İki Yaşlı
Kadın
Mukaddes
ÖZKAN
Tren
gecenin karanlığında kendine has sesler çıkartarak ilerliyordu. İçeride
bunaltıcı bir hava vardı. Sıcak terletiyor, nefes almayı
güçleştiriyordu. Yolcular, birkaç kişinin dışında uyumaya başlamışlardı
bile. Herkes ne kadar da rahattı. Hiç kimsenin derli toplu olmak gibi
bir kaygısı yoktu. Uyuyanlar, sere serpe olmakta bir mahsur
görmüyorlardı. Uyanıkken ne kadar rahatlarsa, uyurken de bir o kadar
rahatlardı.
Dışarıda,
ay ışığı ortalığı öyle bir güzelleştirmişti ki, insan bakmaya
doyamıyordu. Tren gidiyor, ay da sanki ona eşlik ediyordu. Gölgeler, kah
büyüyor kah küçülüyordu. Bu ışık, doğayı aydınlatırken, aynı zamanda,
yıkayıp paklıyordu da onu. Kirler, kirlilikler görünmez oluyordu
ayışığında.
İki yaşlı
kadın, yanyana oturmalarına rağmen birbirlerini farketmemişlerdi galiba
henüz. İkisi de, ellerindekileri okumaya çalışıyorlardı. Daha genç
olanının elinde bir gazete vardı. Diğerinin elinde ise bir kitap.
İki
kadının uyumaya niyetleri yoktu pek. İkisi de birden, birbirlerine bakıp
gülümsediler. Daha yaşlı olan etrafına bir gözattıktan sonra,
- "Olmaz
ki, böyle de yatılmaz ki "diyerek, hem başını sallayıp, hem de şair ne
güzel söylemiş diyordu.
Uzunca bir
süre konuşmadılar. Çoğunluk uyumaya başlamıştı. Ortalığı saran
sessizliği arada bir uyuyanların horultuları bozuyordu.
Gazete
okuyan,
-
Elindekini kucağına bırakıp, ben insanlığımdan, utanıyorum,
biliyormusunuz, dedi. Müslüman olduğum için Allah’ıma şükrederken,
kendimden uzaklaşıyorum, küçülüyorum, küçülüyorum. Hem öyle bir
küçülüyorum ki, yokoluyorum. Bu nasıl bir Dünya, Allahım, bizler hem
sana inanıp, hem de senden nasıl bu kadar kenar gezebiliyoruz? Biz nasıl
Müslümanlarız ki, Sen bize, ümmet olmayı, birbirimize hayrı tavsiye
edip, şerden alıkoymayı tavsiye ederken, biz hala kafir kayırıcılığı
yapıyoruz.
- Hemen
yanı başımızda, hem komşularımız, hem din kardeşlerimiz katlediliyor da,
bizim ağzımız dilimiz bağlanmış.
Diğer
kadın,
- Evet
ağzımız dilimiz bağlanmış, süt dökmüş kedi mi olmuşuz, yoksa dut yemiş
bülbül mü, bilemiyorum.
- Demek
sizinle aynı düşünüyoruz. Ne güzel.
-
Bilemiyorum, sohbetimiz ilerledikce tartışmalarımıza düşen ışık, ne
kadar aynı, ne kadar farklı olduğumuzu ortaya çıkaracak; ne dersiniz?
Doğru söze
ne denir, deyip gülümsediler. İkisinin dudaklarında da donakalmıştı
gülümsemeleri. Onlar, duyarlıydılar, onlar, boşverenlerden, gününü gün
edenlerden değillerdi. Onlar akledenlerdendi. Böyle olanlar, hiçbir
zaman vurdum duymazlar gibi gülemezler, bazan acı, bazan tatlı
gülümserler sadece.
- Gazete
okumaktan, haber dinlemekten nefret ediyorum bazen. Ama onlarsız da
yaşanmaz ki. Bile bile beyin yıkıyorlar, insanlığı doğrulardan
uzaklaştırıyorlar.
- Peki
sizce doğru ne? Size göre doğru olan, başkasına göre yanlış olamaz mı?
Dedi daha yaşlı olan.
- İşte
bakın burası en kritik nokta. Doğruların kaynağı tektir. O kaynak da
Kainatın Sahibidir. Herkes kendine göre doğrular belirlerse, işte o
zaman bu günkü kaos doğar. Ancak Yaratıcının doğrularına sahip çıkarak
insanlık selamete ulaşır.
- Bakınız
efendim, şu kargaşa ortamında, herkes kendine göre doğru sandığını
söyleyip geziyor. Hangisi doğru nereden bileceğiz? Altının, altın olup
olmadığını anlamak için mihenk taşına baş vururuz. Bir fikrin doğru olup
olmadığını, insan fıtratına uygun olup olmadığını anlamak için de
Kuran'a başvurmamız gerekmez mi?
- Yani
siz, insanlığın tek çıkış noktası, tek referansı Kur’an olmalı mı
diyorsunuz?
- Evet,
öyle diyorum. Ama insanlıktan öte bunu yapması gereken İslam alemi bile
bu işten kenar gezerken, diğer insanlara kimin ne diyeceği olabilir ki?
- Bakınız
şu elimdeki gazetenin manşetindeki Sayın Gülen hocanın röpörtajından
alınan sözlere.
"Bin
Ladin, İslamiyetin aydınlık çehresini kirletmiştir,"
Hemen
altında da, Filistin kurtuluş savaşının en önde gelen isimlerinden biri
olan, Şeyh Ahmet Yasin'in bizzat İsrail’in devlet başkanı olan Şaron
tarafından öldürüldüğü yazıyor. Bu olayın üzerine kınanması gereken kişi
Şaron mu yoksa Ladin mi? Ben mi yanılıyorum. Bu size ne anlatıyor?
Yaşlı
kadın konuşmaya başladı.
- Bana çok
şey anlatıyor. Burada kınamamız gereken öncelikle İsrail ve Amerika,
hatta iki yüzlü batı olmalı iken, öncelik niye Ladinin olmuş acaba! Şu
anda Ladin ile ilgili taze bir haber mi var. Hatta Ladin var mı o da
şüpheli. Peki durup dururken niye Şaron ile Bush değil de, Ladin! Bayram
değil seyran değil, eniştem beni niye öptü demez mi Ladin duyarsa bu
sözleri? Böyle söyledim diye sakın beni, Ladin tarzı mücadeleyi
benimsiyor sanma. Ben de senin gibi herkesin kendine göre doğrular
üretmesine karşıyım. Karşıyım da, böylesine Ali Nazik oyunlarına da
tahammül edemiyorum. Ladin’i terörist ilan ettiler de, mazlum Filistin
halkınının, siyonist işgale karşı verdiği kurtuluş savaşını niye onunla
aynılaştırıyorlar? Niye mi, çünkü çaldıkları minareye kılıf arıyorlar.
- Bunlar,
bu tür oyunlar bize göre değil, değil mi efendim? Bu tür siyaset
Müslümana yakışmıyor. Müslüman, ne ise o, olmalı. Allah'ın elçisini
örnek alıp dosdoğru davranmalı.
- Pek
tabii dostum, aksi düşünülemez bile. Nasıl olur da asıl suçluların
işledikleri insanlık suçunun kamuoyunun vicdanında yarattığı infiali
bastırmak için böyle bir yola girilir. Mazlumdan yana olmak müslümanın
görevidir. Ladin'i ortaya atarak, Amerika ve İsrail'in işlediği büyük
katliamları haklı göstermeğe çalışmak gibi bir çabanın adını koyuyorum
da, kendime bile itiraf ederken utanıyorum. Buna Cehennemi gösterip de,
Arasata razı etmek denmez de ne denir?
Yine
suskunlaştılar, kendilerine dönmüşlerdi.
Yaşam ne
garipti. Dünyanın dört bir yanında insanlar ölüyor, zulüm görüyordu. Ama
bunu önlemesi gerekenler arzın yönetimini ellerine geçirmişlerken,
ellerinden geleni ardlarına koymuyorlardı. Bu dün de böyleydi bugün de
böyle. Üstelik zalimler, adaleti ve insan haklarını dillerinden
düşürmeden, bu ilkeler adına yapıyorlar bütün bunları.
İkisi de
aşağı yukarı aynı şeyleri düşünmüşlerdi sanki.
Yaşlı
kadın döndü, dışarı baktı.
- Ortalık
ağarmış, şafak söküyor. İstanbul'a yaklaşıyoruz dostum, orada da
görüşelim, inşaallah.
Kalktılar,
abdest almak için lavaboya doğru gittiler. Namazı oturdukları yerde
kılıp, tanıdık manzarayı seyretmeye koyuldular.
Deniz
çarşaf gibiydi, dingin ve dinlendirici. Şimdi kıyıda olmak vardı mis
gibi deniz kokusunu içine çekmek için, Bu kokuyu ne kadar çok özlediğini
fark etti daha yaşlı olan kadın.
Şafak
söküyor, güneş o, kendine has kızıllığı yayarak yükseliyordu. Martılar
günün ilk ışıklarıyla coşuyorlardı sanki. Telaşla oradan oraya
uçuyorlar, martıca çığlıklar atıyorlardı. O dakikalar inanılmaz güzeldi.
Gökyüzü pırıl pırıldı. Bu an keşke hiç bitmeseydi. Bütün güzel şeyler
gibi bu da çok kısa sürdü.
Tren
Haydar paşa garına gelmişti.