Plastik
Bebek
Eylül
ŞENKAYA
Kendini
bildi bileli, akşamüstlerini pek bi severdi. Güneşin batarken, ufku
boyadığı kızıllık içini ısıtırdı. O renk cümbüşünü seyrederken, diline
hep aynı şarkı takılırdı;
"Gurub
etti güneş, dünya karardı."
mısraları
onu, sanki yaşadığı alemden alır, birdenbire o kızıllığın içine
ışınlayıverirdi. Alev rengi gurub ruhunu sımsıcak sarardı sorup sual
etmeden.
İşte o
zaman bu alemden kopar, Kainat'ı, onun yüce sahibini düşünürdü. Bunca
güzelliğin, bunca akıl almaz dengenin sahibi, yeryüzündeki düşen
yapraktan, yürüyen karıncadan habersiz olmadığını, bize bildiren
Allah'ın büyüklüğünü düşünmek, böyle ilahi bir varlığa inanıp ona
sığınmak, Onu şah damarı kadar yanında hissetmek ne büyük bir şanstı
kendisi için. İnanmayanların bu konuda neye dayanıp, neye sığındıklarını
merak etmekten de kendini alamıyordu.
Gün
batımı, ona çok şey ifade ediyordu, o saatlerde ruhu bedeninden
ayrılıyordu sanki. Acaba herkesin de böyle ruhunun bedeninden ayrıldığı
saatleri var mıydı?
Ruhundaki
bu coşkunun sebebi ne ola ki, niye bu yoğunluğu bu dakikalarda yaşıyorum
hep, diye kendini gözden geçirmeden de edemiyordu. Acaba, yaşamayı mı
sevmiyordu, günışığının getirdiği yaşam şartları mı ona ağır geliyordu.
Günün başlarken getirdiği sorumlulukları geride bırakmanın rahatlığıydı
belki günbatımını sevmesinin sebebi. Gecenin karanlığı kendisiyle baş
başa kaldığı bir sığınaktı onun için. Kimse artık ondan bir şey
istemeyecekti. Kimse artık ona hiçbir şey sormayacaktı.
Günbatımının aksine, sonbaharı hiç sevmezdi. İkisi de, bir bitişin ve
bir başlangıcın habercisi değiller miydi? Halbuki o, günbatımında,
içinin ısındığını, Sonbaharda, hava sıcacık olsa bile ruhunun
ürperdiğini hissediyordu. Çırılçıplak ağaçlar, kendine bir sığınak arar
gibi çaresiz uçuşan sararmış yapraklar, solgunlaşan yeryüzü, her şeyin
can çekiştiğini düşündürüyordu ona.
Ama son
bahardaki gün batımını da seviyordu.
Kıştan
önceki mevsim ona hayatın bitişini, ölümü çağrıştırıyordu. Şimdi gençti,
yaşamak istediği şeyler vardı daha.
Aslında
tembel de değildi. Ama ne menem bir şeydi bu ki, geceye ve uykuya
sığınıyordu.
Birden
dank etti kafasına, tembel değildi ama, hiçbir şeyi severek yapmıyordu.
Yapması gerekenler, onun sevdiği işler değildi, ama üstüne düşen,
düşmeyen her şeyin gücünün yettiğince altından kalkmaya çalışıyordu. Adı
becerikliye bile çıkmıştı. Kendine düşen her görevi eksiksiz yerine
getirmekte üstüne yoktu.
Küçücük
bir kızken de kendini bir şeylerden sorumlu hissederdi hep.
Cennet,
Cehennem konusu açıldığında, Cehenneme gideceklere öyle acırdı ki,
onların yerine bir tek ben yansam olur mu ki, diye düşüncelere daldığını
hiç unutamadı. İşte bu kadar sevgi doluydu yaratılan ve yaratılmış her
şeye karşı.
Aklı
erdikçe de, bunun böyle olamayacağını, Ahiretin bu dünyaya
benzemediğini, Orada herkesin hak ettiği yerde olmasının ne kadar
gerekli olduğunu kavrıyordu.
Allah ne
büyük, ne azizdi, kimsenin yerine kimseyi cezalandırmazdı O.
İnsanları
tanıdıkça, yumuşacık, sıcacık yüreği yavaş yavaş katılaşmaya, bir uçtan
da soğumaya başlamıştı.
Yüreğindeki bu olumsuzluğu başlatan ilk sızı, kıskanç bir arkadaşın
eseriydi.
O gün
seyahatten dönen babasının getirdiği bebeği kucağına alıp kapının önünde
oyun oynayan arkadaşlarının yanına çıkmıştı büyük bir sevinçle. Bütün
iyi niyetiyle bebeğini onlara gösterip, birlikte oynamayı planlamıştı.
Sevgi dolu
gözlerle bir bebeğine, bir de arkadaşlarına bakıyordu. Plastik bebeğin
sapsarı saçları, tam bu tür bebeklere has, çok güzel bir yüzü vardı. Ona
bakmaya doyamıyordu. Annesinin bebeğin tıpkı kendine benzediğini
söylediğinde karşılıklı gülmüşlerdi.
Arkadaş
sandığı iki küçük hanım yanına yaklaştı, bebeği istemek için birisi
elini uzattı, gülümsüyordu. Bebeği aldı, yere atıp çiğnemeye başladı.
Sonra da hiçbir şey olmamış gibi, yerden alıp sahibine geri verdi. Daha
sonra iki küçük kız kahkahalar atarak uzaklaştı.
O anda,
hissettikleri, hayatı boyunca insanlara olan güvensizliğinin nedeni
oldu.
İçi
acıyordu. Boğazına bir şeyler gelip oturmuştu. Ağlayamıyordu. Eve de
giremiyordu. Sanki taş kesilmişti. Başına gelenden öyle utanıyordu ki,
içeri giremiyordu. Kendini küçücük hissediyordu. Nasıl da kanmıştı.
Kendine
geldiğinde, akşamın alacakaranlığı basmıştı ortalığı. Kimseye görünmeden
bir köşeye sinerim, uyuduğumu sanırlar diye düşündü.
Galiba
akşamları bunun için seviyordu. Sessizce süzüldü eve. Birden annesi
çıktı karşısına. Sana ne oldu kızım diyerek onu anlamaya, konuşturmaya
çalışıyordu. Ama taştan ses gelir, ondan gelmiyordu. Bebeğini gösterdi,
daha sonra arkasına bakmadan odaya kaçtı. Annesi üzülme kızım başka
alırız diyordu.
Ama annesi
bilmiyordu ki, başka bir bebek onun yüreğindeki yaraya merhem olamazdı.
Hayatı
boyunca da, o küçük kızın, bebeği çiğnerken yüzünün, gözlerinin aldığı
ifadeyi unutamadı.
Ama o
kızların adlarını, kimin nesi olduklarını da hiç hatırlamadı.