Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 304 | Nisan 2004

                   

 

 


  

Suçlu İsrail mi?

 

 

Erhan AKTAŞ

 

 

Suçlu İsrail mi? Yaptığı zulme, işlediği cinayetlere bakıldığında elbetteki İsrail’in nasıl bir cani olduğu açıkça görülmektedir. Ancak işlediği cinayetleri, yaptığı katliamları  dikkate alarak yalnızca İsrail’i suçlu görmek olayın arkasındaki gerçeği görmemek olur. Doğru bir sorgulamayla, tek suçlunun yalnızca İsrail olmadığı; kendilerini İslam’la tanımlayan İslam aleminin de (Müslümanların (!) da) suçlu olduğu görülecektir. ABD’yi, İsrail’i, Bush’u, Şaron’u lanetleyenler bu gerçeği dikkate almazlarsa yanlış yeri lanetlemiş olurlar.

Hangi sosyal bilim, bilgin ve düşünür nasıl tanımlarsa tanımlasın, Kur’an, hayatı, dünyayı ve insanı Hak ve Batıl,  İslam ve Küfür,  Mü’min ve Kafir olmak üzere iki ana gruba ayırmaktadır. Bir Müslüman için bu tanımlama yapılacak her türlü değerlendirmenin doğru olabilmesinde dikkate alınması gereken ana ölçüdür. Zira gerçek suçlunun kim olduğu ancak bu tasnifin ekseninde tespit edilebilir. Bir tarafta Hakk, İslam ve Müslüman; diğer tarafta da Batıl, Küfür ve Kafir. Bu iki gurubu kısaca hak ve batıl olarak da tanımlayabiliriz. Bu gerçeği dikkate alarak şunu söyleyebiliriz: Bir yerde ya hakk vardır ya da batıl. Birinin varlığı diğerinin yokluğu anlamına gelir. Hakkın olmamasının sorumlusu batıl olamaz. Yukarıda yapılan tasnife bakıldığında her türlü kötülüğün, zulmün ve haksızlığın tarafının kimin olabileceği zaten anlaşılmaktadır. Kaynağı itibariyle suçlunun kim olduğu, suçun nereyle bağdaştığı bellidir. Ancak, küfrün yani zulmün olması, İslam’ın olmaması ile mümkün olabileceği gerçeği dikkate alındığında, zulmün varlığının gerçek nedeni daha doğru anlaşılacaktır. İşin doğası gereği, İslam adaleti, Küfür ise zulmü temsil ettiğine göre bir yerde zulmün olması orada İslam’ın olmadığını göstermektedir.

Zulmün gerçekleşebilmesinin tek yolu vardır, o da zalimin gücü elinde bulundurmasıdır. Diğer bir anlatımla güç, zalimle birleşince zulme dönüşür. Zaten gücü olmayan zalim, istese de zulüm yapamaz.  Bugün gerek İsrail’in ve gerek diğer müstekbirlerin yaptıkları zulümlere, döktükleri kanlara bakılırsa gücü ele geçirdikleri görülmektedir. Bu yalnızca bir sonuçtur. Önemli olan bu gücün ele geçirilmesinin nasıl olduğunun doğru tanımlanmasıdır. Gerçek suçlunun kim olduğunun bilinmesi ancak böylece mümkün olabilir. Tanımlamayı doğru yapabilmek için sorgulanması gereken şey, zulmün bu gücü nereden aldığıdır. Diğer bir deyimle bu gücün gerçek kaynağının ne olduğudur. Küfür ve kafir bizatihi kendi varlığıyla böyle bir güce kaynaklık edebilir mi? Bizatihi varlığı gereği (varlığında) küfür böyle bir potansiyele sahip midir? Küfrün (zulmün) bizatihi kendi varlığında böyle bir özelliğe sahip olmadığı bilinen bir gerçektir. Küfrün varlığı diğer bir deyimle Batıl’ın varlığı Hakk’ın olamamasına bağlıdır. Tıpkı karanlığın varlığının Güneş’in olmamasına bağlı olduğu gibi. Ancak burada şu ayırıma çok dikkat etmek gerekmektedir: Küfür gücünü İslam’ın değil, Müslümanın güçsüzlüğünden almaktadır. Müslüman ve Kafir aradan çıkarılarak diğer bir deyimle Hakk ve Batıl, İslam ve Küfür doğrudan karşı karşıya getirilerek bir değerlendirme yapılacak olunursa elbetteki her şartta ve zeminde İslam üstün gelecektir. Hakk’ın olduğu yerde Batıl asla olamaz. Ancak Müslüman’la kafir için aynı şey söz konusu değildir. Kafir Müslüman’a üstün gelebilir. Ancak bu üstünlük kafirin güçlü olmasıyla değil Müslüman’ın zayıf olmasıyla gerçekleşmektedir. Bu durumda önemli olan Müslüman’ın zayıflığının nedenini doğru tespit etmektir. Müslümanın zayıf olmasının nedeni İslam mıdır, yoksa Müslümanın İslam’dan uzaklaşması mıdır? Tarih bize göstermektedir ki  İslam’la olan bağı ne kadar güçlü olmuşsa Müslüman o kadar güçlü, ne kadar zayıflamışsa Müslüman da o kadar zayıflamıştır. Müslüman’ın zayıf olmasının gerçek nedeni sahip olduğu inanç, bağlı bulunduğu düşünce değil, onun bu inanç ve düşünce ile ilişki biçimidir.

Doğrudan İslam’a dayanan, İslam’dan beslenen bir Müslümanlığın varlığı; zalime zulüm yapma imkanını asla vermez. Bu gerçeğin ışığında günümüzde olup biteni değerlendirdiğimizde gerçek suçlunun İsrail değil; İslam’la ilişkisini koparmış veya onunla yanlış ilişki içinde olan Müslümanlar olduğu görülecektir. Bundan zulüm yapanın suçsuz olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Ancak anlatılmak istenen bu zulmün ardındaki gerçek nedenin ne olduğudur. Bu açıdan bakıldığında neden zalimin zulmetmesinin gerçek suçlusu Müslümanlardır dediğimiz daha iyi anlaşılacaktır.  Sorgulanması gereken, kafir gücünü kendisinden değil, Müslümanın güçsüz olmasından aldığına göre, Müslüman’ın da güçsüz olmasının sebebi İslam, kafirin de güçlü olmasının kaynağı küfür olamayacağına göre bu durumda gerçek suçlunun kim olduğudur. Batı uygarlığının kurduğu dünya egemenliği ve bu egemenliğin dünyayı zindana çeviren zulmü, gücünü kendinden değil kendini Müslümanlıkla tanımlayanların İslam’la olan ilişkisindeki yanlışlık veya yetersizlikten almaktadır.  Müslüman olduğunu iddia ettiği halde; Müslüman olmanın gereğini yapmayan, dinini yalnızca Allah’a has kılmayan, diğer bir deyimle bidat ve hurafeleri din edinmiş olan, şirk batağında yüzen, Allah’la birlikte birçok ilah edinmiş olan, Kur’an’ın rehberliğini  terk etmiş olan, yaşadığı hayatla İslam’ın adını lekeleyen, ahlakıyla İslam’ı kirleten mi suçludur?      Yoksa Müslüman’ın bu durumundan yararlanarak bilginin de gücüyle hayatı kendi çıkarına göre düzenleyen emperyalist uygarlık mı?

Zalimin zulüm yapmasından daha doğal ne olabilir ki? Esas yadırganması gereken şey, zalimin zulüm yapmasının yadırganmasıdır. Batıl’ın Hakk’a, Kafir’in Mü’min’e hakim olmasının sebebini doğru anlamadan ve gereğini doğru yapmadan yapılacak hiçbir şey zulmü önlemede yeterli olmayacaktır. Çare, bataklığın kurutulmasıdır. Bataklık olduğu sürece sivrisinek olacaktır. Dünya zulmünün tetikçisi İsrail’in, şehadetine sebep olduğu Şeyh Ahmed Yasin’ın intikamının küfrü lanetlemekle alınacağını sananlar bilmelidirler ki, küfretmekle karanlığı yok edemezler. Elbetteki insan olan herkes başta İsrail’in işlediği cinayetler olmak üzere, zulmün çizmeleri altında çiğnenen dünya insanlığının acısını yüreğinde hissetmekte ve kahrolmaktadır. Ancak bu kahroluştan kurtulmanın çaresi karanlığa küfretmek yerine bir mum yakmaktır.

 Şaron’u lanetleyenler esas lanetlenmesi gerekenleri göz ardı etmemelidirler.  Küfrü ve kafiri lanetlemeyle bir şey yapılacağını sanmak en basit tanımıyla kendi suçunu başkasında aramaktır. Kafirin kafirliğini yapmasından daha doğal bir şey olamaz. Bir buçuk milyarlık İslam aleminin(!) gözleri önünde yapılan katliamların arkasındaki gerçeği görebilirsek o zaman gerçekten lanetlenmesi gerekenin kim olduğunu da görmüş olacağız. Kendini Müslüman olarak tanımlayan bir buçuk milyar insanın varlığına rağmen üç beş milyon insan bu zulmü yapıyorsa, bu katliamı işliyorsa; yapabiliyor ve işleyebiliyorsa bu durumda gerçek suçlu kimdir? Ya İslam diye bir alem yoktur diyeceğiz, ya da gerçek suçlu bir buçuk milyarlık İslam alemi ve onları yönetenlerdir diyeceğiz. Dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülen milyonlar bu gerçeğin bilincine vardıkları zaman, esas sorun çözülmüş olacaktır. Elbetteki yapılan zulme karşı duyarsızlık en basit tanımıyla zulmün yanında olmak demektir. Ancak yanlış tepki koymak da en azından tepkisiz olmak kadar yanlıştır.  

Müslüman’ın yapması gereken şey küfrü yok etmeye çalışması değil, İslam’ı getirmeye çalışmasıdır. İslam gelirse küfür zaten yok olacaktır. Başkalarına göre hareket etmek, olup bitene göre tavır belirlemek; başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmaktan başka bir şey değildir. Müslüman kendi oyununu kendi yazmalı ve kendi oynamalıdır. Ne yapılacağına, nasıl yapılacağına kararı Müslüman kendisi vermelidir. Bu yapılmazsa sürekli başkasına malzeme olmaktan kurtulmak mümkün olmaz. Başkalarının gündem belirleme tuzağına düşmeden; olup bitenlere duyulan öfkenin tahrik etmesi sonucunda harekete geçmenin yanlışlığına düşmeden, yalnızca yapılması gerekenler yapılırsa o zaman zulme öldürücü darbe vurulabilir.  Zulme “fiske” atmayı eylem sayanlar, gerçekte zulmü yok edici öldürücü darbenin oluşmasını harcadıklarını gözden kaçırmaktadırlar. Müslüman yapacağı her şeyde öldürücü darbeyi vurmanın hesabını yaparak hareket etmelidir. Ve hiçbir gelişme onu fiske atarak deşarj etmemelidir. Bunun da yolu bellidir: Önce kendimiz dosdoğru Müslümanlar olacağız, sonra başkasının Müslüman olması için çalışacağız. Bu çalışmanın ortaya çıkaracağı sonuç küfrün ve zulmün yok olmasını da beraberinde getirecektir. Yani İslam gelirse, küfür gidecektir. Zaten Kur’an “Hak gelince batıl yok olur”  diyerek bunun ancak böyle olabileceğini belirtmektedir. Dikkat edilirse batıl yok olunca hakk gelir denmiyor. Onun için batılı yok etmenin tek yolu vardır; o da İslam’ın gelmesidir. İslam’ın gelmesinin de tek yolu var, o da Kur’an’ın öngördüğü Müslüman olabilmektir.   

Bir Müslüman olarak, bize düşen şey, Allah’ın yolunu dosdoğru sürdürmektir. Kur’an’ın rehberliğinde kulluğumuzu yalnızca Allah’a has kılmayı amaç edinmektir. Yeryüzünde tek başımıza da kalabiliriz; bütün dünyaya hakim de olabiliriz. Bizim için önemli olan yalnız ve yalnız çalışmaktır. Sonucun sahibi Allah’tır. Biz, bize düşeni yapmadan hiç kimseyi suçlama hakkına sahip değiliz. Bize düşenin ne olduğu ve nasıl yapmamız gerektiği konusunda büyük yanılgılar içindeyiz. Küfrün belirlediği gündeme göre tavır belirlemek, küfrün rotasına girmekten başka bir şey değildir. “Bir şey yapmak” adına bir şey yapmak, gerçek anlamda bir şey yapmayı harcamaktan başka bir şey değildir. Başkasının belirlediği gündemde figüran olmamak için, ne yapacağımızı, nasıl yapacağımızı, ne zaman yapacağımızın programını biz yapmalıyız. Bunu yaparken de gerçek başarının sayı çokluğunda ve güçlü olmada değil; ilkeli olmada, İslam’ın yoluna bağlı kalmada olduğunu çok iyi bilmek zorundayız. Bu bağlılık gücü de, üstünlüğü de beraberinde getirecektir. Getirmezse dahi kaybedilmiş hiçbir şey yok demektir. Ancak İslami çizgiden ödün vererek elde edilen güç ve üstünlük ne kadar büyük olursa olsun her şey kaybedilmiş demektir. Ayrıca şu gerçek bilinmelidir ki: İslami çizgiye olan bağlılıktan sapılarak elde edilen güç ve üstünlük zulmün el değiştirmesinden başka bir sonuç doğurmayacaktır.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...