Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 305 | Mayıs 2004

                   

 

 


  

Mehmet Akif’i İyi Tanıyalım

 

 

Mukaddes ÖZKAN

 

 

Onu kime sorsanız bilir. Çünkü İstiklal Marşının şairidir. Pek çok yerde onun, insan ruhuna coşku salan mısralarına rastlarsınız. Muhafazakar kesim onun dizelerini, pankartlar, sloganlar yaparak dökülürler sokaklara. Sokaklarda olup bitene şimdilik fazla önem veren yok. Şayet kamusal alan diye tanımlanan sanal bölgede önemli bir görev üstlenmiş iseniz, İstiklal marşını okuyabilirsiniz ama, Onun İslami telkinlerde bulunan, batı aleyhindeki şiirlerini, düşüncelerini gündeme getiremezsiniz. Getirirseniz, sizi buna pişman ederler. Hem pişman ederler, hem de bu konudaki düşüncelerinizi baş aşağı ederler. Ters yüz olmayı ya kabul edersiniz ya da o diyardan gidersiniz.

İşte bu yüzden ben bugün Mehmet Akif’in şairliğinden değil, sahip olduğu inançtan ve sağlam kişiliğinden söz edeceğim elimden geldiği kadar. Bu konuda pek çok yorum dinledim, okudum. Herkes kendi açısından olayı değerlendiriyor. Onun sisteme, laikliğe karşı olmadığını savunanlar bile var. Onca çabaları, onca yazdıkları ortada iken, bu iddialar ona karşı saygısızlıktır. Bir insan neyse öyle bilinmelidir.

Mehmet Akif, öncelikle bir düşünce adamıydı, bilinç adamıydı. Sağlam, güvenilir kişiliği ile sözlerinin arkasında durmayı bilen çok az bulunur insanlardandı. Dostlarından Seniyyüddin Bey onun için şu sözleri söylemişti;

"Bence Akif’in ahlaki meziyetleri, insani vasıfları şiirinden de, malumatından da yüksektir. Akif’in bir kusuru, bir baş belası vardı ki o da sırf mefkuresinin adamı olmaktan ibaretti. İşte onun içindir ki hiçbir yerde barınamamıştır. Bunu bir meziyet olarak kabul eden, bu sebeple kendisini himayede bir beis görmeyen bir zata tesadüf etmeseydi akıbeti daha çok hazin olurdu. Çünkü insanlar hiçbir mefkure sahibini hali hayatında takdir edememişlerdir." Onu yakından tanıyan pek çok kişi, bu konuda hem fikirdir. Himayesinden sözü edilen kişi, Abbas Halim Paşa’dır. Mısır’da kaldığı süre içinde ondan yardımlarını ve dostluğunu esirgememiştir.

Mehmet Akif’e sahip çıkmaya çalışanlar onu iyi anlamak durumundadırlar. Tasavvufçu ona sahip çıkarken, tarikatçı ona sahip çıkarken, siyasetçi ona sahip çıkarken, Akif’in onlara sahip çıkıp çıkmadığını bilmeleri gerekir.

Her konuda, düşüncelerini kişiliğini tanıtacak kadar, hatta fazlasıyla bilgi vermiştir, yazdıklarıyla davranışlarıyla bizlere.

Söylediği gibi görünmemeyi, gördüğü gibi söylememeyi öğreten, en fena telakki edilecek bir şeyin orasına burasına kulp takarak, iyi bir şeymiş gibi gösteren, şuur yollarını bozan, irade keskinliklerini körleten bir anlayış gözüyle bakardı tasavvufa. Yalnız Gazali’nin yeri ayrıydı onun yanında.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında milletvekili olarak Millet Meclisinde görev almıştı. Siyasette umduğunu bulamamanın sıkıntısını, bir gün bir dostunun, "Artık siyaset adamı oldun. Siyasetten ayrılmak gücüne gider" sitemine karşılık, Şeyh Abduh’un şu sözlerini, bu konudaki düşüncelerine tercüman etmiştir, "Allah’a sığınırım; şu siyasetten, siyaset sözünden, siyaset manasından, siyaset sözünün ağızdan çıkan her harfinden, siyaset namına içten geçen her hayalden, siyaseti öğrenen, yahut siyasetle aklını bozan, yahut siyasetle akıllaşan herkesten, siyaset kelimesinin kökünden ve o kökten çıkan iştikakların hepsinden Allah’a sığınırım."

Siyasetten bu derece bezginliğinin sebebi, savaştan yeni çıkmış bu milletin kaderi üzerinde oynanan oyunlardı. Savaş sırasında Anadolu’yu baştan başa dolaşıp halkı Milli Mücadeleye çağırdı, bunu yaparken İslam birliği inancını taşıyordu, halkının bu konudaki hassasiyetlerini de göz önüne alarak konuşmalar yapıyordu. Daha sonra Büyük Millet Meclisinde Milletvekili sıfatıyla bulunduğu sırada, Meclisin laikliği kabul etmesi üzerine bir sarsıntı geçirdi. Bunca yıl tevhid inancına sahip olmuş, İslam için yaşamış, İslam için mücadele vermişti. Birdenbire batıya açılan kapılar onu rencide etti. O güne kadar tek dişi kalmış canavar diye nitelendirdiği, çürümüşlüğün, batı medeniyeti adı altında ülkesine sirayet etmesine tahammül edemedi ve Mısır’a gitti. Mısır üniversitesinde Türkçe hocalığı yapmaya başladı. Bundan sonraki ömrü, Mısır’da dostları arasında ve Kahire dışındaki mütevazi evinde geçti. Bu yıllar mutsuz ve sıla hasretiyle geçen yıllardı.

Nil nehrinin kenarında oturmayı, dostlarıyla sohbet edip, çay içmeyi severdi. Nil’in sakin akıntılarına bakıp düşüncelere dalardı. Eşi uzun zamandır rahatsızdı. Evin düzeni, çocukların sorumluluğu da onun görevleri arasındaydı. Nedense bir sünneti terk etmiş, kendine bir harem kurmamıştı. Aile gailelerinin kendini çok yorduğunu, bu gailelerden azade olsaydı daha güzel eserler yazacağını söylüyordu. Hayat arkadaşıma adlı kıta bu durumunu anlatır,

Seni bir nura çıkarsam, diye, koştum durdum,

Ey bütün dalgalı ömrümde, hayat arkadaşım!

Dağ mıdır, karşı gelen, taş mı hep aştım, lakin,

Buruşuk alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!

Yine Nil kenarı sohbetlerinden birinde, nehrin kenarında yürüyorlardı. Ay tutulmaya başlayınca, arkadaşı, "biz mi araya girip gölge ettik de güneşin ziyasına mani olduk?" deyince Üstat güldü, "Ne muzur şeyleriz, desene" diye taşı gediğine koydu.

Mısır’daki yaşamı süresince yaşadığı bir başka sıkıntı daha vardı. Kuran’ı Türkçe’ye çevirmek gibi bir görev üstlenmişti. Bu işi başarıyla sürdürüyordu. Onu yakından tanıyanlar, daha doğrusu güvendiği arkadaşları tercümenin bittiğini, çok da güzel olduğunu söylüyorlar. Ne yazık ki, bizler bu şiir gibi güzel bir üslup ile yapılan eseri göremedik. Mehmed Akif çok güvendiği bir dostuna onu yakması için vasiyet ederek emanet etmiş. Üzerinde yedi yıl çalıştığı söylenen bu eserin akıbetini merak etmemek elde değil. Bu konuda birkaç söylenti var. Birisi çok yorgun olduğu için bitiremediği, bir başkası tercümeyi yeterli bulmadığı için ortaya çıkarmadığı. Asıl sebep bunlardan hiçbirisi değil. Asıl sebep, o günlerde Kur’an’ın orijinalini ortadan kaldırıp, tercümesini onun yerine ikame etmek gibi bir çabanın, Türk hükümeti tarafından gösterilmesiydi. Bunu anladığında, nasıl bir şeye alet edildiğini görüp, dehşete düştü ve tercümenin yakılmasına karar verdi. Kendisi Türkiye’ye geleceği için onu bir dostuna emanet edip bir de vasiyet bırakmış, dönemezsem yakılsın diye. Maddi açıdan sıkıntıda olmasına rağmen, bu iş için verilen bin lira avansı da geri vermiş. Tercümeyi gören bir dostu. "O ne sadelik, o ne ahenk! Ayetler arasındaki irtibatı muhafaza hususunda öyle büyük kudret göstermiş ki, bir sureyi okursunuz da hiçbir ayetin başında ve sonunda ufak bir irtibatsızlık göremezsiniz" demekten kendini alamamış. Bu güzel emeğin yakılıp yakılmadığını şu anda bilen var mı, bilmiyorum.

Onun prensiplerine, ilkelerine ve inancına ne kadar bağlı olduğunu bu ve bunun gibi olaylar gösteriyor. Onca emeği, bir anda gözden çıkarabilmesinin sebebi, bu tercümenin kusursuz olması ve kendi gibi sevilen ve güvenilen birisinin tarafından yapılmış olması, halkın sahiplenmesini kolaylaştırır, halbuki diğer tercümeler çala kalem yapıldığı için halk tarafından rağbet görmeyecektir mantığı idi. Müslümanların kıyamete kadar kendisine lanet edeceklerini düşünerek bu kararı almıştı. Bu kararı alması belki yanlıştı. Ama bu O’nun bu konudaki hassasiyetini göstermesi açısından takdire şayandır.

Mehmed Akif, yurdunu, Türk olmayı seviyordu, ama ırkçı değildi. O bu konudaki düşüncesini şöyle özetliyordu;

"Avrupalıların Osmanlı ve İslam ülkelerine milliyetçilik fikrini bir kundak gibi sokmalarındaki maksat da budur. Osmanlılığın bu inhidam çağında Türkiye’yi hiç olmazsa İslam birliği gibi muazzam bir kudretin önünde ve üstünde yaşatmak, şark dünyası için biricik halas çaresidir" derken aşağıdaki mısraı da söylemeden edemiyordu.

"Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber."

Taklitten, taklitçilikten nefret ederdi. Bu konuda yazdığı makalelerde, bizim edebiyatımızın taklitten ileri gidemediğini, önce şarkın daha sonra da garbın etkisinden kurtulamadığını söyledi. Son söz olarak da; "Hulasa bizim taklit yolunda meydana getirdiğimiz asarı edebiyemiz insanı ya miskin yapar ya ahlaksız" diyordu.

İnandığı gibi yaşamak için dünya nimetlerine metelik vermezdi, verenlere de söylenecek sözü söylemeden geri durmazdı. Sanatına saygı duyduğu Tevfik Fikret’in, halkının inançlarına karşı yazdığı, Tarih-i Kadim manzumesini şiddetle eleştirmiş, ona olan saygısını da sevgisini de bitirmiştir. O’nun inanç konusundaki istikrarsızlığı, belki de hayatında kimseye yapmadığı kadar sert olmasına neden olmuştur. "Ahlak kürsüsünden haykıran bir adamın, -ister inansın ister inanmasın- halkın ahlak mesnedi olan varlığa ulu orta sövmesi… İşte bu, akılların kabul edemeyeceği bir şey!" diyordu, onun için. Daha sonra Fikret’in Robert Kolej’deki çalışmalarını da ağır bir dille eleştiren bir de beyit yazdı.

Şimdi Allah’a söver, sonra biraz para ver

Hiç utanmaz protestanlara zangoçluk eder.

Bütün bunlardan sonra ona sahip çıkanların, daha doğrusu sahip çıkmaya çalışanların kulakları çınlasın.

 Son zamanlarından bir anısını anlatıp, bu denizden bir damla alabildiysek ne mutlu bize diyerek sohbetimize son verelim diyorum.

Mısır’daki Türk Konsolosluğu’ndaki bir iş için, arkadaşıyla oraya gitmişler. Birkaç satır yazı yazılıp konsolosluğa verilecekti. Katip tarif etti, Üstat yazdı, katip gülerek: "Akif bey imla yanlışınız var!" dedi. O hiç sesini çıkarmadı, oradan çıktılar. Arkadaşına dönüp, "Fuat bey artık bize yaşamak fazladır" dedi.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...