Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 301 | Ocak 2004

                   

 

Mehmed DURMUŞ   medurmus@yahoo.com

Fransa Başörtüsüne Son Noktayı Koydu   


2003 Yılının son ayının (Aralık/17) son sürprizi galiba, Fransa’nın Orta dereceli devlet okullarında başörtüsüne yönelik getirdiği yasaklama oldu. ‘Ulusal Laiklik Komisyonu’ adını taşıyan bir komisyonun, Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a sunduğu, kamusal alanlarda dini sembollere yasak getirilmesini talep eden raporu Jacques Chirac tarafından onaylandı. Cumhurbaşkanı Chirac, söz konusu yasak kararının gerekçesini halka anlatırken yaptığı, 40 dakika süren ‘ulusa sesleniş’ konuşmasında, aslında yeni olmayan, fakat önemli bir isim tarafından tekrarlanan bazı hususların altını bir kez daha çizmiş oldu. Ancak yasanın, gelecek eğitim-öğretim yılında uygulanması kararlaştırıldı.

Chirac’a rapor sunan, eski bakan Stasi başkanlığındaki komisyonda ‘müslüman’ üyeler de vardı ve bunlardan birisi, Türk okuyucusunun yakından tanıdığı biri, Cezayir’li Profesör Muhammed Arkoun’du. Gelen haberlere göre Arkoun karara aynıyla katılmıştı. Hatta bazı ‘müslüman’ asıllı üyelerin, bu konuda Fransız üyelerden daha keskin tavırlar sergiledikleri bile söylenmektedir.1

Konuşmasında bu yasayla bütün Fransız halkının gurur duyması gerektiğini belirten, “Okulda türban, kippa ve büyük haç gibi dini sembollerin bulunmaması gerektiği kanısına vardığını” söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı, “Bu tarz dini sembollerin devlet okullarında yeri yoktur” diyordu. Ona göre “Önemli olan Fransa'nın birliği ve Cumhuriyetin temeli olan laikliğin devamlılığı”ydı. Chirac “Fransa'yı oluşturan değerler asla unutulmamalıdır” derken, bu değerlerin temel çatısı olarak laikliği kastediyor, birkaç cümle sonra ise bunu daha açık ifade ediyordu: Chirac’a göre Cumhuriyetin temeli, zorlu çabalarla elde edilen laiklikti ve bu ilkeden hiçbir koşul altında ödün verilmeyecekti! Üstelik de Chirac, alınan kararın kesinlikle kişilerin dini özgürlüklerine müdahale anlamına gelmediğinin bilinmesini istiyordu.2

Chirac sözlerini şöyle sürdürüyor: “Cumhuriyet sosyal adaleti, eşitliği temel alır. Bizim Cumhuriyetimizin de temeli budur. Fransa, bütün tarihiyle göstermiştir ki farklılıklara açık, misafirperver, cömert bir ülkedir. Bu özelliği de her zaman devam edecek. Demokrasinin temeli olarak bilinen Fransa, bu değerlerini korumak ve halkı arasındaki parçalanmayı engelleyebilmek için her türlü çabayı gösterecektir.” Hasılı Chirac, başörtüsünü “Cumhuriyetin ve temellerinin zayıflatılması” olarak gördüğünü açıkça kendi ağzından ifade etmiş oldu.

Bu cümlelerdeki ‘sosyal adalet’, ‘eşitlik’, ‘farklılıklara açık olmak’, ‘cömertlik’, ‘halk arasındaki parçalanmayı engellemek’ ve ‘dini özgürlüklere müdahale etmeme’ gibi sözcükler ne kadar manidar! Çünkü bu sözler, bir Cumhurbaşkanı tarafından, başörtüsünün yasaklandığını duyurduğu bir konuşmada geçiyor!

Öyle anlaşılıyor ki, laikliğin beşiği ve anayasanın ilk maddesinde laikliği yazmış bulunan iki ülkeden biri3 (ikincisi de Türkiye imiş) olan Fransa’nın bu tavrı, bazı Avrupa devletlerinin de benzer adımlar atacağının habercisidir. 11 Eylül 2001 tarihinden beri yapılan bunca yayın ve en son İstanbul’daki terör olaylarından sonra, Avrupa’dan böyle bir hamlenin gelmesi mukadderdi. Üstelik de Avrupa’da İslam’ın hızla yayıldığı haberleri de, bu hamleyi olmazsa olmaz kılmaktadır.

Şunu peşinen ve kesinlikle kabul edelim ki, Fransa’nın söz konusu yasası, aslında sadece başörtüsünü hedeflemektedir. Yahudiler’in kippa’sı ve Hristiyanlar’ın büyük haç’ı, müslümanların başörtüsünün od’una yandı. Tıpkı Türkiye’de diğer meslek liselerinin, İmam -Hatip Liseleri’nin ateşine yandığı gibi... Çünkü ‘objektiflik’ ve laikliğin son zamanlardaki moda tanımı gereği, “bütün din ve inançlara eşit mesafedeyiz” mesajının verilmesi isteniyordu. Herkes kabul eder ki, Fransa Cumhuriyeti’nin temellerini Yahudiler’in kippası veya Hristiyanlar’ın haçları tehdit etmemektedir. Bu tehdit dünyanın her tarafında, ‘başörtüsü’ (veya türban) olarak işlenmektedir. Elbette bu tehdit, başörtüsünün sembolize ettiği İslam’dır ve İslam, gelecekte liberalizmin en ciddi potansiyel rakibi olarak görülmektedir.4 Yoksa fiilen bir tehdit söz konusu değil. Nilüfer Göle’nin dediği gibi, burada bir “İslam ile Batı, yani medeniyetler arasındaki çatışmanın türban etrafında kristalize olması” söz konusudur.5

Türkiye’de Müslüman camianın geneli bu hadiseyi ne yazık ki doğru algılayamadı. Yine kimisi nalına, kimisi mıhına vurdu. Her kafadan bir ses çıktı sizin anlayacağınız. Başörtüsü yasaklarını, kendini İslam’la tanımlamayan yazarlardan daha çok, ‘müslüman’ yazarlar ve entelektüeller bir insan hakları, özgürlükler ve demokrasi sorunu olarak görmektedirler. Mesela, kendisini Fizılalil Kur’an’ın mütercimliğinden bildiğimiz ilahiyatçı Bekir Karlığa konuyu, “insan hak ve özgürlükleri, özellikle de din özgürlüğü ile ilgili” görmektedir. Karlığa’ya göre “Uygarlığın ve özgürlüklerin beşiği olarak kabul edilen Fransa'da böyle bir kararın alınması, Laiklik, Demokrasi ve İnsan hakları bakımından gerçekten çok tartışmalı bir durum ortaya çıkaracaktır.”6 Çünkü “İnsan haysiyetinin, onurunun, hak ve özgürlüklerinin tanınması, korunması ve geliştirilmesinde insan aklının ortaya koyduğu en uygun yönetim biçiminin demokrasi olduğu kabul edilmektedir.”7

Bu satırlara dikkatlice bakılırsa, İslam, İslam’ın bir emri, Allah’ın buyruğu, kulluk görevi vs.. kaygı edilmemekte, bunun yerine, uygarlığın ve özgürlüklerin beşiği bir ülkede bu yasağın doğuracağı sıkıntılar; laiklik, insan hakları ve demokrasi bakımından getireceği (izahı zor?) spazm hali sorgulanmaktadır.

Bir başka ilahiyatçımız ise, Fransa’yı eleştirme kabilinden, Avrupa'nın diğer ülkeleriyle ABD'de de rejimler laik olduğunu, ama “laikliği daha yumuşak bir anlayış içinde uygulamakta” olduklarını yani, “insan hak ve özgürlüklerini temel yapan rejimler”in, “laikliği kendi başına bir amaç olarak değil, bu özgürlük ilkesinin bir aracı, bir güvencesi olarak” anladıklarını ve uyguladıklarını ileri sürmektedir.8 Bunlarla paralel düşünen Hasan Celal Güzel de, Fransa’nın yasak kararının, “aradan geçen ikiyüz yılda demokratik hak ve hürriyetler yolunda önemli bir mesafe alınmadığını göstermektedir” derken, serzenişde bulunmaktadır.9

Aslında İngiliz gazetesi The Guardian’ın bir yazarının “Fransa’da Laikilik Çıldırdı”10 başlığı belki bu ‘müslüman’ yazarlardan daha iyi özetliyordu meseleyi; eğer mesele buysa...

Kendisi de Fransa’da hocalık yapan Nilüfer Göle, Nazlı Ilıcak’ın telefonla sorduğu sorulara verdiği cevaplarda bu hadiseye ilişkin önemli tespitler yaptı. Bizdeki kimi akademisyen ve kalem erbabının belli ki Nilüfer Göle’den öğreneceği çok şey var... Göle’nin sözleri, Fransa’nın tavrının salt başörtüsü problemi olarak görülmemesi gerektiğini ne kadar da güzel anlatıyor. Diyor ki Göle, Fransızlar cemaatleşmekten korkuyorlar. Çünkü cemaatleşme, Cumhuriyet’in birey/vatandaş anlayışına aykırıdır.11 Göle, Fransa’nın bir Fransız İslamı oluşturma gayreti içinde olduğunu belirtiyor. Bu tespit, son olayda Fransa’yla Türkiye’nin birbirine ne kadar da benzediğini bir daha hatırlatıyor. Feministler’in tepkisine değinen Göle, bunların başörtüsünün kadının erkeğe boyun eğmesinin sembolü ve kadın erkek eşitliğini ortadan kaldıran önemli bir unsur olarak gördüklerini belirtmektedir.12

Türkiye’den de Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi Yeşim Arat, Neşe Düzel’in kendisiyle yaptığı röportajda mealen aynı şeyleri söylemektedir: “Ben başımı örtmem, çünkü örtünmeyi, bedenim üstünde kurulmak istenen tahakkümün bir yolu olarak görüyorum. İslami kuralların, kadını ikinci sınıf yapmaya yöneldiğini ben de düşünüyorum. İslami hukuk benim eşitlik anlayışımı yansıtmıyor.”13

İşte hadise bundan ibaret. Yani mesele köklü. Nilüfer Göle’nin tespitinde olduğu gibi, bu mesele aslında bir “İslam – Batı”, yani medeniyetler arası çatışma meselesidir. Meseleyi böyle anlamayanlar, Fransa’nın jakobenizminden dem vurup, gerekirse Fransa ürünlerine karşı boykot yapmak gibi naiv tavırlar içine girmeyi önermekte ve bunun yerine, Fransa’nın söz konusu yasağı kabul etmesinden birkaç gün sonra ABD’den gelen ve türbanın bir inanç meselesi olduğu, Fransa’yı kınadığı gibi haberlere sarılarak, Fransa’ya karşı Amerikan mandacılığı fikrini işlemektedirler. Takip edebildiğim kadarıyla Yeni Şafak ve D.B. Tercüman gazeteleri bunu işlediler. Şimdi bu tavra ilişkin eleştiriyi de Nuray Mert’in satırlarından okuyabiliriz:

“O kadar ki, 'Dünden Bugüne Tercüman' gazetesi, hâlâ 'ABD'den Türban Dersi' (20 Aralık 2003) diye manşet atıp, Fransa'daki yasağa karşı ABD'de din özgürlüğünden bahsedebiliyor. İslam coğrafyasının kalbi olan Ortadoğu'yu işgal ve talan eden adamlar, türbanı hoşgörse ne olur, görmese ne olur? Kimse kendini kandırmasın, Batı demokrasileri, çağımızda yaşayan bir din olarak İslam ve Müslümanlarla karşılaştığında, bu sınavda sınıfta kaldı. Bu sorun, ne sadece Fransa'ya, ne sadece türbana ilişkin bir konu değil. Dahası, İslam'la sınırlı bir konu değil. Bu noktada, modern Batı demokrasilerinin, yüzyıllar önce Hıristiyanlıkla sorunlarını çözdüğü varsayımını bile tekrar gözden geçirmemiz gerekiyor. 19. yüzyıl pozitivizmine sığınmakla yetinip, dini tüm sorunların nedeni olarak görüp, saldırganlaşacak kadar sığ ve cahil değilsek, 'modern toplum', 'demokrasi' ve 'din' konularında yeniden düşünmenin zamanı geldi de geçiyor.”14

Müslüman camianın uzun yıllardır içine düşülen trajediyi doğru değerlendiremediği bir gerçek. Türkiye’de, başlarına getirilen her musibette, daha munis ve itaatkar bir tavırla, şikayetlerini, kendilerine o musibetleri tatbik edenlere ilettiler. Dindar kitle, kendilerine yapılan dayatmalar ve psikolojik harp taktikleri neticesinde artık başörtüsü, namaz ve Cuma namazı gibi ibadetleri demokratik insan hakkı olarak görmeye başladılar ve talep ederken de ona göre talep etmekteler. Türkiye’de gördükleri ‘demokratik hak ihlalleri’ni, Türkiye’deki ‘Big Brother’ın büyük ağası (Bigest Brother) olarak gördükleri Avrupa’ya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne şikayet ettiler. Aslında her defasında oradan, olumsuz cevaplar aldılar. Bunu bir türlü Avrupa’nın İslam’a olan bakışı olarak anlamadılar.

Bir de, başta milli Görüş geleneği olmak üzere pek çok dindar kesim, Türkiye’de laikliğin yanlış anlaşıldığını ve yanlış uygulandığını söyleyegeldi. Sürekli olarak Avrupa ve Amerika’da gerçek laikliğin uygulandığı, onlardan örnek edinilmesi gerekliliği edebiyatı yapıldı. Kendilerine, Avrupa’nın şu gün için baş örtüsüne veya diğer dini unsurlara ses çıkarmamasının, Avrupa devletlerinin, mevcut müslüman varlığını bir tehdit olarak algılamadığı, böyle bir tehdidi hissettiği an, Türkiye’den daha katı tedbirlere baş vuracağı şeklindeki itiraz ve uyarılara hep tepeden baktılar, kulak ardı ettiler. Şimdi ise Fransa bence bu konuda manidar bir cevap vermiş oldu. Bu açıdan bu cevabın çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Önümüzdeki yıllarda bütün Avrupa’da ve Amerika’da Fransa’dakine benzer yasalar çıkartılacağını söylemek istemiyorum. Belki zaman zaman görece ‘iyileştirici’ yasal adımlar da atılabilir. Fakat bunların hepsi aldatıcı olacaktır. Avrupa’nın ve ABD’nin gerçek yüzü işte bu son Fransa kararındaki gibidir, bunu unutmak müslümanların bilmem kaçıncı kez aynı delikten ısırılması anlamına gelecektir.

Kaldı ki, Nuray Mert’in de dediği gibi, ABD’nin ve diğer Avrupa devletlerinin İslam’a ve müslümanlara karşı politikaları bellidir. Şu anda Afganistan’da ve Irak topraklarında işgal devam ediyor. Filistin işgali hiç bitecek gibi değil. Türkiye’nin en az yüz yıldır içine düşürüldüğü ‘İslamsızlaştırma’ politikaları Avrupa’dan bağımsız yürütüldü zannediliyorsa, büyük bir hamakattir. Böyle bir Avrupa ve ABD, gerçekten başörtüsüne ‘özgürlük’ tanısa ne olur, tanımasa ne olur?

Müslümanlar eğer Allah’a iman ediyorlarsa, tesettürü Allah’ın emri olarak bilmeli, öyle inanmalı ve icra etmelidirler. Allah’ın bir emrini işlemek, kafirlerin bağışlayacağı ‘insan hakkı’ olamaz. Demokrasi, başörtüsüyle zıddır, bunlar birbirlerinin alternatifi şeylerdir, fakat müslümanlar başörtüsünü ‘demokratik hak’ olarak sekülerleştirmektedirler. ‘Demokratik hak’ olarak bahşedilen bir başörtüsü benim (müslüman kadının) başörtüm olmayacaktır ve bugün de fiilen öyledir.

Dipnotlar

 

1- Demokrasi, İnsan Hakları ve Baş Örtüsü Yasağı, Bekir Karlığa, DB Tercüman, 23.12.2003.

2- Türban Laikliği Zedeler, Sabah, 18.12.2003.

3- Chirac İlan Etti: Türban Yasak, Radikal, 18.12.2003; Laiklik ve Dini Semboller, Mustafa Erdoğan, DB Tercüman. 23.12.2003.

4- Türbanlılar da Laiklikten Yana, Yeşim Arat, Neşe Düzel’le Röportaj, radikal, 15.12.2003.

5- Medeniyetler Çatışması, Nilüfer Göle, DB Tercüman, 18.12.2003.

6- Bekir Karlığa, aynı yer.

7- Bekir Karlığa, aynı yer.

8- Fransa’da Olsaydık, Hayreddin Karaman, Yeni Şafak, 19.12.2003.

9- Jakobenizm Hortlarken, Hasan Celal Güzel, DB Tercüman, 19.12.2003.

10- Fransa’da Laiklik Çıldırdı. Madeleine Bunting, Zaman, 19.12.2003.

11- Nilüfer Göle, aynı yer.

12- Nilüfer Göle, aynı yer.

13- Yeşim Arat, Neşe Düzel’le Röportaj, aynı yer.

14- İslam ve Yorgun Demokrasiler, Nuray Mert, Radikal, 23.12.2003.

 

 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...