Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 305 | Mayıs 2004

                   

 

 


  

KKTC LİDERLİĞİNİ KAYBEDEN DENKTAŞ ULUSAL CEPHENİN YENİ ÖNDERİ

Bölgemizde tam olarak hukuksuzluk hakim iken, zorbaların keyfi tutumu belirleyici olurken "uluslararası hukuku" tayin eden güçler, Kıbrıs konusunda da ilginç zorlamalara başvurmaktan geri kalmamaktadırlar.

Çünkü, Kıbrıs konusunda da uluslararası hukuk ile realite arasında ciddi uyumsuzluklar ortaya çıkmış bulunmaktadır. KKTC uluslararası hukuk tarafından tanınmıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise fiili egemenliğe sahip olmadığı toprakları da içine alan, Kıbrıs’ın bütününü temsil ediyor gözükmektedir. Bu durum ise özellikle bu çarpık görüntüye çanak tutan uluslararası camia ve bu camianın önemli bir parçası olan AB’ne "yaranan" bir politika izlemeye kendini mecbur, hatta mahkum hisseden Türkiye Cumhuriyeti açısından ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Keza sorunu bölgesel politikaları açısından ele alan AB ve ABD açısından da Kıbrıs sorununun çözümü zarureti ortaya çıkmıştır. Bu şartlarda Başbakanlık Başdanışmanı Prof. A. Davudoğlu’nun altını çizerek belirttiği gibi Türkiye, sorunu Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde çözmeye karar vermiş ya da dış dinamikler tarafından da buna zorlanmıştır. Zira, Türkiye hem uluslararası güç odaklarının bölgesel politikalarıyla çatışmamak adına bu sorunu çözmek zorundadır, hem de bugüne kadar neredeyse tüm dünyanın tanımadığı KKTC’ni taşıma imkanı kalmadığı için… Dolayısıyla ABD ve AB’nin çözüm için var güçleriyle abandığı Kıbrıs sorununu çözemeyen Türkiye’nin global sistem ile birlikte hareket edebilmesi, daha doğru bir ifadeyle mevcut yönetimin ortaya çıkacak gelişmelere direnmesi mümkün gözükmemektedir. Zaten Türkiye’yi yönetenlerin alternatif politikalarının olmaması da başka çıkar yol bırakmamaktadır. Üstelik kuruluşundan bu yana politikalarını Batı ile paralel tutmaya özen gösteren bir Türkiye’nin herhangi bir arayışı da ortada gözükmemektedir. Yani, bir anlamıyla bugün Kıbrıs sorunu bağlamındaki gelişmeler, global sistemin baş aktörlerinin kuşatması sonucu çözümden başka bir çıkışı bulunmayan Türkiye’nin mevcut şartlarda ulaşabileceği en iyi çözümü yakalama gayretinden başka bir şey değildir. Aynı zamanda Batı ile bütünleşmeyi rejimin güvenliği ve demokratikleşmesi açısından elzem gören değişimci resmi politikanın bir gereğidir de bu. Dolayısıyla AB’ne giriş vizesi almak isteyen, ABD ile bölgesel politikalarında stratejik ortak olmak arzusunda olan bir Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını dünyaya yön veren güçlerin politikalarıyla çatışmayacak şekilde oluşturması kaçınılmaz hale gelmektedir. Ayrıca bölgenin stratejik enerji hatlarının birleşeceği bir liman olması kuvvetle muhtemel İskenderun Körfezi’nin geleceği de bu sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılıdır. Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Ceyhan petrol boru hatları ile Türkmen, İran ve Mısır doğal gazının geçmesi planlanan nokta olarak İskenderun’un, güçlü bir enerji aktarım alanı olarak tehlikeye girmesine de müsaade edilmeyeceği aşikardır.

Zaten, "komşularla sıfır problem" politikası Türkiye’nin yeni dış politikasının temel esasıdır diye kendini ortaya koyan Türkiye’nin başka bir alternatifi de gözükmemektedir. Reel politika gereği, ABD ve AB’nin bölgedeki politikalarıyla uyum halinde olmak isteyen Türkiye, ilk adımını atmış bulunmaktadır. Devamında Türk-Yunan ilişkileri, Ermeni sorununun çözümü ve Rusya ile işbirliği halinde Kafkas politikası gelecektir. Keza Arap alemiyle ilişkilerini de yeniden tanzim etmek isteyecek Türkiye Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olmak yolunda her adımı atmaya çalışacak gibi gözükmektedir. Bu yolda ilerleyen Türkiye’de sistem içi güç dengelerinin de yeni şartlara sancılı da olsa uyum sağlamaya başladığı söylenebilir. Nitekim, AB’ne girişin resmi ön şartı olmasa da önemli bir eşiği olarak görülen Kıbrıs sorununun çözümü yolundaki tartışmalarda statükocu ulusal cephenin bel bağladığı TSK’nin konjonktürü doğru okuyan tavrı iç ve dış bir çok çevreyi şaşırtmış bulunmaktadır.

Emekli generallerin ve bazı muvazzaf üst düzey subayların, zaman zaman kişisel görüşleri eski günleri çağrıştırsa da TSK’ni temsilen konuşan Genelkurmay Başkanı, çok farklı bir profil çizmektedir. Öyle ki, Genelkurmay Başkanı, TSK’nin anayasal konumunu gündeme getirerek koyduğu konjonktüre uygun demokratik tavır, bir çok çevreyi açıkça hayal kırıklığına uğratmıştır. “TSK olarak Kıbrıs konusunda taraf olarak siyasi tartışmalara girmek niyetinde değiliz” diyen Genelkurmay, anayasal platformlarda görüşlerini net bir şekilde açıklamaktan öte bir tavır içerisinde olmayacağını da deklare etmiş oldu. TSK’ni değişimin ve dolayısıyla AB sürecinin önünde engel olarak göstermek isteyen ve bu suretle kendi görüşlerine güçlü bir destek arayışında olan çevreleri de hayal kırıklığına uğrattı. Söz konusu görüşlerin açıklandığı Genelkurmay’ın basın toplantısında bazı malum çevrelerin çanak ve kışkırtıcı sorularını da alaycı bir üslup ile savuşturan Org. Hilmi Özkök, TSK’nin anayasal zeminde kalacağını ve TBMM’nin emrinde bir ordu olduğunu çok açık bir şekilde deklare ederek sistem içi yeni dengelerin oluştuğunun işaretini verdi. Doğal olarak TSK’nin bu açık tavrı statükocu ulusal cephenin, hem Kıbrıs sorunu konusundaki gücünü azaltırken hem de sistem içindeki güçlerinin çok azaldığını ortaya koydu.

Genelkurmay’dan istediği desteği alamayan ulusalcı cephe, hamaset edebiyatı yaparak eski politikacıları ve Kıbrıs’ta mücadelesiyle kahramanlaşan Rauf Denktaş’tan medet ummaya başladı.

1960’lı yıllardan bu yana Kıbrıs konusunda ön saflarda yer alan, bir toplum lideri, mücadele adamı ve Cumhurbaşkanı olarak çoğu kesimlerin saygısını kazanan Denktaş’ın günümüzde tartışılan bir kişilik haline gelmesi ise işlerini zorlaştırmaktadır. Hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de statükoyu temsil eden güçlerin öne çıkardığı Denktaş, artık sadece Kıbrıs’ta değil Türkiye’de de değişimin önünde set oluşturan ulusal cephenin lideri konumuna gelirken, referandum sonrası geleceğini de söz konusu cephe ile birleştirmiş durumdadır. Nitekim 24 Nisan’da yapılan referandum sonuçları alınmış, Kıbrıs ve Türkiye için yeni bir dönem başlamıştır. Önümüzdeki dönemde Kıbrıs ve Türkiye için geçmişten daha kötü günler gözükmemektedir. Ancak, bu karmaşık süreç içerisinde ABD ve AB’nin tutumları gelişmelerin seyrini belirleyecek gibi gözükmektedir.

Referandum sonucuna göre muhtemel senaryolar şöyle sıralanabilir:

Denktaş, KKTC halkının güvenini önemli ölçüde kaybettiği için, uluslararası politikada etkin bir aktör olarak rol üstlenmesi bundan böyle zor görünmektedir. İstifa etmeyeceğini açıklamış olsa bile, Denktaş’ın mazideki statüsünü koruması zordur. Bundan böyle Kıbrıs politikası, ağırlıklı olarak, Erdoğan ve Talat’ın çizdiği zeminde işleyecektir.

Bu bağlamda, ABD ve AB, KKTC’ye yönelik ambargoları kaldırmaktan tutun da, siyasi rahatlama getirecek bazı politikaları devreye sokacaktır.

Rumlar, uluslararası aktörlerin ortaya koydukları planı reddettikleri için, bir biçimde cezalandırılacaklardır. Bu en azından kısa vadede böyle olacaktır. Zaten bunun içindir ki Rum tarafı, çözümün kapısının hala açık olduğu hatta yeni bir referandum yapılabileceği yönünde mesajlar vermektedir. Ancak ABD ve AB’nin kısa vadede bu tür çağrılara olumlu yanıt vermesi mümkün değildir.

Dolayısıyla referandumdan ‘evet’ çıkmış olması, reel politika anlamında, Türk tarafına bazı siyasi kazanımlar getirmiş, Rum tarafına ise kaybettirmiştir. Ancak burada unutulmaması gereken nokta, ABD ve AB’nin bu konuda da ‘dengeli’ bir politika takip edeceğidir. Yani Rumlara yönelik baskının, uzun-vadeli olacağı hesabı çok doğru değildir. Çünkü küresel aktörler için kendi çıkarları, yerel aktörlerin çıkarlarından daima önde gelir. Bu yüzden Rumlara yönelik cezanın, kısa vadeli olacağı söylenebilir.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...