|

Çeviren :
M. Kürşad ATALAR
mkatalar@hotmail.com
The
American Political Science Review, Cilt:.72,1978, s. 859-870
Siyasetin
Yapısı
‘Siyaset’in sınıflandırıcı tanımları, sınıf özelliklerini, siyasi
olayların heterojen sahasına dahil etme noktasında sürgit başarısızdır
ki bu da ‘siyaset’in de bilinen/standard bir salkım/demet* kavram olarak
görülebileceği düşüncesine yol açar. Bununla birlikte, özellik
salkımlarını, bir kavramın mutad kullanımlarında oldukça belirleyici
olan merkezi terimler yardımıyla düzenlemek mümkündür. Hatta bazı
terimler, katı betimleyicidir ve her halükarda anlamlı bir referans
olabilmek için gerek ve yeter şartları haizdirler. ‘Siyaset’ kavramı da,
katı betimleyici olmamasına rağmen, iki merkezi terimi (‘emretme’ ve
‘biraraya getirme’/ ‘çokluk’) içerir. Böylesi bir merkezi yapı,
‘siyaset’in bilinen/standart salkım-analizini, anlamın tüm boyutlarını
içermeksizin, anlamın uzanımları üzerinde yoğunlaştırır ve böylece
betimleyici olmayan merkezi terimler hakkında zayıf ve yeniden gözden
geçirilmiş bir tasnif çabasına izin verir. Merkezi terimlerin ‘siyaset’
kavramındaki çağrışımları, araştırma-faydasının bir yeterlilik kriteri
olarak değerlendirilmesini zorlaştırmayı ve siyasi ve siyasi-olmayan
olaylar arasındaki farklılıkları tespit ederken geleneksel statünün
kabulünü içerir.
Sınıflandırıcı** Tanımlar
‘Ekonomi’,
önceleri, kıtlık durumlarındaki insan davranışlarını araştıran bir bilim
dalı olarak tanımlanıyordu (Robbins, 1935). Aynı derecede kısa ve hoş
benzer tanımlar, son zamanlarda ‘siyaset’ için de yapılagelmiştir.
Siyaset, “değerlerin otoriter bir biçimde tahsisi”dir (Easton, 1953,
1965). Siyaset, iş (verme) ya da iş (verme) korkusunu kullanarak, az ya
da çok meşru fiziksel zorlamanın içselleştirilmesi ve benimsetilmesi”dir
(Almond, 1960). Siyaset, “otorite modelleri”dir (Eckstein, 1973). Bu
temel ve meşhur tanımlara, bir düşünsel çaba ve kapsamlı
değerlendirmeler neticesinde ulaşılmış olmasına rağmen, hepsi,
‘siyaset’in, ne olduğu konusunun basit bir tasnif egzersizi olarak
belirlenebileceğini varsaymaktadırlar. Buna göre, siyaset, ‘siyasi’
olarak görülebilecek bütün hadiselerde paylaşılan bir dizi sınırlı
özelliğin tasviri çabasıdır.
Tek
cümleyle ifade edecek olursak, ‘siyaset’in sınıflandırıcı tanımları
elverişlilik ölçütüne göre, dikkate değer biçimde tektiptir. İyi olsa
bile, bir tanımı başarılı kılan temel ilke, araştırmanın yararlı
olmasıdır. ‘Siyaset’ tanımlarının başarılı olup-olmadığına, siyaset
bilimi öğrencilerinin üzerinde çalıştıkları şeyi açıklamalarına ne
ölçüde yardımcı olduğuna göre karar verilmek durumundadır. David Easton,
ilk başlarda, ‘siyaset’i tanımlarken, kısmen, siyaset bilimi disiplinini
tanımlamak gayretiyle yola çıkmıştı ve bunu da bu uzmanlık alanında
uğraş verenlerin üzerinde çalıştığı konulara sistematik bir biçim
vererek bu uzmanlık alanına sistematik bir biçim vermek suretiyle
yapmıştı (Easton, 1953). Eckstein, herhangi bir ‘siyaset’ tanımının
yeterlilik kriterlerinin kaynağının siyaset bilimcilerin ‘subjektif
çıkarları’ olduğu düşüncesini açıkça desteklemektedir (Eckstein, 1973,
p.1158).
* Salkım
(Cluster): aynı veya benzer anlam taşıyan ardışık ve birleşik kelime
demeti.
**
Sınıflandırıcı (Taxonomic) : 1) Sınıflandırma ilke, kural ve
prensipleri. 2) Yerleşik kategorilerdeki organizmaları sınıflandırma
süreci, ilke ve teorisi.
Yaygın
olarak paylaşılan yeterlilik kriterlerine ek olarak, ortak bir tanımlama
metodunun da, belirli ‘siyaset’ tanımları üzerinde bazı hoş mutabakatlar
hasıl etmesi umulabilir. Ancak sorun bu değildir. Asıl mesele,
‘siyaset’in tanımlayıcı vasfını karşılamaya aday terimlerin, sıklıkla
tasnifçi yaklaşımdaki dost rakiplerin yakıcı eleştirilerine ve en
hararetli eleştirel salvolarına muhatap olmalarıdır. Easton, siyasal’ı
tedkik ederken, seleflerine, zamanlaması dikkatli bir şekilde seçilmiş
darbeler indirmişti. Eckstein ise, Easton’ı reddeder. Önerilen tanım,
çoğu kez, aceleye getirilir ve kuşatıcı olmaktan uzaktır. Almond’un
(daha önce, Weber’in yaptığı tanımda olduğu gibi) kaba kuvvet kavramına
olan güveni, kimi zaman da, dostça ikna siyaseti ve kuralcılık-dışı
siyasetin geçerli olduğunu görmezden gelir (Hart, 1961). Karşılıklı
görüşme şeklindeki muameleler, maksimizasyon hareketleri,
kriter-oluşturma siyaseti, “otoriter dağıtım”ın kapsamadığı olaylar
arasında görünmektedir (Mitchell, 1961; Frohock, 1974, 1977; Sorzano,
1977). Simetrik muamelelerin “otorite yapıları”nın dar kapsamına
sığmadığına dair Eckstein’in itirafı, sınıflandırma yöntemiyle tespit
edilen ölüm oranlarının kötü bir hatırlatıcısıdır.
Sınıflandırma metodunun içindeki eleştirilerin kolay başarısı, bize,
bizzat metotta bir yanlışlık olup-olmadığını sorma yetkisi verir.
Wittgenstein’in son yazılarına bakarak söyleyebiliriz ki, son dönemlerde
yapılan çalışmalar, ‘siyaset’i sınıflandırıcı terimlerle tanımlamanın
mümkün olduğu iddiasını sorgulamıştır. Bunun aksine, ‘siyaset’,
sınıflandırıcı terimler için gerekli olan tek ortak özelliği haiz
olmamakla birlikte, ‘aile benzerliği’ tarzında zayıf bir bağla bağlanmış
heterojen olaylara teşmil edilebilen bir salkım terimdir (Connolly,
1974). Eğer ‘siyaset’ gerçekten bir salkım terim ise, o taktirde, tasnif
edici ‘siyaset’ tanımlarına ait kronik kusurlar anlaşılabilir.
Tanımlayıcı özelliği karşılama noktasındaki her bir aday terim,
‘siyaset’ ailesinin bazı üyeleriyle sınırlandırılmalıdır; bu da sonuçta
yetersizlik temelinde getirilen eleştirileri haklı kılar.
“Siyaset”e
sınıflandırıcı gözle yaklaşmanın neden olduğu belalı soruların gayet
kolaylıkla cevaplanabileceğinin bilinmesi, bir yandan insanın içini
ferahlatırken, öte yandan sıkıntı verir. Bütün bir siyaset teorisyenleri
kuşağının –Weber dahil edilirse, teorinin modern tarihinin de- temel
tanımlama metodu konusunda yanlış üzerinde olduğu, hatta inatçılık
derecesinde mutaassıp olduğu ortaya çıkmıştır. Kavramsal değişimlerde,
hatta yeni düşünce okullarının ortaya çıkışında talihin dramatik bir
şekilde tersine döndüğü bu türden durumlarla sık sık karşılaşılır. Fakat
yeni düşünce okulları sıklıkla ölü doğmuş olduğu için, tanımlama
çabasından bütünüyle vazgeçmenin gerekip-gerekmediğini sormak
isteyebiliriz. Dil (Chomsky, 1972), antropoloji (Levi Strauss, 1963,
1966) ve erken-öğrenme teorisinin (Piaget, 1954, 1956) de aralarında
bulunduğu bir dizi alandaki gelişmeler, sabit yapılar kavramının
yabancısı olunmadığını göstermektedir. Felsefedeki son araştırmalar,
“asli” tanımların mümkün olduğuna dair kanaatlerin yeniden itibar
görmesine neden olmuştur (Kripke, 1972; Plantiga, 1974; Putnam, 1970,
1973, 1975). Eğer sabit ya da katı betimleyiciler dilin saygın
tamamlayıcı unsurları iseler, o taktirde, “siyaset”e sınıflandırıcı
metodla yaklaşın görüşün, en azından ruhunu ve belki de bedeninin
parçalarını yeniden diriltmek mümkün olabilir.
Bu
makalenin amacı 1) “siyaset”i salkım kavramıyla tanımlamayı teklif eden
yaklaşımı incelemek ve 2.a) salkım yaklaşımına alternatif olacak ve 2.b)
siyasal araştırmalarda sınıflandırıcı çabaların imkanını çok net bir
şekilde yeniden gözden geçirmeyi önerecek bir yapısal “siyaset”
kavramsallaştırmasının şartlarına dair önerilerde bulunmaktır.
Salkım
Kavramlar
“Aile
benzerliği”, pekçok dil bilmecesini çözmek için iyi bir araçtır. Bu,
köken itibarıyla, ortak bir dünya ile tasvir edilebilecek şeylerin ortak
özellikleri olması gerektiği düşüncesini iptal etmek için kullanılmıştır
ki bu, kullanılagelen dilin desteklemediği bir düşüncedir. Wittgenstein
(1953), bunu ispatlamak için ‘oyun’ kavramını kullanmıştır: “eğer onlara
(oyunlara) bakacak olursan, hepsinin ortak özelliği olan birşey
göremezsin. Gördüğün sadece benzerlikler, ilişkiler ve diğer...benzeri
özelliklerdir.” (p.31). Ardından: “tıpkı bir ip örerken, lifleri
birbirinin içinden geçmeli bir şekilde büktüğümüz gibi. Bu ipin
sağlamlığı, tek bir lifin, boydanboya ipin içinden geçiyor oluşundan
değil, pek çok lifin içiçe geçiyor oluşundandır” (p.32). Dolayısıyla,
ortak adların bir sınıf özelliği göstermesi gerekmez, ancak burada,
hiçbiri, kelimenin tasvir ettiği şeylerin tümünde bulunmayan bir grup
özellikten bahsedilebilir.
Son
dönemlerde ortaya atılan referans salkım teorileri, “aile benzerliği”
fikrine dayandırılmıştır. Salkım teorileri, tek bir özelliğin, bir ismin
referansını teşhis etmek için seçilebileceği tezini reddeder, çünkü hiç
bir özellik doğru referans için vazgeçilmez/asli olarak görülemez.
Mesela, eğer Sokrat’ı bir öğretmen ve Plato’nun arkadaşı olarak
tanımlarsak, bu durumda, Sokrat’ın, Eflatun’un hocası olmadığı ya da onu
hiç tanımadığını bile varsaydığımız gerçek-dışı bir durumdan bahsetmiş
oluruz ki, bu da ‘Sokrat’ sözcüğüne gönderme yapmayı imkansız kılar,
Açıkçası bu bir saçmalıktır. Çünkü bu, önemli olsa bile, Sokrat
hakkındaki bir gerçeği – Plato’nun hocası olduğu gerçeğini –
vazgeçilmez/esastan bir özellik haline getirir. Özellikle de Sokrat’ın,
hiç hocalık yapmasa bile, yine Sokrat olabileceği hususunun
reddedilemeyeceği gerçeği ortada iken... Salkım teorilerinin yandaşları,
bir özellikler grubunun, doğru göndermeler yapmayı mümkün kıldığı
görüşünü savunurlar. Buna göre, grubun hiçbir tekil üyesi, bu işi tek
başına yapamaz (Searle, 1958).
Salkım
özelliği taşıdığı varsayılan terimler, günlük dilde herkesçe bilinen
anlamlarıyla kullanılabilir. Örneğin, ‘limon’ terimini ele alalım
(Scriven, 1959). Limon, sarı renkli, eliptik şekilli, asitli, belirli
bir hacmi ve sertliği olan, kabuğu belirli sertlikte/yumuşaklıkta olan,
ağaçta yetişen, sıcak iklimde yetişen v.s. bir meyvedir. Bu özelliklerin
tümünü haiz bir obje, limondur. Fakat bu özelliklerin bir veya daha
fazlasını taşımayan limonlar da olabilir ve bu durumda dahi o nesnelere
limon denir. Tıpkı meyve üreticilerinin pembe bir limon yetiştirmiş
olması durumunda olduğu gibi... Tek bir özelliğin değil, bazı özellikler
demetinin kat’i sonuç verdiği söylenebilir. Ya da belirli hastalıkları
ele alabiliriz. Örneğin, Hodgkins hastalığında, birleşik semptomlar
demetinin hastalığa neden olduğu kabul edilebilir ama hiç kimse
hastalığın tek bir özellik nedeniyle ortaya çıktığını, kesin bir dille
söyleyemez (Putnam, 1975). Öyle görünüyor ki, ev, ağaç, ekmek, at...
türünden terimlerin tümü, salkım teorilerine tastamam uygun düşmektedir.
Siyasal
söylemin dilinin, vazgeçilmez özelliklerden çok salkım referansına sahip
olduğu görülmektedir. Örneğin, demokrasi kavramının anlam dünyasında,
iktidarın paylaşımı, ekonomik denklik, siyasette yaygın katılım,
iktidara ulaşmanın yollarının açık tutulması, bir sistemin vatandaşların
tercihlerine, sivil özgürlüklere ve haklara riayet etme kapasitesinin
olması özellikleri vardır. Bu özelliklerin tümüne sahip olan bir siyasal
sistem, hiç kuşkusuz, demokratiktir. Fakat bu özelliklerden bir ya da
daha fazlasının yokluğunda bile, o sistem, demokratik olma vasfını
korur. Ya da ırkçılığı da aynı kategori içinde değerlendirebiliriz:
ırkçılık, hiçbiri, olgu için gerek ve yeter şart özelliği taşımayan
birbirine bağlı bir demet semptomdan oluşmuş bir başka hastalıktır. Bu
kavramın anlam dünyasında, otorite, temsil ve ikna özellikleri vardır
ki, bunlar, toplumsal yaşamla ilgili pek çok kavramın, hiçbiri, terimin
çağrıştırdığı tüm olaylarda mevcut olmayan bir dizi farklı özellikler
gösterebilir.
Bazıları
‘siyaset’in bizatihi bir salkım kavram olduğunu öne sürmüşlerdir
(Connoll, 1974). Örneğin, siyaset, emretme, müzakere, kurumsal değişim,
kanun çıkarma, para basma, tahsis etme, üretim ve benzeri durumları
içerebilir. Bu özelliklerin biri ya da daha fazlasının yokluğu sonucu
değiştirmese de, bunların tümünü içeren herhangi bir sosyal sistemin,
siyasal sistemi de vardır. Eğer ‘siyaset’ bir salkım kavram ise, o
taktirde, sınıflandırıcı kavram arayışında olanların çabaları boşa
gider. Salkım teorisinin mantığına göre, hiçbir tekil özelliğin, bir
terimin anlamını yeter/asli şart olarak karşılayamayacağı şartı vardır.
Çünkü bir özelliği, bir salkım terimi kullanarak tanımlarken kendisinden
emin olduğumuz tüm şeylere ortaklaşa taksim edemeyiz. ‘Siyaset’, bazan
bir emretme biçimi (iktidar, otorite), bir başka zaman bir pazarlık
süreci, kimi zaman birimler arasında hiçbir bağlantı olmaksızın
gerçekleştirilen kurumsal tadilatı içerir. Bu özelliklerin tamamı (ya da
daha fazlası) ‘siyasal’ olarak nitelendirilebilir. Ancak hiçbir ortak
özelliğin, bunların tümüne teşmil edilmesi mümkün görünmemektedir.
‘Siyaset’e
salkım teorisi bağlamında yaklaşan görüşten bir ek hisse çıkarılabilir.
Eğer bir dizi birbiriyle uyumsuz olay, siyasal olarak
tanımlanabiliyorsa, o taktirde, bu olayların şu ya da bu yönüne vurguda
bulunmanın ciddi anlamda bir değer ifade ettiği söylenebilir. Mesela
Marksistler’in, aile gibi kurumları siyasal olarak görme eğilimi vardır.
John Stuart Mill’in entelektüel takipçileri, ‘siyaset’in bu kadar geniş
anlamlı kullanılmasına karşı çıkarlar ve terimin daha formel hükümet
faaliyetleriyle (ünlü ‘başkasına zarar verme’ kriterinden hareketle)
sınırlandırılmasını tercih ederler. ‘Siyaset’in grameri veya siyasetin
tanımlama gücü geniş ve çeşitli olduğu için, terimin teşmil edildiği
alanlar konusundaki anlaşmazlıklar (Mesela Mill’e karşı Marx’ta olduğu
gibi) değer-bazlı olmalı (dilsel ya da ‘gerçek’e ilişkin olmamalı) dır.
Kulağa hoş gelen şu siyaset tanımında ise, o, ‘özü itibarıyla
tartışmalı’ bir kavramdır (Gallie, 1955; McIntyre, 1973; Connolly,
1974). Kavramın doğru kullanımı konusunda bitmez-tükenmez tartışmalar
vardır ve bazılarını istisna tutarken, bazı hadiseleri bu terimle
gruplandırmanın mantığı, kişinin takdirine (ahlaki yargılarına?)
dayanmaktadır (Connolly, 1974).
Bu
tartışmalardan şu sonuçlar çıkmaktadır: 1) ‘siyaset’, sınıflandırıcı
özellikleri biriktirmek için, kafi miktarda heterojen olan olaylara
teşmil edilir. 2) ‘Siyaset’in böylesi birbirine zıt hadiseler yumağına
da teşmil edilmesi, terimin pek çok ‘anlam’a ya da ‘meal’e sahip
olduğunu gösterir. 3) ‘Siyaset’in teşmil edildiği alanlardaki
değişiklikler, kişiden kişiye farklılaşan alternatif takdiri
bakışaçılarının bir fonksiyonudur. Böylece, sınıflandırıcı tanımlama
çabalarına, aynı zamanda, ölümcül bir darbe indirilmiş olur ki, bilgi
sosyolojisinin önde gelen simaları, buradan hareketle şu sonuca
ulaşmışlardır: temel değer-bazlı yaklaşımlar, olaylar demetine teşmil
edilebilen bu tür siyasal kavramların betimleyici kullanımında ortaya
çıkan farklılıkların kaynağıdır. ‘Siyaset’ de, bu kavramlar arasındadır.
Bereket
versin ki, bu iddiaların içeriklerinin uzun uzadıya ve daha dikkatli bir
şekilde incelenmesinden sonra konunun vuzuha kavuşması mümkün olabilir.
3) no’lu öngörü, salkım referans teorilerinin ilgi çekici bir kullanımı
olarak, burada bir kenara bırakılabilir. 1 no’lu öngörüde öne sürülen, “
‘siyaset’, sahiden, bir heterojen olaylar demetine teşmil edilir” tezi
ise, itiraf edilmelidir ki, doğrudur. Burada tartışılan mesele, 1.
öngörünün kabulünün, 2. öngörünün kabulünü de beraberinde
getirip-getirmeyeceğidir. Yani buradaki soru şudur: acaba, ‘siyaset’in
teşmil edildiği alanın heterojen oluşu, terimin de heterojen bir maksadı
ya da anlamı olmasını gerektirir mi? Bir başka ifadeyle, siyasetin
anlamı, bu terimin can sıkıcı bir şekilde değişken olan betimleyici
çalışma sahası tarafından iğdiş edilmiş sınıflandırıcı geleneğin yaptığı
tanımların amacı mıdır?
Salkım
Teorisinde Bazı Değişiklikler
‘Salkımlar’, garip gelecek ama, salkım-kelimelerdir. Salkımların
birbirinden tamamen farklı birkaç özelliği, hepsi bir salkım olarak
görülebilecek maddelerden oluşan bir gruplandırmaya imkan verir. Bu,
tektip bir özelliğin ancak kendini affettirici bir boyutu olmaksızın,
böyledir. Özellikleri gruplandırma konusunda aşağıdaki yöntemleri
nazar-ı itibara alabiliriz:
1) Bir
salkım, standart ve orjinal yaklaşıma göre, referans göstermek açısından
hiçbiri vazgeçilmez olmayan özelliklerin oluşturduğu bir ailedir.
Salkımın bazısı, ne miktarda olduğunu tahmin etmek zor olsa da,
gereklidir. Mesela ırkçılık, bir topluma ya da bireye ait tek bir
özellik değil, bazı durumlar ve tutumların toplamıdır.
2) Anlamı
doğru karşılamak için, özelliklerin sadece birisini kullanmak yetmez;
salkımı oluşturan özelliklerin tümüne ihtiyaç duyulabilir. Mesela,
özgürlük, alternatiflerin varlığı, seçebilme gücü, kısıtlandırılmama,
cezalandırılmama vd. özellikleri haiz bir kelime olarak tanımlanır.
‘Özgürlük’ kavramına ait özelliklerin tam olarak ve başarılı bir şekilde
listesi çıkarıldığında, ortak bir bağ olmaksızın koşulları gruplandırmak
mümkündür, ancak özelliklerin herbirinin yokluğunda, terimin anlamını
doğru karşılamak imkansızlaşır. Mesela, belirli suçlara ilişkin ağır
cezaların söz konusu olduğu bir ortamın, kavram listesindeki diğer tüm
koşullar mevcut olsa bile, tipik olarak, bir özgürlük ortamı olmadığı
düşünülebilir. Özelliklerin hiçbiri kavramı tanımlamak için kendi
kendine yeterli olmasa da, “özgürlüğün” tek tek her bir özelliği, anlamı
karşılamak için gerekli olabilir.
3) Birden
fazla olmamak kaydıyla, salkımın bazı özellikleri, tek başına anlamı
karşılamak için gerekli olabilir. Mesela, meşruiyet’i ele alalım:
kavram, karizma, gelenek, yasallık (Weber); doğal seleksiyon, şans,
mücadele sonucu elde edilen tecrübe (Spencer); tarihsel determinizm
(Stoacılar) vd. özellikleri içinde taşır. Doğal olarak, “toplumsal
düzenlemeleri ‘meşru’ kılan şey nedir?” sorusu, dilbilimci muarızlar
arasındaki küçük anlaşmazlıklardan ziyade, rakip felsefeler arasında
kıyasıya bir mücadelenin olduğu yoğun cedelleşmelerin kaynağını
oluşturur. Hatta felsefeler içinde bile, bir ya da bir başka özellik,
sıklıkla, rakip özellikleri bertaraf eder. Mesela, meşruiyetini
gelenekten alan bir toplumda bir karizmatık meşruiyetten asla
bahsedilemez. Özelliklerin oluşturduğu salkım, genellikle, terimin
anlamını karşılayacak herbir işlev için tek bir özelliğin kullanılmasına
izin verir. Bu tür bir salkımın, elbette Wittgenstein’in aklındaki
salkımla hiç alakası yoktur ve muhtemelen daha doğru bir şekilde,
kavrama dair farklı yorumlamalar (hatta belki de, kesin olmasa da,
farklı anlamalar/algılamalar) koleksiyonu olarak değerlendirilebilir.
‘Meşruiyet’ gibi kelimeler, hala, siyasal söylemin bir parçasıdır,
heterojen olaylara uygulanır, en üst düzeyde ‘özünde tartışmalı’
türdendir, bir özellikler grubundan oluşur vd... Ancak, bunlar
‘ırkçılık’ gibi, standart salkım kavramlardan değildir.
4)
Özelliklerden oluşan bir salkım, normal anlamıyla heterojen olabilir
fakat daha güçlü bazı bağlar, bu özellikleri ortak bir kökene
bağlayabilir. Mesela, otorite kavramında emretme hakkı, entelektüel
nüfuz, inanılacak bir ünvan (O.E.D); yasal salahiyet sahibi olma vd.
özellikler vardır. ‘Otorite’nin kullanımı, bu tür özelliklerin
oluşturduğu bir standart salkım söz konusu olduğunda işe yarayabilir.
Fakat kelimenin soy kütüğünü incelediğimizde, diyelim ki, bir hadisenin
‘faili’ veya ‘orjinal gözlemcisi’ gibi, ortak bir kökene ulaşabiliriz
(Friedman, 1973). Bir ortak köken, bir kelimenin özelliklerini, yanyana
değil, dikey olarak birbirine bağlar. ‘Otorite’nin çeşitli kullanımları,
anlamı karşılamak için gerekli olan asli bir özelliğe sahip değildir,
fakat belki sadece ortak bir kökeni, yani özelliklerin kendisinden neşet
ettiği tek bir dilsel kökü vardır. Kökler, dil ağacının o rengarenk
yapraklarından bir parça değildir, fakat farklı kullanımların kelimeye
dökülen formlarına ışık tutabilir/tutmaktadır, ayrıca bu kullanımların o
anlamlarla bağlantılarını da kurabilmekte ve kurmaktadır. ‘Otorite’
kavramıyla ilişkili özelliklerden oluşan salkım, ortak bir kökene
ulaşıldığında, (her ne kadar hiçbir asli özellik, kelime ile tasvir
edilen olaylara istendiği ölçüde teşmil edilemezse de), daha kolay
anlaşılabilir ve daha ailevi bir mahiyet kazanır.
5) Salkım
özellikleri, önemine göre sıralanabilir (Putnam, 1975). Tek başına
hiçbir özellik, ortak özellik olmayabilir ancak bazı özellikler, anlamı
karşılamak açısından, diğerlerinden daha merkezi bir konum işgal
edebilir. Mesela, pazarlık kavramını ele alalım. Kavramın, a) bir
sonuca ulaşmak için karşılıklı taviz verme, b) her iki tarafın sonuçtan
karlı çıkması, iktidarın eşit dağılımı, adil bir neticenin alınması,
pazarlık kuralları hususunda mutabık olmak vd. özellikleri vardır a)
şıkkındaki özellik ile b) şıkkı altında sıralanan özellikler, standart
bir salkım oluştururlar ve hiçbiri de anlamı karşılamak noktasında asli
değildir. Bazan pazarlıklar, denk olmayan güçler arasında yapılabilir,
adil bir neticeye ulaşamayabilir veya taraflar pazarlık kurallarında
anlaşamayabilirler vs. Pazarlık kimi zaman, bir tarafın isteklerine tam
olarak uygun bir netice de üretebilir ve böylece bir tarafın tutumundan
hiç taviz vermediği bir durum ortaya çıkarabilir (Pazarlık muamelesi,
önceden belli olmayan asimetrik bir anlaşma ihtimalini de kolaylıkla
ortaya çıkarabilir). Sıralanan özelliklerin tümünü yitirmiş olsaydık, o
taktirde, bir pazarlık muamelesinden bahsedemezdik. Fakat standart
salkımlar söz konusu olduğunda, diğerleri arasından tek bir özelliği
seçip, anlamı karşılamak için onun daima gerekli olduğunu söyleyemeyiz.
Ancak a)
ve b) şıkları arasındaki fark önemlidir. a) özelliği yani, “bir sonuca
ulaşmak için karşılıklı taviz verme”, pazarlığın (esasını değilse de)
tam ruhunu yakalamış görünmektedir. Bu, pazarlığın olduğu her durumda
karşılaşılabilecek bir özelliktir ve ne zaman ‘pazarlık’ kelimesini
kullansak, basmakalıp bir anlam olarak zihinlerde çağrışım yapar.
Pazarlığın ‘tanımlandığı’ her durumda, böylesi bir özellikle veya buna
çok benzeyen bir başkasıyla karşılaşılabilir. ‘Pazarlık’ konusunda kendi
dilsel yaklaşımından bu özelliği dışlamak isteyen konuşmacılar, niçin
dışladıklarına dair bir gerekçe öne sürmek durumundadır ya da dilsel
yeterliliği ölçmek için kullanılan –ve çok da zor olmayan- bir Rorschack
testinden geçemez. Bu özellik, asli değil, şarta bağlıdır; çünkü
karşılıklı taviz verme durumu olmaksızın da ‘pazarlık’ olabilir. Fakat
a) özelliği, ‘pazarlık’ kelimesini kullanırken, b) şıkkındaki
özelliklerden daha merkezi bir konumda görünmektedir (ki bizim
pazarlıktan anladıklarımız açısından bu, çok da hayati bir önemi haiz
değildir). Bu durum; tıpkı ‘kaplan’ için kullanılan ‘çizgili
kedigillerden’ özelliğinin merkezi konumuna benzemektedir
(Putnam,1975).
2. maddeyi
5. madde ışığında değerlendirdiğimizde, bunun, standart salkım
analizinin mantığını değiştirdiğini görürüz. Salkım tezinin temel
işlevi, başlangıçta, asli özelliklerin mevcut olduğuna dair düşünceyi
reddetmek suretiyle arizi ve asli özellikler arasındaki geleneksel
ayrımı reddetmekti. Eğer doğruysa, standart salkım yaklaşımı, ‘siyaset’i
sınıflandırıcı terimlerle tanımlamaya çalışanların çabalarının itibarını
zedeler, çünkü ‘siyaset’in anlamını karşılayacak doğru kullanımlar için
hiçbir özellik asli değildir. ‘Salkım’ konusundaki 2 ve 5 no’lu
varyasyonların hiçbiri, arizi ve asli özellikler arasındaki Aristocu
ayrımı uyandırmasa da, herbiri ‘tanımlama’ noktasında standart salkım
yaklaşımından daha sağlam bir anlayış ortaya koyar. 2. madde, gereklilik
kriterini salkımın tümüne teşmil eder; 3. madde, herbiri tanımlayıcı
statüdeki rakip yorumları seçip ayırır; 4. madde, dilsel kökeni,
birbirinden tamamen farklı özellikleri birbiriyle irtibatlandıracak ışık
tutucu bir unsur olarak sunar; 5. madde ise, bir ihtimal skalası
üzerinde, önemli özelliği önemsiz olanından ayırır. Özellikle 5.
maddenin, siyasal kavramların merkezi (sınıflandırıcı olmasa da)
özelliklerine kapı araladığı görülmektedir. Kapının ne kadar
açılabileceğini ise, kavramların merkezi özelliklerine atfedilen önem
belirler.
Yapısal
Özellikler (1)
Öz
Nitelikler
Başlangıçta, sadece birkaçımız hayattayken, ünlü bir hikaye, inananları
tarafından kesin gerçek olarak kabul ediliyordu. Hikaye şuydu: dil,
tahkikçi teze göre, cümle türlerine bölünebilir. Tecrübeyle tahkik
edilmiş cümleler, tıpkı “bekarlar uzun adamlardır” cümlesinde olduğu
gibi, sentetik veya deneyseldir. Diğer cümleler, kelimelerin tanımları
yoluyla tahkik edilirler ve bu yüzden, tıpkı “bekarlar, evlenmemiş
adamlardır” cümlesinde olduğu gibi, analitiktirler. Sentetik cümleler,
daima şarta bağlıdır (tersinin olması da mümkündür), asla doğru olmaları
gerekmez. Analitik cümleler ise, mutlaka doğrudurlar fakat tecrübe
edilmişlik iddiaları yoktur (yani totolojidirler). Buradan şu sonuç
çıkar: zorunlu gerçeklik sadece dilseldir, asla sentetik değildir.
Kabataslak
olarak böylesi bir hikayenin doğruluğunu, mantıksal deneycilik
geleneğinden gelenler kabul eder (Ayer, 1936; Hempel, 1965; Popper,
1959, 1962; Carnap, 1966). Bu hikayenin başı ve sonunun yer aldığı uç
noktaları hakkında son zamanlarda aceleci bir tavır ortaya
konulmaktadır. Analitik cümlelere tasvir edici bir tamamlayıcı parça
eklenmeye çalışılmış ve bu yolla, bu cümleleri tecrübeye teşmil etme
çabası gösterilmiştir (Buchvarov, 1970). Mesela, “kırmızı, pembeden daha
koyudur” cümlesi, tanım olarak doğrudur, ayrıca gözlem yoluyla doğruluğu
test edilebilir ve tecrübeyle sabit olma noktasında da bir iddiası
olduğu görülmektedir. Hikayenin diğer ucunda ise şu tez vardır: sentetik
cümleler, analitik gerçekliğin gerekliliğine denk bir
inhisarcı/alıkoyucu statüye sahiptir (Locke, 1969). Mesela, “hayat
sonludur” ve “New York’un yüzölçümü Paris’ten 5 inç daha büyüktür”
cümleleri sentetiktir ve bu yüzden şarta bağlıdır, fakat bilinen dünyada
yanlışlanması imkansızdır.
Bazıları,
analitik ve sentetik cümleler arasındaki uç noktaların teşhisinin zor
olduğu gerçeğini, bu cümleler arasında ayrım yapmayı imkansız gören bir
yaklaşıma da teşmil ederler (Quine, 1971). Cümleleri, analitik ve
sentetik gibi ikilemli düzenlemelere tabi tutmak yerine, dilin,
bağlayıcı şartı tecrübe olan ve özü de değişime ve reddedilmeye direnç
gösteren bir alan üzerinde taksim edilmiş olduğu görülebilir. Bu alan
üzerindeki herbir cümle, eğer alanın diğer bölümlerinde yeterli
düzenlemeler yapılırsa, muhafaza edilebilir ya da atılabilir. Fakat bu
alanın merkezinde öyle cümleler vardır ki, onların alıkoyuculuk
özelliği, alanın tüm bölümlerinin muhafaza edilmesi için gereklidir.
(“hayat sonludur” ve “bekarlar evlenmemiş adamlardır” cümleleri, merkezi
statüyü tanımlayabilir). Alanın civar/çevresel bölgelerindeki cümleler
ise, alanın herhangi bir yerinde önemli bir değişiklik yapmaksızın
atılabilirler (yanlışlanabilirler). (“Washington’da köpek sayısı
artıyor” cümlesi çevresel statüye örnek gösterilebilir). Bu alanın
değişen alıkoyma gücü, ‘sentetiğe karşı analitik’ ayrımına kayıtsızdır
ve böylece cümlenin her bir türünün, alanın herhangi bir yerinde yer
alabilmesine imkan verir ve hatta ‘gereklilik’ tabirini (geleneksel
olarak ‘analitiklik’ özelliğini karşılar) daha genel bir ifade olan
(benim deyişimle) ‘alıkoyma gücü’ tabiri ile yer değiştirirken, iki tür
cümle arasındaki farkı ortadan kaldırdığı bile söylenebilir.
Değişken
bir alıkoyma gücü alanı üzerinde dili düzenlemek, her bir cümle, en
azından prensipte reddedilebilir olduğu müddetçe, faydalı bir
programdır. Fakat programın pragmatik olma özelliği, mevcut meselelerin
kabulü açısından gerekli olan cümleler için geçerlidir. Eğer biz genel
programı siyasal söyleme de teşmil edersek, ortak-merkezli bir dizi
daire, 5. maddedeki salkımlara hamledilebilir. Kavramlara ait bazı
özellikler, yerini koruyabilme anlamında güçlü merkezi statüleri haiz
olabilirler. Böylece bazı özellikleri anlam alanından çıkarmak, bütün
merkezi olmayan/bağlı özellikleri ya da bunların pek çoğunu (veya daha
çevresel olanlarını) anlamsızlaştıracaktır. Bu tür merkezi özellikler,
kavramın tüm güncel/sıradan kullanımları için sabit bir konumu haizdir;
çünkü merkezi özelliklerin yokluğu, geride kalan özelliklerden oluşan
salkımı, anlamı başarılı bir şekilde karşılama noktasında yetersiz
bırakır.
Mesela,
‘demokrasi’ kavramına bir de bu açıdan bakalım. Kavramın a) halk
egemenliği ve b) iktidarın paylaşılması, ekonomik eşitlik, siyasete
yaygın katılım, iktidara uzanan yolların açık olması, bilginin
yayılması, sistemin vatandaşların taleplerine cevap verebilmesi, sivil
özgürlükler ve haklar, vd. özellikleri vardır. Anlamı karşılamak
açısından ‘demokrasi’den bahsedildiğinde, a) şıkkındaki özellik, b)
şıkkında sıralananlara göre daha merkezidir. b) şıkkında yer alan
herhangi bir özellik ve belki de bazı özellikler, demokratik bir
sistemde mevcut olmayabilirler. Fakat a) şıkkında zikredilen ‘halk
egemenliği’ özelliğinin yokluğu, bir sistemi demokratik olarak
nitelemeyi çoğunlukla engeller. b) şıkkındaki özelliklerin bir bölümünü,
halk egemenliğinin gerekli şartları olarak görmek suretiyle, ‘halk
egemenliği’nin merkezi konumu işgal etmiş olduğu da bazan kabul edilmiş
olur. Başka zamanlarda da, ‘halk egemenliği’ özelliği, farklı siyasal
rejimlerde sabit tutulur. Örneğin doğrudan demokrasi ve temsili
demokrasi örneklerinde sıfat değişse de, merkezi özelliğin değişmediği
söylenebilir.
‘Demokrasi’ teriminde, ‘halk idaresi’ özelliğinin konumunun sabit oluşu,
bir başka yolla da gösterilebilir. Bilindiği gibi, son zamanlarda
demokratik sistemlerde yaygın katılımın önemi üzerine tartışmalar
yapılmaktadır. Bazıları, ‘ilgisizlik’ benzeri işlevsel muadillerin,
iktidara ulaşma yollarıyla birleştiğinde, demokratik yönetimi, pratikte
tatmin edebileceğini savunmuşlardır (Dahl, 1961). Diğerleri ise, tam ve
sağlıklı demokrasiler için fiili katılımın önemini vurgulamışlardır
(Walker, 1966; Bachrach, 1967). Ancak tartışan tarafların hiçbiri,
demokrasiyi tanımlarken, ‘halk egemenliği’ kriterini dışlamamıştır.
Tartışma, ‘halk egemenliği’nin gerçek anlamda ne olduğu, yani bir
sistemin gerçekten halk egemenliği özelliğini haiz olduğunu kanıtlamak
için neyin gerekli olduğu sorusu etrafında dönmektedir. Bu tür bir
tartışmayı, Mao Tse-tung ile Dahl, Walker ve Bachrach arasındaki farazi
anlaşmazlıkla karşılaştırdığımızda, burada, tam olarak münakaşa edilen
hususun, ‘gerçek’ demokraside, bir devrimci öncünün mü yoksa halkın mı
hakiki manada egemen olduğu meselesi olduğu görülür. ‘Demokrasi’nin
merkezi özelliği üzerinde yürütülen bu tartışma, anlam üzerindeki
kavramsal tartışmaya daha yakındır. Ki bu, belki de son zamanlarda
‘siyaset’ kavramına eklemlenen şu meşhur ‘özünde tartışmalı’
diyaloglarından biri bile olabilir (Connolly, 1974).
Merkezi
özellikler hususunun salkım analizindeki etkisi giderek artmaktadır. Bir
merkezi özellik, anlamı doğru bir şekilde karşılama hususunda giderek
daha çok önemsenmektedir. Merkezi çıkardığında, normalde, merkezde yer
alan terim anlamlı bir karşılık bulamaz. Bağlı ya da çevresel
özellikleri çıkarıldığında ise, anlam mümkündür. Kavramların kullanımı
üzerindeki anlaşmazlık, ortak-merkezli daireler alanı üzerinde
giderilebilir. Çevresel/tali özellikler üzerindeki anlaşmazlık, ‘özden’
değildir, ancak merkez üzerindeki anlaşmazlık öyledir. Her merkezi
özellik, tadil edilebilir. Fakat merkezi tayin noktasında yapılacak bir
hata, kavramın işgal ettiği dil alanının diğer parçalarının yeniden
düzenlenmesini gerektirir. Ki bu durum, bazılarının ‘bilimsel
devrimler’in (Kuhn, 1962) kalbinde yer aldığını öne sürdükleri kavramsal
sapma/kaymalara ya da belki de –daha alelade bir ifade ile- kavramın
anlamındaki bir sapmaya benzer.
Yapısal
Özellikler (2):
Asli
Nitelikler
Merkezi
özelliklerin bile temin ettiklerinden daha güçlü bir ‘gereklilik’
anlayışı, son zamanlarda dil için öne sürülmüştür. Alıkoyma gücü
bağlamında dilin pragmatik olarak düzenlenmesi, merkezi özellikleri
çevresel olanlardan ayırır. Mesela, kaplanların hayvan olduğu iddiasının
(‘kaplan’ kelimesine göre daha merkezidir) doğrulanmasının zorluğu,
bütün kaplanların aptal olduğu iddiasınınkinden daha fazladır (Putnam,
1975). Ancak bizler kaplanların, bazı yönlerden, hayvan olmadığı ya da
en azından tek tip hayvanlar olmadığı bir dünya tahayyül edebiliriz.
Gelecekte, kaplan heykellerine can verecek bir süreç tahayyül edelim.
Eğer hayvanların özelliklerinden biri değiştirilirse, o taktirde, en
azından, bu şekilde yaratılmış olan kaplanların gerçekte hayvan
olup-olmadıkları sorulabilir.
Bununla
birlikte, bazı özellikler, her ne olursa olsun sabittir. Mesela, suyun
kimyasal yapısının H2O olması böyle bir özelliktir. Nerede olursa olsun,
H2O özelliğini taşımayan bir maddeyi su olarak tanımlamak mümkün
değildir. Sadece ve sadece atom numarası 79 olan madde altındır. Aynı
şekilde, limon, a) belirli bir kimyasal yapısı olan; b) sarı renkli,
oval şeklinde, tadı asitli olan, belirli bir hacim ve sertliğe sahip,
belirli bir kalınlıkta kabuğu olan, güneş ışığı alan bölgelerde yetişen,
vd. bir meyvedir. b) şıkkındaki özellikler, standard salkım-tipleridir.
Herbiri, ‘limon’ terimiyle, şarta bağlı olarak ilişkilidir ve hiçbiri de
anlamı karşılamak için gerekli değildir. Fakat a) şıkkında yer alan,
belirli bir kimyevi yapıya sahip olma özelliği, gereklidir. Kimyasal
yapı, atom numarası gibi özellikler, ‘katı betimleyiciler’dir. Yani
terimin anlamı tayin ettiği her yerde aynı şeyi kasteder (Kripke, 1972).
Başka hiçbir şey, tayin edici/betimleyici özelliğe sahip değildir ve
tayin edicilik özelliği olmaksızın hiç bir şeyi, su, altın, limon vs.
olarak nitelendirmek mümkün değildir. Bu tür özellikleri, metafiziksel
açıdan gerekli görmek çok uç bir yaklaşım sayılmamalıdır, çünkü bu
özellikler, tam da maddelerin varoluşu için gereklidir (Putnam, 1975).
Diğer
özellikler, gerek-şart olarak görülebilirler ancak anlamı doğru
karşılamak için asli şart değildirler. Henry Kissenger’in, adı Nancy
olan bir kadınla evli olması, şarta bağlı bir gerçektir, fakat onun
mensubu olduğu ailenin bir evladı olduğu gerçeği, zaruri bir
gerçekliktir. Ailesinin çocukları olmamış olsaydı, o, Henry Kissenger
olmaz ya da Henry Kissenger var olmuş olmazdı. Ancak Sn. Kissenger, hiç
evlenmemiş olsaydı dahi, şu an olduğu gibi bir insan olurdu.
Kissenger’in Birleşik Devletler’e hiç gelmeyip İngiltere’ye göç etmiş
olması durumunda hala Kissenger olup-olmayacağı sorusu ise öyle kolay
cevaplandırılabilecek bir soru değildir. İnsanın kimliğini araştıran
teorilerin, insanları insan yapan karmaşık gerçekleri tasnif edip
ayıklaması ve hatta doğru adlarla isimlendirildiğinde insan olmanın ne
olduğunu belirlemesi gerekir. Fakat insan kimliğinin oldukça karmaşık
yapısı tasnife tabi tutulmayı beklerken, kimliği tanımlama noktasında,
‘asli’ olanlar değil de ‘gerekli’ olan özellikler (mesela ‘nesil’ ile
ilgili olanlar) ayıklanabilirler.
‘Su’ ve
‘altın’ gibi doğal alana ilişkin kelimeler, gerek ve yeter özellikler
açısından sabittir. Bunlar salkım-terimler değildir. Ayrıca pragmatik
‘merkezi’ özellikler de taşımazlar. Bunlar daha ziyade şartlar değişse
de, değişmeyen köklü yapılardır. Kimlik için gerekli olan ama ‘asli’
olmayan ‘nesil’ gibi özellikler, hem salkım hem de ‘merkez’ analizi
yapmaya direnirler. Bununla birlikte, sabit yapılar, anlam teşmil
alanındaki çeşitlilikle uyumludur. Su, altın ve hatta Henry Kissenger
olarak adlandırdığımız şey, zamana ve zemine göre değişebilir. Fakat
yapısal terimlerle tanımlanmış maddelerin çeşitliliği, terimin yapısal
mahiyetini, ya da ‘anlam’ını etkilemez. Mesela, kimyasal yapı
bilinmediğinde (ki tarihsel olarak bu bilgiye yakın zamanlarda
ulaşılmıştır) ve sıvılar, yanlış bir şekilde, su olarak tanımlandığında
dahi (ki bugün kimyasal analiz neticesinde maddelerin asli özellikleri
diğerlerinden ayırd edilebilmektedir) su, yine H2O idi.
Başka bir
mukayese yapalım. Kurucu kurallar genel olarak düzenleyici kurallardan
ayırd edilirler (Searle, 1970). Düzenleyici kurallar, sadece diğer
kurallar bağlamında tanımlanmış bir eylemi düzenler iken, kurucu
kurallar bir eylemi ‘tanımlar.’ Mesela etiket kuralları, yeme eyleminin
öncesindeki aktiviteleri düzenlerken, satrancın kuralları, satranç
oyununu kurar. Kurucu kurallar, eylemlerin merkezi özellikleridir.
Stranç kurallarını değiştirdiğinizde, taşları istediğiniz yönde hareket
ettirebilirsiniz ve bu durumda sizin oynadığınız oyunun adı stranç
değildir artık (ama nezaket kuralları dışında yemek yediğinizde dahi,
siz hala yemek yiyorsunuzdur). Fakat kurucu kurallar, henüz eyleme
geçmeden değiştirilebilir. Stranç kurallarını belirleyen federasyon
şayet piyonların ilk hamlede bir kare ileri hareket etmesini bile
yasaklamaya karar verirse, stranç (farklı da olsa) hala ‘stranç’tır.
Bütün merkezi özellikler gibi, merkezdeki bir değişiklik, eylemin diğer
pek çok sektöründe değişikliğe neden olur (daha önemlisi, bu durumda,
strateji kuralları da değişir). Fakat revizyona gitmek mümkündür.
Bununla birlikte, sabit betimleyiciler ve gerekli özellikler, tashih
edilemezler. Eğer ilgili yapı farklı ise, bu durumda, su ve altın, su ve
altın değildir; ayrıyeten Kissenger, başka bir anne-babadan olmuş olsa,
o da kendisi olamaz. Kimyasal yapı, atom numarası ve nesil gibi köklü
yapılar, sonuçta, pragmatik merkez değildir, bilakis tıpkı klasik
anlamdaki ‘öz’ kelimesinin çağrıştırdığı gibi, terimlerin sabit
özellikleridir.
|
 |
|