Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 301 | Ocak 2004

                   

 

Atasoy MÜFTÜOĞLU

Küresel Keyfilikler


Bugünün tarihi yanlış yönde ilerliyor. Dünya ve insanlık, yanlış bir yöne doğru sürükleniyor. Yanlış ve acımasız zamanlarda yaşıyoruz. Günümüz dünyası yalnızca sermayenin ve kötülüklerin özgür olduğu bir dünyadır. Sınırsız ihtiraslar, sınırsız ahlaksızlıkları, sınırsız ahlaksızlıklar da sınırsız ihtirasları doğuruyor, büyütüyor. Emperyalizm, dünyayı her durumda bir düşmanla düşünüyor, bir düşmanla algılıyor ve bir düşmanla belirliyor. Hem ideolojik emperyalizm, hem de enerji emperyalizmi bir araya gelerek, bütün emperyalizmleri rahatça sürdürebilmek için “terörle savaş” maskesini kullanıyor ve çıkara dayalı kirli ittifaklar kuruluyor. Ekonomik hırslar, sınırsız hale gelince, tahakküm ve emperyalizm gündeme giriyor, hayata geçiriliyor.

Dünya politikalarına, muhteris ideolojik/politik yapılar ve seçkinlerle, teknoloji ideolojisi yön veriyor. Yönetici kadroların ihtiyaçları, bütün insanlığın ihtiyaçlarından daha öncelikli sayılıyor. Bugünün dünyası sosyal, ahlaki, kültürel kaygılara yer vermeyen bir dünya olduğu için, sosyal, ahlaki, kültürel değerleri tahrip pahasına keyfi savaşlar, keyfi işgaller gerçekleştiriliyor. Düşünsel, kültürel hayatlar, ticari hareketlerin, sermaye hareketlerinin etkisi altında sürdürülüyor.

Vahşete dayalı güvenlik politikaları, daha çok terör, daha çok istikrarsızlık, daha çok ayrılıkçılık üretiyor. Vahşete dayalı güvenlik politikaları, körleştirici bir ideolojik bağnazlığa ve ideolojik cinnete dönüşüyor. İslam toplumlarının temel duyarlılıklarına karşı çok ağır suçlar işleniyor. İşgal altındaki ülkelerde görülmemiş gaddarlıklar uygulanıyor; işgal altındaki toplumlarda hayat, bütünüyle yıkılmış hayatlara, işkenceye dönüşen hayatlara, yaralı hayatlara dönüşüyor. Afganistan’da, Filistin’de, Irak’ta, Çeçenistan’da toplumlarımız korkunç bir biçimde hırpalanıyor, fiziksel ve ruhsal alanda ağır yaralar alıyor.

Ulusal politikalar, küresel güçler tarafından güdümleniyor. Uluslararası ilişkiler, güç ilişkilerinden ibaret bir mahiyet kazanıyor. Askeri üstünlüğe dayalı siyasetlerin belirleyici olduğu günümüzde, dünya düzeni ancak güçlü olanların var olabileceği bir düzen haline geliyor. İdeolojik tercihler, ahlakın ve yasaların üzerinde tutuluyor. İslam ve Müslümanlar, emperyalizmin propoganda aracı olarak kullandığı tanımların, terimlerin sınırları içerisine çekilmeye çalışılıyor. Milliyetçilikler ve milli devletler, İslam Dünyası toplumlarında aziz İslam’ı sonuna kadar sömürüyor, ancak İslam ve Müslümanlarla asla bütünleşmiyor.

Bugün üzerinde önemle durulması gereken köktencilik jeopolitik köktenciliktir. Bu nedenledir ki, emperyalizm bugünün tarihinin bir parçası haline gelmiş, zenginlik ve güç kaynakları kuşatılmıştır. Jeopolitik köktencilik diplomasi yerine, militarizme başvurmayı alışkanlık haline getirmiştir. Güçlü’ye hizmet eden bugünün tarihi, ideolojik sapkınlıklar tarafından yönlendiriliyor. Bu yüzdendir ki, her türlü farklı unsur, bir güvenlik sorunu olarak değerlendiriliyor. Paranoyak politikaların dünyaya egemen olduğu içerisinde yaşadığımız dönem, tüm insanlık değerlerinin sınandığı bir dönemdir. Bu dönemde ideolojik ütopyalar mutlaklaştırılmaktadır. Hamasetle hipnotize edilen İslam toplumları, hamasetle tarihsel çözümlemeler yapmaya çalışan İslam toplumları, günümüze egemen olan siyasal patolojiler ve ideolojik travmalar karşısında gerçek çabalar üretemiyor.

Hemen her toplumda, hayatın bütün boyutları ekonomi tarafından işgal ve istila edilmiş bulunuyor. Hayatın bütün boyutları maddi bir çerçeve içerisinde algılanabilmekte, bütün toplumsal ve sosyal değerler, ekonomiye bağımlı hale gelmektedir. Hayatımızda karlı olmayan ilişkilere, ilgilere, uğraşlara yer yok artık. Üzerinde durduğumuz zeminler, her geçen gün daha da kaygan hale geliyor. Bu zeminler, uzun vadeli, derinlikli insani ilişkilere imkan tanımıyor. Başarı denilince akla yalnızca maddi başarılar geliyor. Maddi çıkarlar uğruna, dostluklar, anlamlar, değerler, anlamlı ilişkiler terk edilebiliyor. Bencillikler çoğaldıkça, iletişim, etkileşim zorlaşıyor. Aşağılık, küçük, ucuz ihtiraslar, ahlaki iklimi/çevreyi kirletiyor. İdeallerimiz, gerçeklik karşısında tutunamıyor, gerçeklik, hayatımızın ahlaki/derûni boyutunu yok ediyor. Bireyler yalnızca kafalarıyla var olan; kalpleri, gönülleri, ruhları, vicdanları olmayan bireyler haline geliyor. Bütün bu olumsuz gelişmeler nedeniyle, insani yanlarımız, içeriklerimiz, ilgilerimiz, yoğunluklarımız maalesef eksiliyor. Ahlaki bünye ve toplumsal bünye zayıflayınca, keyfi iktidarlar güçleniyor. Kendi içeriklerimizi kaybediyor, ödünç içeriklerle hayatta kalmaya çalışıyoruz.

Gereği gibi inanmadığımız için olacak, gereği kadar inandırıcı olamıyoruz.

Jeopolitik yaklaşımları, görüşleri, ilişkileri esas aldığımız için, insani, vicdani yaklaşımları, ilişkileri terkediyoruz.

Kalbimizi terk ediyoruz.

Koşulları kabul ederek, koşulları mazeret sayarak, yanlış düşünmeye, yanlış yaşamaya ve yanlış ilişkiler kurmaya başlıyoruz. Kendi inanç ve değer iklimimizden, zemininden koptuğumuz için, önce kendimize yabancılaşıyoruz. İnançlarımıza ve değerlerimize güncel anlamda bir içerik kazandıramıyoruz.

Ne pahasına olursa olsun, doğru tarafta yer almalıyız.

Çok güçlü ve derin bir özgüvene sahip olmalıyız.

Yüreğimizden gelenleri söylemeli, yazmalıyız.

Düşünsel haritamızı özgürce ve yeniden çizerek, karşı karşıya bulunduğumuz tarihsel kopuşu durdurmalıyız.

Medya tarafından üretilen tüm imajlar karşısında dikkatli olmalıyız, eleştirel olmayı başarmalıyız. Medya malzemesi olmamak, magazin malzemesi olmamak için büyük bir dikkat göstermeliyiz.

Günümüzde bütün bir insanlık hayatı propogandaya boğulmuş durumdadır. İdeolojik ve ırkçı saplantılar, sapkınlıklar, sahtekarlıklar, çarpıtmalar ve beyin yıkama yöntemleriyle kamuoyu oluşturulmaktadır. İslam karşıtlığı ve nefreti, bugün küresel bir politikaya dönüştürülmek istenmektedir. İslam ve Müslümanlar hakkında, klişelerden ibaret uydurma söylemler gündemde tutulmaktadır. Bu tür söylemler, Müslümanları nesneleştirmeyi amaçlayan söylemlerdir. Bugün, neredeyse bütün toplumlarda gündem, Amerikan ve İsrail algılarına göre belirleniyor. Amerikan ve İsrail çıkarlarına göre tanımlanıyor, insanlar ideolojik bağlamda standartlaştırılıyor. Dışlayıcı ve kökten ötekileştirici söylem, hegemonyacılığı esas aldığı için, bütün kavramları, anlamları saptırıyor. Egemen sistem bütün bireyleri hiç bir şey düşünmeyen, hiç bir şey hissetmeyen bireyler haline getiriyor. Çıkara dayalı yaklaşımlar, bütün rejimleri, sosyal, kültürel, ahlaki sorunlar konusunda duyarsızlaştırıyor. Kendi çıkarlarının peşinde koşan bireyler, toplumlar, devletler, imparatorluklar, hiç bir şekilde, hiç bir zaman insanlık sorunları bağlamında sorumluluk almıyor.

Ahlaki sorumluluğa sahip olmayan politikalarla evrensel topluma hitap edilemiyor, evrensel toplum temsil edilemiyor. Türkiye’nin Amerika ve İsrail ile ilişkilerinde izleneceği gibi; Türkiye, Amerika ve İsrail siyasetlerinin nesnesi konumuna sürükleniyor, Amerika ve İsrail algılarına göre ilişkiler geliştiriyor.

Bugün koşullar ve tarih Müslümanlardan yana değil. Bu nedenle yanlış umutlara yaslanmamak gerekir. Bugünün gerçekliği karşısında, kendi anlam ve önem sistemimizle, kendi değer sistemimizle kendimizi temsil edemiyoruz. Hemen her alanda, düşünsel, kültürel, siyasal alanda bütün kadrolar konformizme teslim olmuş görünüyor. Mucizevi olaylar, oluşlar, zuhurlar bekleyerek değil, iradeci bir tercihle, eylemde bulunarak içerisinde bulunduğumuz karmaşık süreçleri aşabiliriz. İslam dünyası toplumlarında, Türkiye’de de açıkça görüldüğü üzere, bir tıkanma durumu, bir etkisizleşme durumu, bir moral çözülme durumu yaşanıyor, siyasal bir teslimiyetçilik yaşanıyor. Her gün, sistem tarafından bir şekilde incitiliyoruz, yaralanıyoruz, rencide ediliyoruz, taciz ediliyoruz. Ruhumuzu altüst eden gelişmelerle karşılaşıyoruz. İdeolojik bürokrasinin gücü herkesin ve herşeyin üzerinde olduğu için, Müslümanlar bir türlü tam yurttaşlık imkanlarına sahip olamıyor.

İnançlarımızla bütün yeryüzüne aitiz.

İnançlarımızla her yerdeyiz.

İnançlarımızı bütün bir kalbimizle, varlığımızla ve onurumuzla temsil edebilmeliyiz. Her zaman, her düzlemde çok temiz bir konumda bulunmalıyız. Yarar hesapçılığına dayalı ilgiler ve ilişkilere itibar etmemeliyiz. Adaleti ve iyiliği yalnızca kendimiz için değil, bütün bir insanlık için istemeliyiz. Her şartta hizipçiliği ve partizanlığı reddederek, insani ve ahlaki dünyanın hizmetinde olmalıyız. Hiç bir nedenle, hiç kimsenin “adamı” olmamalıyız. Hizipçi ve partizan tiplerden, insanlık için örnek alınabilecek bir kişilik çıkmamıştır. Hizipçi ve partizan kişilikler, hiç bir şekilde, bütüne yönelik ilgileri temsil edemezler, bütüne yönelik hassasiyetlere sahip olamazlar. Yüksek sorumluluklar taşıyanlar, yanlış, kötü, çirkin, kirli, aşırı, ölçüsüz temsillere fırsat vermezler. Özellikle günümüzde, Türkiye’de olduğu gibi bütün dünyada İslam ve Müslümanlarla ilgili olarak, medyatik gündemde, çok marjinal, çok hastalıklı ve inhiraf içerisinde bulunan kimi unsurlar, merkezi unsurlar gibi yansıtılmaya çalışılıyor. İslam ve Müslümanlarla ilgili gündem, bilgi içermiyor, adalet içermiyor, ahlak içermiyor, sadece çarpıtma ve cehalet içeriyor, önyargılı bir algılama ve zihniyet biçimi içeriyor.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...