KKTC
LİDERLİĞİNİ KAYBEDEN DENKTAŞ ULUSAL CEPHENİN YENİ ÖNDERİ
Bölgemizde
tam olarak hukuksuzluk hakim iken, zorbaların keyfi tutumu belirleyici
olurken "uluslararası hukuku" tayin eden güçler, Kıbrıs konusunda da
ilginç zorlamalara başvurmaktan geri kalmamaktadırlar.
Çünkü,
Kıbrıs konusunda da uluslararası hukuk ile realite arasında ciddi
uyumsuzluklar ortaya çıkmış bulunmaktadır. KKTC uluslararası hukuk
tarafından tanınmıyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ise fiili egemenliğe
sahip olmadığı toprakları da içine alan, Kıbrıs’ın bütününü temsil
ediyor gözükmektedir. Bu durum ise özellikle bu çarpık görüntüye çanak
tutan uluslararası camia ve bu camianın önemli bir parçası olan AB’ne
"yaranan" bir politika izlemeye kendini mecbur, hatta mahkum hisseden
Türkiye Cumhuriyeti açısından ciddi bir sorun oluşturmaktadır. Keza
sorunu bölgesel politikaları açısından ele alan AB ve ABD açısından da
Kıbrıs sorununun çözümü zarureti ortaya çıkmıştır. Bu şartlarda
Başbakanlık Başdanışmanı Prof. A. Davudoğlu’nun altını çizerek
belirttiği gibi Türkiye, sorunu Doğu Akdeniz politikası çerçevesinde
çözmeye karar vermiş ya da dış dinamikler tarafından da buna
zorlanmıştır. Zira, Türkiye hem uluslararası güç odaklarının bölgesel
politikalarıyla çatışmamak adına bu sorunu çözmek zorundadır, hem de
bugüne kadar neredeyse tüm dünyanın tanımadığı KKTC’ni taşıma imkanı
kalmadığı için… Dolayısıyla ABD ve AB’nin çözüm için var güçleriyle
abandığı Kıbrıs sorununu çözemeyen Türkiye’nin global sistem ile
birlikte hareket edebilmesi, daha doğru bir ifadeyle mevcut yönetimin
ortaya çıkacak gelişmelere direnmesi mümkün gözükmemektedir. Zaten
Türkiye’yi yönetenlerin alternatif politikalarının olmaması da başka
çıkar yol bırakmamaktadır. Üstelik kuruluşundan bu yana politikalarını
Batı ile paralel tutmaya özen gösteren bir Türkiye’nin herhangi bir
arayışı da ortada gözükmemektedir. Yani, bir anlamıyla bugün Kıbrıs
sorunu bağlamındaki gelişmeler, global sistemin baş aktörlerinin
kuşatması sonucu çözümden başka bir çıkışı bulunmayan Türkiye’nin mevcut
şartlarda ulaşabileceği en iyi çözümü yakalama gayretinden başka bir şey
değildir. Aynı zamanda Batı ile bütünleşmeyi rejimin güvenliği ve
demokratikleşmesi açısından elzem gören değişimci resmi politikanın bir
gereğidir de bu. Dolayısıyla AB’ne giriş vizesi almak isteyen, ABD ile
bölgesel politikalarında stratejik ortak olmak arzusunda olan bir
Türkiye’nin Doğu Akdeniz politikasını dünyaya yön veren güçlerin
politikalarıyla çatışmayacak şekilde oluşturması kaçınılmaz hale
gelmektedir. Ayrıca bölgenin stratejik enerji hatlarının birleşeceği bir
liman olması kuvvetle muhtemel İskenderun Körfezi’nin geleceği de bu
sorunun çözümüyle doğrudan bağlantılıdır. Kerkük-Yumurtalık, Bakü-Ceyhan
petrol boru hatları ile Türkmen, İran ve Mısır doğal gazının geçmesi
planlanan nokta olarak İskenderun’un, güçlü bir enerji aktarım alanı
olarak tehlikeye girmesine de müsaade edilmeyeceği aşikardır.
Zaten,
"komşularla sıfır problem" politikası Türkiye’nin yeni dış politikasının
temel esasıdır diye kendini ortaya koyan Türkiye’nin başka bir
alternatifi de gözükmemektedir. Reel politika gereği, ABD ve AB’nin
bölgedeki politikalarıyla uyum halinde olmak isteyen Türkiye, ilk
adımını atmış bulunmaktadır. Devamında Türk-Yunan ilişkileri, Ermeni
sorununun çözümü ve Rusya ile işbirliği halinde Kafkas politikası
gelecektir. Keza Arap alemiyle ilişkilerini de yeniden tanzim etmek
isteyecek Türkiye Batı’nın bölgedeki stratejik ortağı olmak yolunda her
adımı atmaya çalışacak gibi gözükmektedir. Bu yolda ilerleyen Türkiye’de
sistem içi güç dengelerinin de yeni şartlara sancılı da olsa uyum
sağlamaya başladığı söylenebilir. Nitekim, AB’ne girişin resmi ön şartı
olmasa da önemli bir eşiği olarak görülen Kıbrıs sorununun çözümü
yolundaki tartışmalarda statükocu ulusal cephenin bel bağladığı TSK’nin
konjonktürü doğru okuyan tavrı iç ve dış bir çok çevreyi şaşırtmış
bulunmaktadır.
Emekli
generallerin ve bazı muvazzaf üst düzey subayların, zaman zaman kişisel
görüşleri eski günleri çağrıştırsa da TSK’ni temsilen konuşan
Genelkurmay Başkanı, çok farklı bir profil çizmektedir. Öyle ki,
Genelkurmay Başkanı, TSK’nin anayasal konumunu gündeme getirerek koyduğu
konjonktüre uygun demokratik tavır, bir çok çevreyi açıkça hayal
kırıklığına uğratmıştır. “TSK olarak Kıbrıs konusunda taraf olarak
siyasi tartışmalara girmek niyetinde değiliz” diyen Genelkurmay,
anayasal platformlarda görüşlerini net bir şekilde açıklamaktan öte bir
tavır içerisinde olmayacağını da deklare etmiş oldu. TSK’ni değişimin ve
dolayısıyla AB sürecinin önünde engel olarak göstermek isteyen ve bu
suretle kendi görüşlerine güçlü bir destek arayışında olan çevreleri de
hayal kırıklığına uğrattı. Söz konusu görüşlerin açıklandığı
Genelkurmay’ın basın toplantısında bazı malum çevrelerin çanak ve
kışkırtıcı sorularını da alaycı bir üslup ile savuşturan Org. Hilmi
Özkök, TSK’nin anayasal zeminde kalacağını ve TBMM’nin emrinde bir ordu
olduğunu çok açık bir şekilde deklare ederek sistem içi yeni dengelerin
oluştuğunun işaretini verdi. Doğal olarak TSK’nin bu açık tavrı
statükocu ulusal cephenin, hem Kıbrıs sorunu konusundaki gücünü
azaltırken hem de sistem içindeki güçlerinin çok azaldığını ortaya
koydu.
Genelkurmay’dan istediği desteği alamayan ulusalcı cephe, hamaset
edebiyatı yaparak eski politikacıları ve Kıbrıs’ta mücadelesiyle
kahramanlaşan Rauf Denktaş’tan medet ummaya başladı.
1960’lı
yıllardan bu yana Kıbrıs konusunda ön saflarda yer alan, bir toplum
lideri, mücadele adamı ve Cumhurbaşkanı olarak çoğu kesimlerin saygısını
kazanan Denktaş’ın günümüzde tartışılan bir kişilik haline gelmesi ise
işlerini zorlaştırmaktadır. Hem Kıbrıs’ta hem de Türkiye’de statükoyu
temsil eden güçlerin öne çıkardığı Denktaş, artık sadece Kıbrıs’ta değil
Türkiye’de de değişimin önünde set oluşturan ulusal cephenin lideri
konumuna gelirken, referandum sonrası geleceğini de söz konusu cephe ile
birleştirmiş durumdadır. Nitekim 24 Nisan’da yapılan referandum
sonuçları alınmış, Kıbrıs ve Türkiye için yeni bir dönem başlamıştır.
Önümüzdeki dönemde Kıbrıs ve Türkiye için geçmişten daha kötü günler
gözükmemektedir. Ancak, bu karmaşık süreç içerisinde ABD ve AB’nin
tutumları gelişmelerin seyrini belirleyecek gibi gözükmektedir.
Referandum
sonucuna göre muhtemel senaryolar şöyle sıralanabilir:
Denktaş,
KKTC halkının güvenini önemli ölçüde kaybettiği için, uluslararası
politikada etkin bir aktör olarak rol üstlenmesi bundan böyle zor
görünmektedir. İstifa etmeyeceğini açıklamış olsa bile, Denktaş’ın
mazideki statüsünü koruması zordur. Bundan böyle Kıbrıs politikası,
ağırlıklı olarak, Erdoğan ve Talat’ın çizdiği zeminde işleyecektir.
Bu
bağlamda, ABD ve AB, KKTC’ye yönelik ambargoları kaldırmaktan tutun da,
siyasi rahatlama getirecek bazı politikaları devreye sokacaktır.
Rumlar,
uluslararası aktörlerin ortaya koydukları planı reddettikleri için, bir
biçimde cezalandırılacaklardır. Bu en azından kısa vadede böyle
olacaktır. Zaten bunun içindir ki Rum tarafı, çözümün kapısının hala
açık olduğu hatta yeni bir referandum yapılabileceği yönünde mesajlar
vermektedir. Ancak ABD ve AB’nin kısa vadede bu tür çağrılara olumlu
yanıt vermesi mümkün değildir.
Dolayısıyla referandumdan ‘evet’ çıkmış olması, reel politika anlamında,
Türk tarafına bazı siyasi kazanımlar getirmiş, Rum tarafına ise
kaybettirmiştir. Ancak burada unutulmaması gereken nokta, ABD ve AB’nin
bu konuda da ‘dengeli’ bir politika takip edeceğidir. Yani Rumlara
yönelik baskının, uzun-vadeli olacağı hesabı çok doğru değildir. Çünkü
küresel aktörler için kendi çıkarları, yerel aktörlerin çıkarlarından
daima önde gelir. Bu yüzden Rumlara yönelik cezanın, kısa vadeli olacağı
söylenebilir.