Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 305 | Mayıs 2004

                   

 

 


  

Plastik Bebek

 

 

Eylül ŞENKAYA

 

Kendini bildi bileli, akşamüstlerini pek bi severdi. Güneşin batarken, ufku boyadığı kızıllık içini ısıtırdı. O renk cümbüşünü seyrederken, diline hep aynı şarkı takılırdı;

"Gurub etti güneş, dünya karardı."

mısraları onu, sanki yaşadığı alemden alır, birdenbire o kızıllığın içine ışınlayıverirdi. Alev rengi gurub ruhunu sımsıcak sarardı sorup sual etmeden.

İşte o zaman bu alemden kopar, Kainat'ı, onun yüce sahibini düşünürdü. Bunca güzelliğin, bunca akıl almaz dengenin sahibi, yeryüzündeki düşen yapraktan, yürüyen karıncadan habersiz olmadığını, bize bildiren Allah'ın büyüklüğünü düşünmek, böyle ilahi bir varlığa inanıp ona sığınmak, Onu şah damarı kadar yanında hissetmek ne büyük bir şanstı kendisi için. İnanmayanların bu konuda neye dayanıp, neye sığındıklarını merak etmekten de kendini alamıyordu.

Gün batımı, ona çok şey ifade ediyordu, o saatlerde ruhu bedeninden ayrılıyordu sanki. Acaba herkesin de böyle ruhunun bedeninden ayrıldığı saatleri var mıydı?

Ruhundaki bu coşkunun sebebi ne ola ki, niye bu yoğunluğu bu dakikalarda yaşıyorum hep, diye kendini gözden geçirmeden de edemiyordu. Acaba, yaşamayı mı sevmiyordu, günışığının getirdiği yaşam şartları mı ona ağır geliyordu. Günün başlarken getirdiği sorumlulukları geride bırakmanın rahatlığıydı belki günbatımını sevmesinin sebebi. Gecenin karanlığı kendisiyle baş başa kaldığı bir sığınaktı onun için. Kimse artık ondan bir şey istemeyecekti. Kimse artık ona hiçbir şey sormayacaktı.

Günbatımının aksine, sonbaharı hiç sevmezdi. İkisi de, bir bitişin ve bir başlangıcın habercisi değiller miydi? Halbuki o, günbatımında, içinin ısındığını, Sonbaharda, hava sıcacık olsa bile ruhunun ürperdiğini hissediyordu. Çırılçıplak ağaçlar, kendine bir sığınak arar gibi çaresiz uçuşan sararmış yapraklar, solgunlaşan yeryüzü, her şeyin can çekiştiğini düşündürüyordu ona.

Ama son bahardaki gün batımını da seviyordu.

Kıştan önceki mevsim ona hayatın bitişini, ölümü çağrıştırıyordu. Şimdi gençti, yaşamak istediği şeyler vardı daha.

Aslında tembel de değildi. Ama ne menem bir şeydi bu ki, geceye ve uykuya sığınıyordu.

Birden dank etti kafasına, tembel değildi ama, hiçbir şeyi severek yapmıyordu. Yapması gerekenler, onun sevdiği işler değildi, ama üstüne düşen, düşmeyen her şeyin gücünün yettiğince altından kalkmaya çalışıyordu. Adı becerikliye bile çıkmıştı. Kendine düşen her görevi eksiksiz yerine getirmekte üstüne yoktu.   

Küçücük bir kızken de kendini bir şeylerden sorumlu hissederdi hep.

Cennet, Cehennem konusu açıldığında, Cehenneme gideceklere öyle acırdı ki, onların yerine bir tek ben yansam olur mu ki, diye düşüncelere daldığını hiç unutamadı. İşte bu kadar sevgi doluydu yaratılan ve yaratılmış her şeye karşı.

Aklı erdikçe de, bunun böyle olamayacağını, Ahiretin bu dünyaya benzemediğini, Orada herkesin hak ettiği yerde olmasının ne kadar gerekli olduğunu kavrıyordu.

Allah ne büyük, ne azizdi, kimsenin yerine kimseyi cezalandırmazdı O.

İnsanları tanıdıkça, yumuşacık, sıcacık yüreği yavaş yavaş katılaşmaya, bir uçtan da soğumaya başlamıştı.

Yüreğindeki bu olumsuzluğu başlatan ilk sızı, kıskanç bir arkadaşın eseriydi.

O gün seyahatten dönen babasının getirdiği bebeği kucağına alıp kapının önünde oyun oynayan arkadaşlarının yanına çıkmıştı büyük bir sevinçle. Bütün iyi niyetiyle bebeğini onlara gösterip, birlikte oynamayı planlamıştı.

Sevgi dolu gözlerle bir bebeğine, bir de arkadaşlarına bakıyordu. Plastik bebeğin sapsarı saçları, tam bu tür bebeklere has, çok güzel bir yüzü vardı. Ona bakmaya doyamıyordu. Annesinin bebeğin tıpkı kendine benzediğini söylediğinde karşılıklı gülmüşlerdi.

Arkadaş sandığı iki küçük hanım yanına yaklaştı, bebeği istemek için birisi elini uzattı, gülümsüyordu. Bebeği aldı, yere atıp çiğnemeye başladı. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, yerden alıp sahibine geri verdi. Daha sonra iki küçük kız kahkahalar atarak uzaklaştı.

O anda, hissettikleri, hayatı boyunca insanlara olan güvensizliğinin nedeni oldu.

İçi acıyordu. Boğazına bir şeyler gelip oturmuştu. Ağlayamıyordu. Eve de giremiyordu. Sanki taş kesilmişti. Başına gelenden öyle utanıyordu ki, içeri giremiyordu. Kendini küçücük hissediyordu. Nasıl da kanmıştı.

Kendine geldiğinde, akşamın alacakaranlığı basmıştı ortalığı. Kimseye görünmeden bir köşeye sinerim, uyuduğumu sanırlar diye düşündü.

Galiba akşamları bunun için seviyordu. Sessizce süzüldü eve. Birden annesi çıktı karşısına. Sana ne oldu kızım diyerek onu anlamaya, konuşturmaya çalışıyordu. Ama taştan ses gelir, ondan gelmiyordu. Bebeğini gösterdi, daha sonra arkasına bakmadan odaya kaçtı. Annesi üzülme kızım başka alırız diyordu.

Ama annesi bilmiyordu ki, başka bir bebek onun yüreğindeki yaraya merhem olamazdı.

Hayatı boyunca da, o küçük kızın, bebeği çiğnerken yüzünün, gözlerinin aldığı ifadeyi unutamadı.

Ama o kızların adlarını, kimin nesi olduklarını da hiç hatırlamadı.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...