2003
Yılının son ayının (Aralık/17) son sürprizi galiba, Fransa’nın Orta
dereceli devlet okullarında başörtüsüne yönelik getirdiği yasaklama
oldu. ‘Ulusal Laiklik Komisyonu’ adını taşıyan bir komisyonun,
Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a sunduğu, kamusal alanlarda dini
sembollere yasak getirilmesini talep eden raporu Jacques Chirac
tarafından onaylandı. Cumhurbaşkanı Chirac, söz konusu yasak kararının
gerekçesini halka anlatırken yaptığı, 40 dakika süren ‘ulusa sesleniş’
konuşmasında, aslında yeni olmayan, fakat önemli bir isim tarafından
tekrarlanan bazı hususların altını bir kez daha çizmiş oldu. Ancak
yasanın, gelecek eğitim-öğretim yılında uygulanması kararlaştırıldı.
Chirac’a
rapor sunan, eski bakan Stasi başkanlığındaki komisyonda ‘müslüman’
üyeler de vardı ve bunlardan birisi, Türk okuyucusunun yakından tanıdığı
biri, Cezayir’li Profesör Muhammed Arkoun’du. Gelen haberlere göre
Arkoun karara aynıyla katılmıştı. Hatta bazı ‘müslüman’ asıllı üyelerin,
bu konuda Fransız üyelerden daha keskin tavırlar sergiledikleri bile
söylenmektedir.1
Konuşmasında bu yasayla bütün Fransız halkının gurur duyması gerektiğini
belirten, “Okulda türban, kippa ve büyük haç gibi dini sembollerin
bulunmaması gerektiği kanısına vardığını” söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı,
“Bu tarz dini sembollerin devlet okullarında yeri yoktur” diyordu. Ona
göre “Önemli olan Fransa'nın birliği ve Cumhuriyetin temeli olan
laikliğin devamlılığı”ydı. Chirac “Fransa'yı oluşturan değerler asla
unutulmamalıdır” derken, bu değerlerin temel çatısı olarak laikliği
kastediyor, birkaç cümle sonra ise bunu daha açık ifade ediyordu:
Chirac’a göre Cumhuriyetin temeli, zorlu çabalarla elde edilen laiklikti
ve bu ilkeden hiçbir koşul altında ödün verilmeyecekti! Üstelik de
Chirac, alınan kararın kesinlikle kişilerin dini özgürlüklerine müdahale
anlamına gelmediğinin bilinmesini istiyordu.2
Chirac
sözlerini şöyle sürdürüyor: “Cumhuriyet sosyal adaleti, eşitliği temel
alır. Bizim Cumhuriyetimizin de temeli budur. Fransa, bütün tarihiyle
göstermiştir ki farklılıklara açık, misafirperver, cömert bir ülkedir.
Bu özelliği de her zaman devam edecek. Demokrasinin temeli olarak
bilinen Fransa, bu değerlerini korumak ve halkı arasındaki parçalanmayı
engelleyebilmek için her türlü çabayı gösterecektir.” Hasılı Chirac,
başörtüsünü “Cumhuriyetin ve temellerinin zayıflatılması” olarak
gördüğünü açıkça kendi ağzından ifade etmiş oldu.
Bu
cümlelerdeki ‘sosyal adalet’, ‘eşitlik’, ‘farklılıklara açık olmak’,
‘cömertlik’, ‘halk arasındaki parçalanmayı engellemek’ ve ‘dini
özgürlüklere müdahale etmeme’ gibi sözcükler ne kadar manidar! Çünkü bu
sözler, bir Cumhurbaşkanı tarafından, başörtüsünün yasaklandığını
duyurduğu bir konuşmada geçiyor!
Öyle
anlaşılıyor ki, laikliğin beşiği ve anayasanın ilk maddesinde laikliği
yazmış bulunan iki ülkeden biri3 (ikincisi de Türkiye imiş) olan
Fransa’nın bu tavrı, bazı Avrupa devletlerinin de benzer adımlar
atacağının habercisidir. 11 Eylül 2001 tarihinden beri yapılan bunca
yayın ve en son İstanbul’daki terör olaylarından sonra, Avrupa’dan böyle
bir hamlenin gelmesi mukadderdi. Üstelik de Avrupa’da İslam’ın hızla
yayıldığı haberleri de, bu hamleyi olmazsa olmaz kılmaktadır.
Şunu
peşinen ve kesinlikle kabul edelim ki, Fransa’nın söz konusu yasası,
aslında sadece başörtüsünü hedeflemektedir. Yahudiler’in kippa’sı ve
Hristiyanlar’ın büyük haç’ı, müslümanların başörtüsünün od’una yandı.
Tıpkı Türkiye’de diğer meslek liselerinin, İmam -Hatip Liseleri’nin
ateşine yandığı gibi... Çünkü ‘objektiflik’ ve laikliğin son
zamanlardaki moda tanımı gereği, “bütün din ve inançlara eşit
mesafedeyiz” mesajının verilmesi isteniyordu. Herkes kabul eder ki,
Fransa Cumhuriyeti’nin temellerini Yahudiler’in kippası veya
Hristiyanlar’ın haçları tehdit etmemektedir. Bu tehdit dünyanın her
tarafında, ‘başörtüsü’ (veya türban) olarak işlenmektedir. Elbette bu
tehdit, başörtüsünün sembolize ettiği İslam’dır ve İslam, gelecekte
liberalizmin en ciddi potansiyel rakibi olarak görülmektedir.4 Yoksa
fiilen bir tehdit söz konusu değil. Nilüfer Göle’nin dediği gibi, burada
bir “İslam ile Batı, yani medeniyetler arasındaki çatışmanın türban
etrafında kristalize olması” söz konusudur.5
Türkiye’de
Müslüman camianın geneli bu hadiseyi ne yazık ki doğru algılayamadı.
Yine kimisi nalına, kimisi mıhına vurdu. Her kafadan bir ses çıktı sizin
anlayacağınız. Başörtüsü yasaklarını, kendini İslam’la tanımlamayan
yazarlardan daha çok, ‘müslüman’ yazarlar ve entelektüeller bir insan
hakları, özgürlükler ve demokrasi sorunu olarak görmektedirler. Mesela,
kendisini Fizılalil Kur’an’ın mütercimliğinden bildiğimiz ilahiyatçı
Bekir Karlığa konuyu, “insan hak ve özgürlükleri, özellikle de din
özgürlüğü ile ilgili” görmektedir. Karlığa’ya göre “Uygarlığın ve
özgürlüklerin beşiği olarak kabul edilen Fransa'da böyle bir kararın
alınması, Laiklik, Demokrasi ve İnsan hakları bakımından gerçekten çok
tartışmalı bir durum ortaya çıkaracaktır.”6 Çünkü “İnsan haysiyetinin,
onurunun, hak ve özgürlüklerinin tanınması, korunması ve
geliştirilmesinde insan aklının ortaya koyduğu en uygun yönetim
biçiminin demokrasi olduğu kabul edilmektedir.”7
Bu
satırlara dikkatlice bakılırsa, İslam, İslam’ın bir emri, Allah’ın
buyruğu, kulluk görevi vs.. kaygı edilmemekte, bunun yerine, uygarlığın
ve özgürlüklerin beşiği bir ülkede bu yasağın doğuracağı sıkıntılar;
laiklik, insan hakları ve demokrasi bakımından getireceği (izahı zor?)
spazm hali sorgulanmaktadır.
Bir başka
ilahiyatçımız ise, Fransa’yı eleştirme kabilinden, Avrupa'nın diğer
ülkeleriyle ABD'de de rejimler laik olduğunu, ama “laikliği daha yumuşak
bir anlayış içinde uygulamakta” olduklarını yani, “insan hak ve
özgürlüklerini temel yapan rejimler”in, “laikliği kendi başına bir amaç
olarak değil, bu özgürlük ilkesinin bir aracı, bir güvencesi olarak”
anladıklarını ve uyguladıklarını ileri sürmektedir.8 Bunlarla paralel
düşünen Hasan Celal Güzel de, Fransa’nın yasak kararının, “aradan geçen
ikiyüz yılda demokratik hak ve hürriyetler yolunda önemli bir mesafe
alınmadığını göstermektedir” derken, serzenişde bulunmaktadır.9
Aslında
İngiliz gazetesi The Guardian’ın bir yazarının “Fransa’da Laikilik
Çıldırdı”10 başlığı belki bu ‘müslüman’ yazarlardan daha iyi özetliyordu
meseleyi; eğer mesele buysa...
Kendisi de
Fransa’da hocalık yapan Nilüfer Göle, Nazlı Ilıcak’ın telefonla sorduğu
sorulara verdiği cevaplarda bu hadiseye ilişkin önemli tespitler yaptı.
Bizdeki kimi akademisyen ve kalem erbabının belli ki Nilüfer Göle’den
öğreneceği çok şey var... Göle’nin sözleri, Fransa’nın tavrının salt
başörtüsü problemi olarak görülmemesi gerektiğini ne kadar da güzel
anlatıyor. Diyor ki Göle, Fransızlar cemaatleşmekten korkuyorlar. Çünkü
cemaatleşme, Cumhuriyet’in birey/vatandaş anlayışına aykırıdır.11 Göle,
Fransa’nın bir Fransız İslamı oluşturma gayreti içinde olduğunu
belirtiyor. Bu tespit, son olayda Fransa’yla Türkiye’nin birbirine ne
kadar da benzediğini bir daha hatırlatıyor. Feministler’in tepkisine
değinen Göle, bunların başörtüsünün kadının erkeğe boyun eğmesinin
sembolü ve kadın erkek eşitliğini ortadan kaldıran önemli bir unsur
olarak gördüklerini belirtmektedir.12
Türkiye’den de Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Yeşim Arat, Neşe
Düzel’in kendisiyle yaptığı röportajda mealen aynı şeyleri
söylemektedir: “Ben başımı örtmem, çünkü örtünmeyi, bedenim üstünde
kurulmak istenen tahakkümün bir yolu olarak görüyorum. İslami
kuralların, kadını ikinci sınıf yapmaya yöneldiğini ben de düşünüyorum.
İslami hukuk benim eşitlik anlayışımı yansıtmıyor.”13
İşte
hadise bundan ibaret. Yani mesele köklü. Nilüfer Göle’nin tespitinde
olduğu gibi, bu mesele aslında bir “İslam – Batı”, yani medeniyetler
arası çatışma meselesidir. Meseleyi böyle anlamayanlar, Fransa’nın
jakobenizminden dem vurup, gerekirse Fransa ürünlerine karşı boykot
yapmak gibi naiv tavırlar içine girmeyi önermekte ve bunun yerine,
Fransa’nın söz konusu yasağı kabul etmesinden birkaç gün sonra ABD’den
gelen ve türbanın bir inanç meselesi olduğu, Fransa’yı kınadığı gibi
haberlere sarılarak, Fransa’ya karşı Amerikan mandacılığı fikrini
işlemektedirler. Takip edebildiğim kadarıyla Yeni Şafak ve D.B. Tercüman
gazeteleri bunu işlediler. Şimdi bu tavra ilişkin eleştiriyi de Nuray
Mert’in satırlarından okuyabiliriz:
“O kadar
ki, 'Dünden Bugüne Tercüman' gazetesi, hâlâ 'ABD'den Türban Dersi' (20
Aralık 2003) diye manşet atıp, Fransa'daki yasağa karşı ABD'de din
özgürlüğünden bahsedebiliyor. İslam coğrafyasının kalbi olan Ortadoğu'yu
işgal ve talan eden adamlar, türbanı hoşgörse ne olur, görmese ne olur?
Kimse kendini kandırmasın, Batı demokrasileri, çağımızda yaşayan bir din
olarak İslam ve Müslümanlarla karşılaştığında, bu sınavda sınıfta kaldı.
Bu sorun, ne sadece Fransa'ya, ne sadece türbana ilişkin bir konu değil.
Dahası, İslam'la sınırlı bir konu değil. Bu noktada, modern Batı
demokrasilerinin, yüzyıllar önce Hıristiyanlıkla sorunlarını çözdüğü
varsayımını bile tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. 19. yüzyıl
pozitivizmine sığınmakla yetinip, dini tüm sorunların nedeni olarak
görüp, saldırganlaşacak kadar sığ ve cahil değilsek, 'modern toplum',
'demokrasi' ve 'din' konularında yeniden düşünmenin zamanı geldi de
geçiyor.”14
Müslüman
camianın uzun yıllardır içine düşülen trajediyi doğru değerlendiremediği
bir gerçek. Türkiye’de, başlarına getirilen her musibette, daha munis ve
itaatkar bir tavırla, şikayetlerini, kendilerine o musibetleri tatbik
edenlere ilettiler. Dindar kitle, kendilerine yapılan dayatmalar ve
psikolojik harp taktikleri neticesinde artık başörtüsü, namaz ve Cuma
namazı gibi ibadetleri demokratik insan hakkı olarak görmeye başladılar
ve talep ederken de ona göre talep etmekteler. Türkiye’de gördükleri
‘demokratik hak ihlalleri’ni, Türkiye’deki ‘Big Brother’ın büyük ağası
(Bigest Brother) olarak gördükleri Avrupa’ya, Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’ne şikayet ettiler. Aslında her defasında oradan, olumsuz
cevaplar aldılar. Bunu bir türlü Avrupa’nın İslam’a olan bakışı olarak
anlamadılar.
Bir de,
başta milli Görüş geleneği olmak üzere pek çok dindar kesim, Türkiye’de
laikliğin yanlış anlaşıldığını ve yanlış uygulandığını söyleyegeldi.
Sürekli olarak Avrupa ve Amerika’da gerçek laikliğin uygulandığı,
onlardan örnek edinilmesi gerekliliği edebiyatı yapıldı. Kendilerine,
Avrupa’nın şu gün için baş örtüsüne veya diğer dini unsurlara ses
çıkarmamasının, Avrupa devletlerinin, mevcut müslüman varlığını bir
tehdit olarak algılamadığı, böyle bir tehdidi hissettiği an, Türkiye’den
daha katı tedbirlere baş vuracağı şeklindeki itiraz ve uyarılara hep
tepeden baktılar, kulak ardı ettiler. Şimdi ise Fransa bence bu konuda
manidar bir cevap vermiş oldu. Bu açıdan bu cevabın çok önemli olduğunu
düşünüyorum.
Önümüzdeki
yıllarda bütün Avrupa’da ve Amerika’da Fransa’dakine benzer yasalar
çıkartılacağını söylemek istemiyorum. Belki zaman zaman görece
‘iyileştirici’ yasal adımlar da atılabilir. Fakat bunların hepsi
aldatıcı olacaktır. Avrupa’nın ve ABD’nin gerçek yüzü işte bu son Fransa
kararındaki gibidir, bunu unutmak müslümanların bilmem kaçıncı kez aynı
delikten ısırılması anlamına gelecektir.
Kaldı ki,
Nuray Mert’in de dediği gibi, ABD’nin ve diğer Avrupa devletlerinin
İslam’a ve müslümanlara karşı politikaları bellidir. Şu anda
Afganistan’da ve Irak topraklarında işgal devam ediyor. Filistin işgali
hiç bitecek gibi değil. Türkiye’nin en az yüz yıldır içine düşürüldüğü
‘İslamsızlaştırma’ politikaları Avrupa’dan bağımsız yürütüldü
zannediliyorsa, büyük bir hamakattir. Böyle bir Avrupa ve ABD, gerçekten
başörtüsüne ‘özgürlük’ tanısa ne olur, tanımasa ne olur?
Müslümanlar eğer Allah’a iman ediyorlarsa, tesettürü Allah’ın emri
olarak bilmeli, öyle inanmalı ve icra etmelidirler. Allah’ın bir emrini
işlemek, kafirlerin bağışlayacağı ‘insan hakkı’ olamaz. Demokrasi,
başörtüsüyle zıddır, bunlar birbirlerinin alternatifi şeylerdir, fakat
müslümanlar başörtüsünü ‘demokratik hak’ olarak
sekülerleştirmektedirler. ‘Demokratik hak’ olarak bahşedilen bir
başörtüsü benim (müslüman kadının) başörtüm olmayacaktır ve bugün de
fiilen öyledir.
Dipnotlar
1-
Demokrasi, İnsan Hakları ve Baş Örtüsü Yasağı, Bekir Karlığa, DB
Tercüman, 23.12.2003.
2- Türban
Laikliği Zedeler, Sabah, 18.12.2003.
3- Chirac
İlan Etti: Türban Yasak, Radikal, 18.12.2003; Laiklik ve Dini Semboller,
Mustafa Erdoğan, DB Tercüman. 23.12.2003.
4-
Türbanlılar da Laiklikten Yana, Yeşim Arat, Neşe Düzel’le Röportaj,
radikal, 15.12.2003.
5-
Medeniyetler Çatışması, Nilüfer Göle, DB Tercüman, 18.12.2003.
6- Bekir
Karlığa, aynı yer.
7- Bekir
Karlığa, aynı yer.
8-
Fransa’da Olsaydık, Hayreddin Karaman, Yeni Şafak, 19.12.2003.
9-
Jakobenizm Hortlarken, Hasan Celal Güzel, DB Tercüman, 19.12.2003.
10-
Fransa’da Laiklik Çıldırdı. Madeleine Bunting, Zaman, 19.12.2003.
11-
Nilüfer Göle, aynı yer.
12-
Nilüfer Göle, aynı yer.
13- Yeşim
Arat, Neşe Düzel’le Röportaj, aynı yer.
14- İslam
ve Yorgun Demokrasiler, Nuray Mert, Radikal, 23.12.2003.
|
 |