|

Suçlu
İsrail mi?
Erhan
AKTAŞ
Suçlu
İsrail mi? Yaptığı zulme, işlediği cinayetlere bakıldığında elbetteki
İsrail’in nasıl bir cani olduğu açıkça görülmektedir. Ancak işlediği
cinayetleri, yaptığı katliamları dikkate alarak yalnızca İsrail’i suçlu
görmek olayın arkasındaki gerçeği görmemek olur. Doğru bir sorgulamayla,
tek suçlunun yalnızca İsrail olmadığı; kendilerini İslam’la tanımlayan
İslam aleminin de (Müslümanların (!) da) suçlu olduğu görülecektir.
ABD’yi, İsrail’i, Bush’u, Şaron’u lanetleyenler bu gerçeği dikkate
almazlarsa yanlış yeri lanetlemiş olurlar.
Hangi
sosyal bilim, bilgin ve düşünür nasıl tanımlarsa tanımlasın, Kur’an,
hayatı, dünyayı ve insanı Hak ve Batıl, İslam ve Küfür, Mü’min ve
Kafir olmak üzere iki ana gruba ayırmaktadır. Bir Müslüman için bu
tanımlama yapılacak her türlü değerlendirmenin doğru olabilmesinde
dikkate alınması gereken ana ölçüdür. Zira gerçek suçlunun kim olduğu
ancak bu tasnifin ekseninde tespit edilebilir. Bir tarafta Hakk, İslam
ve Müslüman; diğer tarafta da Batıl, Küfür ve Kafir. Bu iki gurubu
kısaca hak ve batıl olarak da tanımlayabiliriz. Bu gerçeği dikkate
alarak şunu söyleyebiliriz: Bir yerde ya hakk vardır ya da batıl.
Birinin varlığı diğerinin yokluğu anlamına gelir. Hakkın olmamasının
sorumlusu batıl olamaz. Yukarıda yapılan tasnife bakıldığında her türlü
kötülüğün, zulmün ve haksızlığın tarafının kimin olabileceği zaten
anlaşılmaktadır. Kaynağı itibariyle suçlunun kim olduğu, suçun nereyle
bağdaştığı bellidir. Ancak, küfrün yani zulmün olması, İslam’ın olmaması
ile mümkün olabileceği gerçeği dikkate alındığında, zulmün varlığının
gerçek nedeni daha doğru anlaşılacaktır. İşin doğası gereği, İslam
adaleti, Küfür ise zulmü temsil ettiğine göre bir yerde zulmün olması
orada İslam’ın olmadığını göstermektedir.
Zulmün
gerçekleşebilmesinin tek yolu vardır, o da zalimin gücü elinde
bulundurmasıdır. Diğer bir anlatımla güç, zalimle birleşince zulme
dönüşür. Zaten gücü olmayan zalim, istese de zulüm yapamaz. Bugün gerek
İsrail’in ve gerek diğer müstekbirlerin yaptıkları zulümlere, döktükleri
kanlara bakılırsa gücü ele geçirdikleri görülmektedir. Bu yalnızca bir
sonuçtur. Önemli olan bu gücün ele geçirilmesinin nasıl olduğunun doğru
tanımlanmasıdır. Gerçek suçlunun kim olduğunun bilinmesi ancak böylece
mümkün olabilir. Tanımlamayı doğru yapabilmek için sorgulanması gereken
şey, zulmün bu gücü nereden aldığıdır. Diğer bir deyimle bu gücün gerçek
kaynağının ne olduğudur. Küfür ve kafir bizatihi kendi varlığıyla böyle
bir güce kaynaklık edebilir mi? Bizatihi varlığı gereği (varlığında)
küfür böyle bir potansiyele sahip midir? Küfrün (zulmün) bizatihi kendi
varlığında böyle bir özelliğe sahip olmadığı bilinen bir gerçektir.
Küfrün varlığı diğer bir deyimle Batıl’ın varlığı Hakk’ın olamamasına
bağlıdır. Tıpkı karanlığın varlığının Güneş’in olmamasına bağlı olduğu
gibi. Ancak burada şu ayırıma çok dikkat etmek gerekmektedir: Küfür
gücünü İslam’ın değil, Müslümanın güçsüzlüğünden almaktadır. Müslüman ve
Kafir aradan çıkarılarak diğer bir deyimle Hakk ve Batıl, İslam ve Küfür
doğrudan karşı karşıya getirilerek bir değerlendirme yapılacak olunursa
elbetteki her şartta ve zeminde İslam üstün gelecektir. Hakk’ın olduğu
yerde Batıl asla olamaz. Ancak Müslüman’la kafir için aynı şey söz
konusu değildir. Kafir Müslüman’a üstün gelebilir. Ancak bu üstünlük
kafirin güçlü olmasıyla değil Müslüman’ın zayıf olmasıyla
gerçekleşmektedir. Bu durumda önemli olan Müslüman’ın zayıflığının
nedenini doğru tespit etmektir. Müslümanın zayıf olmasının nedeni İslam
mıdır, yoksa Müslümanın İslam’dan uzaklaşması mıdır? Tarih bize
göstermektedir ki İslam’la olan bağı ne kadar güçlü olmuşsa Müslüman o
kadar güçlü, ne kadar zayıflamışsa Müslüman da o kadar zayıflamıştır.
Müslüman’ın zayıf olmasının gerçek nedeni sahip olduğu inanç, bağlı
bulunduğu düşünce değil, onun bu inanç ve düşünce ile ilişki biçimidir.
Doğrudan
İslam’a dayanan, İslam’dan beslenen bir Müslümanlığın varlığı; zalime
zulüm yapma imkanını asla vermez. Bu gerçeğin ışığında günümüzde olup
biteni değerlendirdiğimizde gerçek suçlunun İsrail değil; İslam’la
ilişkisini koparmış veya onunla yanlış ilişki içinde olan Müslümanlar
olduğu görülecektir. Bundan zulüm yapanın suçsuz olduğu anlamı
çıkarılmamalıdır. Ancak anlatılmak istenen bu zulmün ardındaki gerçek
nedenin ne olduğudur. Bu açıdan bakıldığında neden zalimin zulmetmesinin
gerçek suçlusu Müslümanlardır dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.
Sorgulanması gereken, kafir gücünü kendisinden değil, Müslümanın güçsüz
olmasından aldığına göre, Müslüman’ın da güçsüz olmasının sebebi İslam,
kafirin de güçlü olmasının kaynağı küfür olamayacağına göre bu durumda
gerçek suçlunun kim olduğudur. Batı uygarlığının kurduğu dünya
egemenliği ve bu egemenliğin dünyayı zindana çeviren zulmü, gücünü
kendinden değil kendini Müslümanlıkla tanımlayanların İslam’la olan
ilişkisindeki yanlışlık veya yetersizlikten almaktadır. Müslüman
olduğunu iddia ettiği halde; Müslüman olmanın gereğini yapmayan, dinini
yalnızca Allah’a has kılmayan, diğer bir deyimle bidat ve hurafeleri din
edinmiş olan, şirk batağında yüzen, Allah’la birlikte birçok ilah
edinmiş olan, Kur’an’ın rehberliğini terk etmiş olan, yaşadığı hayatla
İslam’ın adını lekeleyen, ahlakıyla İslam’ı kirleten mi suçludur?
Yoksa Müslüman’ın bu durumundan yararlanarak bilginin de gücüyle hayatı
kendi çıkarına göre düzenleyen emperyalist uygarlık mı?
Zalimin
zulüm yapmasından daha doğal ne olabilir ki? Esas yadırganması gereken
şey, zalimin zulüm yapmasının yadırganmasıdır. Batıl’ın Hakk’a, Kafir’in
Mü’min’e hakim olmasının sebebini doğru anlamadan ve gereğini doğru
yapmadan yapılacak hiçbir şey zulmü önlemede yeterli olmayacaktır. Çare,
bataklığın kurutulmasıdır. Bataklık olduğu sürece sivrisinek olacaktır.
Dünya zulmünün tetikçisi İsrail’in, şehadetine sebep olduğu Şeyh Ahmed
Yasin’ın intikamının küfrü lanetlemekle alınacağını sananlar
bilmelidirler ki, küfretmekle karanlığı yok edemezler. Elbetteki insan
olan herkes başta İsrail’in işlediği cinayetler olmak üzere, zulmün
çizmeleri altında çiğnenen dünya insanlığının acısını yüreğinde
hissetmekte ve kahrolmaktadır. Ancak bu kahroluştan kurtulmanın çaresi
karanlığa küfretmek yerine bir mum yakmaktır.
Şaron’u
lanetleyenler esas lanetlenmesi gerekenleri göz ardı etmemelidirler.
Küfrü ve kafiri lanetlemeyle bir şey yapılacağını sanmak en basit
tanımıyla kendi suçunu başkasında aramaktır. Kafirin kafirliğini
yapmasından daha doğal bir şey olamaz. Bir buçuk milyarlık İslam
aleminin(!) gözleri önünde yapılan katliamların arkasındaki gerçeği
görebilirsek o zaman gerçekten lanetlenmesi gerekenin kim olduğunu da
görmüş olacağız. Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir buçuk milyar
insanın varlığına rağmen üç beş milyon insan bu zulmü yapıyorsa, bu
katliamı işliyorsa; yapabiliyor ve işleyebiliyorsa bu durumda gerçek
suçlu kimdir? Ya İslam diye bir alem yoktur diyeceğiz, ya da gerçek
suçlu bir buçuk milyarlık İslam alemi ve onları yönetenlerdir diyeceğiz.
Dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülen milyonlar bu gerçeğin
bilincine vardıkları zaman, esas sorun çözülmüş olacaktır. Elbetteki
yapılan zulme karşı duyarsızlık en basit tanımıyla zulmün yanında olmak
demektir. Ancak yanlış tepki koymak da en azından tepkisiz olmak kadar
yanlıştır.
Müslüman’ın yapması gereken şey küfrü yok etmeye çalışması değil,
İslam’ı getirmeye çalışmasıdır. İslam gelirse küfür zaten yok olacaktır.
Başkalarına göre hareket etmek, olup bitene göre tavır belirlemek;
başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmaktan başka bir şey değildir.
Müslüman kendi oyununu kendi yazmalı ve kendi oynamalıdır. Ne
yapılacağına, nasıl yapılacağına kararı Müslüman kendisi vermelidir. Bu
yapılmazsa sürekli başkasına malzeme olmaktan kurtulmak mümkün olmaz.
Başkalarının gündem belirleme tuzağına düşmeden; olup bitenlere duyulan
öfkenin tahrik etmesi sonucunda harekete geçmenin yanlışlığına düşmeden,
yalnızca yapılması gerekenler yapılırsa o zaman zulme öldürücü darbe
vurulabilir. Zulme “fiske” atmayı eylem sayanlar, gerçekte zulmü yok
edici öldürücü darbenin oluşmasını harcadıklarını gözden
kaçırmaktadırlar. Müslüman yapacağı her şeyde öldürücü darbeyi vurmanın
hesabını yaparak hareket etmelidir. Ve hiçbir gelişme onu fiske atarak
deşarj etmemelidir. Bunun da yolu bellidir: Önce kendimiz dosdoğru
Müslümanlar olacağız, sonra başkasının Müslüman olması için çalışacağız.
Bu çalışmanın ortaya çıkaracağı sonuç küfrün ve zulmün yok olmasını da
beraberinde getirecektir. Yani İslam gelirse, küfür gidecektir. Zaten
Kur’an “Hak gelince batıl yok olur” diyerek bunun ancak böyle
olabileceğini belirtmektedir. Dikkat edilirse batıl yok olunca hakk
gelir denmiyor. Onun için batılı yok etmenin tek yolu vardır; o da
İslam’ın gelmesidir. İslam’ın gelmesinin de tek yolu var, o da Kur’an’ın
öngördüğü Müslüman olabilmektir.
Bir
Müslüman olarak, bize düşen şey, Allah’ın yolunu dosdoğru sürdürmektir.
Kur’an’ın rehberliğinde kulluğumuzu yalnızca Allah’a has kılmayı amaç
edinmektir. Yeryüzünde tek başımıza da kalabiliriz; bütün dünyaya hakim
de olabiliriz. Bizim için önemli olan yalnız ve yalnız çalışmaktır.
Sonucun sahibi Allah’tır. Biz, bize düşeni yapmadan hiç kimseyi suçlama
hakkına sahip değiliz. Bize düşenin ne olduğu ve nasıl yapmamız
gerektiği konusunda büyük yanılgılar içindeyiz. Küfrün belirlediği
gündeme göre tavır belirlemek, küfrün rotasına girmekten başka bir şey
değildir. “Bir şey yapmak” adına bir şey yapmak, gerçek anlamda bir şey
yapmayı harcamaktan başka bir şey değildir. Başkasının belirlediği
gündemde figüran olmamak için, ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı, ne
zaman yapacağımızın programını biz yapmalıyız. Bunu yaparken de gerçek
başarının sayı çokluğunda ve güçlü olmada değil; ilkeli olmada, İslam’ın
yoluna bağlı kalmada olduğunu çok iyi bilmek zorundayız. Bu bağlılık
gücü de, üstünlüğü de beraberinde getirecektir. Getirmezse dahi
kaybedilmiş hiçbir şey yok demektir. Ancak İslami çizgiden ödün vererek
elde edilen güç ve üstünlük ne kadar büyük olursa olsun her şey
kaybedilmiş demektir. Ayrıca şu gerçek bilinmelidir ki: İslami çizgiye
olan bağlılıktan sapılarak elde edilen güç ve üstünlük zulmün el
değiştirmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.
|
 |
|