlara yüklenen
bir sorumluluktur. Onun bir ev hapsi olmadığını ayet açıkça belirtiyor:
"Eğer
onlar kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, kendileri hakkında yapacakları
meşru işlerden dolayı size bir sorumluluk yoktur. Allah mutlak güçlü ve
hikmet sahibidir." (2/240)
"Boşanan
kadınların örfe göre nafaka hakları vardır. Bu Allah'tan korkanlar
üzerine bir vecibedir. İşte Allah size ayetlerini böylece açıklıyor ki
aklınızı işletesiniz." (2/241-242)
Allah
onların bakımını ve gözetilmesini ölenin yakınlarına bir sorumluluk
olarak vermesine rağmen, kadın iddeti bittikten sonra meşru bir şekilde
evlenebilir. Kendini geçindirecek bir iş yapabilir veya ilk günden
itibaren durumu uygunsa anne ve babasının yanına gidebilir. Bu onun
bileceği bir şeydir. Ama Allah en az bir yıl eşinin yakınları tarafından
görüp gözetilecek bir garanti vermektedir. Kocası ölmekle yokluğa ve
perişanlığa terk edilmesini istemiyor. Kadın hakları savunucularının
İslam’dan öğreneceği çok şeyin varolduğu muhakkaktır.
Soru 14:
Ayetlerden birinde "camilere giderken temiz ve güzel giysilerle
gidilmesi" öneriliyor. Oysa Hz. Ömer imkanı olmasına rağmen temiz fakat
eski, oldukça yıpranmış giysilerle yaşamayı seçerek bu minimalist yaşam
tarzını zaman zaman müslümanları utandıracak noktaya getirmekle
bahsedilen ayete karşı gelmiş olmadı mı?
Cevap: Hz.
Ömer peygamberi görerek, dinleyerek, inanarak, malını ve canını bu
davaya adayarak yaşayan bir insandır. Eğer İslam’ı o anlamadı ise bizler
bu işin neresindeyiz dememiz gerekmez mi? Bu konuyla alakalı
peygamberimizin bir uyarısı nakledilir:
Eski
elbiseler içinde bir müslümanı gören peygamberimiz yanına yaklaşıp
sorar:
"Sizin
yeni bir elbiseniz yok mu?" Adam da; "var da gösteriş olur diye
giymiyorum" der. Peygamberimiz de gidip giymesini söyler. Üzerinde yeni
giysileriyle gelince adama:
"Bu halin
öncekinden çok daha iyi değil mi? Allah kuluna verdiği nimetini üstünde
görmekten hoşnut olur" buyurur. Hz. Ömer’in peygamberin bu anlayışından
haberdar olmaması düşünülemez. Bu konuda "Bütün Yönleriyle Hz. Ömer ve
Devlet İdaresi, (Şibli Numani, Çeviren.: Dr. Talip Yaşar Alp, Çağ
Yayınları) adlı kitabı okumanızı tavsiye ederiz.
Oğlu
Abdullah’tan bir nakil: "Babam yeni bir elbise aldığında önceki eskimiş
olurdu." Bu onun bu konudaki makuliyetini gösterir. Devlet başkanı iken
hutbeye çıkar; insanlara Cuma konuşmasını yaparken: "Ey insanlar
dinleyin ve itaat edin" deyince, cemaat arasından biri kalkar, kılıcını
çeker ve "şu üzerindeki elbisenin hesabını vermeden seni dinlemiyorum ve
itaat etmiyorum. Bize dağıttığın bu ganimet kumaştan bir elbise
çıkmazken sen o kumaştan elbise giymişsin. Nasıl oluyor da sen bizden
fazla alıyorsun" der. Hz. Ömer oğlu Abdullah’a işaret ederek "kalk Ey
Abdullah, bu konuda bildiklerini söyle" der. Abdullah da kalkar ve şöyle
der:"Benim elbisem yeni idi; babamınki ise eskimişti. Ben hisseme düşeni
ona verdim de ikisi ona bir elbise oldu" der. Adam kılıncını kınına kor
ve "şimdi konuş ya Ömer! Seni dinliyor ve itaat ediyorum." Ömer bu idi.
Bu Ömer’in varlığı dünyayı titretiyorken, smokinli Ömerlerin varlığını
kimse hissetmiyor bile. Sözlerimizi şu yerinde söylenmiş güzel söz ile
bitirmek istiyoruz:
"Öyle
insanlar gördüm ki üzerinde elbise yok, öyle elbiseler gördüm ki içinde
insan yok." Tüm gayretimizle üzerinde elbise olan bir insan/ bir
müslüman olabilmeye çalışmalıyız diyor, sizi Allah'a emanet ediyoruz.