Mehmet
Akif’i İyi Tanıyalım
Mukaddes
ÖZKAN
Onu kime
sorsanız bilir. Çünkü İstiklal Marşının şairidir. Pek çok yerde onun,
insan ruhuna coşku salan mısralarına rastlarsınız. Muhafazakar kesim
onun dizelerini, pankartlar, sloganlar yaparak dökülürler sokaklara.
Sokaklarda olup bitene şimdilik fazla önem veren yok. Şayet kamusal alan
diye tanımlanan sanal bölgede önemli bir görev üstlenmiş iseniz,
İstiklal marşını okuyabilirsiniz ama, Onun İslami telkinlerde bulunan,
batı aleyhindeki şiirlerini, düşüncelerini gündeme getiremezsiniz.
Getirirseniz, sizi buna pişman ederler. Hem pişman ederler, hem de bu
konudaki düşüncelerinizi baş aşağı ederler. Ters yüz olmayı ya kabul
edersiniz ya da o diyardan gidersiniz.
İşte bu
yüzden ben bugün Mehmet Akif’in şairliğinden değil, sahip olduğu
inançtan ve sağlam kişiliğinden söz edeceğim elimden geldiği kadar. Bu
konuda pek çok yorum dinledim, okudum. Herkes kendi açısından olayı
değerlendiriyor. Onun sisteme, laikliğe karşı olmadığını savunanlar bile
var. Onca çabaları, onca yazdıkları ortada iken, bu iddialar ona karşı
saygısızlıktır. Bir insan neyse öyle bilinmelidir.
Mehmet
Akif, öncelikle bir düşünce adamıydı, bilinç adamıydı. Sağlam, güvenilir
kişiliği ile sözlerinin arkasında durmayı bilen çok az bulunur
insanlardandı. Dostlarından Seniyyüddin Bey onun için şu sözleri
söylemişti;
"Bence
Akif’in ahlaki meziyetleri, insani vasıfları şiirinden de, malumatından
da yüksektir. Akif’in bir kusuru, bir baş belası vardı ki o da sırf
mefkuresinin adamı olmaktan ibaretti. İşte onun içindir ki hiçbir yerde
barınamamıştır. Bunu bir meziyet olarak kabul eden, bu sebeple kendisini
himayede bir beis görmeyen bir zata tesadüf etmeseydi akıbeti daha çok
hazin olurdu. Çünkü insanlar hiçbir mefkure sahibini hali hayatında
takdir edememişlerdir." Onu yakından tanıyan pek çok kişi, bu konuda hem
fikirdir. Himayesinden sözü edilen kişi, Abbas Halim Paşa’dır. Mısır’da
kaldığı süre içinde ondan yardımlarını ve dostluğunu esirgememiştir.
Mehmet
Akif’e sahip çıkmaya çalışanlar onu iyi anlamak durumundadırlar.
Tasavvufçu ona sahip çıkarken, tarikatçı ona sahip çıkarken, siyasetçi
ona sahip çıkarken, Akif’in onlara sahip çıkıp çıkmadığını bilmeleri
gerekir.
Her
konuda, düşüncelerini kişiliğini tanıtacak kadar, hatta fazlasıyla bilgi
vermiştir, yazdıklarıyla davranışlarıyla bizlere.
Söylediği
gibi görünmemeyi, gördüğü gibi söylememeyi öğreten, en fena telakki
edilecek bir şeyin orasına burasına kulp takarak, iyi bir şeymiş gibi
gösteren, şuur yollarını bozan, irade keskinliklerini körleten bir
anlayış gözüyle bakardı tasavvufa. Yalnız Gazali’nin yeri ayrıydı onun
yanında.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında milletvekili olarak Millet Meclisinde görev
almıştı. Siyasette umduğunu bulamamanın sıkıntısını, bir gün bir
dostunun, "Artık siyaset adamı oldun. Siyasetten ayrılmak gücüne gider"
sitemine karşılık, Şeyh Abduh’un şu sözlerini, bu konudaki düşüncelerine
tercüman etmiştir, "Allah’a sığınırım; şu siyasetten, siyaset sözünden,
siyaset manasından, siyaset sözünün ağızdan çıkan her harfinden, siyaset
namına içten geçen her hayalden, siyaseti öğrenen, yahut siyasetle
aklını bozan, yahut siyasetle akıllaşan herkesten, siyaset kelimesinin
kökünden ve o kökten çıkan iştikakların hepsinden Allah’a sığınırım."
Siyasetten
bu derece bezginliğinin sebebi, savaştan yeni çıkmış bu milletin kaderi
üzerinde oynanan oyunlardı. Savaş sırasında Anadolu’yu baştan başa
dolaşıp halkı Milli Mücadeleye çağırdı, bunu yaparken İslam birliği
inancını taşıyordu, halkının bu konudaki hassasiyetlerini de göz önüne
alarak konuşmalar yapıyordu. Daha sonra Büyük Millet Meclisinde
Milletvekili sıfatıyla bulunduğu sırada, Meclisin laikliği kabul etmesi
üzerine bir sarsıntı geçirdi. Bunca yıl tevhid inancına sahip olmuş,
İslam için yaşamış, İslam için mücadele vermişti. Birdenbire batıya
açılan kapılar onu rencide etti. O güne kadar tek dişi kalmış canavar
diye nitelendirdiği, çürümüşlüğün, batı medeniyeti adı altında ülkesine
sirayet etmesine tahammül edemedi ve Mısır’a gitti. Mısır
üniversitesinde Türkçe hocalığı yapmaya başladı. Bundan sonraki ömrü,
Mısır’da dostları arasında ve Kahire dışındaki mütevazi evinde geçti. Bu
yıllar mutsuz ve sıla hasretiyle geçen yıllardı.
Nil
nehrinin kenarında oturmayı, dostlarıyla sohbet edip, çay içmeyi
severdi. Nil’in sakin akıntılarına bakıp düşüncelere dalardı. Eşi uzun
zamandır rahatsızdı. Evin düzeni, çocukların sorumluluğu da onun
görevleri arasındaydı. Nedense bir sünneti terk etmiş, kendine bir harem
kurmamıştı. Aile gailelerinin kendini çok yorduğunu, bu gailelerden
azade olsaydı daha güzel eserler yazacağını söylüyordu. Hayat arkadaşıma
adlı kıta bu durumunu anlatır,
Seni bir
nura çıkarsam, diye, koştum durdum,
Ey bütün
dalgalı ömrümde, hayat arkadaşım!
Dağ mıdır,
karşı gelen, taş mı hep aştım, lakin,
Buruşuk
alnıma çarpan bu sefer kendi taşım!
Yine Nil
kenarı sohbetlerinden birinde, nehrin kenarında yürüyorlardı. Ay
tutulmaya başlayınca, arkadaşı, "biz mi araya girip gölge ettik de
güneşin ziyasına mani olduk?" deyince Üstat güldü, "Ne muzur şeyleriz,
desene" diye taşı gediğine koydu.
Mısır’daki
yaşamı süresince yaşadığı bir başka sıkıntı daha vardı. Kuran’ı
Türkçe’ye çevirmek gibi bir görev üstlenmişti. Bu işi başarıyla
sürdürüyordu. Onu yakından tanıyanlar, daha doğrusu güvendiği
arkadaşları tercümenin bittiğini, çok da güzel olduğunu söylüyorlar. Ne
yazık ki, bizler bu şiir gibi güzel bir üslup ile yapılan eseri
göremedik. Mehmed Akif çok güvendiği bir dostuna onu yakması için
vasiyet ederek emanet etmiş. Üzerinde yedi yıl çalıştığı söylenen bu
eserin akıbetini merak etmemek elde değil. Bu konuda birkaç söylenti
var. Birisi çok yorgun olduğu için bitiremediği, bir başkası tercümeyi
yeterli bulmadığı için ortaya çıkarmadığı. Asıl sebep bunlardan
hiçbirisi değil. Asıl sebep, o günlerde Kur’an’ın orijinalini ortadan
kaldırıp, tercümesini onun yerine ikame etmek gibi bir çabanın, Türk
hükümeti tarafından gösterilmesiydi. Bunu anladığında, nasıl bir şeye
alet edildiğini görüp, dehşete düştü ve tercümenin yakılmasına karar
verdi. Kendisi Türkiye’ye geleceği için onu bir dostuna emanet edip bir
de vasiyet bırakmış, dönemezsem yakılsın diye. Maddi açıdan sıkıntıda
olmasına rağmen, bu iş için verilen bin lira avansı da geri vermiş.
Tercümeyi gören bir dostu. "O ne sadelik, o ne ahenk! Ayetler arasındaki
irtibatı muhafaza hususunda öyle büyük kudret göstermiş ki, bir sureyi
okursunuz da hiçbir ayetin başında ve sonunda ufak bir irtibatsızlık
göremezsiniz" demekten kendini alamamış. Bu güzel emeğin yakılıp
yakılmadığını şu anda bilen var mı, bilmiyorum.
Onun
prensiplerine, ilkelerine ve inancına ne kadar bağlı olduğunu bu ve
bunun gibi olaylar gösteriyor. Onca emeği, bir anda gözden
çıkarabilmesinin sebebi, bu tercümenin kusursuz olması ve kendi gibi
sevilen ve güvenilen birisinin tarafından yapılmış olması, halkın
sahiplenmesini kolaylaştırır, halbuki diğer tercümeler çala kalem
yapıldığı için halk tarafından rağbet görmeyecektir mantığı idi.
Müslümanların kıyamete kadar kendisine lanet edeceklerini düşünerek bu
kararı almıştı. Bu kararı alması belki yanlıştı. Ama bu O’nun bu
konudaki hassasiyetini göstermesi açısından takdire şayandır.
Mehmed
Akif, yurdunu, Türk olmayı seviyordu, ama ırkçı değildi. O bu konudaki
düşüncesini şöyle özetliyordu;
"Avrupalıların Osmanlı ve İslam ülkelerine milliyetçilik fikrini bir
kundak gibi sokmalarındaki maksat da budur. Osmanlılığın bu inhidam
çağında Türkiye’yi hiç olmazsa İslam birliği gibi muazzam bir kudretin
önünde ve üstünde yaşatmak, şark dünyası için biricik halas çaresidir"
derken aşağıdaki mısraı da söylemeden edemiyordu.
"Fikr-i
kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber."
Taklitten,
taklitçilikten nefret ederdi. Bu konuda yazdığı makalelerde, bizim
edebiyatımızın taklitten ileri gidemediğini, önce şarkın daha sonra da
garbın etkisinden kurtulamadığını söyledi. Son söz olarak da; "Hulasa
bizim taklit yolunda meydana getirdiğimiz asarı edebiyemiz insanı ya
miskin yapar ya ahlaksız" diyordu.
İnandığı
gibi yaşamak için dünya nimetlerine metelik vermezdi, verenlere de
söylenecek sözü söylemeden geri durmazdı. Sanatına saygı duyduğu Tevfik
Fikret’in, halkının inançlarına karşı yazdığı, Tarih-i Kadim manzumesini
şiddetle eleştirmiş, ona olan saygısını da sevgisini de bitirmiştir.
O’nun inanç konusundaki istikrarsızlığı, belki de hayatında kimseye
yapmadığı kadar sert olmasına neden olmuştur. "Ahlak kürsüsünden
haykıran bir adamın, -ister inansın ister inanmasın- halkın ahlak
mesnedi olan varlığa ulu orta sövmesi… İşte bu, akılların kabul
edemeyeceği bir şey!" diyordu, onun için. Daha sonra Fikret’in Robert
Kolej’deki çalışmalarını da ağır bir dille eleştiren bir de beyit yazdı.
Şimdi
Allah’a söver, sonra biraz para ver
Hiç
utanmaz protestanlara zangoçluk eder.
Bütün
bunlardan sonra ona sahip çıkanların, daha doğrusu sahip çıkmaya
çalışanların kulakları çınlasın.
Son
zamanlarından bir anısını anlatıp, bu denizden bir damla alabildiysek ne
mutlu bize diyerek sohbetimize son verelim diyorum.
Mısır’daki
Türk Konsolosluğu’ndaki bir iş için, arkadaşıyla oraya gitmişler. Birkaç
satır yazı yazılıp konsolosluğa verilecekti. Katip tarif etti, Üstat
yazdı, katip gülerek: "Akif bey imla yanlışınız var!" dedi. O hiç sesini
çıkarmadı, oradan çıktılar. Arkadaşına dönüp, "Fuat bey artık bize
yaşamak fazladır" dedi.