Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 304 | Nisan 2004

                   

 

 


  

İki Yaşlı Kadın

 

 

Mukaddes ÖZKAN

 

 

Tren gecenin karanlığında kendine has sesler çıkartarak ilerliyordu. İçeride bunaltıcı bir hava vardı. Sıcak terletiyor, nefes almayı güçleştiriyordu. Yolcular, birkaç kişinin dışında uyumaya başlamışlardı bile. Herkes ne kadar da rahattı. Hiç kimsenin derli toplu olmak gibi bir kaygısı yoktu. Uyuyanlar, sere serpe olmakta bir mahsur görmüyorlardı. Uyanıkken ne kadar rahatlarsa, uyurken de bir o kadar rahatlardı.

Dışarıda, ay ışığı ortalığı öyle bir güzelleştirmişti ki, insan bakmaya doyamıyordu. Tren gidiyor, ay da sanki ona eşlik ediyordu. Gölgeler, kah büyüyor kah küçülüyordu. Bu ışık, doğayı aydınlatırken, aynı zamanda, yıkayıp paklıyordu da onu. Kirler, kirlilikler görünmez oluyordu ayışığında.

İki yaşlı kadın, yanyana oturmalarına rağmen birbirlerini farketmemişlerdi galiba henüz. İkisi de, ellerindekileri okumaya çalışıyorlardı. Daha genç olanının elinde bir gazete vardı. Diğerinin elinde ise bir kitap.

İki kadının uyumaya niyetleri yoktu pek. İkisi de birden, birbirlerine bakıp gülümsediler. Daha yaşlı olan etrafına bir gözattıktan sonra,

- "Olmaz ki, böyle de yatılmaz ki "diyerek, hem başını sallayıp, hem de şair ne güzel söylemiş diyordu.

Uzunca bir süre konuşmadılar. Çoğunluk uyumaya başlamıştı. Ortalığı saran sessizliği arada bir uyuyanların horultuları bozuyordu.

Gazete okuyan,

- Elindekini kucağına bırakıp, ben insanlığımdan, utanıyorum, biliyormusunuz, dedi. Müslüman olduğum için Allah’ıma şükrederken, kendimden uzaklaşıyorum, küçülüyorum, küçülüyorum. Hem öyle bir küçülüyorum ki, yokoluyorum. Bu nasıl bir Dünya, Allahım, bizler hem sana inanıp, hem de senden nasıl bu kadar kenar gezebiliyoruz? Biz nasıl Müslümanlarız ki, Sen bize, ümmet olmayı, birbirimize hayrı tavsiye edip, şerden alıkoymayı tavsiye ederken, biz hala kafir kayırıcılığı yapıyoruz.

- Hemen yanı başımızda, hem komşularımız, hem din kardeşlerimiz katlediliyor da, bizim ağzımız dilimiz bağlanmış.

Diğer kadın,

- Evet ağzımız dilimiz bağlanmış, süt dökmüş kedi mi olmuşuz, yoksa dut yemiş bülbül mü, bilemiyorum.

- Demek sizinle aynı düşünüyoruz. Ne güzel.

- Bilemiyorum, sohbetimiz ilerledikce tartışmalarımıza düşen ışık, ne kadar aynı, ne kadar farklı olduğumuzu ortaya çıkaracak; ne dersiniz?

Doğru söze ne denir, deyip gülümsediler. İkisinin dudaklarında da donakalmıştı gülümsemeleri. Onlar, duyarlıydılar, onlar, boşverenlerden, gününü gün edenlerden değillerdi. Onlar akledenlerdendi. Böyle olanlar, hiçbir zaman vurdum duymazlar gibi gülemezler, bazan acı, bazan tatlı gülümserler sadece.

- Gazete okumaktan, haber dinlemekten nefret ediyorum bazen. Ama onlarsız da yaşanmaz ki. Bile bile beyin yıkıyorlar, insanlığı doğrulardan uzaklaştırıyorlar.

- Peki sizce doğru ne? Size göre doğru olan, başkasına göre yanlış olamaz mı? Dedi daha yaşlı olan.

- İşte bakın burası en kritik nokta. Doğruların kaynağı tektir. O kaynak da Kainatın Sahibidir. Herkes kendine göre doğrular belirlerse, işte o zaman bu günkü kaos doğar. Ancak Yaratıcının doğrularına sahip çıkarak insanlık selamete ulaşır.

- Bakınız efendim, şu kargaşa ortamında, herkes kendine göre doğru sandığını söyleyip geziyor. Hangisi doğru nereden bileceğiz? Altının, altın olup olmadığını anlamak için mihenk taşına baş vururuz. Bir fikrin doğru olup olmadığını, insan fıtratına uygun olup olmadığını anlamak için de Kuran'a başvurmamız gerekmez mi?            

- Yani siz, insanlığın tek çıkış noktası, tek referansı Kur’an olmalı mı diyorsunuz?

- Evet, öyle diyorum. Ama insanlıktan öte bunu yapması gereken İslam alemi bile bu işten kenar gezerken, diğer insanlara kimin ne diyeceği olabilir ki?

- Bakınız şu elimdeki gazetenin manşetindeki Sayın Gülen hocanın röpörtajından alınan sözlere.

"Bin Ladin, İslamiyetin aydınlık çehresini kirletmiştir,"

Hemen altında da, Filistin kurtuluş savaşının en önde gelen isimlerinden biri olan, Şeyh Ahmet Yasin'in bizzat İsrail’in devlet başkanı olan Şaron tarafından öldürüldüğü yazıyor. Bu olayın üzerine kınanması gereken kişi Şaron mu yoksa Ladin mi? Ben mi yanılıyorum. Bu size ne anlatıyor?

Yaşlı kadın konuşmaya başladı.

- Bana çok şey anlatıyor. Burada kınamamız gereken öncelikle İsrail ve Amerika, hatta iki yüzlü batı olmalı iken, öncelik niye Ladinin olmuş acaba! Şu anda Ladin ile ilgili taze bir haber mi var. Hatta Ladin var mı o da şüpheli. Peki durup dururken niye Şaron ile Bush değil de, Ladin! Bayram değil seyran değil, eniştem beni niye öptü demez mi Ladin duyarsa bu sözleri? Böyle söyledim diye sakın beni, Ladin tarzı mücadeleyi benimsiyor sanma. Ben de senin gibi herkesin kendine göre doğrular üretmesine karşıyım. Karşıyım da, böylesine Ali Nazik oyunlarına da tahammül edemiyorum. Ladin’i terörist ilan ettiler de, mazlum Filistin halkınının, siyonist işgale karşı verdiği kurtuluş savaşını niye onunla aynılaştırıyorlar? Niye mi, çünkü çaldıkları minareye kılıf arıyorlar.

- Bunlar, bu tür oyunlar bize göre değil, değil mi efendim? Bu tür siyaset Müslümana yakışmıyor. Müslüman, ne ise o, olmalı. Allah'ın elçisini örnek alıp dosdoğru davranmalı.

- Pek tabii dostum, aksi düşünülemez bile. Nasıl olur da asıl suçluların işledikleri insanlık suçunun kamuoyunun vicdanında yarattığı infiali bastırmak için böyle bir yola girilir. Mazlumdan yana olmak müslümanın görevidir. Ladin'i ortaya atarak, Amerika ve İsrail'in işlediği büyük katliamları haklı göstermeğe çalışmak gibi bir çabanın adını koyuyorum da, kendime bile itiraf ederken utanıyorum. Buna Cehennemi gösterip de, Arasata razı etmek denmez de ne denir?

Yine suskunlaştılar, kendilerine dönmüşlerdi.

Yaşam ne garipti. Dünyanın dört bir yanında insanlar ölüyor, zulüm görüyordu. Ama bunu önlemesi gerekenler arzın yönetimini ellerine geçirmişlerken, ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu dün de böyleydi bugün de böyle. Üstelik zalimler, adaleti ve insan haklarını dillerinden düşürmeden, bu ilkeler adına yapıyorlar bütün bunları.

İkisi de aşağı yukarı aynı şeyleri düşünmüşlerdi sanki.

Yaşlı kadın döndü, dışarı baktı.

- Ortalık ağarmış, şafak söküyor. İstanbul'a yaklaşıyoruz dostum, orada da görüşelim, inşaallah.

Kalktılar, abdest almak için lavaboya doğru gittiler. Namazı oturdukları yerde kılıp, tanıdık manzarayı seyretmeye koyuldular.

Deniz çarşaf gibiydi, dingin ve dinlendirici. Şimdi kıyıda olmak vardı mis gibi deniz kokusunu içine çekmek için, Bu kokuyu ne kadar çok özlediğini fark etti daha yaşlı olan kadın.

Şafak söküyor, güneş o, kendine has kızıllığı yayarak yükseliyordu. Martılar günün ilk ışıklarıyla coşuyorlardı sanki. Telaşla oradan oraya uçuyorlar, martıca çığlıklar atıyorlardı. O dakikalar inanılmaz güzeldi. Gökyüzü pırıl pırıldı. Bu an keşke hiç bitmeseydi. Bütün güzel şeyler gibi bu da çok kısa sürdü.

Tren Haydar paşa garına gelmişti.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...