Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 304 | Nisan 2004

                   

 

 


Sistemin Kırılma Noktası

Avni ÖZGÜREL / 12.03.2004 / RADİKAL

 

 

Türkiye bir asırdır laiklik-Müslümanlık sarkacında. Semboller üzerinden sürdürülen çatışmada kaybedilen enerji, ülkenin sorunlarına tutarlı model ve projeler üretmesine engel teşkil ediyor

Siyasi örgütlenme açısından Türk tarihinin en radikal değişim dönemini yaşıyoruz. Demokratikleşme yolunda aldığımız mesafe, gerçekleştirilen reformlar, ekonomik hayatı düzene sokma, dünyaya açılma çabalarımız vs. küçümsenemez. Tüm olumlu gelişmeler kendi içimizde büyük bir zorlukla karşı karşıya olduğumuz gerçeğini örtmüyor.

Zorluk siyasal kararla veya kanunla çözümlenir türden olsa, ne kadar sancı verirse versin aşmanın bir yolu bulunabilirdi. Ama dert daha büyük. Büyük, çünkü zihniyet dünyamızla ilgili. Türkiye yaklaşık bir asırdır laiklik-Müslümanlık sarkacında salınıyor. Görünen şu ki; bu problem çözülmeden gerçek manada bir rahatlamadan söz etmek imkânsız. Bu gel-git imparatorluk asırlarının son çeyreğinde başladı; Cumhuriyet döneminde hızlandı. Toplum olarak 'kâfir-Müslüman' kırılmasını yaşadık. Bu süreçte siyaset, eğitim, basın bölündü. Bankalar, şirketler, hastaneler, sanatçılar, marşlar, kılık kıyafet, alfabe, kelimeler, mekânlar ve akla ne gelirse 'kırmızı-yeşil' tasnifine tabi tutuldu.

Bağımsızlık ülküsü

Cumhuriyet'in kurucusunun dini konulardaki yaklaşımını önceki günlerde yansıtmaya çalıştım. Onun her soruna 'bağımsızlık' penceresinden baktığı; Kuran veya Hz. Muhammed'in misyonuna değil, asırlar içinde oluşmuş 'İslam anlayışına' itiraz ettiği şüphesiz. Atatürk, imparatorluğun yıllarındaki olayların farkında, sömürgeci emperyalizmin Müslüman coğrafyaya din silahıyla yaklaştığını cephede izlemiş bir kurmaydı. Dolayısıyla onun, örneğin Vahhabiliğin niçin sadece İngiltere'nin hâkim olduğu Kuzey Afrika, Arabistan ve Hindistan'da taraftar bulduğunu sorgulamasında; neden bu akımın önderlerinin Londra tarafından sürekli kollandığına kafa yormasında ve bundan siyasal sonuçlar çıkarmasında şaşılacak bir yan yok.

Milli Mücadele yılları

Milli Mücadele devam ederken Anadolu'da patlak veren ayaklanmaların büyük ölçüde dergâhlarla ilişkili olmasının ve kışkırtmaların ardında

İngiltere'nin bulunduğuna dair işaretlerin akla getirdiği olasılıkların, Mustafa Kemal'in kararlarında etkili olmadığı da düşünülemez. Bugünün gözüyle baktığımızda paranoya gibi gelse de, Cumhuriyet'in ilk yıllarının, ülkenin sınır bölgelerinin her an düşman saldırısına uğrayıp kaybedilebileceği ya da iç isyanla kopabileceği endişesiyle buralara, tren yolu, sanayi tesisi yapılması, banka şubesi açılması yasağıyla geçtiğini de unutmamak lazım. Sonucu biliyoruz; Cumhuriyet, kitlelerin dini duyarlılıklarının kışkırtılmasını rejim açısından en büyük tehlike kabul  eden jakoben bir anlayış üzerine inşa edildi.

Milli Mücadele sürerken ortaya çıkan itiraz ve muhalefete; daha sonra Türkiye Cumhuriyeti'nin çatısı çatılırken Atatürk'ün karşılaştığı direnişe bakarak; şayet TBMM üyelerinin serbest iradesine ya da doğrudan halkoyuna müracaat edilse, yapılabileceğin azamisinin saltanat değişikliği olacağını görmemek herhalde saflık olur. 1919-1923 arasındaki dört yılın tarihi bu yönüyle bir bakıma 'Mustafa Kemal'e mecbur oluşun ve onu sınırlama, saf dışı bırakma çabalarının' tarihidir.

Meclis'in ilk dönemleri

TBMM'nin 1. ve 2. döneminde yapılan kritik oylamaların, verilen önergelerin tamamı bu kanaati doğrular. Bugün değerlendirme yapılırken yanılgıya düşülmesinin sebebi, Mustafa Kemal çevresinden gelen kuvvetli telkin, hatta açık baskıya rağmen, saltanatın ve hilafetin kaldırılması, Cumhuriyet'in ilanı, cumhurbaşkanı seçimi, milletvekili seçiminde aday olacak kişilere ilişkin düzenlemeler türünden oylamalarda kaç milletvekilinin birleşimlere iştirak ettiğine, kaçının ne yönde oy kullandığına bakmadan yapılan yorumlara ve 'Oybirliğiyle kabul edildi' türünden karakuşi siyasi açıklamalara itibar etmektir.

Aradan 80 yıl geçtikten sonra günümüzde Türkiye'nin söz konusu tehdidi aynı şiddette algıladığını ve yaşadığını düşünmek şüphesiz mümkün değil. Türkiye'nin talihsizliği, ülke gündemini, İslami iddialarla ve Atatürk'ün kişiliği, heykelleri, Anıtkabir gibi Cumhuriyet'in sembollerini hedef alan radikal uçla, laiklik iddiasını iman halinde getirip İslam'ı ve Hz. Muhammed'i hedef alan marjinal uçların belirliyor olması. Gerilimin tırmanma şiddetine bağlı olarak çoğunluğun iki marjinallik arasında saf tutmaya zorlanması.

Kaybettiklerimiz

Acı olan, sembollerle süren bu savaş yüzünden Türkiye'nin her konuda düşünce temeli olan tutarlı model ve proje üretememe noktasına sürüklenmesi. Ülkenin bütün enerjisini, kimi zaman gizliden gizliye kimi zaman açıktan açığa süren 'bilek bükme' yarışına teksif etmiş olduğunun en açık göstergesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin yapmaya niyetlendiği her düzenlemede 'şeri bir oyun'un aranması; ya da tersine, asker-sivil bürokrasiden, parlamento içindeki ve dışındaki muhalefetten gelen her talebi iktidar partisinin 'tuzak' süzgecinden geçirmesi. Süregiden tahterevalli oyununa, iki tarafın 'Düşmanımın düşmanı dostumdur' prensibiyle ve medyanın sunduğu olanakları değerlendirmek amacıyla yaklaşıp; polemik konusu dışında müştereklerinin bulunmadığı kesimlerden aldıkları destek eklenince, tablonun daha bir içinden çıkılmaz hale geldiği de inkâr edilemez.

Ancak her değerin havada uçuştuğu bu ortamda tabloyu altüst eden hamlenin laik demokratik Cumhuriyet'i savunduğunu iddia eden kurumlardan değil, İslamcı çevrelerden geldiği ifade edilebilir.

Kendilerini 'laik ve cumhuriyetçi' olarak tarif eden aydınların, "İslamcı kadroların Batı demokrasilerine muhalif hatta onunla kavgalı siyaseti kesinlikle terk etmeyeceği, dolayısıyla şeriatçı kadrolara karşı mücadeleyi insan hakları ihlallerine rağmen Batı'nın anlayışla karşılayacağı' tahminlerinin yanlış çıkmasıyla sürüklendikleri açmaz, herhalde sadece 'trajikomik yanılgı' olarak nitelenebilir. Laikliği siyasal kimlik olarak kullananların bu sebeple öteden beri 'Batı yanlısı' olarak belirledikleri kendi pozisyonlarını değiştiremediklerine; ne fikri ne de kavramsal ölçekte buna hazırlıklı olmadıklarına da şüphe yoktur.

Yığınların tutumu

Bilinen o ki; yönetici elit, hoşnutsuzluğa sürüklenen, ülkede ikinci sınıf insan muamelesi gördüğüne inanan halkın bu öfkeyle belki sokak hareketlerine, hatta bunun ötesinde bazı şiddet eylemlerine kalkışmasını bekliyor; hazırlıklarını ona göre yapıyordu.

Ama yığınların birdenbire, o zamana kadar 'Batı kulübü' diyerek suçladığı ABD-AB cephesinin en ateşli savunucu-su kesilebileceğine kimse ihtimal vermedi. (Geçmiş yıllarda pompalı tüfekler konusundaki hassasiyetin ve takibin altında İslami gerekçelerle gerçekleşecek bir kalkışma ihtimalinin bulunduğu sır değil) Dini duyarlılıklarla hareket eden kitleler açısından ise, kuşatılmışlık, köşeye sıkıştırılmışlık duygusuyla sarılınan Batı kapısına bakış açısının bu süreçte kökten değiştiği tartışma götürmez. Osmanlı asırlarından günümüze kadar Batı'yı sadece ahlak ve inanç penceresinden bakarak yargılayan kesimin bugün savunduğu yaklaşımının özeti şu: "Artık kapının ardında neyin olduğundan çok neyin olmadığına bakmak gerekiyor."

Bu ölçüyle yaklaşılınca ve Türkiye'nin kendi iç dinamikleriyle kırılamayan çemberi zorlamanın yöntemi olarak devletin resmi siyaseti olan 'Batılılaşma' silahının tersine çevrilmesi seçilince sistem çözüldü.

 

  

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...