|

Atasoy
MÜFTÜOĞLU
Küresel
Keyfilikler
Bugünün
tarihi yanlış yönde ilerliyor. Dünya ve insanlık, yanlış bir yöne doğru
sürükleniyor. Yanlış ve acımasız zamanlarda yaşıyoruz. Günümüz dünyası
yalnızca sermayenin ve kötülüklerin özgür olduğu bir dünyadır. Sınırsız
ihtiraslar, sınırsız ahlaksızlıkları, sınırsız ahlaksızlıklar da
sınırsız ihtirasları doğuruyor, büyütüyor. Emperyalizm, dünyayı her
durumda bir düşmanla düşünüyor, bir düşmanla algılıyor ve bir düşmanla
belirliyor. Hem ideolojik emperyalizm, hem de enerji emperyalizmi bir
araya gelerek, bütün emperyalizmleri rahatça sürdürebilmek için “terörle
savaş” maskesini kullanıyor ve çıkara dayalı kirli ittifaklar kuruluyor.
Ekonomik hırslar, sınırsız hale gelince, tahakküm ve emperyalizm gündeme
giriyor, hayata geçiriliyor.
Dünya
politikalarına, muhteris ideolojik/politik yapılar ve seçkinlerle,
teknoloji ideolojisi yön veriyor. Yönetici kadroların ihtiyaçları, bütün
insanlığın ihtiyaçlarından daha öncelikli sayılıyor. Bugünün dünyası
sosyal, ahlaki, kültürel kaygılara yer vermeyen bir dünya olduğu için,
sosyal, ahlaki, kültürel değerleri tahrip pahasına keyfi savaşlar, keyfi
işgaller gerçekleştiriliyor. Düşünsel, kültürel hayatlar, ticari
hareketlerin, sermaye hareketlerinin etkisi altında sürdürülüyor.
Vahşete
dayalı güvenlik politikaları, daha çok terör, daha çok istikrarsızlık,
daha çok ayrılıkçılık üretiyor. Vahşete dayalı güvenlik politikaları,
körleştirici bir ideolojik bağnazlığa ve ideolojik cinnete dönüşüyor.
İslam toplumlarının temel duyarlılıklarına karşı çok ağır suçlar
işleniyor. İşgal altındaki ülkelerde görülmemiş gaddarlıklar
uygulanıyor; işgal altındaki toplumlarda hayat, bütünüyle yıkılmış
hayatlara, işkenceye dönüşen hayatlara, yaralı hayatlara dönüşüyor.
Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Çeçenistan’da toplumlarımız korkunç
bir biçimde hırpalanıyor, fiziksel ve ruhsal alanda ağır yaralar alıyor.
Ulusal
politikalar, küresel güçler tarafından güdümleniyor. Uluslararası
ilişkiler, güç ilişkilerinden ibaret bir mahiyet kazanıyor. Askeri
üstünlüğe dayalı siyasetlerin belirleyici olduğu günümüzde, dünya düzeni
ancak güçlü olanların var olabileceği bir düzen haline geliyor.
İdeolojik tercihler, ahlakın ve yasaların üzerinde tutuluyor. İslam ve
Müslümanlar, emperyalizmin propoganda aracı olarak kullandığı
tanımların, terimlerin sınırları içerisine çekilmeye çalışılıyor.
Milliyetçilikler ve milli devletler, İslam Dünyası toplumlarında aziz
İslam’ı sonuna kadar sömürüyor, ancak İslam ve Müslümanlarla asla
bütünleşmiyor.
Bugün
üzerinde önemle durulması gereken köktencilik jeopolitik köktenciliktir.
Bu nedenledir ki, emperyalizm bugünün tarihinin bir parçası haline
gelmiş, zenginlik ve güç kaynakları kuşatılmıştır. Jeopolitik
köktencilik diplomasi yerine, militarizme başvurmayı alışkanlık haline
getirmiştir. Güçlü’ye hizmet eden bugünün tarihi, ideolojik sapkınlıklar
tarafından yönlendiriliyor. Bu yüzdendir ki, her türlü farklı unsur, bir
güvenlik sorunu olarak değerlendiriliyor. Paranoyak politikaların
dünyaya egemen olduğu içerisinde yaşadığımız dönem, tüm insanlık
değerlerinin sınandığı bir dönemdir. Bu dönemde ideolojik ütopyalar
mutlaklaştırılmaktadır. Hamasetle hipnotize edilen İslam toplumları,
hamasetle tarihsel çözümlemeler yapmaya çalışan İslam toplumları,
günümüze egemen olan siyasal patolojiler ve ideolojik travmalar
karşısında gerçek çabalar üretemiyor.
Hemen her
toplumda, hayatın bütün boyutları ekonomi tarafından işgal ve istila
edilmiş bulunuyor. Hayatın bütün boyutları maddi bir çerçeve içerisinde
algılanabilmekte, bütün toplumsal ve sosyal değerler, ekonomiye bağımlı
hale gelmektedir. Hayatımızda karlı olmayan ilişkilere, ilgilere,
uğraşlara yer yok artık. Üzerinde durduğumuz zeminler, her geçen gün
daha da kaygan hale geliyor. Bu zeminler, uzun vadeli, derinlikli insani
ilişkilere imkan tanımıyor. Başarı denilince akla yalnızca maddi
başarılar geliyor. Maddi çıkarlar uğruna, dostluklar, anlamlar,
değerler, anlamlı ilişkiler terk edilebiliyor. Bencillikler çoğaldıkça,
iletişim, etkileşim zorlaşıyor. Aşağılık, küçük, ucuz ihtiraslar, ahlaki
iklimi/çevreyi kirletiyor. İdeallerimiz, gerçeklik karşısında
tutunamıyor, gerçeklik, hayatımızın ahlaki/derûni boyutunu yok ediyor.
Bireyler yalnızca kafalarıyla var olan; kalpleri, gönülleri, ruhları,
vicdanları olmayan bireyler haline geliyor. Bütün bu olumsuz gelişmeler
nedeniyle, insani yanlarımız, içeriklerimiz, ilgilerimiz,
yoğunluklarımız maalesef eksiliyor. Ahlaki bünye ve toplumsal bünye
zayıflayınca, keyfi iktidarlar güçleniyor. Kendi içeriklerimizi
kaybediyor, ödünç içeriklerle hayatta kalmaya çalışıyoruz.
Gereği
gibi inanmadığımız için olacak, gereği kadar inandırıcı olamıyoruz.
Jeopolitik yaklaşımları, görüşleri, ilişkileri esas aldığımız için,
insani, vicdani yaklaşımları, ilişkileri terkediyoruz.
Kalbimizi
terk ediyoruz.
Koşulları
kabul ederek, koşulları mazeret sayarak, yanlış düşünmeye, yanlış
yaşamaya ve yanlış ilişkiler kurmaya başlıyoruz. Kendi inanç ve değer
iklimimizden, zemininden koptuğumuz için, önce kendimize
yabancılaşıyoruz. İnançlarımıza ve değerlerimize güncel anlamda bir
içerik kazandıramıyoruz.
Ne
pahasına olursa olsun, doğru tarafta yer almalıyız.
Çok güçlü
ve derin bir özgüvene sahip olmalıyız.
Yüreğimizden gelenleri söylemeli, yazmalıyız.
Düşünsel
haritamızı özgürce ve yeniden çizerek, karşı karşıya bulunduğumuz
tarihsel kopuşu durdurmalıyız.
Medya
tarafından üretilen tüm imajlar karşısında dikkatli olmalıyız, eleştirel
olmayı başarmalıyız. Medya malzemesi olmamak, magazin malzemesi olmamak
için büyük bir dikkat göstermeliyiz.
Günümüzde
bütün bir insanlık hayatı propogandaya boğulmuş durumdadır. İdeolojik ve
ırkçı saplantılar, sapkınlıklar, sahtekarlıklar, çarpıtmalar ve beyin
yıkama yöntemleriyle kamuoyu oluşturulmaktadır. İslam karşıtlığı ve
nefreti, bugün küresel bir politikaya dönüştürülmek istenmektedir. İslam
ve Müslümanlar hakkında, klişelerden ibaret uydurma söylemler gündemde
tutulmaktadır. Bu tür söylemler, Müslümanları nesneleştirmeyi amaçlayan
söylemlerdir. Bugün, neredeyse bütün toplumlarda gündem, Amerikan ve
İsrail algılarına göre belirleniyor. Amerikan ve İsrail çıkarlarına göre
tanımlanıyor, insanlar ideolojik bağlamda standartlaştırılıyor.
Dışlayıcı ve kökten ötekileştirici söylem, hegemonyacılığı esas aldığı
için, bütün kavramları, anlamları saptırıyor. Egemen sistem bütün
bireyleri hiç bir şey düşünmeyen, hiç bir şey hissetmeyen bireyler
haline getiriyor. Çıkara dayalı yaklaşımlar, bütün rejimleri, sosyal,
kültürel, ahlaki sorunlar konusunda duyarsızlaştırıyor. Kendi
çıkarlarının peşinde koşan bireyler, toplumlar, devletler,
imparatorluklar, hiç bir şekilde, hiç bir zaman insanlık sorunları
bağlamında sorumluluk almıyor.
Ahlaki
sorumluluğa sahip olmayan politikalarla evrensel topluma hitap
edilemiyor, evrensel toplum temsil edilemiyor. Türkiye’nin Amerika ve
İsrail ile ilişkilerinde izleneceği gibi; Türkiye, Amerika ve İsrail
siyasetlerinin nesnesi konumuna sürükleniyor, Amerika ve İsrail
algılarına göre ilişkiler geliştiriyor.
Bugün
koşullar ve tarih Müslümanlardan yana değil. Bu nedenle yanlış umutlara
yaslanmamak gerekir. Bugünün gerçekliği karşısında, kendi anlam ve önem
sistemimizle, kendi değer sistemimizle kendimizi temsil edemiyoruz.
Hemen her alanda, düşünsel, kültürel, siyasal alanda bütün kadrolar
konformizme teslim olmuş görünüyor. Mucizevi olaylar, oluşlar, zuhurlar
bekleyerek değil, iradeci bir tercihle, eylemde bulunarak içerisinde
bulunduğumuz karmaşık süreçleri aşabiliriz. İslam dünyası toplumlarında,
Türkiye’de de açıkça görüldüğü üzere, bir tıkanma durumu, bir
etkisizleşme durumu, bir moral çözülme durumu yaşanıyor, siyasal bir
teslimiyetçilik yaşanıyor. Her gün, sistem tarafından bir şekilde
incitiliyoruz, yaralanıyoruz, rencide ediliyoruz, taciz ediliyoruz.
Ruhumuzu altüst eden gelişmelerle karşılaşıyoruz. İdeolojik bürokrasinin
gücü herkesin ve herşeyin üzerinde olduğu için, Müslümanlar bir türlü
tam yurttaşlık imkanlarına sahip olamıyor.
İnançlarımızla bütün yeryüzüne aitiz.
İnançlarımızla her yerdeyiz.
İnançlarımızı bütün bir kalbimizle, varlığımızla ve onurumuzla temsil
edebilmeliyiz. Her zaman, her düzlemde çok temiz bir konumda
bulunmalıyız. Yarar hesapçılığına dayalı ilgiler ve ilişkilere itibar
etmemeliyiz. Adaleti ve iyiliği yalnızca kendimiz için değil, bütün bir
insanlık için istemeliyiz. Her şartta hizipçiliği ve partizanlığı
reddederek, insani ve ahlaki dünyanın hizmetinde olmalıyız. Hiç bir
nedenle, hiç kimsenin “adamı” olmamalıyız. Hizipçi ve partizan
tiplerden, insanlık için örnek alınabilecek bir kişilik çıkmamıştır.
Hizipçi ve partizan kişilikler, hiç bir şekilde, bütüne yönelik ilgileri
temsil edemezler, bütüne yönelik hassasiyetlere sahip olamazlar. Yüksek
sorumluluklar taşıyanlar, yanlış, kötü, çirkin, kirli, aşırı, ölçüsüz
temsillere fırsat vermezler. Özellikle günümüzde, Türkiye’de olduğu gibi
bütün dünyada İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak, medyatik gündemde,
çok marjinal, çok hastalıklı ve inhiraf içerisinde bulunan kimi
unsurlar, merkezi unsurlar gibi yansıtılmaya çalışılıyor. İslam ve
Müslümanlarla ilgili gündem, bilgi içermiyor, adalet içermiyor, ahlak
içermiyor, sadece çarpıtma ve cehalet içeriyor, önyargılı bir algılama
ve zihniyet biçimi içeriyor.
|
 |
|