|

İslamcılık
Tartışmaları
M. Kürşad
ATALAR
Son
dönemlerde, sadece kendini İslam’a nispet eden kesimler arasında değil,
laik, liberal/demokrat ve sol kesimlerde de ‘İslamcılık’ kavramı
etrafında, yoğunluğu giderek artan bir tartışmanın yaşandığına şahit
oluyoruz. Ama aslında, konu yeni değildir ve ilgili olanların bildiği
üzere, belirli kesimlerde yıllardır canlılığını korumaktadır.
Tartışmanın özünde bir İslamcılık eleştirisi yatıyor. Kimileri için
modern bir ideoloji olan İslamcılık, türedidir ve geleceği yoktur;
kimileri için ise, miadı dolmuş ve nedamet duyulması gereken bir siyasal
akımı temsil eder. Pek çokları da, kendi durdukları zeminden, o zemini
meşrulaştıracak gerekçelerle İslamcılık eleştirisi yapıyor. Örneğin
demokrat ve laik kesimler, Metiner röportajından, “İslamcılar da artık
Hasan Cemal örnekleri verebiliyor” ya da “İslamcılığın tarihsel
tecrübesinde hakim olan anlayış, Taliban zihniyetidir” türü çıkarımlarda
bulunuyorlar.
Laik-demokrat kesimin yönelttiği eleştirilerin meşruiyet temelini
genellikle modern kavramlar oluşturuyor. Bu eleştirinin odağında,
İslamcılığın özgürlük ve demokrasi karşıtı, totaliter bir ideoloji
olduğu değerlendirmesi yatıyor. Fakat Metiner örneğinde de görüldüğü
gibi, asıl, bu eleştirinin bir benzerinin, geçmişte ya da günümüzde bir
biçimde İslamcılıkla ilişki kurmuş kesimlerden geliyor oluşu ilginçtir.
Metiner’i Hasan Cemal’le kıyaslayanlar, işte bu benzerliğe dikkat
çekiyorlar ve kendi hesaplarına durumdan vazife çıkarmaya çalışıyorlar.
Metiner’in
‘İslamcılık’ eleştirisi, temelde bir demokrasi savunusu olarak
görülmeli. Taliban çerçevesinde yönelttiği eleştirileri dahi, mazeret
cinsinden almak lazım. Yani o aslında kamuoyuna, İslamcıların
‘demokratikleşme’ye ihtiyacı olduğu yönünde bir mesaj veriyor. Bunun
konjonktürel ‘anlamı’ üzerinde de elbette durulabilir ancak daha önemli
olanı, bir eski ‘İslamcı’nın, zihniyet dünyasında bir değişim yaşamış
olmasıdır. Çünkü İslamcı akım içinde, özellikle radikallerin, demokrasi,
özgürlük ve insan hakları gibi kavramlara yönelik eleştirilerini
korudukları bilinir. Geçmişte kendisi de bir radikal olarak bilinen
Metiner’in, söyleminin meşruiyetini demokrasi üzerine kurmasının
‘anlamı’na işte bu yüzden dikkat etmek gerekiyor.
Sonuçta
ister ‘dışarıdan’ ister ‘içeriden’ olsun, meşruiyetini modernitenin
kavramlarından alan İslamcılık eleştirilerinin, bu camia içinde anlamlı
bir etki bırakmasını beklemek mümkün değildir. Bu yüzden demokrasi,
insan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar temelinde İslamcılığa
yöneltilen eleştirenlerin, ister Daniel Pipes ya da Abdülvehhab
El-Effendi’den, isterse de Ahmet Altan ya da Mehmet Metiner’den gelsin,
akim kalacağını söyleyebiliriz.
Ancak
‘içerden’ gelen eleştirinin etki bırakma ihtimali göz ardı edilemez.
Burada da
öncelikle, bir takım sorunların, meselenin özüne nüfuz etmeyi
engelleyici boyutları bulunduğunu görmek gerekiyor.
Öncelikle,
İslam dünyasındaki ‘dini uyanış’ dalgası içinde yer alan her akımı,
İslamcılığın bir şubesi olarak görme yanlışına düşülmemelidir. Örneğin
radikal grupları, İslamcılığın bir şubesi saymak yerinde olsa da, ‘İslam
modernizmi’ olarak adlandırılan akımın, ‘İslamcılık’ ana kategorisi
içinde değerlendirilip-değerlendirilemeyeceği noktasında ciddi kuşkular
duymak gerekir. Çünkü bu akımın bariz özelliği, İslami kuralları,
modernizmin meşruiyet kriterlerine tabi tutmasıdır. Yine ‘kültürel
İslamcı’ kategorisi içinde değerlendirilen bazı akımların da (örneğin bu
bağlamda adı geçen kimi Cemaatlerin) ne ölçüde ‘İslamcı’ olduğu da
sorgulanmalıdır.
Bu arada,
‘parti siyaseti’ güden grupları baz alarak yapılan değerlendirmelerin de
isabetli olmadığına dikkat edilmelidir. İslamcılık, siyasal bir ideoloji
olarak, İslam’ın toplumsal ve siyasal yaşamda hakim olması davasını
güder. Bir dünya görüşü ve ‘yaşam tarzı’nın ifadesidir. Halbuki, örneğin
Türkiye’deki Milli Görüş hareketini bu kapsama sokmak mümkün değildir.
Milli Görüş hareketinin, başından bu yana, teorik olarak böyle bir
amacı, pratik olarak da bu iddianın sahibi olduğuna dair icraatı
olmamıştır. Bu hareketi tasvir edecek ifadeyi, belki Kelim Sıddıki’nin
‘party politics’ (parti siyaseti) kavramında bulmak mümkündür. Yani bu
akım, verili yasal koşulları zorlamadan, dini bir takım hassasiyetler
üzerinden siyaset yapan bir cereyan olarak görülmelidir (İslamcılığı
‘Siyasal İslam’la özdeşleştirip, tanımdaki ‘siyasallık’tan partisel
mücadeleyi anlayan kimi Batılı İslam uzmanlarının düştüğü hataya da
düşülmemelidir. İslamcılık, ‘iktidarı talep etme’ anlamında
‘siyasal’dır. Bu, demokratik parti siyaseti güden bir hareketin
‘siyasallığı’ndan farklıdır.) Dolayısıyla parti siyaseti güden bir akım
bazında İslamcılık tahlilleri yapanlar da yanılmaktadırlar. Nitekim
Türkiye’de 1960-1980 arasında solun, 1980-2000 arasında da
‘İslamcılığın’ hakim ideoloji olduğu ve her iki akımın da artık miadını
doldurduğu yorumunda bulunan İsmet Özel’in yanılgısı, bu türdendir. Bu
örnekte başarısız olan İslamcılık değil, parti siyaseti güden Milli
Görüş hareketidir. Dolayısıyla buradan hareketle yapılacak
değerlendirmenin, “İslamcılığın miadı dolmuştur” şeklinde değil, belki
mevcut sistem içinde ‘parti siyaseti’nin sonuç vermesinin mümkün
olmadığı yönünde olması gerekir.
İkinci
olarak, İslamcılık eleştirisinin ‘anlamlı’ olabilmesi için, akımın
ideologu ya da teorisyenleri üzerinden bir değerlendirme yapılmalıdır.
‘Kötü örnekler’ üzerinden yürütülen İslamcılık eleştirisinin değeri de o
düzeyde olur. Bu bağlamda, düşünsel ya da eylemsel yanlışlıkları
nedeniyle eleştirilen pek çok grubun, ‘İslamcılık eleştirisi’nin deneği
olması mümkün değildir. Açıkçası Taliban örneğinden yola çıkarak
İslamcılık eleştirisi yapılamaz. Olsa olsa ancak Cemaleddin Afgani,
Muhammed Abduh, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi, en-Nebhani,
Humeyni, Ali Şeriati, Ercümend Özkan vb. referans isimler bazında bir
eleştirinin anlamlı olacağı söylenebilir.
Bunun
yanısıra bir İslamcılık eleştirisinde, listede isimleri yer alanların
dahi bazı konularda görüş ayrılığına düştükleri de not edilmelidir. Bu
ayrılıkları, din-siyaset ilişkisi, modernizm/gelenek ikilemi ve yöntem
konusundaki görüşleri bazında bir tasnife tabi tutmak mümkündür. Örneğin
Seyyid Kutub, Muhammed Abduh’u, Fil Suresi’ndeki tefsirinde ‘modern’
izler taşıdığı için eleştirirken; Ercümend Özkan da, Mevdudi’yi,
Sünnet/hadis konusundaki görüşleri nedeniyle ‘geleneksel’ bulmaktadır.
Ali Şeriati’nin de, benzer şekilde, Safevi Şiası’nı, Ali Şiası’ndan
ayırdığı ve Mollaların belirli bir kesimine karşı ciddi eleştiriler
yönelttiği malumdur. Daha ileri giderek, aynı akım içerisinde dahi
farklılaşmalar olduğu gözlemlenebilir. Mesela Mısır’da ‘radikal’ akım
içinde isimleri geçen Seyyid Kutub ile militan örgütlerden Et-tekfir
ve’l-Hicre’nin ya da El-Cihad’ın, kimi düşünsel farklılıklarının
yanısıra bariz yöntemsel ihtilafları olduğu bilinmektedir. Aynı şekilde
Türkiye’de de kimi ‘radikal’ grupların hem düşünce hem de yöntem
farklılıkları olduğu malumdur. Bütün bu ayrışmalara rağmen, teorisyen ya
da ideologların, İslamcılığın alâmet-i farikası sayılabilecek iki
hususta; yani din ile siyasetin özü itibarıyla bir olduğu ve Şeriat’ın
hayata hakim kılınması gerektiği hususlarında ortak inancı paylaştıkları
söylenebilir.
Şu halde
artık net olarak ifade edebiliriz ki, eğer “İslamcılığın miadını
doldurduğu” yönünde bir değerlendirme yapılacaksa ya da “İslamcılığın
özünde modern bir ideoloji” olduğu iddia edilecekse, eleştirinin anılan
kriterler üzerinden yapılması gerekir. Aksi taktirde değerlendirmenin
‘değeri’ üzerinde haklı kuşkular oluşacaktır.
Öncelikle
İslamcılığın miadını doldurduğu yönündeki iddianın tutarlılığını
sorgulayalım. Açıktır ki, bu iddia doğru değildir; zira, tanımdan
hareket edecek olursak, biçimde ve söylemde zaman içinde kısmi
değişiklikler olabilirse de, İslam’ı bir ‘yaşam tarzı’ olarak gören
Müslümanlar dünyada var olduğu sürece, İslamcılık var olacaktır. Bunun
en yakın kanıtı, Osmanlı’nın son döneminde Mehmet Akif, Babanzade Ahmet
Naim, Mustafa Sabri gibi isimler etrafında şekillenen akımın Cumhuriyet
döneminde etkinliğini kaybetmesine rağmen, 1960’lardan ve özellikle de
1980’lerden sonra bu kez ‘İslami Hareket’ olarak yeniden varlık
sahnesine çıkmış olmasıdır. Mısır ve Pakistan örneklerinde ise ciddi bir
‘inkıta’dan dahi bahsetmek mümkün değildir. Halifeliğin ilgasından hemen
sonra (1925) Hilafet Kongresi’nin toplanması, sonuç alınamayacağı
anlaşılınca da Mısır’da Müslüman Kardeşler Hareketi’nin kurulması (1928)
bunun kanıtıdır. Pakistan’da da benzeri bir süreç işlemiştir.
Mevdudi’nin hareketi, 20. yüzyılın ikinci ve üçüncü çeyreğinde ülkenin
siyasal yaşamında aktif olarak yer almıştır.
Eğer
iddia, İslamcılığın son yıllarda güç yitirdiği gözlemine dayanıyorsa,
öncelikle bunun ne ölçüde doğru olduğu sorgulanmalıdır (ki burada ‘güç’
kriteri önemlidir; zira siyasal varlık, her zaman bir güç kriteri olarak
alınmamalıdır.) Burada da şu gerçeğin altını çizmek gerekir ki, her
‘yeni’ akım, gelişim süreci boyunca inişli-çıkışlı bir süreç izler.
Kelim Sıddıki’nin ifadesiyle, İslam dünyasının uyanışının, yıkılmış olan
devin yeniden ayağa kalkışına benzediği söylenebilir. Büyük küresel
değişimlerde de görüşümüzü doğrulayacak kanıtlar bulmak mümkündür.
Avrupa Aydınlanması’nın 3-4 asırlık sancılı bir sürecin neticesinde
ortaya çıktığı, hatta Fransız Devrimi’nden sonra dahi ‘karşı devrimci’
rüzgarın bir dönem estiği bilinmektedir. Fakat akımın ‘motor gücü’,
zaman içinde arizi engelleri ortadan kaldırmış ve güçlü damarın
hakimiyeti bir süre sonra tesis edilmiştir. Benzer bir sürecin diğer
toplumlar/ümmetler için de geçerli olduğu söylenebilir.
Bu açıdan
bakıldığında, İslamcılığın 1970 ve 1980’lerde ulaştığı popülariteyi, bir
‘potansiyel’in açığa çıkmasına benzetebiliriz. İslam dünyası, 20.
yüzyılın başında siyasal hakimiyetini bütünüyle kaybettikten sonra, bir
meşruiyet ve kimlik krizi içine düşmüştü. Hakim akım olan milliyetçilik,
bir dönem bu boşluğu doldurma iddiasıyla kitleleri peşinden sürüklemek
istemiş olsa da, uygulamada başarısız olunca, kitleler yeniden bir
kimlik arayışına girdiler. Bu noktada 1967 Arap-İsrail Savaşı, 1973
Petrol krizi vb. ‘harici’ etkenlerin bir fonksiyonu olduğu söylenebilir.
Çünkü Nasır’ın yenilgisi, sembolik olarak milliyetçiliğin mağlubiyeti
anlamına geliyordu. Ayrıca o dönemde modernizmin küresel anlamda
çekiciliğini yitirmesi ve ‘Batı’nın çöküşe geçtiği’ düşüncesinin
yaygınlaşması, İslamcılığın önünü açan ‘dış’ faktörler arasında
sayılmalıdır. Bütün bunların ötesinde, İslamcılık, yarım asırlık bir
dönem boyunca ideolojik birikimini hızlı bir trend içinde sürdürmüş ve
1980’lerde dünyanın ‘yükselen değeri’ pozisyonunu ele geçirmişti. Batı
ise, o dönemde hazırlıksız yakalanmıştı. Ama çabuk toparlandı ve sürece
müdahale etti. 1990’lı yıllardan itibaren ise, ideolojik, siyasal ve
askeri anlamda İslam dünyasının ‘kuşatılmış’ olduğunu söylemek
mümkündür. İşte İslamcılığın gerilediği yönündeki iddiayı, bu gelişmeyi
dikkate alarak değerlendirmek gerekir. Halihazırdaki durumu, yıkılan
barajın önüne çekilen set örneğine benzetebiliriz. Ancak eğer
İslamcılığın ‘motor gücü’ susturulamazsa, tarihsel tecrübeden
yararlanarak söyleyebiliriz ki, nehir, barajı yıkıp, doğal mecrasında
seyretmeye devam edecektir.
Kanaatimce
İslamcılığın miadını doldurduğu iddiasından ziyade, onun özü itibarıyla
‘modern’ olduğu yönündeki yeni-gelenekçi eleştirinin cevabını bulması
daha önemlidir. Zira bu durumda, İslamcılık, modernizmin ‘yeniden
üretilmesi’nden başka bir anlamı olmayan bir akım pozisyonuna düşer ki,
bu, onun tezlerinin özden reddini gerektirir.
İddia’ya
göre, “İslamcılık, konjonktürel, reaksiyoner ve türedi bir siyasi
akımdır. Hikmet-i vücudu, Batı sömürgeciliğine karşı olmak ve İslam
yurdunu tecavüzlerden korumaktır. Ancak tezlerini, modernitenin
kavramları üzerine kurduğu ve gelenekle ilişkisini kopardığı için (ki bu
iddiaya göre, gelenek hakikatin taşıyıcıdır), köksüzdür. Ayrıca bir
yandan modernizme ait kavramları İslamlaştırmaya çalışırken, öte yandan
kimi İslami kavramlara da aşırı ‘siyasal’ anlamlar yüklemektedir.
Örneğin akımın söyleminde önemli bir yeri olan ‘devrimcilik’ ve “İslam
Devleti” ifadeleri, modern etkinin net olarak görülebildiği kavramlara
örnek olarak verilebilir. Çünkü ‘devrimcilik’ özde Marksizm’e, ‘devlet’
de, Avrupa modernleşme sürecine ait kavramlardır. İslamcıların ‘İslam
devleti’ talebi, bu modern etkiyi gayet net bir şekilde göstermektedir.
Mesela İran İslam Cumhuriyeti, İslam adına kurulmuş olsa bile, bir
‘modern devlet’tir. Anayasası, meclisi, okulları, ordusu vs. ile İslam
Cumhuriyeti’nin diğer modern devletlerden özde farkı yoktur. Dolayısıyla
İslamcılık, aslında ‘özgün’ bir siyasi model ortaya koyamamıştır. Ayrıca
bir ‘ideoloji’ olarak da, ‘dini’ kavramları siyasallaştırmaya
çalışmaktadır. İran Devrimi sürecinde sıklıkla kullanılan müstekbir ve
müstaz’af kavramları buna örnek verilebilir. İslamcılık, bu kavramların
içerisine, özlerinde var olmayan siyasi anlamlar pompalamıştır. Bu
yönüyle de İslamcılığın otantikliği ve meşruluğunun sorgulanması
gerekmektedir.” Martin Lings ve Seyyid Hüseyin Nasr gibi
yeni-gelenekçiler tarafından hararetle savunulan bu tezin Türkiye’deki
izdüşümleri olarak Mümtaz’er Türköne, Ali Bulaç, Dücane Cündioğlu vb.
isimleri saymak mümkündür.
Bu tespit,
özünde isabetli değildir. Fakat bütünüyle de asılsız değildir. Özünde
isabetli değildir, çünkü Islamcıların kahir ekseriyeti, tabir-i caizse,
‘anti-modernist’tir. İslamcılık akımının ‘Batı-karşıtlığını’ bu şekilde
okumak mümkündür. Bu durumda, teorisyen İslamcıların, aslında hem
karşıtı oldukları şeye hem de kendi tezlerinin temellerine dair bir şuur
sahibi olmadıkları iddiası ortaya atılabilir ki, bunun inandırıcılığı
yoktur. Ancak ‘modern’ etki konusunun tartışılabilirliği kabul
edilebilir. Çünkü örneğin radikal İslamcı Ercümend Özkan, İslam
Devrimi’nden sonra yaptığı İran ziyaretinin ardından, Devrimin kimi
yönetici kadrolarının ‘demokratik kirlilikten’ kurtulamadığı
değerlendirmesinde bulunmuştur. Yine Mevdudi, İslam’ı bir
‘teo-demokrasi’ olarak tanımladığı için şiddetli eleştiriler almıştır.
Fakat, altı çizilmesi gereken husu şudur ki, İslamcılar üzerinde belirli
bir düzeyde modern etki olduğunu söylemek ile, İslamcılığın, aslında bir
‘modern’ ideoloji olduğunu söylemek aynı şey değildir. Zira modernizm
bir verili durum olarak görülecek olursa, etkisinin şu ya da bu kesim
üzerinde (belirli dönemlerde ve bir biçimde) görülmesi olağan kabul
edilebilir. Nitekim, neredeyse hikmet-i vücûdu, anti-modernizm olan
‘gelenekçi’ akımda dahi bu etkiyi gözlemlemek mümkündür. ‘İslam devleti’
kavramını savunan İslamcıları aslında ‘modern ulus-devlet’i istemekle
suçlayan yeni-gelenekçi Ali Bulaç’ın ortaya attığı ‘Çoğulcu Toplum
Projesi’nin temel kavramlarına bakıldığında, örneğin ‘sivil toplum’ ve
‘özgürlük’ terimlerinin içeriğinin, Batı literatüründekinden çok da
farklı olmadığı görülecektir.
Ancak, şu
hususun altını da özellikle çizmek gerekir ki, orijinal İslami dilin ve
pratiğin inşası yönünde İslami Uyanış dalgası içindeki radikal akımın
hassasiyeti gözden kaçmamalıdır. Nitekim, Seyyid Kutub’un, Amerika
dönüşünde yazdığı İslam’da Sosyal Adalet kitabında, dönemin hakim
ideolojik akımı olan sosyalizmden belli bir düzeyde etkilenmiş olduğu
söylenebilirse de, zaman içinde düşüncelerini tashih ettiği ve nihayet
modernizmin etkilerini üzerinden sildiği açıktır. Yoldaki İşaretler adlı
kitabı bunun kanıtı olarak sunulabilir. Aynı şekilde Ercümend Özkan da,
dil ve pratiğin safiyeti anlamında, sadece sosyalizm ve demokrasi değil,
özgürlük, eşitlik, insan hakları gibi modernizmin temel değerlerine
yönelik ciddi eleştiriler getirmiştir.
Şu halde
İslamcılığı, modernizmin bir ‘yeniden üretimi’ olarak değil, onun
(potansiyel) rakibi olarak görmek gerekir. Ancak, akımın, İslam’ın
‘orijinal dili’ni kâmil anlamda kullanabildiğini ya da rüşdünü
ispatladığını söylemek için henüz erkendir. İslam dünyasında, ‘öze
dönüş’ yönündeki eğilimin halen devam ettiği düşünülecek olursa, sürecin
ilerleyen aşamalarında, düşünsel safiyetin yakalanabileceğine ve
orijinal dilin ‘ihya’ edilebileceğine dair ümitleri canlı tutmak için
gerekçemiz olduğunu söyleyebiliriz.
|
 |
|