Fethullah
Gülen Röportajı:
Büyük
Ortadoğu Projesi’nin Nurcu Ayağı mı?
Mehmed
DURMUŞ
Nuriye
Akman, on sene önce konuşturduğu Fethullah Gülen’i bir daha ve bu kez
‘Hocaefendi’nin kendi gazetesinde, ZAMAN’da konuşturdu. Daha doğrusu,
Akman’ın kendi ifadesiyle böyle bir röportaj yapmak ona ‘kısmet oldu.’
Röportaj Zaman’ın trajını bir milyona dayandırdı. Nuriye Akman’ın
dediğine göre hastalığından dolayı Gülen’le, ancak üç gün içinde ve
doktor nezaretinde yapabilmiş görüşmeyi. Gülen’in odasında, Türkiye’nin
değişik yerlerinden getirttiği, kendisinin “Kâbe’den gelmiş toprak gibi”
dediği 50 ayrı toprak parçası varmış ve vatan hasretini onlara bakarak
gideriyormuş…
Röportajın
genel niteliği
Fethullah
Gülen’in röportajında yeni bir şey yok. O yine, bildiğimiz Fethullah
Gülen. Ne var ki, bu röportajı anlamlı kılan, Türkiye’de, Haziran ayında
ABD’nin İstanbul’da yapacağı Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) konulu
toplantıya yaklaşılırken, Türkiye’de BOP’nin ciddi ciddi tartışıldığı
bir gündeme denk gelmiş olmasıdır. İlk bölümünün yayınlanmasının, Hamas
lideri Şeyh Ahmed Yasin’in şehid edildiği güne denk gelmesi ise
röportaja daha da anlam kattı.
Fethullah
Gülen’de, genelde olduğu gibi, bu konuşmasında da yapmacık gelen, bir
türlü samimi bulamadığım bir hava sezinliyorum. Tersinde bir imaj
oluşturmak için ciddi bir çaba göstermesine rağmen, içtenlikli olmayan
bir şeyler sürekli seziliyor. Gülen oldukça temkinli konuşuyor. Lafın
her zaman en uysalını buluyor; ‘netameli’ konularda muğlak ve muallak
konuşuyor. Zannederim, Üsame bin Ladin’den nefret ettiğinin dışında
hiçbir şeyi tam, açık, net, anlaşılır ve tek bir manaya gelecek biçimde
söylemiyor. Tabi biraz da karizma katmak istiyor sözlerine, ama, eh
işte…
Peki,
Fethullah Gülen ne diyor?
‘İslami
terör’
Fethullah
Gülen, “İslami terör” kavramına çok vurgu yapıyor. Öyle görünüyor ki,
ABD’deki 11 Eylül saldırılarını Müslüman bir örgütün (el-Kaide’nin)
yaptığına tamamen inanmış. Bunun içindir ki, ‘nefret’ gibi, kendisine
hiç yakışmayan(!) bir sözcüğü kullanan Fethullah Gülen, Üsame b.
Ladin’den nefret ettiğini açıkça söylüyor, hatta daha ileri de gidiyor
ve Bin Ladin’in İslam’ın aydınlık yüzünü kirlettiğini ileri sürüyor. Bu
konuda, ABD’nin, herhangi bir tezgah içinde olup olmadığı, el-Kaide
örgütü adını kullanarak, Afganistan ve Irak gibi ülkelere savaş açmayı
meşru hale getirip getirmediği, daha sırada bir dizi İslami coğrafyanın
bulunup bulunmadığı ve nitekim, ABD’nin, adına ‘Büyük Ortadoğu Projesi’
dediği bir yeni projeyle, Müslüman coğrafyasına yeni şekiller vermek
isteyip istemediği üzerine bir kelimelik olsun değinmemektedir. Bu
konularla ilgili, çok kaza bela savan üç çareye başvurmakta: duymamakta,
görmemekte ve bilmemektedir.
Röportajın
yayınlandığı ilk gün ZAMAN gazetesi, Gülen’in söylediği “Bugün İslam
Dünyası Diye Bir Dünya Yok” sözünü manşet yaparak çıktı. Röportaj
okunduğunda, ilk başta ve tevil yöntemine başvurulduğunda olumlu
anlaşılmaya elverişli görünmesine rağmen, bu salvo, ‘İslam Dünyası’ diye
bir olguyu ve ona ait bütün kavramları tamamen sıfırlıyor, sadece
dünyanın değişik yerlerinde fertler halinde yaşayan Müslümanlara
indirgiyordu. Böyle bir sözü mesela ABD Başkanı Bush, ya da İtalya
başbakanı Berlusconi söyleseydi, Müslüman kesimler tarafından, ardında
bir keramet aranmaz ve hainliklerine hamledilirdi. Ama konuşan, bir
‘hocaefendi hazretleri’ olunca elbette keramet aranmalıdır ve
aranmaktadır. Oysa ki bu söz, röportajın tamamı ve F. Gülen’in genel
duruşu göz önüne alındığında, bir tespit değil, bir öneri, bir hüküm
verme ve bir projeye destek verme anlamı içerdiği rahatlıkla anlaşılır.
Yani, ‘İslam dünyası’ adında, İslam’ı siyasi olarak önceleyen, İslam’ı
bir devlet nizamı olarak ele alan ve bunu tebliğ eden, bu amaçla
örgütlenmiş bir Müslüman/siyasi yapı yoktur; korkmayın olmayacaktır da!
denmektedir sanki. Bu çıkarım, röportajın içinde var. Bu bir ‘niyet
okuma’ değildir. Çünkü ‘hocaefendi’, kesinlikle İslam’ın
siyasallaşmasını istemiyor, İslam’ın kültür Müslümanlığından öte bir şey
olmamasını salık veriyor.
Adam
Öldürmek
Gülen,
herhangi bir şerh düşmeksizin, kayıt koymaksızın, ‘ama’ demeksizin,
‘adam öldürme’yi mutlak surette takbih ediyor, İslam’ın “bir insanın
öldürülmesini küfre denk tuttuğunu” ileri sürüyor. Röportajı okuyanlar,
İslam’ı, her ne suretle olursa olsun ‘adam öldürmeye’ kesinlikle karşı
bir din zannedeceklerdir. Halbuki İslam, ‘haksız yere’ adam öldürmeyi
kesinlikle men eder. Fakat, mesela kısas gibi, haklı yere adam
öldürmeyi, bırakın kınamayı, bilakis bunda bizim için hayat olduğu temel
tezine dayandırarak emreder. (2/Bakara, 178-179). Çünkü, toplumun sağ ve
selamet biçimde yaşaması için, fitne-fesat ehlinin öldürülmesi
gerekmektedir. Ayrıca İslam dini, koşulu Allah yolunda olmak olan
cihadı, mü’minlerin en büyük görevleri arasında sayar. Kendilerine savaş
açan kafirlerle savaşmaları için mü’minleri teşvik eder, cihattan geri
kalanları şiddetle tenkid eder. Kendilerine savaşmak hususunda ayet
indirilen ve fakat savaştan korktuğu için, üzerine ölüm korkusu
yerleşmiş kimseleri küçümser.
Şimdi
Fethullah Gülen’in, terörle, bilhassa 11 Eylül saldırılarıyla bağ
kurarak, adam öldürme konusunda Kur’an’la bağdaşmayan sözler sarfetmesi,
anlaşılır bir şey midir? Anlaşılmayan bir şey daha var, 11 Eylül
saldırılarını ve onun benzeri, Türkiye’de adı ‘fail-i meçhul’e çıkmış
bir dizi terör olayını yapanların Müslümanlar olduğu sanki kesinmiş
gibi, bu terörleri yapanları, büyük bir içtenlikle ebedi cehenneme
yerleştiren F. Gülen, dünyanın en büyük iki terör merkezi olduğunu
kendisinden başka herkesin duyduğu, gördüğü ve bildiği ABD ve İsrail’in
terör bağlamında adını bile anmamaktadır. Peki böyle bir manzara
karşısında onun, ‘tarafsız’, insaf ve hakkaniyet ölçülerinde konuştuğunu
mu düşüneceğiz? Belki…
Gülen,
“Adam öldürerek Allah’ın rızası kazanılmaz. Bir Müslüman’ın en önemli
hedefleri Allah’ın rızasını kazanmak, Allah’ın yüce adını aleme
duyurmaktır” diyor. Evet, bence de adam öldürmek Allah’ın rızasını
değil, gazabını kazandırıcıdır, ama bir şartla, eğer bir insanı haksız
yere öldürüyorsak! “Adam öldürerek Allah’ın rızası kazanılmaz” sözü,
Fethullah Gülen’in boyunu aşan bir laftır. Zira, yeryüzünde fitne
kalmayıncaya ve Din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar, yeryüzünün
egemen zalim kafir güçleriyle savaşmak Rabbimiz Allah tarafından
emredilmiştir. Tarih, Peygamberler ve onların izini takip eden emîrler
öncülüğünde mü’minlerin yaptığı bu savaşların tarihidir bir bakıma. Ama
Fethullah Gülen, isterse bütün bu geçmişten, peygamberler ve mü’min
öncüler adına, öldürülen kafirlerden özür dileyebilir. Hazır ‘hoşgörü’
havariliğine de soyunmuşken, bu işi taçlandırabilir… Bedir’de öldürülen
yetmiş kadar Mekke seçkinleri adına isterse bir anıt diktirip,
“Muhammed’in öldürdüğü yiğitler burada yatmaktadır” diye de
yazdırabilirler… Bu anıt, New York’ta, sâbık İkiz Kuleler’in yerinde
olursa belki daha da anlamlı olur…
Şu halde
bütün mesele, din üzerinde söz söylerken doğruyu söylemek, Allah’ın
‘öldürün’ dediği yerde öldürmek, Allah’ın vurun dediğini öldürmemek,
öldürün dediğini de ebedi cehennemlik suçlardan saymamaktır. Sapla
samanı birbirine karıştırmamaktır. Eğer Fethullah Gülen, o sözlerini
sadece terör bağlamında söylediğini iddia etmek gibi bir tevile
başvurursa -ki bu, onların sünnetindendir-, o zaman da, henüz muğlaklık
taşıyan kesimlere Amerikancı medyanın ağzıyla savaş açmaktansa, terörü
tescilli, şahitli, ispatlı olan, her gün dünya kamuoyunun gözü önünde en
vahşi terörü işleyen devletler var, o sözünü onlara yöneltsin. Dürüstlük
bunu gerektirir. Bunu yapamıyorsa, ‘susmak’ gibi bir erdemden bari
nasibdâr olabilir.
Fethullah
Gülen yine zımnen Üsame b. Ladin gibi sözde ‘İslamcı’ örgütleri hedef
alarak, bu tür örgütlerin devlet olmadıkları için savaş ilan etme
yetkilerinin de olmadığını söylüyor ve bakın nasıl açıklık getiriyor:
“Savaşı fertler ilan edemezler. Savaşı bir hizip, bir organizasyon ilan
edemez. Savaş, devletin ilan edeceği bir şeydir. Devlet başkanı savaş
demeden, bir ordu savaş demeden savaşa kalkamazsın. O zaman herkesin
kafasına göre bir savaş olur. Alır etrafına üç-beş tane -bağışlayın-
çapulcu…”1 Gülen bu sözleriyle, laik rejimleri, veya Müslümanlara zorla
da olsa tahakküm eden krallık, diktatörlük v.b. yönetimleri, aldığı
kararlara Müslümanların kesin bir şekilde itaat etmeleri gereken meşru
yönetimler olarak lanse etmektedir. Şu anda Irak’ta ülkelerini savunmak
için çaba gösteren Müslümanlar demek ki, Irak Geçici Yönetimi’nin sivil
başkanı Paul Bremer’dan izin almalıdırlar. Aksi taktirde ‘çapulcu’
sayılırlar. Gülen, bundan yaklaşık 85 yıl önce, Devlet savaş ilan
etmediği halde, kendi aralarında çete kurarak dağlarda Batı’nın
Anadolu’ya saldığı Yunan onrusuna karşı mücadele başlatan ‘Kuvay-ı
Milliye’cilere de ‘terörist birkaç çapulcu’ mu der acaba?
Gülen’in
bu sözleri, gerek üzerinde yaşadığı Amerika, gerekse toprağından elli
parça alıp götürdüğü Türkiye’deki devletin rızasını celb etme gayretiyle
sarfettiği aşikardır.
İsrail
Muhabbeti
Fethullah
Gülen’in 1991 yılında ABD’nin Irak’a birinci saldırısında, Saddam’ın
attığı füzelerden bir ikisinin İsrail’e düşmesi üzerine, İsrail’deki
çocuklara üzüldüğünü belirten demeçleri, o günü yaşayan insanların hala
hafızasındadır. Bugüne kadar İsrail ve ABD terör olayları hakkında
hiçbir laf etmemiş bulunan Gülen, yine İsrail’le ilgili oldukça ilginç
bir şey anlatıyor ve mesela, her akşam ana haber bülteninde o günkü
kısmı özetleyen Samanyolu Televizyonu, röportajın bu kısmını tamamen
görmezden geliyor. Anlattığına göre, kendisinin bir arkadaşı İsrail’e
gitmiş, kendisine “çok enteresan bir şey” anlatmış. “Beş altı ay kaldım
İsrail’de. Bir barış organizasyonunun yönetim kuruluna girmem için bana
teklifte bulundular” demiş. Tabi teklifi yapanlar İsrailliler’miş.
“Orada bir Filistinli mani oldu buna” demiş arkadaşı ve eklemiş, “Gördüm
ki o Filistinli bir silah tüccarı. Bu kavganın devamını istiyor. Alış
verişi var o işte. Belki başa yakın çok insanlar da aynı şeyi
düşünüyorlar.”2 Kendisi de diyor ki, “Dolayısıyla birileri bu türlü
hadiseleri hep canlı tutmak suretiyle bir yere varmak istiyor.” Evet,
zihinsel melekeleri normal işleyen her insan bu cümleleri okuyunca
herhalde şundan başkasını anlamaz: İsrail-Filistin çatışmasında aslında
İsrailliler küçümsenmeyecek derecede barıştan yanadırlar ve baksanıza,
bunun için bir barış organizasyonu bile kuruyorlar ve bir
‘Müslüman-Türk’ün de oraya katılmasını talep ediyorlar. Ama şu,
Filistinli denilen muannid dik kafalı insanlar var ya, onlar barış
istemiyorlar; çünkü onlara silah tüccarları yön veriyor!
Gülen,
Tutku filminden hareketle sorulan soru bağlamında, Yahudi ve Hristiyan
kavgasının bilhassa Ortadoğu’da iyi olmayacağını söylerken gösterdiği
hassasiyeti3, nedense İsrail’in Filistin’e uyguladığı terör ve soykırım
için göstermiyor, adeta görmüyor ve duymuyor…
AKP ve
Siyasi Görüşleri
F.
Gülen’in, bugüne kadar, Erbakan’ın temsil ettiği Milli Görüş geleneğini
desteklediği hiç görülmüş ve duyulmuş değildi. Ama bugün, Milli
Görüş’den kopma AKP’yi ve liderini rahatlıkla, o kendine has son derece
temkinli sözlerle övüyor, yüceltiyor. Bunun sebebi basit: Çünkü AKP,
kırmızı çizgilerini açıkça ilan etmiş, ne İsrail’i, ne Amerika’yı
ürkütmeyen, bilakis ABD ve İsrail’in temel siyasi çizgilerine katkılarda
bulunan bir partidir. Bu kırmızı çizgilerden biri de dine dayalı bir
devlet kurma düşüncesidir. Dolayısıyla, merkeze oynayan AKP’yi
‘tutmanın’, bugünkü rüzgarlar bakımından hiçbir sakıncası yok, bilakis
nimetleri çok fazladır.
Geçmiş
yıllarda, Cebrail bile parti kursa ona da üye olmayacağını beyan edecek
kadar ‘apolitik’(!) görünen F. Gülen, Deniz Baykal’ı, Bülent Ecevit’i
v.b., -belki 90’lı yıllardaki desteklerinin diyeti olarak- oldukça
kibar, iltifatkar bir dille övecek kadar da siyasete yakın durmaktadır.
Hele de ‘Deniz Bey’e, aslında bu hırçın tavırları hiç yakıştırmamakta,
aslında onun öyle olmadığını, ama bir anlamda içinde bulunduğu siyasi
kadronun beklentilerini de göz önüne alarak öyle olmak zorunluluğu
duyduğunu dile getirmektedir. (O da, ‘Kara yağız delikanlı’yı keşfetmiş
görünmektedir). Bu jestine Deniz Baykal mutlaka günü geldiğinde,
mukabele-i bilmisil yapacaktır.
F. Gülen
geçmişte de, siyasi parti başkanlarının tamamına yakınını
aklayıp-paklamış, onlardan da tabi en iyi karşılığı almıştı. Mesela,
zamanın cumhurbaşkanı Süleyman Demirel hakkında şunları söylemişti: “Ben
her zaman ona saygı duymuş ve kendisini daima bu millet için bir lütuf
olarak görmüşümdür.”4 Sorulan bir soru üzerine, o günün DSP, CHP ve SHP
gibi partilerini din düşmanı gibi göstermenin dini bilmemek olduğunu
ileri sürmüştü.5 Elbette onun bu fetvaları karşılıksız kalmamıştı. ANAP
Lideri Mesut Yılmaz, 1999 yılında, bir kaset olayıyla Fethullah Gülen’i
eleştirenlere haksızlık yapıldığını söylemiş ve şöyle demişti: “Toplumun
vazgeçilmez değerleri ile devletin ilkelerini birbiriyle bağdaştıran din
adamı arayışı her zaman Türkiye’nin gündemindedir. Bu ihtiyacı yok
saymak Türkiye gerçeğine aykırı olur.”6
Kısacası
F. Gülen, Türkiye’de her zaman sistemden yana olmuş, sistemin temel
araçlarına ve değerlerine övgüler yağdırmış bir vaizdir. Bunu, kendi
cemaatinin ve Zaman gazetesinin önemli isimlerinden biri olan Hüseyin
Gülerce de doğrulamaktadır: “Biz Fethullah Gülen’i, devlete bağlılık,
Atatürk’ü takdir ederek bu ülke ve insanımız için değerli bulma,
demokrasiye, laik cumhuriyete sahip çıkma, diyalog ve hoşgörüden yana
olma hususlarında samimi buluyoruz.”7
‘Hubbu’l
Amerika Mine’l-İman’ mı?
Fethullah
Gülen, kelimeleri ustaca seçiyor, cümleleri kendince çok itinalı
kuruyor; tabi ki bu cümleler, bir milyona ulaşan ZAMAN okurunun -kahir
ekseriyetinin- dikkatini çekmiyor. Fakat, satır aralarındaki ‘ABD
güdümlü İslam’ anlayışı, ABD ve İsrail makamlarını asla rahatsız etmeme
gayreti, çok açık ve aşikar. Bunu fark etmek için öyle ‘kurt’ bir
okuyucu olmak da gerekmiyor.
Gülen’in
anlattığına göre, Amerikalı savcı ifadesine başvurmuş, meğer Amerika’da
savcılar çok nazik, kibar, centilmen, saygılı, karıncayı bile
incitmekten kaçınan [sanki nur şakirdi…] insanlarmış. Savcının
sandalyeyi tutup oturttuğunu, bardağı eliyle yıkayıp su getirdiğini,
kapıya kadar kendisini uğurladığını anlatıyor ve en sonunda kararını
açıklıyor Gülen:
“Eğer
adliyesi bu ise Amerika uzun süre devam eder.”8 Böyle demiş kendi
kendine. İşte görüldüğü gibi, Amerika’nın adliyesi, yani ‘adalet’ kurumu
F. Gülen’e göre böyle olduğuna göre, dediği olacaktır, Amerika uzun süre
devam edecektir!
Tabi,
herhalde Fethullah Gülen, beş yıldır, (Nuriye Akman’ın da yazdığı gibi),
bulunduğu odasından evin bahçesine bile birkaç defa ancak çıkmış, bu
demektir ki Amerika’yı hiç gezmemiş, muhtemelen, odasındaki elli ayrı
toprak parçalarıyla vatan hasreti giderme ritüelleri yaparken, herhalde
ABD yönetiminin, ‘Amerikan adliyesi’nin dünyanın dört bir bucağında
yaptığı zulümleri duymamış, görmemiş, bilmemiş olmalıdır. Dolayısıyla
Amerikan adliyesini göz yaşartıcı tasvirlerle anlatması doğaldır.
Irak’ın
İşgali, Radikal İslam ve
Fethullah
Gülen
Peki,
Amerika’nın Irak’ı işgali, daha doğrusu işgal sonrası Irak
politikalarıyla Fethullah Gülen’in bir ilgisi var mıdır? Ben yok
sanırdım ama meğer varmış! Ben onun yalancısıyım. Gülen’in rivayeti
şöyle: “11 Eylül'den sonra bilgi havuzu oluşturdular. Farklı
değerlendirmelere tabi tutuluyor gelenler. Geldiklerinde ‘fikirlerinden
de istifade edelim’ diye birkaç soru sordular. Gayet yumuşak
davrandılar. Bizi tanıyan birisi meseleyi duyunca ‘Acaba beyefendiye
saygısızlık yaptılar mı, yaptılarsa arkadaşların yanında özür
dileyelim.' demiş”9 ‘Fethullah Gülen Beyefendi’yi rahatsız etmemek için
bu kadar hassas davranan, FBI ve Dışişleri Bakanlığı’nın adamları, ona
‘samimi olarak’ şunu sormuşlar:
“Siz
Irak'ta Amerikalıların nasıl tasarrufta bulunmasını istersiniz? İşgalden
sonra Irak'ta nasıl bir idare olsa makul olur?”10
Gördüğünüz
gibi, Gülen’in ‘küçük dünyası’ hala böyle mütevazi, ama derinden
işlemeye devam ediyor. Peki kendisi, bu Amerikan alicenaplığı karşısında
ne buyurmuş olabilir? Onca nezaket, edep-terbiye sınırları içinde
sıkılarak, ihtiyatla şu cevabı vermiş:
“Dedim ki:
‘İşgal olmuş. Siz ne derseniz deyin, halk bu meseleye işgal diyor. Benim
fikrimi soruyorsanız Irak'ta öyle bir demokrasi kurun ki Türkiye'den
ileri olsun. Türkiye'ye imrenmesinler. Müslümanlara öyle müsamahalı olun
ki İran'a imrenmesinler.’ Zannediyorum bunlar kendi üstlerine o
düşünceyi de götürdüler. Ben bunu da samimiyetlerine verdim.”
Gerçekten
ne kadar güzel bir ortam değil mi? Amerikalı uzmanlar (ajanlar) çok
samimi, ‘Fethullah Gülen Hocaefendi’ çok samimi, ortalık samimiyetten,
karşılıklı saygı-sevgiden, nezaketten kırılıp geçiyor. Bir an kendimi
Polyana misali masal dünyasında hissediyorum. Ama o sırada Irak’ta olan
bitenleri hatırlamak bile istemiyorum. Belli ki bu olayları, bazı pis
Amerikan düşmanları Amerikalılara iftira olarak ortaya atıyor, Amerikan
imajını yıkmak istiyorlardı…
Şimdi bu
pasajda, Fethullah Gülen hareketinin, Ortadoğu’da İran İslam Devrimi’ne
karşı bir dalgakıran rolü üstlendiği yorumları bir kez daha
belgelenmiyor mu? Bu satırlar, başka bir kalemden çıkmış, F. Gülen
hakkında yapılmış bir yorum, bir analiz, tahlil yazısından alıntı değil;
F. Gülen’e iftira hiç değil. Bizatihi kendi itirafları ve beyanları.
Amerikalılar’ın böyle soruları sorup sormadıkları, sordularsa ciddiye
alıp almadıkları, aldıkları cevapları -kendisinin dediği gibi- üstlerine
götürüp götürmedikleri bizim meçhulümüz. Ki bunların böyle olmasında bir
abeslik de olmaz. Çünkü Türkiye’de milyonların gönül verdiği bir
‘hocaefendi’nin kanaatleri, ABD think-tankçıları için önemli olsa
gerektir. Fakat bütün bunların ötesinde bizim için önemli olan,
Fethullah Gülen’in bu beyanlarda bulunması, bu sözleri onun sarfetmiş
olmasıdır. Kendisi açıkça, Irak’ta öyle bir Amerikan İslam’ı kurulmasını
öneriyor ki, Müslümanlar İran İslam’ına imrenmemeli diyor. Yani,
İran’ın, Ortadoğu’ya İslam devrimi ihraç etmemesi için, gereken reçeteyi
veriyor. Tabi bu sözler, ZAMAN gazetesinde yayınlanacağı bilinen bir
röportajda yansıtılan sözlerdir. Bunların, ilgili ajanlarla görüşülmesi
esnasında daha etraflıca nasıl sarfedildiği, detaylarının ne olduğu,
ayrıca düşünülmeye değerdir. Zaten kendisi de, her doğruyu her yerde
söylemenin doğru olmadığını, bir gün önceki kısımda söylememiş miydi?!
Kısacası,
Fethullah Gülen, Orta Asya’da ve de Türkiye’de İran-merkezli bir radikal
İslami dalganın nüfuzunu kırmak gibi bir misyonu hakkıyla ifa etmişe
benziyor. Ama mesela İran da onun işini kolaylaştırdı, çünkü artık İran,
laiklerin tabiriyle ‘devrim ihraç eden’ bir ülke değil.
Allah’a ve
Peygamber’e Hakaret
Gülen’i
Üzmüş!
Fethullah
Gülen, 28 Şubat sürecinde, büyük kısmı kendisiyle alakalı olan,
Emniyet’in bir raporundan bahis açarak, o raporda, Allah’a ve
Peygamber’e ‘tecavüz’ edildiğini belirtmekte ve bundan duyduğu
rahatsızlığı açıklamaya çalışmaktadır.11 Şimdi bu zihnin, “Allah’a ve
Peygamber’e hakaret”i doğru anladığını söylemek mümkün müdür? Hiç
zannetmiyorum. Zira, kendisinin her fırsatta yanında göründüğü,
aleyhinde hiçbir söz söylemediği laik demokratik düzenler, zaten Allah’ı
ve Peygamber’i hayatın tamamen dışında tutmak için ikame edilmişler,
beşer hayatından Allah’ı tamamen kovmanın mücadelesini vermektelerken,
Allah’a ve Peygamberi’ne hakareti sadece bazı sövme kelimeleriyle
yapılır sanmak, çok basit bir mantıktır. Böyle bir anlayış, görüntünün
(imaj) bütün ihtişamına, karizmanın olanca mükemmelliğine(!) rağmen, ne
Din’i, ne siyaseti, ne felsefeyi, ne ideolojiyi, kısaca hiçbir şeyi
anlamamış olmakla izah edilebilir. Amerikalılar’ın, ağzından birkaç
kelam almak için kibarca kendilerine gelip soru sormaları karşısında
dört büklüm olan bir ‘dini önder’(!), demektir ki, Amerika’yı Allah’a ve
Peygamber’e hakaret mevzuunda kapsam dışı tutmaktadır. Çünkü Amerikan
yöneticileri, Allah’a ve Peygamber’e hakaret şöyle dursun, saygın bir
dil bile kullanmaktadırlar…
Öyle
zannediyorum ki, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında, yeniden şekil
verilecek olan ‘Ilımlı İslam’ ya da ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın
tanımıyla ‘Demokratik İslam Cumhuriyeti’nde sarhoşların Allah’a
küfretmeleri, kanunla yasaklanacaktır. Ve bu durum, yasalarla Allah’a
küfür etmenin (inkar/şirk) üzerini gölgeleyecektir.
Diyalog –
Hoşgörü Edebiyatı
Artık
‘Fethullah Gülen’ deyince akla neredeyse bu iki sözcüğün geldiğini
bilmeyen yoktur. F. Gülen, diyalog ve hoşgörü edebiyatına inanmayanları
kıskançlıkla ve hasetle izah etmektedir.12 F. Gülen diyor ki, “Ben bu
hoşgörü ve diyalog sürecinin başlamasıyla Hıristiyanlığa yönelmiş insan
bilmiyorum.” Diyalog söylemini baştan beri ‘İslami bir tavır olarak
görmeyenlerden biri olarak ben kendi adıma, diyalog sürecinin bazı
insanları hristiyanlaştıracağını gerekçe olarak öne sürmedim. Bir insan,
Kur’an uyarınca Müslüman olmamışsa, Pavlus uyarınca Hristiyan olmuş,
beni çok fazla alakadar etmez. Fethullah Gülen’in anlamadığı, ya da
tecahül-i arif yaptığı şey, diyalog inisiyatifinin nereden çıktığı,
nereden icap ettiği, neden Hiristiyanların Müslümanlara değil de,
‘Müslümanların’ Hristiyanlara bu çağrıyı yaptığıdır. Üstelik de, diyalog
için gelinecek ortak buluşma noktasını Kur’an, 3/Al-i İmran, 64.
ayetinde gayet açık, net ve kesin bir biçimde beyan etmiştir. Fakat
Kur’an’la öğüt almak isteyen var mı ki? Kur’an’ın bu çağrısını hiçe
sayan bütün ‘diyalog’ gayretkeşlikleri, “e biz de İslam’ı bir nebze
olsun Hristiyanlaştıralım” anlamından başka bir şey ifade etmemektedir.
Diyalog ve
hoşgörü fikrinin önemli bir ayağını ‘uzlaşma’ derdi teşkil ediyor.
Gülen, üstadı Said Nursi’nin, “Hristiyanlarla medar-ı münakaşa
meseleleri bahsetmemek lazım” sözünü, hoşgörü felsefelerinin istinadgahı
olarak veriyor.13 Peki Kur’an, bu medar-ı münakaşa meseleleri neden
gündeme getirmişti? Hem de, o önemli medar-ı münakaşa meseleleri
nedeniyle onların kafir olduklarını, müşrik olduklarını açıklamacasına!
Medar-ı münakaşa meseleleri gündeme getirmedikten sonra, kiminle
anlaşmaz, kiminle uzlaşmaz, kiminle ‘dost’ olmazsınız ki?! Elbette şu
çok açık bir gerçektir ve tenkid mevzuu yaptığımız şu röportajında da
çok açıkça görülmektedir ki, Fethullah Gülen, Hristiyanlar için salık
verdiği bu hoşgörüyü, kendi adlandırmasıyla, ‘radikal islamcı’lardan
esirgemektedir.
F. Gülen,
hoşgörü-diyalog girişimlerini başlattığı yıllarda olsa gerektir, “Ama
bununla beraber ‘acaba iyi ediyor muyuz, yanlış anlaşılır mı bu mesele?’
diye oturup bir yerde hıçkıra hıçkıra ağladığımı bilirim” diyor.14
Madem, yaptığın işten emin değilsin, neden ağlamak yerine akideni ve
icraatını gözden geçirip, Tevbe ederek yanlışlarını düzeltmiyorsun; yok
eğer akidenden ve icraatlarından eminsen, ne diye oturup ağlıyorsun?
Mesih
Fikri
Geleneksel
dini düşüncede, İsa’nın ahir zamanda gökten ineceği, önemli bir kabul
olarak yer alır. Fethullah Gülen de bu genel kanıya ayak uyduruyor ve
biraz muğlak, biraz çekingen ve ürkek, ne demek istediğini tam olarak
ifade edememe haleti ruhiyesi içinde, Mesih’in geleceğini ehli sünnete,
Kur’an’a ve hadislere bağlıyor ve şöyle diyor:
“…ama
dünden bugüne bütün ehl-i sünnet ve’l-cemaat kaynaklarımız demiş. Yani
Kur’an-ı Kerim ve hadislerde o zatın ineceği söyleniyor; ama inme
meselesi muğlak bırakılıyor.”15 Halbuki Kur’an böyle bir şeyi muğlak
bırakmıyor. Kur’an hiçbir ayetinde, ne İsa’nın ne de başka birinin,
‘Mesih’ olarak yeniden dünyaya döneceği gibi bir meseleyi tartışma
mevzuu yapmıyor. Milyonlarca insana yanlış akide öğretmek, küçük bir
vebal midir? Bu vebali Allah katında kim nasıl savunabilir?
Fethullah
Gülen’in İsa konusunda kafasının oldukça karışık olduğunu zannediyorum.
Bunun bir vesikası da, 1992 yılında ZAMAN gazetesinin ‘Akademi’
sayfasında yayınlanan ve ona ait olduğunu bildiğim, bir soruya cevaben
yazdıkları küçük bir pasajdır. O pasajdaki soru şuydu: “Hz. Meryem’e
Mesih’i nefheden Ruh kimdir?” Cevap: “…Çünkü Hz. Meryem çok afife ve
nezihe bir kadındı, bu itibarla da gözlerinin içine bir başka hayalin
girmemesi gerekirdi. Ve Efendimiz de, bir makamda onun kendisiyle
nikahlandığına işaret etmektedir…” Gülen, bu satırların devamında her ne
kadar bunun kat’i olmadığını ifade etse de, yine de bu ihtimale yer
vermektedir ve Peygamberimizin ‘bir makamda’(?) Meryem’in kocası
olduğunu söylemek istemektedir.16
Kur’an’ı
değil de geleneği esas almak insanları işte böyle şaşırtmakta, ne
diyeceğini de bocalatmaktadır. En son çareyi, Mesih’in bir şahs-ı manevi
olarak geleceği iddiasını ortaya atıyor ve bunu da “çok uzak
görmüyor”muş! Böylece kendini biraz daha ‘selamete’ çıkartmış gibi
görünüyor. Güya bu tez en azından diğerinden daha fazla tartışma
götürecek ve böylece o da aradan sıyrılacak… Halbuki, İslam’ın,
Kur’an’ın gündeminde hiç yer almayan bir kavramsal kişiliğin, ‘şahs-ı
manevi’ olarak bile geleceğini ileri sürmek, hala esaslı sorunun devam
ettiği anlamına gelmektedir.
Sonuç
Bugün
Fethullah Gülen, yarın bir başkası, artık ‘ılımlı İslam’ projesiyle
ilgili konuşmaların, röportajların, makale ve kitapların biri bitip
diğeri başlayacak. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. Müslümanlar, her
türlü önyargıdan, gözleri kör eden sevgiden kurtulup dinlerini doğru
kaynaktan (Kur’an ve Sünnet) öğrenmedikleri müddetçe, maşa olarak
kullanılmaktan kurtulamayacaklardır.
Dipnotlar
1- ZAMAN,
22.03.2004.
2- ZAMAN,
23.03.2004.
3- ZAMAN,
29.03.2004.
4- ZAMAN,
23.06.1999. (sayfa 2).
5- ZAMAN,
23.06.1999. (sayfa 3).
6- ZAMAN,
22.06.1999. (sayfa 11).
7- Hüseyin
Gülerce, Demokrasi Paylaşma Rejimidir, ZAMAN, 22.06.1999.
8- ZAMAN,
26.06.2004.
9- ZAMAN,
26.03.2004.
10- ZAMAN,
26.03.2004.
11- ZAMAN,
26.03.2004.
12- ZAMAN,
29.03.2004.
13- ZAMAN,
30.03.2004.
14- ZAMAN,
30.03.2004.
15- ZAMAN,
30.03.2004.
16- Hz.
Mesih’i Nefheden Ruh, ZAMAN, 28.10.1992.