Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 304 | Nisan 2004

                   

 

 


  

Fethullah Gülen Röportajı:

Büyük Ortadoğu Projesi’nin Nurcu Ayağı mı?

 

 

Mehmed DURMUŞ

 

 

Nuriye Akman, on sene önce konuşturduğu Fethullah Gülen’i bir daha ve bu kez ‘Hocaefendi’nin kendi gazetesinde, ZAMAN’da konuşturdu. Daha doğrusu, Akman’ın kendi ifadesiyle böyle bir röportaj yapmak ona ‘kısmet oldu.’ Röportaj Zaman’ın trajını bir milyona dayandırdı. Nuriye Akman’ın dediğine göre hastalığından dolayı Gülen’le, ancak üç gün içinde ve doktor nezaretinde yapabilmiş görüşmeyi. Gülen’in odasında, Türkiye’nin değişik yerlerinden getirttiği, kendisinin “Kâbe’den gelmiş toprak gibi” dediği 50 ayrı toprak parçası varmış ve vatan hasretini onlara bakarak gideriyormuş…

Röportajın genel niteliği

Fethullah Gülen’in röportajında yeni bir şey yok. O yine, bildiğimiz Fethullah Gülen. Ne var ki, bu röportajı anlamlı kılan, Türkiye’de, Haziran ayında ABD’nin İstanbul’da yapacağı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) konulu toplantıya yaklaşılırken, Türkiye’de BOP’nin ciddi ciddi tartışıldığı bir gündeme denk gelmiş olmasıdır. İlk bölümünün yayınlanmasının, Hamas lideri Şeyh Ahmed Yasin’in şehid edildiği güne denk gelmesi ise röportaja daha da anlam kattı.

Fethullah Gülen’de, genelde olduğu gibi, bu konuşmasında da yapmacık gelen, bir türlü samimi bulamadığım bir hava sezinliyorum. Tersinde bir imaj oluşturmak için ciddi bir çaba göstermesine rağmen, içtenlikli olmayan bir şeyler sürekli seziliyor. Gülen oldukça temkinli konuşuyor. Lafın her zaman en uysalını buluyor; ‘netameli’ konularda muğlak ve muallak konuşuyor. Zannederim, Üsame bin Ladin’den nefret ettiğinin dışında hiçbir şeyi tam, açık, net, anlaşılır ve tek bir manaya gelecek biçimde söylemiyor. Tabi biraz da karizma katmak istiyor sözlerine, ama, eh işte…

Peki, Fethullah Gülen ne diyor?

‘İslami terör’

Fethullah Gülen, “İslami terör” kavramına çok vurgu yapıyor. Öyle görünüyor ki, ABD’deki 11 Eylül saldırılarını Müslüman bir örgütün (el-Kaide’nin) yaptığına tamamen inanmış. Bunun içindir ki, ‘nefret’ gibi, kendisine hiç yakışmayan(!) bir sözcüğü kullanan Fethullah Gülen, Üsame b. Ladin’den nefret ettiğini açıkça söylüyor, hatta daha ileri de gidiyor ve Bin Ladin’in İslam’ın aydınlık yüzünü kirlettiğini ileri sürüyor. Bu konuda, ABD’nin, herhangi bir tezgah içinde olup olmadığı, el-Kaide örgütü adını kullanarak, Afganistan ve Irak gibi ülkelere savaş açmayı meşru hale getirip getirmediği, daha sırada bir dizi İslami coğrafyanın bulunup bulunmadığı ve nitekim, ABD’nin, adına ‘Büyük Ortadoğu Projesi’ dediği bir yeni projeyle, Müslüman coğrafyasına yeni şekiller vermek isteyip istemediği üzerine bir kelimelik olsun değinmemektedir. Bu konularla ilgili, çok kaza bela savan üç çareye başvurmakta: duymamakta, görmemekte ve bilmemektedir.

Röportajın yayınlandığı ilk gün ZAMAN gazetesi, Gülen’in söylediği “Bugün İslam Dünyası Diye Bir Dünya Yok” sözünü manşet yaparak çıktı. Röportaj okunduğunda, ilk başta ve tevil yöntemine başvurulduğunda olumlu anlaşılmaya elverişli görünmesine rağmen, bu salvo, ‘İslam Dünyası’ diye bir olguyu ve ona ait bütün kavramları tamamen sıfırlıyor, sadece dünyanın değişik yerlerinde fertler halinde yaşayan Müslümanlara indirgiyordu. Böyle bir sözü mesela ABD Başkanı Bush, ya da İtalya başbakanı Berlusconi söyleseydi, Müslüman kesimler tarafından, ardında bir keramet aranmaz ve hainliklerine hamledilirdi. Ama konuşan, bir ‘hocaefendi hazretleri’ olunca elbette keramet aranmalıdır ve aranmaktadır. Oysa ki bu söz, röportajın tamamı ve F. Gülen’in genel duruşu göz önüne alındığında, bir tespit değil, bir öneri, bir hüküm verme ve bir projeye destek verme anlamı içerdiği rahatlıkla anlaşılır. Yani, ‘İslam dünyası’ adında, İslam’ı siyasi olarak önceleyen, İslam’ı bir devlet nizamı olarak ele alan ve bunu tebliğ eden, bu amaçla örgütlenmiş bir Müslüman/siyasi yapı yoktur; korkmayın olmayacaktır da! denmektedir sanki. Bu çıkarım, röportajın içinde var. Bu bir ‘niyet okuma’ değildir. Çünkü ‘hocaefendi’, kesinlikle İslam’ın siyasallaşmasını istemiyor, İslam’ın kültür Müslümanlığından öte bir şey olmamasını salık veriyor.

Adam Öldürmek

Gülen, herhangi bir şerh düşmeksizin, kayıt koymaksızın, ‘ama’ demeksizin, ‘adam öldürme’yi mutlak surette takbih ediyor, İslam’ın “bir insanın öldürülmesini küfre denk tuttuğunu” ileri sürüyor. Röportajı okuyanlar, İslam’ı, her ne suretle olursa olsun ‘adam öldürmeye’ kesinlikle karşı bir din zannedeceklerdir. Halbuki İslam, ‘haksız yere’ adam öldürmeyi kesinlikle men eder. Fakat, mesela kısas gibi, haklı yere adam öldürmeyi, bırakın kınamayı, bilakis bunda bizim için hayat olduğu temel tezine dayandırarak emreder. (2/Bakara, 178-179). Çünkü, toplumun sağ ve selamet biçimde yaşaması için, fitne-fesat ehlinin öldürülmesi gerekmektedir. Ayrıca İslam dini, koşulu Allah yolunda olmak olan cihadı, mü’minlerin en büyük görevleri arasında sayar. Kendilerine savaş açan kafirlerle savaşmaları için mü’minleri teşvik eder, cihattan geri kalanları şiddetle tenkid eder. Kendilerine savaşmak hususunda ayet indirilen ve fakat savaştan korktuğu için, üzerine ölüm korkusu yerleşmiş kimseleri küçümser.

Şimdi Fethullah Gülen’in, terörle, bilhassa 11 Eylül saldırılarıyla bağ kurarak, adam öldürme konusunda Kur’an’la bağdaşmayan sözler sarfetmesi, anlaşılır bir şey midir? Anlaşılmayan bir şey daha var, 11 Eylül saldırılarını ve onun benzeri, Türkiye’de adı ‘fail-i meçhul’e çıkmış bir dizi terör olayını yapanların Müslümanlar olduğu sanki kesinmiş gibi, bu terörleri yapanları, büyük bir içtenlikle ebedi cehenneme yerleştiren F. Gülen, dünyanın en büyük iki terör merkezi olduğunu kendisinden başka herkesin duyduğu, gördüğü ve bildiği ABD ve İsrail’in terör bağlamında adını bile anmamaktadır. Peki böyle bir manzara karşısında onun, ‘tarafsız’, insaf ve hakkaniyet ölçülerinde konuştuğunu mu düşüneceğiz? Belki…

Gülen, “Adam öldürerek Allah’ın rızası kazanılmaz. Bir Müslüman’ın en önemli hedefleri Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ın yüce adını aleme duyurmaktır” diyor. Evet, bence de adam öldürmek Allah’ın rızasını değil, gazabını kazandırıcıdır, ama bir şartla, eğer bir insanı haksız yere öldürüyorsak!  “Adam öldürerek Allah’ın rızası kazanılmaz” sözü, Fethullah Gülen’in boyunu aşan bir laftır. Zira, yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve Din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar, yeryüzünün egemen zalim kafir güçleriyle savaşmak Rabbimiz Allah tarafından emredilmiştir. Tarih, Peygamberler ve onların izini takip eden emîrler öncülüğünde mü’minlerin yaptığı bu savaşların tarihidir bir bakıma. Ama Fethullah Gülen, isterse bütün bu geçmişten, peygamberler ve mü’min öncüler adına, öldürülen kafirlerden özür dileyebilir. Hazır ‘hoşgörü’ havariliğine de soyunmuşken, bu işi taçlandırabilir… Bedir’de öldürülen yetmiş kadar Mekke seçkinleri adına isterse bir anıt diktirip, “Muhammed’in öldürdüğü yiğitler burada yatmaktadır” diye de yazdırabilirler… Bu anıt, New York’ta, sâbık İkiz Kuleler’in yerinde olursa belki daha da anlamlı olur…

Şu halde bütün mesele, din üzerinde söz söylerken doğruyu söylemek, Allah’ın ‘öldürün’ dediği yerde öldürmek, Allah’ın vurun dediğini öldürmemek, öldürün dediğini de ebedi cehennemlik suçlardan saymamaktır. Sapla samanı birbirine karıştırmamaktır. Eğer Fethullah Gülen, o sözlerini sadece terör bağlamında söylediğini iddia etmek gibi bir tevile başvurursa -ki bu, onların sünnetindendir-, o zaman da, henüz muğlaklık taşıyan kesimlere Amerikancı medyanın ağzıyla savaş açmaktansa, terörü tescilli, şahitli, ispatlı olan, her gün dünya kamuoyunun gözü önünde en vahşi terörü işleyen devletler var, o sözünü onlara yöneltsin. Dürüstlük bunu gerektirir. Bunu yapamıyorsa, ‘susmak’ gibi bir erdemden bari nasibdâr olabilir.

Fethullah Gülen yine zımnen Üsame b. Ladin gibi sözde ‘İslamcı’ örgütleri hedef alarak, bu tür örgütlerin devlet olmadıkları için savaş ilan etme yetkilerinin de olmadığını söylüyor ve bakın nasıl açıklık getiriyor: “Savaşı fertler ilan edemezler. Savaşı bir hizip, bir organizasyon ilan edemez. Savaş, devletin ilan edeceği bir şeydir. Devlet başkanı savaş demeden, bir ordu savaş demeden savaşa kalkamazsın. O zaman herkesin kafasına göre bir savaş olur. Alır etrafına üç-beş tane -bağışlayın- çapulcu…”1 Gülen bu sözleriyle, laik rejimleri, veya Müslümanlara zorla da olsa tahakküm eden krallık, diktatörlük v.b. yönetimleri, aldığı kararlara Müslümanların kesin bir şekilde itaat etmeleri gereken meşru yönetimler olarak lanse etmektedir. Şu anda Irak’ta ülkelerini savunmak için çaba gösteren Müslümanlar demek ki, Irak Geçici Yönetimi’nin sivil başkanı Paul Bremer’dan izin almalıdırlar. Aksi taktirde ‘çapulcu’ sayılırlar. Gülen, bundan yaklaşık 85 yıl önce, Devlet savaş ilan etmediği halde, kendi aralarında çete kurarak dağlarda Batı’nın Anadolu’ya saldığı Yunan onrusuna karşı mücadele başlatan ‘Kuvay-ı Milliye’cilere de ‘terörist birkaç çapulcu’ mu der acaba?

Gülen’in bu sözleri, gerek üzerinde yaşadığı Amerika, gerekse toprağından elli parça alıp götürdüğü Türkiye’deki devletin rızasını celb etme gayretiyle sarfettiği aşikardır.

İsrail Muhabbeti

Fethullah Gülen’in 1991 yılında ABD’nin Irak’a birinci saldırısında, Saddam’ın attığı füzelerden bir ikisinin İsrail’e düşmesi üzerine, İsrail’deki çocuklara üzüldüğünü belirten demeçleri, o günü yaşayan insanların hala hafızasındadır. Bugüne kadar İsrail ve ABD terör olayları hakkında hiçbir laf etmemiş bulunan Gülen, yine İsrail’le ilgili oldukça ilginç bir şey anlatıyor ve mesela, her akşam ana haber bülteninde o günkü kısmı özetleyen Samanyolu Televizyonu, röportajın bu kısmını tamamen görmezden geliyor. Anlattığına göre, kendisinin bir arkadaşı İsrail’e gitmiş, kendisine “çok enteresan bir şey” anlatmış. “Beş altı ay kaldım İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana teklifte bulundular” demiş. Tabi teklifi yapanlar İsrailliler’miş. “Orada bir Filistinli mani oldu buna” demiş arkadaşı ve eklemiş, “Gördüm ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış verişi var o işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi düşünüyorlar.”2 Kendisi de diyor ki, “Dolayısıyla birileri bu türlü hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.” Evet, zihinsel melekeleri normal işleyen her insan bu cümleleri okuyunca herhalde şundan başkasını anlamaz: İsrail-Filistin çatışmasında aslında İsrailliler küçümsenmeyecek derecede barıştan yanadırlar ve baksanıza, bunun için bir barış organizasyonu bile kuruyorlar ve bir ‘Müslüman-Türk’ün de oraya katılmasını talep ediyorlar. Ama şu, Filistinli denilen muannid dik kafalı insanlar var ya, onlar barış istemiyorlar; çünkü onlara silah tüccarları yön veriyor!

Gülen, Tutku filminden hareketle sorulan soru bağlamında, Yahudi ve Hristiyan kavgasının bilhassa Ortadoğu’da iyi olmayacağını söylerken gösterdiği hassasiyeti3, nedense İsrail’in Filistin’e uyguladığı terör ve soykırım için göstermiyor, adeta görmüyor ve duymuyor…

AKP ve Siyasi Görüşleri

F. Gülen’in, bugüne kadar, Erbakan’ın temsil ettiği Milli Görüş geleneğini desteklediği hiç görülmüş ve duyulmuş değildi. Ama bugün, Milli Görüş’den kopma AKP’yi ve liderini rahatlıkla, o kendine has son derece temkinli sözlerle övüyor, yüceltiyor. Bunun sebebi basit: Çünkü AKP, kırmızı çizgilerini açıkça ilan etmiş, ne İsrail’i, ne Amerika’yı ürkütmeyen, bilakis ABD ve İsrail’in temel siyasi çizgilerine katkılarda bulunan bir partidir. Bu kırmızı çizgilerden biri de dine dayalı bir devlet kurma düşüncesidir. Dolayısıyla, merkeze oynayan AKP’yi ‘tutmanın’, bugünkü rüzgarlar bakımından hiçbir sakıncası yok, bilakis nimetleri çok fazladır.

Geçmiş yıllarda, Cebrail bile parti kursa ona da üye olmayacağını beyan edecek kadar ‘apolitik’(!) görünen F. Gülen, Deniz Baykal’ı, Bülent Ecevit’i v.b., -belki 90’lı yıllardaki desteklerinin diyeti olarak- oldukça kibar, iltifatkar bir dille övecek kadar da siyasete yakın durmaktadır. Hele de ‘Deniz Bey’e, aslında bu hırçın tavırları hiç yakıştırmamakta, aslında onun öyle olmadığını, ama bir anlamda içinde bulunduğu siyasi kadronun beklentilerini de göz önüne alarak öyle olmak zorunluluğu duyduğunu dile getirmektedir. (O da, ‘Kara yağız delikanlı’yı keşfetmiş görünmektedir). Bu jestine Deniz Baykal mutlaka günü geldiğinde, mukabele-i bilmisil yapacaktır.

F. Gülen geçmişte de, siyasi parti başkanlarının tamamına yakınını aklayıp-paklamış, onlardan da tabi en iyi karşılığı almıştı. Mesela, zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hakkında şunları söylemişti: “Ben her zaman ona saygı duymuş ve kendisini daima bu millet için bir lütuf olarak görmüşümdür.”4 Sorulan bir soru üzerine, o günün DSP, CHP ve SHP gibi partilerini din düşmanı gibi göstermenin dini bilmemek olduğunu ileri sürmüştü.5 Elbette onun bu fetvaları karşılıksız kalmamıştı. ANAP Lideri Mesut Yılmaz, 1999 yılında, bir kaset olayıyla Fethullah Gülen’i eleştirenlere haksızlık yapıldığını söylemiş ve şöyle demişti: “Toplumun vazgeçilmez değerleri ile devletin ilkelerini birbiriyle bağdaştıran din adamı arayışı her zaman Türkiye’nin gündemindedir. Bu ihtiyacı yok saymak Türkiye gerçeğine aykırı olur.”6

Kısacası F. Gülen, Türkiye’de her zaman sistemden yana olmuş, sistemin temel araçlarına ve değerlerine övgüler yağdırmış bir vaizdir. Bunu, kendi cemaatinin ve Zaman gazetesinin önemli isimlerinden biri olan Hüseyin Gülerce de doğrulamaktadır: “Biz Fethullah Gülen’i, devlete bağlılık, Atatürk’ü takdir ederek bu ülke ve insanımız için değerli bulma, demokrasiye, laik cumhuriyete sahip çıkma, diyalog ve hoşgörüden yana olma hususlarında samimi buluyoruz.”7

‘Hubbu’l Amerika Mine’l-İman’ mı?

Fethullah Gülen, kelimeleri ustaca seçiyor, cümleleri kendince çok itinalı kuruyor; tabi ki bu cümleler, bir milyona ulaşan ZAMAN okurunun -kahir ekseriyetinin- dikkatini çekmiyor. Fakat, satır aralarındaki ‘ABD güdümlü İslam’ anlayışı, ABD ve İsrail makamlarını asla rahatsız etmeme gayreti, çok açık ve aşikar. Bunu fark etmek için öyle ‘kurt’ bir okuyucu olmak da gerekmiyor.

Gülen’in anlattığına göre, Amerikalı savcı ifadesine başvurmuş, meğer Amerika’da savcılar çok nazik, kibar, centilmen, saygılı, karıncayı bile incitmekten kaçınan [sanki nur şakirdi…] insanlarmış. Savcının sandalyeyi tutup oturttuğunu, bardağı eliyle yıkayıp su getirdiğini, kapıya kadar kendisini uğurladığını anlatıyor ve en sonunda kararını açıklıyor Gülen:

“Eğer adliyesi bu ise Amerika uzun süre devam eder.”8 Böyle demiş kendi kendine. İşte görüldüğü gibi, Amerika’nın adliyesi, yani ‘adalet’ kurumu F. Gülen’e göre böyle olduğuna göre, dediği olacaktır, Amerika uzun süre devam edecektir!

Tabi, herhalde Fethullah Gülen, beş yıldır, (Nuriye Akman’ın da yazdığı gibi), bulunduğu odasından evin bahçesine bile birkaç defa ancak çıkmış, bu demektir ki Amerika’yı hiç gezmemiş, muhtemelen, odasındaki elli ayrı toprak parçalarıyla vatan hasreti giderme ritüelleri yaparken, herhalde ABD yönetiminin, ‘Amerikan adliyesi’nin dünyanın dört bir bucağında yaptığı zulümleri duymamış, görmemiş, bilmemiş olmalıdır. Dolayısıyla Amerikan adliyesini göz yaşartıcı tasvirlerle anlatması doğaldır.

Irak’ın İşgali, Radikal İslam ve

Fethullah Gülen

Peki, Amerika’nın Irak’ı işgali, daha doğrusu işgal sonrası Irak politikalarıyla Fethullah Gülen’in bir ilgisi var mıdır? Ben yok sanırdım ama meğer varmış! Ben onun yalancısıyım. Gülen’in rivayeti şöyle: “11 Eylül'den sonra bilgi havuzu oluşturdular. Farklı değerlendirmelere tabi tutuluyor gelenler. Geldiklerinde ‘fikirlerinden de istifade edelim’ diye birkaç soru sordular. Gayet yumuşak davrandılar. Bizi tanıyan birisi meseleyi duyunca ‘Acaba beyefendiye saygısızlık yaptılar mı, yaptılarsa arkadaşların yanında özür dileyelim.' demiş”9 ‘Fethullah Gülen Beyefendi’yi rahatsız etmemek için bu kadar hassas davranan, FBI ve Dışişleri Bakanlığı’nın adamları, ona ‘samimi olarak’ şunu sormuşlar:

“Siz Irak'ta Amerikalıların nasıl tasarrufta bulunmasını istersiniz? İşgalden sonra Irak'ta nasıl bir idare olsa makul olur?”10

Gördüğünüz gibi, Gülen’in ‘küçük dünyası’ hala böyle mütevazi, ama derinden işlemeye devam ediyor. Peki kendisi, bu Amerikan alicenaplığı karşısında ne buyurmuş olabilir? Onca nezaket, edep-terbiye sınırları içinde sıkılarak, ihtiyatla şu cevabı vermiş:

“Dedim ki: ‘İşgal olmuş. Siz ne derseniz deyin, halk bu meseleye işgal diyor. Benim fikrimi soruyorsanız Irak'ta öyle bir demokrasi kurun ki Türkiye'den ileri olsun. Türkiye'ye imrenmesinler. Müslümanlara öyle müsamahalı olun ki İran'a imrenmesinler.’ Zannediyorum bunlar kendi üstlerine o düşünceyi de götürdüler. Ben bunu da samimiyetlerine verdim.”

Gerçekten ne kadar güzel bir ortam değil mi? Amerikalı uzmanlar (ajanlar) çok samimi, ‘Fethullah Gülen Hocaefendi’ çok samimi, ortalık samimiyetten, karşılıklı saygı-sevgiden, nezaketten kırılıp geçiyor. Bir an kendimi Polyana misali masal dünyasında hissediyorum. Ama o sırada Irak’ta olan bitenleri hatırlamak bile istemiyorum. Belli ki bu olayları, bazı pis Amerikan düşmanları Amerikalılara iftira olarak ortaya atıyor, Amerikan imajını yıkmak istiyorlardı…

Şimdi bu pasajda, Fethullah Gülen hareketinin, Ortadoğu’da İran İslam Devrimi’ne karşı bir dalgakıran rolü üstlendiği yorumları bir kez daha belgelenmiyor mu? Bu satırlar, başka bir kalemden çıkmış, F. Gülen hakkında yapılmış bir yorum, bir analiz, tahlil yazısından alıntı değil; F. Gülen’e iftira hiç değil. Bizatihi kendi itirafları ve beyanları. Amerikalılar’ın böyle soruları sorup sormadıkları, sordularsa ciddiye alıp almadıkları, aldıkları cevapları -kendisinin dediği gibi- üstlerine götürüp götürmedikleri bizim meçhulümüz. Ki bunların böyle olmasında bir abeslik de olmaz. Çünkü Türkiye’de milyonların gönül verdiği bir ‘hocaefendi’nin kanaatleri, ABD think-tankçıları için önemli olsa gerektir. Fakat bütün bunların ötesinde bizim için önemli olan, Fethullah Gülen’in bu beyanlarda bulunması, bu sözleri onun sarfetmiş olmasıdır. Kendisi açıkça, Irak’ta öyle bir Amerikan İslam’ı kurulmasını öneriyor ki, Müslümanlar İran İslam’ına imrenmemeli diyor. Yani, İran’ın, Ortadoğu’ya İslam devrimi ihraç etmemesi için, gereken reçeteyi veriyor. Tabi bu sözler, ZAMAN gazetesinde yayınlanacağı bilinen bir röportajda yansıtılan sözlerdir. Bunların, ilgili ajanlarla görüşülmesi esnasında daha etraflıca nasıl sarfedildiği, detaylarının ne olduğu, ayrıca düşünülmeye değerdir. Zaten kendisi de, her doğruyu her yerde söylemenin doğru olmadığını, bir gün önceki kısımda söylememiş miydi?!

Kısacası, Fethullah Gülen, Orta Asya’da ve de Türkiye’de İran-merkezli bir radikal İslami dalganın nüfuzunu kırmak gibi bir misyonu hakkıyla ifa etmişe benziyor. Ama mesela İran da onun işini kolaylaştırdı, çünkü artık İran, laiklerin tabiriyle ‘devrim ihraç eden’ bir ülke değil.

Allah’a ve Peygamber’e Hakaret

Gülen’i Üzmüş!

Fethullah Gülen, 28 Şubat sürecinde, büyük kısmı kendisiyle alakalı olan, Emniyet’in bir raporundan bahis açarak, o raporda, Allah’a ve Peygamber’e ‘tecavüz’ edildiğini belirtmekte ve bundan duyduğu rahatsızlığı açıklamaya çalışmaktadır.11 Şimdi bu zihnin, “Allah’a ve Peygamber’e hakaret”i doğru anladığını söylemek mümkün müdür? Hiç zannetmiyorum. Zira, kendisinin her fırsatta yanında göründüğü, aleyhinde hiçbir söz söylemediği laik demokratik düzenler, zaten Allah’ı ve Peygamber’i hayatın tamamen dışında tutmak için ikame edilmişler, beşer hayatından Allah’ı tamamen kovmanın mücadelesini vermektelerken, Allah’a ve Peygamberi’ne hakareti sadece bazı sövme kelimeleriyle yapılır sanmak, çok basit bir mantıktır. Böyle bir anlayış, görüntünün (imaj) bütün ihtişamına, karizmanın olanca mükemmelliğine(!) rağmen, ne Din’i, ne siyaseti, ne felsefeyi, ne ideolojiyi, kısaca hiçbir şeyi anlamamış olmakla izah edilebilir. Amerikalılar’ın, ağzından birkaç kelam almak için kibarca kendilerine gelip soru sormaları karşısında dört büklüm olan bir ‘dini önder’(!), demektir ki, Amerika’yı Allah’a ve Peygamber’e hakaret mevzuunda kapsam dışı tutmaktadır. Çünkü Amerikan yöneticileri, Allah’a ve Peygamber’e hakaret şöyle dursun, saygın bir dil bile kullanmaktadırlar…

Öyle zannediyorum ki, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, yeniden şekil verilecek olan ‘Ilımlı İslam’ ya da ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın tanımıyla ‘Demokratik İslam Cumhuriyeti’nde sarhoşların Allah’a küfretmeleri, kanunla yasaklanacaktır. Ve bu durum, yasalarla Allah’a küfür etmenin (inkar/şirk) üzerini gölgeleyecektir.

Diyalog – Hoşgörü Edebiyatı

Artık ‘Fethullah Gülen’ deyince akla neredeyse bu iki sözcüğün geldiğini bilmeyen yoktur. F. Gülen, diyalog ve hoşgörü edebiyatına inanmayanları kıskançlıkla ve hasetle izah etmektedir.12 F. Gülen diyor ki, “Ben bu hoşgörü ve diyalog sürecinin başlamasıyla Hıristiyanlığa yönelmiş insan bilmiyorum.” Diyalog söylemini baştan beri ‘İslami bir tavır olarak görmeyenlerden biri olarak ben kendi adıma, diyalog sürecinin bazı insanları hristiyanlaştıracağını gerekçe olarak öne sürmedim. Bir insan, Kur’an uyarınca Müslüman olmamışsa, Pavlus uyarınca Hristiyan olmuş, beni çok fazla alakadar etmez. Fethullah Gülen’in anlamadığı, ya da tecahül-i arif yaptığı şey, diyalog inisiyatifinin nereden çıktığı, nereden icap ettiği, neden Hiristiyanların Müslümanlara değil de, ‘Müslümanların’ Hristiyanlara bu çağrıyı yaptığıdır. Üstelik de, diyalog için gelinecek ortak buluşma noktasını Kur’an, 3/Al-i İmran, 64. ayetinde gayet açık, net ve kesin bir biçimde beyan etmiştir. Fakat Kur’an’la öğüt almak isteyen var mı ki? Kur’an’ın bu çağrısını hiçe sayan bütün ‘diyalog’ gayretkeşlikleri, “e biz de İslam’ı bir nebze olsun Hristiyanlaştıralım” anlamından başka bir şey ifade etmemektedir.

Diyalog ve hoşgörü fikrinin önemli bir ayağını ‘uzlaşma’ derdi teşkil ediyor. Gülen, üstadı Said Nursi’nin, “Hristiyanlarla medar-ı münakaşa meseleleri bahsetmemek lazım” sözünü, hoşgörü felsefelerinin istinadgahı olarak veriyor.13 Peki Kur’an, bu medar-ı münakaşa meseleleri neden gündeme getirmişti? Hem de, o önemli medar-ı münakaşa meseleleri nedeniyle onların kafir olduklarını, müşrik olduklarını açıklamacasına! Medar-ı münakaşa meseleleri gündeme getirmedikten sonra, kiminle anlaşmaz, kiminle uzlaşmaz, kiminle ‘dost’ olmazsınız ki?! Elbette şu çok açık bir gerçektir ve tenkid mevzuu yaptığımız şu röportajında da çok açıkça görülmektedir ki, Fethullah Gülen, Hristiyanlar için salık verdiği bu hoşgörüyü, kendi adlandırmasıyla, ‘radikal islamcı’lardan esirgemektedir.

F. Gülen, hoşgörü-diyalog girişimlerini başlattığı yıllarda olsa gerektir, “Ama bununla beraber ‘acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?’ diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı bilirim” diyor.14 Madem, yaptığın işten emin değilsin, neden ağlamak yerine akideni ve icraatını gözden geçirip, Tevbe ederek yanlışlarını düzeltmiyorsun; yok eğer akidenden ve icraatlarından eminsen, ne diye oturup ağlıyorsun?

Mesih Fikri

Geleneksel dini düşüncede, İsa’nın ahir zamanda gökten ineceği, önemli bir kabul olarak yer alır. Fethullah Gülen de bu genel kanıya ayak uyduruyor ve biraz muğlak, biraz çekingen ve ürkek, ne demek istediğini tam olarak ifade edememe haleti ruhiyesi içinde, Mesih’in geleceğini ehli sünnete, Kur’an’a ve hadislere bağlıyor ve şöyle diyor:

“…ama dünden bugüne bütün ehl-i sünnet ve’l-cemaat kaynaklarımız demiş. Yani Kur’an-ı Kerim ve hadislerde o zatın ineceği söyleniyor; ama inme meselesi muğlak bırakılıyor.”15 Halbuki Kur’an böyle bir şeyi muğlak bırakmıyor. Kur’an hiçbir ayetinde, ne İsa’nın ne de başka birinin, ‘Mesih’ olarak yeniden dünyaya döneceği gibi bir meseleyi tartışma mevzuu yapmıyor. Milyonlarca insana yanlış akide öğretmek, küçük bir vebal midir? Bu vebali Allah katında kim nasıl savunabilir?

Fethullah Gülen’in İsa konusunda kafasının oldukça karışık olduğunu zannediyorum. Bunun bir vesikası da, 1992 yılında ZAMAN gazetesinin ‘Akademi’ sayfasında yayınlanan ve ona ait olduğunu bildiğim, bir soruya cevaben yazdıkları küçük bir pasajdır. O pasajdaki soru şuydu: “Hz. Meryem’e Mesih’i nefheden Ruh kimdir?” Cevap: “…Çünkü Hz. Meryem çok afife ve nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin girmemesi gerekirdi. Ve Efendimiz de, bir makamda onun kendisiyle nikahlandığına işaret etmektedir…” Gülen, bu satırların devamında her ne kadar bunun kat’i olmadığını ifade etse de, yine de bu ihtimale yer vermektedir ve Peygamberimizin ‘bir makamda’(?) Meryem’in kocası olduğunu söylemek istemektedir.16

Kur’an’ı değil de geleneği esas almak insanları işte böyle şaşırtmakta, ne diyeceğini de bocalatmaktadır. En son çareyi, Mesih’in bir şahs-ı manevi olarak geleceği iddiasını ortaya atıyor ve bunu da “çok uzak görmüyor”muş! Böylece kendini biraz daha ‘selamete’ çıkartmış gibi görünüyor. Güya bu tez en azından diğerinden daha fazla tartışma götürecek ve böylece o da aradan sıyrılacak… Halbuki, İslam’ın, Kur’an’ın gündeminde hiç yer almayan bir kavramsal kişiliğin, ‘şahs-ı manevi’ olarak bile geleceğini ileri sürmek, hala esaslı sorunun devam ettiği anlamına gelmektedir.

Sonuç

Bugün Fethullah Gülen, yarın bir başkası, artık ‘ılımlı İslam’ projesiyle ilgili konuşmaların, röportajların, makale ve kitapların biri bitip diğeri başlayacak. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Müslümanlar, her türlü önyargıdan, gözleri kör eden sevgiden kurtulup dinlerini doğru kaynaktan (Kur’an ve Sünnet) öğrenmedikleri müddetçe, maşa olarak kullanılmaktan kurtulamayacaklardır.

Dipnotlar

1- ZAMAN, 22.03.2004.

2- ZAMAN, 23.03.2004.

3- ZAMAN, 29.03.2004.

4- ZAMAN, 23.06.1999. (sayfa 2).

5- ZAMAN, 23.06.1999. (sayfa 3).

6- ZAMAN, 22.06.1999. (sayfa 11).

7- Hüseyin Gülerce, Demokrasi Paylaşma Rejimidir, ZAMAN, 22.06.1999.

8- ZAMAN, 26.06.2004.

9- ZAMAN, 26.03.2004.

10- ZAMAN, 26.03.2004.

11- ZAMAN, 26.03.2004.

12- ZAMAN, 29.03.2004.

13- ZAMAN, 30.03.2004.

14- ZAMAN, 30.03.2004.

15- ZAMAN, 30.03.2004.

16- Hz. Mesih’i Nefheden Ruh, ZAMAN, 28.10.1992.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...