Sistemin
Kırılma Noktası
Avni
ÖZGÜREL / 12.03.2004 / RADİKAL
Türkiye
bir asırdır laiklik-Müslümanlık sarkacında. Semboller üzerinden
sürdürülen çatışmada kaybedilen enerji, ülkenin sorunlarına tutarlı
model ve projeler üretmesine engel teşkil ediyor
Siyasi
örgütlenme açısından Türk tarihinin en radikal değişim dönemini
yaşıyoruz. Demokratikleşme yolunda aldığımız mesafe, gerçekleştirilen
reformlar, ekonomik hayatı düzene sokma, dünyaya açılma çabalarımız vs.
küçümsenemez. Tüm olumlu gelişmeler kendi içimizde büyük bir zorlukla
karşı karşıya olduğumuz gerçeğini örtmüyor.
Zorluk
siyasal kararla veya kanunla çözümlenir türden olsa, ne kadar sancı
verirse versin aşmanın bir yolu bulunabilirdi. Ama dert daha büyük.
Büyük, çünkü zihniyet dünyamızla ilgili. Türkiye yaklaşık bir asırdır
laiklik-Müslümanlık sarkacında salınıyor. Görünen şu ki; bu problem
çözülmeden gerçek manada bir rahatlamadan söz etmek imkânsız. Bu gel-git
imparatorluk asırlarının son çeyreğinde başladı; Cumhuriyet döneminde
hızlandı. Toplum olarak 'kâfir-Müslüman' kırılmasını yaşadık. Bu süreçte
siyaset, eğitim, basın bölündü. Bankalar, şirketler, hastaneler,
sanatçılar, marşlar, kılık kıyafet, alfabe, kelimeler, mekânlar ve akla
ne gelirse 'kırmızı-yeşil' tasnifine tabi tutuldu.
Bağımsızlık ülküsü
Cumhuriyet'in kurucusunun dini konulardaki yaklaşımını önceki günlerde
yansıtmaya çalıştım. Onun her soruna 'bağımsızlık' penceresinden
baktığı; Kuran veya Hz. Muhammed'in misyonuna değil, asırlar içinde
oluşmuş 'İslam anlayışına' itiraz ettiği şüphesiz. Atatürk,
imparatorluğun yıllarındaki olayların farkında, sömürgeci emperyalizmin
Müslüman coğrafyaya din silahıyla yaklaştığını cephede izlemiş bir
kurmaydı. Dolayısıyla onun, örneğin Vahhabiliğin niçin sadece
İngiltere'nin hâkim olduğu Kuzey Afrika, Arabistan ve Hindistan'da
taraftar bulduğunu sorgulamasında; neden bu akımın önderlerinin Londra
tarafından sürekli kollandığına kafa yormasında ve bundan siyasal
sonuçlar çıkarmasında şaşılacak bir yan yok.
Milli
Mücadele yılları
Milli
Mücadele devam ederken Anadolu'da patlak veren ayaklanmaların büyük
ölçüde dergâhlarla ilişkili olmasının ve kışkırtmaların ardında
İngiltere'nin bulunduğuna dair işaretlerin akla getirdiği olasılıkların,
Mustafa Kemal'in kararlarında etkili olmadığı da düşünülemez. Bugünün
gözüyle baktığımızda paranoya gibi gelse de, Cumhuriyet'in ilk
yıllarının, ülkenin sınır bölgelerinin her an düşman saldırısına uğrayıp
kaybedilebileceği ya da iç isyanla kopabileceği endişesiyle buralara,
tren yolu, sanayi tesisi yapılması, banka şubesi açılması yasağıyla
geçtiğini de unutmamak lazım. Sonucu biliyoruz; Cumhuriyet, kitlelerin
dini duyarlılıklarının kışkırtılmasını rejim açısından en büyük tehlike
kabul eden jakoben bir anlayış üzerine inşa edildi.
Milli
Mücadele sürerken ortaya çıkan itiraz ve muhalefete; daha sonra Türkiye
Cumhuriyeti'nin çatısı çatılırken Atatürk'ün karşılaştığı direnişe
bakarak; şayet TBMM üyelerinin serbest iradesine ya da doğrudan
halkoyuna müracaat edilse, yapılabileceğin azamisinin saltanat
değişikliği olacağını görmemek herhalde saflık olur. 1919-1923
arasındaki dört yılın tarihi bu yönüyle bir bakıma 'Mustafa Kemal'e
mecbur oluşun ve onu sınırlama, saf dışı bırakma çabalarının' tarihidir.
Meclis'in
ilk dönemleri
TBMM'nin
1. ve 2. döneminde yapılan kritik oylamaların, verilen önergelerin
tamamı bu kanaati doğrular. Bugün değerlendirme yapılırken yanılgıya
düşülmesinin sebebi, Mustafa Kemal çevresinden gelen kuvvetli telkin,
hatta açık baskıya rağmen, saltanatın ve hilafetin kaldırılması,
Cumhuriyet'in ilanı, cumhurbaşkanı seçimi, milletvekili seçiminde aday
olacak kişilere ilişkin düzenlemeler türünden oylamalarda kaç
milletvekilinin birleşimlere iştirak ettiğine, kaçının ne yönde oy
kullandığına bakmadan yapılan yorumlara ve 'Oybirliğiyle kabul edildi'
türünden karakuşi siyasi açıklamalara itibar etmektir.
Aradan 80
yıl geçtikten sonra günümüzde Türkiye'nin söz konusu tehdidi aynı
şiddette algıladığını ve yaşadığını düşünmek şüphesiz mümkün değil.
Türkiye'nin talihsizliği, ülke gündemini, İslami iddialarla ve
Atatürk'ün kişiliği, heykelleri, Anıtkabir gibi Cumhuriyet'in
sembollerini hedef alan radikal uçla, laiklik iddiasını iman halinde
getirip İslam'ı ve Hz. Muhammed'i hedef alan marjinal uçların belirliyor
olması. Gerilimin tırmanma şiddetine bağlı olarak çoğunluğun iki
marjinallik arasında saf tutmaya zorlanması.
Kaybettiklerimiz
Acı olan,
sembollerle süren bu savaş yüzünden Türkiye'nin her konuda düşünce
temeli olan tutarlı model ve proje üretememe noktasına sürüklenmesi.
Ülkenin bütün enerjisini, kimi zaman gizliden gizliye kimi zaman açıktan
açığa süren 'bilek bükme' yarışına teksif etmiş olduğunun en açık
göstergesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hükümetinin yapmaya niyetlendiği
her düzenlemede 'şeri bir oyun'un aranması; ya da tersine, asker-sivil
bürokrasiden, parlamento içindeki ve dışındaki muhalefetten gelen her
talebi iktidar partisinin 'tuzak' süzgecinden geçirmesi. Süregiden
tahterevalli oyununa, iki tarafın 'Düşmanımın düşmanı dostumdur'
prensibiyle ve medyanın sunduğu olanakları değerlendirmek amacıyla
yaklaşıp; polemik konusu dışında müştereklerinin bulunmadığı kesimlerden
aldıkları destek eklenince, tablonun daha bir içinden çıkılmaz hale
geldiği de inkâr edilemez.
Ancak her
değerin havada uçuştuğu bu ortamda tabloyu altüst eden hamlenin laik
demokratik Cumhuriyet'i savunduğunu iddia eden kurumlardan değil,
İslamcı çevrelerden geldiği ifade edilebilir.
Kendilerini 'laik ve cumhuriyetçi' olarak tarif eden aydınların,
"İslamcı kadroların Batı demokrasilerine muhalif hatta onunla kavgalı
siyaseti kesinlikle terk etmeyeceği, dolayısıyla şeriatçı kadrolara
karşı mücadeleyi insan hakları ihlallerine rağmen Batı'nın anlayışla
karşılayacağı' tahminlerinin yanlış çıkmasıyla sürüklendikleri açmaz,
herhalde sadece 'trajikomik yanılgı' olarak nitelenebilir. Laikliği
siyasal kimlik olarak kullananların bu sebeple öteden beri 'Batı
yanlısı' olarak belirledikleri kendi pozisyonlarını
değiştiremediklerine; ne fikri ne de kavramsal ölçekte buna hazırlıklı
olmadıklarına da şüphe yoktur.
Yığınların
tutumu
Bilinen o
ki; yönetici elit, hoşnutsuzluğa sürüklenen, ülkede ikinci sınıf insan
muamelesi gördüğüne inanan halkın bu öfkeyle belki sokak hareketlerine,
hatta bunun ötesinde bazı şiddet eylemlerine kalkışmasını bekliyor;
hazırlıklarını ona göre yapıyordu.
Ama
yığınların birdenbire, o zamana kadar 'Batı kulübü' diyerek suçladığı
ABD-AB cephesinin en ateşli savunucu-su kesilebileceğine kimse ihtimal
vermedi. (Geçmiş yıllarda pompalı tüfekler konusundaki hassasiyetin ve
takibin altında İslami gerekçelerle gerçekleşecek bir kalkışma
ihtimalinin bulunduğu sır değil) Dini duyarlılıklarla hareket eden
kitleler açısından ise, kuşatılmışlık, köşeye sıkıştırılmışlık
duygusuyla sarılınan Batı kapısına bakış açısının bu süreçte kökten
değiştiği tartışma götürmez. Osmanlı asırlarından günümüze kadar Batı'yı
sadece ahlak ve inanç penceresinden bakarak yargılayan kesimin bugün
savunduğu yaklaşımının özeti şu: "Artık kapının ardında neyin olduğundan
çok neyin olmadığına bakmak gerekiyor."
Bu ölçüyle
yaklaşılınca ve Türkiye'nin kendi iç dinamikleriyle kırılamayan çemberi
zorlamanın yöntemi olarak devletin resmi siyaseti olan 'Batılılaşma'
silahının tersine çevrilmesi seçilince sistem çözüldü.