The
Passion of the Christ
Ahmet
KURUCAN*
Filmin her
şeye rağmen çekilmesi ve gösterime girmesi ABD’de Hıristiyanların
Yahudilere karşı ilk zaferidir. 25 Şubat’tan beri gördüğümüz Yahudi
kaynaklı muhalefet ve muhalefetin boyutunun genişliği ve derinliği bu
tespite hak verdiriyor. Mesela Yahudi sermayesi ile kurulmuş bazı medya
kaynakları, filmi destekleyen yayınlarda bulunan kurumları çoktan kara
listelerine aldılar bile.
The
Passion of the Christ. Mel Gibson’ın yönetmenliğini ve yaklaşık 30
milyon dolarla sponsorluğunu yaptığı son film. Hz. İsa’nın son on iki
saatini, bir başka deyişle Hıristiyan inancı içinde Hz. İsa’nın ölümü
ile neticelenen çarmıha geriliş hikayesini anlatıyor.
Film,
öncesi ve sonrası ile çok farklı çevrelerin ilgi odağı oldu. Dinî
çevrelerden eğlence sektörüne, sokakta yürüyen sıradan vatandaştan
ulusal ve uluslararası akademik çevrelere kadar her kesim filmi ilgi
alanına giren yönleri itibarıyla tenkid ve takdir ediyor, müspet menfi
görüşlerini bildiriyor. Film gösterime girdiği ilk gün yani 25 Şubat’ta
toplam 26.556.573 dolar kazanarak tüm zamanların hasılat rekorlarını
kırdı. 15 Mart itibarıyla toplam hasılatı ise 267.680.889 dolar. Meraklı
iseniz www.boxofficemojo.com/movies internet adresinden filmin ABD içi
ve dışı günlük hasılatını takip edebilirsiniz. Filmin ana teması Hz.
İsa’nın ölüm öncesi çarmıhta iken çekmiş olduğu sıkıntı, eziyet ve
işkencenin çapı ve büyüklüğü. 2 saat 6 dakika süren filmin yarıdan
fazlası işkence sahnesi. Her taraf kan gölü. Kana karşı tutkusu olanlar
ile 17 yaşından küçüklerin izlememesi ve her halükârda tok karna
sinemaya gidilmemesi tavsiyeler arasında.
İşkencelerin bu ölçüde tahammülfersa oluşu Hıristiyan özellikle Katolik
öğreti içinde gayet normal. Çünkü Hz. İsa’nın yeryüzüne geliş gayesi
“original sin” dedikleri “aslî günah”ı af ettirmek. Yeryüzüne bu asıl
günah ile gelen bir kişinin tüm insanlığın günahlarının affı için
katlandığı bu çaptaki bir işkence az bile dedirtiyor. Dolayısıyla bir
abartma söz konusu değil.
Teolojik
ve tarihsel boyutta filmde resmedilen manzaranın doğruluğu ilgili
çevrelerin tartışma alanı içinde şu anda. Fakat meselenin kamuoyuna
yansıması bu düzlemde olmadı. Daha doğrusu meselenin bu boyutu çok dar
bir çevre belki de sadece akademik camia ile sınırlı kaldı.
Filmde
işlenen temaya göre; Hz. İsa’yı kabullenmeyen başta din adamları olmak
üzere Yahudiler onun öldürülmesini istiyorlar. Bu nedenle müracaat
ettikleri Roma valisi ise Hz. İsa hakkında suçlamaları yersiz buluyor ve
cezalandırmak istemiyor. Ama önderlerinin çığırtkanlığı ve yol
göstericiliği içinde ayaklanan Yahudiler, Romalı valiye baskı
yapıyorlar. Roma imparatorunun valisine “yönetimin altında bulunan
yerlerde kargaşa istemiyorum, aksine huzur ve sükunet istiyorum”
tembihini çok önceden alan ve belki de ikbal endişesi ya da umudu içinde
bulunan vali iki arada kalıyor. Sonunda vali, suçsuz olduğuna inandığı
bir insana sırf kargaşa olmasın diye öldürmemek şartıyla oldukça ağır
işkence yapılmasını emrediyor. Bununla Yahudilerin tansiyonlarını aşağı
çekeceğini düşünüyor; düşünüyor ama bu düşüncesi maalesef
gerçekleşmiyor. Sonunda tahammülfersa işkencelere rağmen bitmek tükenmek
bilmeyen protestolar valiye “pes” dedirtiyor. Vali istemeye istemeye
dahi olsa ölüm kararını veriyor.
Hıristiyanlar haksız mı?
Şimdi bu
senaryo içinde –ki bunun İncil öğretilerine uygun olduğunu otoriter
çevreler kabul ediyor– gerçek katil kim? Ölüm emrini veren ve infaz eden
Romalı vali veya askerleri mi, yoksa Hz. İsa’nın öldürülmesi için her
şeyi yapan Yahudiler mi?
Hıristiyan
dinî çevreler, bu gerçeğin “secret; gizli” bir şey değil aksine
ellerinde tuttukları İncillerde asırlardan beri yazılı olduğunu
söylüyorlar. Farklılık, bu gerçeğin farklı bir dille yani sinema
lisanıyla halka intikalinden ibaret. Fakat taban kitleden gelen tepkiler
ve onların yoğunluğu bu gerçeğin filmde gösterildiği ölçüde ve netlikte
bilindiğini göstermiyor. Dolayısıyla inanç bağlamında peygamberden çok
daha öte bir makama sahip Hz. İsa’nın bu tarz ölümü, o ölüme sebebiyet
vermede Yahudilerin rolü Hıristiyan tabanı ister istemez Yahudi
aleyhtarlığına yönlendiriyor.
Yahudi
Hıristiyan mücadelesi
Nitekim
bunu çok önceleri sezen Yahudi çevreler, filmin gerek çekimi gerekse
vizyona girmesini engellemek istemişler; ama muvaffak olamamışlar. Hatta
anlatıldığına göre Yahudi engellemesi ile karşılaşacağını bilen Mel
Gibson da baştan beri yetkili ve etkili Hıristiyan çevrelerle diyalog
halinde bulunmuş, her safhada onlardan onay almış. Bu nedenle olsa gerek
Yahudilerin etkinliği ile tanıdığımız muhalefeti bir işe yaramamış.
Daha garip
bir şey söyleniyor buralarda; filmin her şeye rağmen çekilmesi ve
gösterime girmesi ABD’de Hıristiyanların Yahudilere karşı ilk zaferidir.
25 Şubat’tan beri gördüğümüz Yahudi kaynaklı muhalefet ve muhalefetin
boyutunun genişliği ve derinliği bu tespite hak verdiriyor. Mesela
Yahudi sermayesi ile kurulmuş bazı medya kaynakları filmi destekleyen
yayınlarda bulunan kurumlara çoktan “Elite Media” adını taktı bile.
Film,
yüzde yüz doğru bile olsa dünü bugünde yaşamak ve yaşatmayı amaçlayan
düşmanlık esası üzerine kurulu ilişkiler toplumsal hafızaya faydadan çok
zarar verecektir. Bu zararın izleri de yıllar ve nesiller boyu
silinmeyeceği gibi, neticesi farklı alanlarda hep menfi biçimde
yansıyacak düşmanlıkların hortlamasına sebep olacaktır. Halbuki
inançsızlık, terörizm, AIDS, alkol, sigara ve uyuşturucu gibi kötü
alışkanlıklar, sosyo-ekonomik dengesizlikler insanlık ailesinin mutlaka
çözmek zorunda olduğu problemlerdir. Bu problemlerin çözümü ise birlik
ve beraberlikten geçer. Öyleyse tarihte cereyan etmiş sosyal, siyasal,
kültürel, dini birçok arka plan şartlarına bağlı olarak gelişen bu ve
benzeri olaylar bir kenara bırakılarak birlik olma cihetine
gidilmelidir. Bu açıdan bir anlamda Hıristiyan-Yahudi düşmanlığını
doğurabilecek veya körükleyebilecek bu filmin barışa hizmet etmeyeceği
muhakkaktır denilebilir.
Bundan
daha ötesi ve tehlikelisi, taban kitlenin başrolleri oynadığı/oynayacağı
bu düşmanlık aslında bir yangına benzetilebilir. Film, teşbihini
yaptığımız yangının ilk kıvılcımıdır. Filmin gösterime girdiği ülkelerin
de katılmasıyla küresel boyut kazanan tartışmalar gösteriyor ki yangın
çıkmış ve alevleri yavaş yavaş tüm dünya kamuoyunu sarmaya başlamıştır.
Halbuki bilinen gerçektir; yangını çıkartmak elimizde olsa da söndürmek,
alevlerini kontrol etmek mümkün değildir.
Modernizm
ve dinin gücü
Son bir
nokta; tüm zamanların gişe rekorunu kıran bu film aslından bir başka
açıdan bakıldığında dinin yenilmez gücünü bir kere daha ortaya koymuş
bulunmaktadır. ABD gibi tüm farklılıkları “melting pot; eritici kazan”
içinde eritip materyalist bir dünya görüşünün tüm maddi imkanlarını
vatandaşlarına sunan bir ülkede filme gösterilen ilgi maddi doymuşluğun
yanı sıra manevi açlığa işaret etmez mi? İki hafta içinde milyonlarca
insanın milyonlarca dolar ödeyip, saatlerce kuyrukta bekleyerek –ki
onlardan biri de benim– filmi izlemesi başka ne ile izah edilebilir?