Giriş
Bu yazının
amacı genelde insanları özelde ise kendisine rahmet dilediğimiz Ercümend
Özkan gibi öncü ve lider insanları değerlendirirken karşılaşılan
sorunlara dikkat çekmek ve bu konuda Kur’an’ın bize önerdiği metodu
ortaya koymaktır.
İnsanın
hayatında fikirlerin ve insanların çok önemli bir rolü vardır. İnsan
hayatı boyunca çeşitli fikirlerle/görüşlerle muhatab olur ve kendisini
en çok ilgilendiren mesele fikir meselesidir. Çünkü hayatına yön veren,
davranışlarını şekillendiren, inancını belirleyen fikirleridir. En temel
fikirler ise Allah, insan ve kainatla ilgili olan fikirlerdir.
Yine insan
sosyal bir varlık olduğundan diğer insanlar ve insanlar topluluğu demek
olan cemaatlerle ilişki içerisinde, onların etkisinde kalarak yaşamını
sürdürmektedir. Bu sebeple doğru düşünmenin yanısıra insanları
değerlendirmenin metodu da ayrı bir önem arzetmektedir.
Kişi,
insanları hangi ölçüye göre değerlendirdiğinin bilincinde olmalı, yanlış
yolda olan kişi ve gruplarla ilişki içerisine girerek kendini heba
etmemeli, onların kendisini saptırmalarına müsaade etmemelidir. Kur’an
kişiyi saptıran arkadaş/dost ve gruplar/liderlerden misaller
vermektedir, insanı bu konuda uyarmaktadır.
Dava
yolunda dökülmelerin had safhaya ulaştığı şu dönemde Ercümend Özkan gibi
onurlu ve yiğit savaşçıların örnekliğine dünden daha fazla ihtiyacımız
vardır. Eğer gerçekten bizim için en önemli şey İslam davası ise, bu
davaya hizmeti geçmiş insanların önemsenmesi, değerlerinin bilinmesi ve
doğru oldukları nisbette sahiplenilmeleri bizim boynumuza borçtur.
Ölçü
Nedir?
Bir şeyin
kendisiyle açık-seçik bilinebileceği işarete ölçü denir. Bu ölçü
dediğimiz işaret bir şeyi başka bir şeyle karıştırmamıza engel olur ve
bir şeyi sahtesinden ayırır/farkettirir. Mesela uzunluk ölçüsü metredir.
Elbise dikeceğiniz zaman metreyle ölçer biçersiniz ve amacınıza
ulaşırsınız. Akıl aynı akıl olduğu halde neden insanların aynı
değerlendirmeye ulaşmadığı sorusunun cevabı burada yatmaktadır.
İnsanların farklı hakikatlere ulaşmaları genelde farklı ölçüler
kullanmalarından kaynaklanmaktadır. İnsanları değerlendirirken de
ölçüler farklı olursa farklı sonuçlara ulaşmamız kaçınılmazdır. Doğruyu
tanıyabilmek, yanlışından ayırdedebilmek için doğru ölçüleri bilmek
gerekiyor. Mesela hava basıncını ölçmek istiyorsanız herhalde metreyi
kullanmazsınız. Bu sebeple önce doğru ölçüyü bulmak gerekiyor. Doğru
ölçülerde anlaşırsak bu ölçülerle aynı sonuçlara varırız. İnsanlar
Allah’ın kelamını değil de insanların sözlerini ölçü bildiği müddetçe
sizin söylediklerinizi kabullenemezler. Siz Kur’an’ın yegane ölçü
olduğunu, sahiplenilecek insanların fikirlerini de Kur’an’la ölçmek
gerektiğini kabul ettirebilirseniz anlaşmanın önü açılmış demektir.
Bir
insanın değeri, değer yargılarını koyan varlığın, yani Allah’ın
sözlerine uymasıyla ölçülür. Ercümend Özkan’ı değerlendirirken, ona bir
değer biçerken de bu açıdan yaklaşmak gerekmektedir. Bunu layıkıyla
yapabilmek için onun hayatını, fikirlerini ve sürdürdüğü mücadeleyi
tanımak ve Kuran ışığında değerlendirmek zorundayız. Bu konuda lehte ve
aleyhteki önkabullerin, çevremizdeki kimi kişi ve kesimlerin görüşleri
belirleyici olmamalı.
Dinde
İnsanların konumu
En değerli
insanlar Peygamberlerdir. Onlardan yola çıkarak diğer salih kulların
dindeki konumunu ve o insanlara nasıl yaklaşılması gerektiğini
çıkarabiliriz. Dinin tek sahibi Allah’tır. Allah Dinine kimseyi ortak
kılmamıştır. Peygamber bile dinin sahibi ve ortağı değil, sadece
uygulayıcısıdır. Bildirdiği ve uyguladığı hükümlerde O’na itaat etmek
ona değil, aslında Allah’a itaattir. Kur’an bir tarafta, peygamber bir
diğer tarafta İslam dininin iki ayrı (veya ortak) belirleyicisi yoktur.
Bu yüzden
Peygamber şari/kanun koyucu değildir. Peygamberin ‘bir yandan Allah’ın
gönderdikleri, bir yanda benim dediklerim’ diyecek bir konumu yoktur.
Peygamber Allah’a, Kur’an’a rağmen hüküm koymaz. Peygamber şeriatı
açıklayıcıdır: “İnsanlardan hiçbir kimseye, Allah kendisine kitap, hüküm
ve peygamberlik verdikten sonra, kalkıp insanlara: "Allah'ı bırakıp bana
kul olun." demesi yakışmaz. Fakat onun: "Öğrettiğiniz ve okuduğunuz
kitap gereğince Rabb'e halis kullar olun" (demesi uygundur). Ve O size:
"Melekleri ve peygamberleri Rabler edinin" diye de emretmez. Siz
müslüman olduktan sonra, size hiç kafir olmayı emreder mi?” (3/79,80)
“Onlar, ALLAH’ı bırakıp ahbar ve ruhbanları rablar edindiler ve Meryem
oğlu Mesih’i de ... Oysa onlar, tek olan bir ilah’a ibadet etmekten
başka birşey ile emrolunmadılar. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların
şirk koştukları şeylerden yücedir.” (9/31)
Bu ayeti
duyan Adiyy bin Hatim Resulullah’a (sav.) şöyle der: “Bu ayet bizi,
alimlerimizi ve rahiplerimizi rabler edinmekle suçluyor. Bunun gerçek
manası nedir? Zira biz onları kendimize rabler edinmeyiz.” Resulullah
(sav) cevaben: “Siz onların haram kıldığı şeyleri haram, onların helal
kabul ettiklerini helal kabul etmiyor musunuz?” deyince, Adiyy: “Evet
böyledir” diye tasdik etmiş, Hz. Peygamber (sav.) de, akabinde: “İşte bu
sizin onları kendinize rabler edinmenizdir.” demiştir.
Bu
ayetlerden çıkardığımız sonuç şudur: Lider ve öncü olan insanları Rab
edinme tehlikesi bulunmaktadır.
İnsanların
Rab veya İlah edinildiği alanlar:
a. Sevgi
ve saygı bakımından,
b. Söze
uymak bakımından (ölçü ve hüküm koyucu kabul etmek),
c. Medet
umma vb. birtakım ilahi sıfatları kullara yakıştırmak bakımından.
Sözkonusu
insan Allah’ın sevgili kulu dahi olsa bu üç noktada hataya düşen bir
anlayış/yaklaşım Allah’a şirk koşmuş olur.
Bu
alanlarda insanların gevşeklik göstermeleri onların kendilerini ‘iyi
niyetli’ görmelerinden kaynaklanıyor. Yani onlar aslında Allah adına din
adamına veya alime (körü körüne) itaat ediyor veya aşırı saygı ve
tazimde bulunuyorlar. Alimi Rabb edinen genelde bu şirkin farkında
değildir. Ercümend Özkan bu noktayı da insanlara öğretmek için çok
uğraşmıştı.
Peki bu
konuda ölçü nedir? Ne zaman bir insan diğerini Rab edinmiş olur veya bu
tehlikeden nasıl korunabiliriz?
İnsanların, sevdikleri ve itaat ettikleri kimseleri Allah’ın hüküm ve
ölçülerine göre değerlendirmeleri ve bu değerlendirmeye göre onlara
yaklaşmaları gerekmektedir. Çünkü ilahi hükümleri dikkate almadan
liderlere, hoca ve üstadlara veya devlet başkanlarına teslim olan
kimseler ne yazık ki bilginlerini ve rahiplerini Rabb kabul eden
Hıristiyanların durumuna düşmektedirler. İnsanın Allah’a ortak koşan bir
müşrik sayılması için kanun koyma yetkisini, doğruları belirleme
yetkisini Allah’ın dışındaki bir mercie, mesela kullara tanıması
yeterlidir. Liderinin görüşlerini İslam’ın kesin ölçüleri gibi alınca,
iş tehlikeli hale geliyor. Sözgelimi bir insan, alim bildiği bir değerli
insanı eleştirdi diye bir başka ilim adamını defterden siliyorsa, burada
bir şirk tehlikesi vardır.
Aşırı
sevginin insanı kör ve sağır edeceğini ve kişiyi şirke düşereceğini
unutmamalıyız; bu nedenle sevgi ve saygıda itidali gözetmeliyiz.
İnsanlara bağnazca bağlılıkların kişiyi Rab edinmeye kadar götürdüğünü
sürekli hatırımızda tutmalıyız.
Bu şirk
türüne düşmenin göstergelerini de şöyle sıralayabiliriz:
-Eleştiriye açık olmamak,
-Sevilen
ve lider kabul edilen kişiyi eleştirmemek,
-Sadece o
kişinin fikirlerini okumak, başka kişi ve yazarların kitaplarını
okumamak...
Ortaya
koyduğumuz bu ölçüyü topluma tatbik ederken yapılan bir yanlışlık da
vardır. O da aşırılığın diğer ucuna kaçmaktır. Yani bir insanı takdirle
karşılamak, bir insanı önemsemek o kişiyi ilahlaştırmak değildir. Burada
iki aşırı uçtan da uzak olunmalı.
İnsanları
Değerlendirmede Yöntem
Değerlendirme iki boyutludur.
1.
Değerlendiren kişi açısından bir insanı değerlendirmenin esasları:
a. Adalet:
Doğru
değerlendirmek doğru bir yaklaşım ve doğru bir metodla mümkündür. Doğru
yaklaşım ile doğru metod arasında ise karşılıklı bir ilişki
sözkonusudur. Metod düşüncenin istikamette kalması için tek başına
yeterli değildir. Doğru yaklaşım olmadan bir insan, ne kadar metodla
ilgili bir çok bilgiye sahip olsa bile, doğru değerlendirmeyi
gerçekleştiremez. Bu konuda batılı profesörlerin islami araştırmalarını
örnek verebiliriz. Bunlar hakkı çok iyi tanımalarına rağmen doğru bir
yaklaşıma (adalet/hakkı teslim etme) sahip olmadıklarından bu konuda
(İslam konusunda) doğru düşünemiyorlar.
Bu sebeple
doğru değerlendirmenin ahlakilikle bağlantısını görmeliyiz; olay sadece
zihinde gerçekleşmiyor, sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda
bunun kalbi bir yönü var, insanın karakteriyle ilgili bir yönü var. Şu
soruyu sormak konumuza açıklık getirecektir: İyi karakterli insanlar mı
daha doğru değerlendirme yapıyorlar, yoksa kötü karakterli insanlar mı?
Cevap: İyi karakterli insanlar daha isabetli düşünüyor, daha doğru
kararlar veriyorlar. Tıpkı bunun gibi adil olmayan insanlar insanlara da
adaletle yaklaşamaz ve doğru bir değerlendirmeye ulaşamazlar. Karakteri
itibariyle adil olmayan bir hakim bir sanık hakkında doğru/adil bir
hüküm verebilir mi? O halde insanları değerlendirmeden kendimizi hesaba
çekerek ne kadar açık fikirli ve adil olduğumuzu sorgulamalıyız.
Adalet bir
şeyi ait olduğu yere koymaktır. İnsanlara bir değer biçerken onları ait
oldukları yere koymazsanız zulmetmiş olursunuz. Değerlendirme yaparken
bu boyutu hiç de küçümsememek gerekiyor. İnsanlarda, müslümanım diyenler
dahil adalet vasfı maalesef çok ender rastlanan bir özelliktir. Çünkü
adalet bir karakter meselesidir. Karakteri yerleşmemiş olanlar adil
olamazlar. Adalet sevmediğimiz zaman da adaletli olmayı gerektirir.
Unutmayalım ki Yüce Allah değerlendirme yaparken bizim kalbimizdeki
niyetin salih olup olmadığını, bir insana önyargıyla yaklaşıp
yaklaşmadığımızı bizden daha iyi bilmektedir. İnsanları değerlendirirken
gururla, kıskançlık duygularıyla mı, yoksa gerçekten Allah rızası için
mi yaklaştığımızı çok iyi bilmektedir. O, kalplerin derinliklerinde
saklı olan bütün düşüncelerimizi bilir. Başkalarını aldatabilirsek de
O’nu aldatamayız.
b.
Duygusallıktan uzak olmak:
Mensubu
bulunduğumuz Anadolu toplumu duygusal bir toplumdur. Duygusal insanların
insanlara yaklaşımları ve onları değerlendirme tarzları da duygusal
olmaktadır. Duygusallık ise doğru değerlendirmenin önünde en büyük
engellerdendir. Duygusuz olunmalı anlamında söylemiyorum, sadece
duygular bizim aklımızı yönlendirmemeli, aklın egemenliğinde duyguların
bir yeri olabilir.
c. Hatadan
dönebilmek:
Müslüman
komplekslerden uzaktır. Doğruyu gördüğünde daha önce farklı düşünmüş ve
değerlendirmiş olsa da fikrini değiştirip doğruya tabi olandır. O yeni
fikir isterse çoğunluğun kabulüne aykırı olsun. Hakkın hatırı alidir,
hiçbir hatıra feda edilmez. Hepimizin bildiği gibi melekler
yanıldıklarını farkettiklerinde hemen hatalarından döndüler, İblis ise
gururundan kaybetti. Bu kıssadan kendimize bir hisse çıkarmalıyız.
d. Kendi
aklımızı kendimiz kullanmalıyız:
Müslüman
kendi aklını kendisi kullanandır. Gerçek İslami liderleri tanıyabilmek
için herşeyden önce bu özelliğe sahip olmak gerekmektedir. İnsan değer
verdiği veya vereceği şahısları çevresinin arzularına, hakim görüşe göre
tespit etmemeli. Kendi aklını kendisi kullanarak doğru bir ölçüyle
insanları/liderleri değerlendirdikten sonra tercihini yapmalı.
2.
Değerlendirilen kişi açısından bir insanı değerlendirmenin esasları:
Bir insan
hakkında doğru bilgilere dayanarak hüküm vermekle adalete uygun
davranmış oluruz. Kulaktan dolma bilgilerle, dedikodular ve
söylentilerle hüküm vermek insanı yanıltır. “O kullarım ki, onlar sözü
dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola
ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (39/18) Bu
ayette Allah’ın doğru yola ilettiği insanlar kimlerdir sorusuna ‘Sözü
dinleyip/anlayıp/kavrayıp en doğru düşünceye uyanlardır’ cevabı
verilmektedir.
Bir
hakimin hareket tarzını düşünün: Sanık-davacı var, olay olmuş, o şey
hakkında hakim konuyla ilgili bir fikir (hüküm/yargı) beyan etmeden önce
bilgi topluyor. Hakim doğru/adil hüküm verebilmek için önce doğru
bilgiler topluyor, şahitleri dinliyor, soru soruyor, ifade
verenlerin(bilgi verenlerin) güvenilir olup-olmadıklarını araştırıyor,
kendisine intikal eden ‘bilgilerin’ doğru olup olmadıklarını test
ediyor. Tıpkı bunun gibi biz de yargılarımızı doğru bilgiler üzerine
kurmalıyız. Bilgiler hükümlerin temelidir. Bu yüzden doğru
değerlendirmenin temeli doğru bilgilere dayanmaktır.
Doğru
bilgiye ulaşmak için ise:
i. Delile
dayanmak gerekmektedir.
Kuran
mesajı bizi delilsiz düşünce ve davranışlardan men etmektedir:
Putperestler diyecekler ki: "Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de
atalarımız. Hiçbir şeyi de haram kılmazdık." Onlardan öncekiler de aynı
şekilde (peygamberleri) yalanladılar ve sonunda azabımızı tattılar. De
ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başka
bir şeye uymuyorsunuz ve siz sadece yalan söylüyorsunuz.
De ki:
Kesin delil, ancak Allah'ındır. Allah dileseydi elbette hepinizi doğru
yola iletirdi. (6/148-149.)Onlara açıkça âyetlerimiz okunduğu zaman:
Doğru sözlü iseniz atalarımızı getirin, demelerinden başka delilleri
yoktur. (45/25)
ii.
Kaynaka gitmek gerekmektedir:
‘Kaynağa
gidebilen su kovasına gitmez.’ (Leonardo da Vinci)
Doğru
değerlendirmenin temeli, kaynağa başvurmaktır. Herhangi bir bilgiyi
edinmekte, bir kişiyi değerlendirmekte, son derece makul ve mantıklı bir
silsilenin takip edilmesi gerekirken; bu makul prosedür takip edilmediği
gibi, genelde tamamen ters bir yol tutuluyor ve doğru düşünme ve
değerlendirme gerçekleşmiyor. Her görüş en sağlıklı şekilde kaynağından
öğrenilir ve böylelikle hakkında doğru düşünmenin önü açılır. Bu
bilgileri ikinci-üçüncü elden almaya kalkarsanız, hem yolu uzatmış
olursunuz; hem de, ikinci-üçüncü şahısların yorumları karışacağından
yanlış bilgilenme ihtimali artmış olur. Bir insan hakkında da bilgi
sahibi olmak istiyorsanız, en sağlam yol, o kişi hakkındaki rivayetler
yerine, onunla yüzyüze konuşmaktır. Bunun imkanı yoksa onun eserlerini,
hayatını okumaktır, varsa kasetlerini izlemek ve dinlemektir.1
iii. Bilgi
bütünlüğünü temin etmek gerekmektedir:
Bütüncül
bilgiden maksad değerlendirilen kişiyle ilgili her ayrıntıyı bilmek
değildir. Bilgi bütünlüğü değerlendirme yapacağınız konuyla ilgili
gerekli olan bütün bilgilere sahip olmayı ifade eder. Anahtar deliğinden
saraya bakmak insanın sarayla ilgili düşüncelerinde yanılgıya neden
olabilir. Sinemaya filmin yarısında girdiğinizi düşünün, o filmi
anlamanız mümkün olmaz.
Bu nedenle
değerlendirme yaparken bütünlük esastır. Parça parça değerlendirmek
hatalara yol açar. Bu bağlamda yapılan hatalar insanların
değerlendirilen kişi hakkındaki ilk duyumlarıyla yetinmeleri, ilk
duyumlarına sahip çıkmalarıdır. Siz bir insan hakkında olumsuz birşey
duydunuz ve hemen kendinizi bu ilk duyumla şartlandırıyorsunuz. Halbuki
bütüncül bilgiye ulaşmanız için daha fazla araştırma yapmanız
gerekmektedir.
Bir
insanın İslami ölçülere göre takdir edilmesi, önemsenmesi ve
sahiplenilebilmesi için olmazsa olmaz şartlar veya o kişide bulunması
gereken özellikler vardır. Bunun yanısıra kişinin genel değerine gölge
düşürmeyen bazı kusurları da olabilir. Bunlar genelde üslub hataları
veya içtihad hataları cinsindendir. Nitekim sahabenin ileri
gelenlerinden de bu tür hatalar zuhur ettiği halde bu onların değerine
gölge düşürmemektedir.
Ercümend
Özkan’ın hayatı, fikirleri ve mücadelesi de aşağıdaki olmazsa olmaz
şartlar açısından bir kritiğe tabi tutulmalı ve ona göre bir değer
verilmelidir. Böyle bir hareket misalimizdeki hakimin hareket tarzına
uygun düşecektir.
1.
Fikirlerin doğruluğu: Benimsediği fikirler Kur’ani mi? Kur’an-merkezli
bir din anlayışına sahip mi? Fikirlerinin Kur’an’a uygunluğu hangi
oranda?
2. İhlas:
Yaptığı faaliyetler/uğraşlarda sadece ve sadece Allah Rızasını gözetti
mi? Yoksa menfaat peşinde mi koştu? Allah rızası niyetine riya/toplumda
ön planda olma/kapris/menfaat/takdir toplama/kendini gösterme ve benzeri
gayri meşru niyetleri karıştırıp ihlastan uzaklaştı mı?2
3.
İlkelilik: Kabul ettiği ilkelere kendisi uydu mu?
4. Doğru
sözlülük: Güvenilir miydi? Verilen sözlerde duruyor muydu?
5.
Dürüstlük: İnsanları yaldızlı sözlerle aldatmaya çalıştı mı?
6.
Fedakarlık: Canla başla bir çalışma yaptı mı? Yoksa sadece bu davanın
edebiyatını mı yaptı?
7.
Tutarlılık: Kendi düşünceleriyle çelişti mi veya dün başka bugün başka
şeyler savunup sürekli görüş değiştirenlerden miydi?
8.
Haramlara karşı hassasiyet: Allah’ın yasak kıldığı eylemler konusunda
duyarlı mıydı? Amaca giden her yol meşrudur inancına sahip miydi?
Bu tür
temel sorulara cevap bulabilmek için Ercümend Özkanın hayatı ortada,
kitapları ortada, mihenk taşımız olan Kur’an ortada ve Kur’an’ı
hayatında en iyi pratize eden Hz. Peygamberin hayatı ortadadır.
Yukarıdaki hususlarla ilgili Ercümend Özkan’ın hayatından sayısız olumlu
örnek vermek mümkündür.
İslami
Liderlere Nasıl Yaklaşmalıyız?
Bize düşen
örnek almak, faydalanmak ve salih kulları sevmektir.
Örnek
almak:
Bir
toplumu değiştirmek için sadece teorik eğitimle yetinilemez. Toplumu
değiştirmenin en tabiî şekli, onların izleyecekleri yolu uygulamalı
örneklerle göstermektir. İnsan eğitiminde en önemli prensip uygulamada
bir örnekle eğitmektir. Bu sebepledir ki, Allah sadece kitaplar
göndermekle yetinmemiştir aynı zamanda bir peygamber de göndermiştir.
Zira insanların sadece bir kitaba değil, aynı zamanda bu kitabın
içeriğini kendilerine öğretecek bir öğretmene ihtiyaçları vardır. Ayrıca
kendilerini eğitecek pratik örnekleri ortaya koyacak bir eğitimciye de
ihtiyaçları vardır.
İslam
güneş gibidir. İnsanlar ona nisbetle ay gibidirler. Güneşin ışığından
üzerlerinde ne kadar aksediyorsa o nisbetle aydınlıktırlar. Hz.
Peygamber (a.s.) ise dolunaydır. Bizim asıl örneğimiz Hz. Peygamberdir.
Bu örneğin önüne hiçkimseyi geçiremeyiz. Nebevi örnekliği bugüne
taşıyan, içinde yaşadığımız ortam ve şartlarda bu örnekliği canlandıran
Ercümend Özkan gibi salih kullar da bizim örneklerimizdir. Asıl örneğe
uygunlukları nisbetinde bu insanlar bize örnek teşkil edebilirler ve
bunda bir mahzur da yoktur. Bu sözle örnek aldığımız bu insanların
hatalarını örnek almayacağımızı vurgulamış oluyoruz.
Kur’an’da
Mekkeli ve Medineli müslümanların kıyamete kadar gelecek olan müminlere
örnek gösterildiklerini görüyoruz: “Ve onlardan önce o yurda yerleşen
imana sarılanlar kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara
verilenlerden ötürü göğüslerinde bir ihtiyaç duymazlar. Kendilerinin
ihtiyaçları olsa dahi, onları öz canlarına tercih ederler. Kim nefsinin
cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir. Onlardan
sonra gelenler derler ki: "Rabbimiz, bizi ve bizden önce inanan
kardeşlerimizi bağışla, kalplerimizde inananlara karşı bir kin bırakma!
Rabbimiz! Sen çok şefkatli, çok merhametlisin!" (59/9,10). İşte sahabe
gibi örneklikler sergileyen diğer salih insanlar da bizim için örnektir.
Ercümend Özkan’ın bu bağlamda anılabilecek sayısız güzel örneklikleri
vardır.
Karşımızda
bir örnek bulmak neyi nasıl yapacağımızın pratik bilgisini edinmek,
diğer taraftan motivasyon ve güç almak demektir. Bu, bizim de
başkalarına bir örneklik sergileyebilmemizi sağlar. Güzel örneklerin
sayısını çoğaltıp bu zincirin kopmamasını sağladığımız zaman toplumsal
değişimin önünü açmış oluruz.
Faydalanmak:
En çok
okunmayı ve önemsenmeyi hakeden insanlar en tutarlı, en şahsiyetli olan
insanlardır. En popüler, çoğunluğun en çok andığı kişiler değillerdir.
Çoğunluğun düşüncesine değer vermeden önce çoğunluk dediğimiz kitlenin
ne kadar bilinçli/seviyeli olduğu tespit edilmeli.
Müslüman
bilinçli tercih yapandır. Aklını sadece gerçeklerden etkilendirendir.
Aklı selim sahipleri ondan bundan değil sadece gerçeklerden etkilenen
insanlardır. Bu bağlamda “Her bilenin üzerinde bir bilen vardır” ve
“Bilenlere sorun” ayetlerini hatırlayalım. Ayette taklit edin denmiyor,
sorun (faydalanın) deniyor.
Ercümend
Özkan’dan faydalanmanın yolu onun eserlerini okumak, o fikirleri
müzakere etmek ve tartışmaktan geçer. Doğrusunu yanlışından ayırmaya
çalışarak. Aklın bir diğer özelliği temyiz etmek, ayırmak, seçmektir.
Ercümend Özkan da bir insan olduğundan yanıldığı noktalar mutlaka
olmuştur. Ancak bizim görebildiğimiz kadarıyla çok az yanıldığı ve
birçok konuda da isabet kaydettiği sözkonusudur. Bu açıdan onun
eserlerinin değeri artmaktadır. Yani arı duru bir İslam anlayışını
başarılı bir şekilde onun eserlerinde görmek mümkündür.
Ercümend
Özkan akıllı insanı şöyle tanımlardı: “Akıllı insan başkalarının
aklından yararlanmasını bilen insandır.” Ercümend Özkan gibi, hayatını
davasına adamış kişileri ‘hatırlarken’ de onların "Allah’a nasıl teslim
olunur?" sorusuna vermiş oldukları pratik cevaplardan istifade
edilmelidir. Zira bu din, yaşayanlara ‘hayat vermek’ için gelmiştir.
Ercümend Özkan gibi kişileri önemli kılan şey de tam bu noktada
aranmalıdır.3
‘Doğrulardan inşa olunan binalar büyük inşaatlardır. Her nesilden
insanların kendi günlerinde binayı yükseltmeleriyle yükselen bir binadır
düşünce binası.’ (Ercümend Özkan)
Sevmek ve
saygı göstermek:
Mü’minler
birbirlerini severler, sevmeliler. Bu sevgi Allah’ın dinine O’nun
istediği biçimde hizmet etmiş salih kullara yönelik haydi haydi
gösterilmeli. Kur’an’daki “Bizi salih kullarınla haşreyle” “Kendilerine
nimet verdiklerinin yoluna ilet” “Sıddiklerin, şehitlerin ve salihlerin
yoluna ilet” şeklindeki dualardan salih kullara gösterilmesi gereken
saygı ve sevgiye bir işaret vardır. Tabiiki burada da kim salih kul kim
değil, bunu tespit etmek insanların içtihadlarına kalmış bir olaydır.
Bir insan yaptıklarıyla doğru bir şekilde tanınır ve kabul görürse
sevilir.
İnsanları
Eleştiride Ölçü
Her
müminin diğer bir mümin kulu, velevki kendisinden üstün dahi olsa,
eleştirme hakkı vardır. Sağlıklı eleştirinin olmadığı yerde akletmeme
vardır, fikirsizlik vardır. Kimileri tarafından gıybet ya da gevezelik
ile bir görülüyor olması ise bir kavrayış zayıflığından başka birşey
değildir. Eleştiri bir bilme faaliyetinin meyvesidir. Eleştiri bir şeyin
haklılığını ölçmek için bir sorgulama metodudur. Aynı zamanda bir
değerlendirme sanatıdır. Bir kimse veya bir şeyin iyi veya kötü
taraflarını bulup meydana çıkarmak ve değerlendirmektir.
Amacı ise
doğru ve kesin olanı yanlıştan, ilk bakışta doğru gibi gözükenden
ayırmaktır. Çünkü düşüncelerimiz hep karşılıklı etkileşim altındadır.
Başkalarının düşünceleri olmasa idi hiçbir şey bilemezdik. İnsanlar
birbirlerinden öğrenirler. Dolayısıyla her düşünceyi demirbaşa
kaydetmemek için o düşünceleri akıl gümrüğünde durdurup kontrol
etmemiz/eleştirmemiz gerekiyor.
Eleştirinin birçok faydası vardır. Eleştiri ileriye götürücü,
geliştirici bir fonksiyon görür, yol göstericidir, istişareyi(fikir alış
verişini) tamamlayan unsurdur. Farkedilmeyen, gözden kaçmış yönleri
ortaya çıkarır, derken bu yeni keşfedilen yönler daha doğru düşüncelere
götürebilir bizi. Aynı zamanda düşüncelerimizi bileğler; eksikleri
tamamlar, fazlalıkları atar, sivrilikleri törpüler.
Eleştiride
Ölçülü Olmanın Gerekliliği
Eleştiri
öncelikle ciddiyet ve sorumluluk ister. Bu durum ise herşeyi eleştirme
gibi bir saplantıdan uzak, sağlıklı bir yaklaşımı gerektirir. Bu yüzden
eleştirilerde toptancı olunmamalıdır. Eleştiride esas alınan, referans
kabul edilen kıstasın önemi büyüktür. ‘Neye göre eleştiri’ sorusu
öncelikle cevaplandırılmalıdır. Eleştirilerde düzeltme niyeti hep
önplanda olmalııdır. Eleştirmek için eleştirmek ahlaki değildir. Önüne
gelen herşeyi silip süpüren, hiçbir şey beğenmeyen, sırf nefsini tatmin
etmek için, kendi açığını kapatmaya yönelik eleştiriler ahlaki değildir.
Müslüman olmak itidalli ve adaletli olmayı gerektirir. Kimsenin
dokunulmazlığı olmadığı gibi, yine kimsenin uluorta eleştirme hakkı da
yoktur. Müslümanın eleştirisi de bu meyanda şekillenmek zorundadır.
‘Tahkiksiz
tenkid zulümdür’ ilkesi unutulmamalı. Gerekli ve yeterli bir araştırmaya
dayanmadan birilerini kesip atma düşünceleri herşeyden önce ucuz
çözümlerdir. Köklü çözüm olarak düşünülen ve düşülen bu yaklaşımların
aslında bir tür kolaya kaçma ve tembellik olabileceği akılda
bulundurulmalı. Hislere ve duygulara yer verilmemeli. Yiğidi öldür ama
hakkını yeme prensibi unutulmamalı. Bedel ödenmeli. Bedel ödemiş
insanları eleştirirken daha hassas olunmalı. Eleştirilecek sözlerin,
ifadelerin öncesini ve sonrasını, söylendiği ortam ve şartları hesaba
katmadan mahkum etmek doğru bir eleştirme tarzı değildir.
Ercümend
Özkan’ın Hataları
Hatasız
kul olmaz. E. Özkan’ın da eksik olan ve eleştirilebilecek yanları vardır
mutlaka.
Hatalar
iki kısımdır. Büyük hatalar ve küçük hatalar. Tıpkı Kur’an’daki büyük
günahlar küçük günahlar gibi. Ercümend Özkan’ın büyük günah işlediği
vaki değildir. Salih amelleri ise sayısızdır.
Onun en
çok eleştirilen yönü (kimi zaman kullandığı) sert üslubudur. Bu konuyla
ilgili kendisinin verdiği güzel bir teşbih/misal vardı. Düşünün sizin
iffetinize birisi gölge düşürse o kişiye karşı sert mi yumuşak mı
davranırsınız? Tıpkı bunun gibi dinimiz iffetimizden daha değerli, bu
din birileri tarafından çarpıtılıyorsa gereken hassasiyeti gösterenlerin
sert üslupları hoş görülmelidir.
Ayrıca
onun sert üslubu genelleştirilemez. O sert üslubunu genelde dini eğip
büken, çarpıtan insanlara karşı onlara önce tatlı dille yaptığı
ikazlardan sonuç alamayınca kullanırdı.
Bu konuda
onu eleştirenler, Yüce Allah’ın Kur’an’daki (bazen kullandığı) sert
üslubunu da gözönünde bulundurmalıdırlar. Bu sert üslub Kur’an’da hangi
konularda kimlerle ilgili niçin kullanılıyor bilinmeli, daha sonra
Ercümend Özkan’ın zaman zaman kullandığı sert üslubun Kur’an’daki bu
örneklerle özde uyuşup uyuşmadığı tespit edilmeli ve ondan sonra
eleştirilmelidir.
Ayrıca bu
bağlamda adil bir değerlendirme yaparken kişinin mizacının da gözönünde
bulundurulması gerekmektedir:
Mülayim
insanlar vardır, sert insanlar vardır. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer bu
konuda güzel birer örnektirler. Hz. Ömer’in bazı sahabelere sert
çıkıştığı ve hatta dövdüğü rivayet edilir. Ercümend Özkan’da Hz. Ömer
mizacında bir insandı.
Ercümend
Özkan 60 sonrası İslami Uyanışın temelini atanlardan olmasına rağmen en
çok haksızlığa uğrayan insanlardandı aynı zamanda. Bir toplantıda 60
sonrası İslami hareketleri anlatmak üzere konuşma yapacak olan bir
konuşmacının tebliğinde onun hareketini es geçmesini adaletsizlikten
başka birşeyle açıklamak mümkün görünmemektedir. Düşünün siz bir ilim
adamısınız ve bir bölgede çeşitli bitkileri araştırmakla
görevlendirildiniz. Bu araştırmadan sonra bir seminer verip elde
ettiğiniz sonuçları tanıtacaksınız. Tanıtımı yaparken o bölgede
karşılaştığınız fakat sevmediğiniz bir bitki türünü anlatmamanız ilim
adamı haysiyetiyle bağdaşır mı? Böyle yaklaşımlar bu tür insanların
adalet sıfatlarına gölge düşürmektedir. Adaleti tartışma götüren
insanların güvenilirlikleri de aynı şekilde tartışma götürür. Güven
telkin etmeyen insanlarla da toplumsal değişim için birlikte mücadele
vermek mümkün gözükmemektedir.
Ercümend
Özkan’ın düşünceleri, yaptıkları, yapmak istedikleri genelde ciddi bir
şekilde tartışılıp eleştirilmedi, bunun aksine hep beşeri tabiatından
kaynaklanan hataları eleştirildi. Tarihin kaydeceği önemli hamleleri bir
kenara itilip tarihin unutacağı insani hataları vitrine çıkarıldı.
Halbuki asıl nazarı itibara alınması gereken husus bir insanın doğru
çizgide bulunup bulunmadığı olmalıydı. Din anlayışının doğruluğu,
aydınlığı ve tutarlılığı önemlidir. Doğru çizgide sebat etmesi, yan
çizmemesi, eğip bükmemesi, taviz vermemesi, düşmanların karşısında
başını eğmemesi, onurlu ve izzetli duruşu önemlidir. Ercümend Özkan’ın
hayatının her karesi bu örnekliklerle doludur.
Toplumumuzda örnekleri oldukça bol olan bu önemli noktayı güzel ve
çarpıcı bir örnekle biraz daha açmaya çalışalım: Milattan sonra 37-68
yılları arasında yaşamış ve tarihte zalim oluşuyla ünlenmiş olan Roma
İmparatoru Neron; zevk ve eğlenceye oldukça düşkün bir hükümdardır. Bir
gün, en cesur gladyatörlerinden II. Spartaküs'e idmanlarını
ağırlaştırmasını ve 15 gün çok iyi beslenmesini emreder. Ayrıca,
Afrika'dan 40 tane genç ve azgın kaplan getirilmesini ister. İki hafta
sonra herşey hazır olunca, tüm Roma halkının bir gösteri için büyük
arenaya toplanacağı ilan edilir. Şov zamanı gelir ve Neron şeref
tribünündeki tahtına kurulur. Önündeki bir sehpada keskin bir kılıç ve
40 kese altın sikke vardır. İşaret verilince Spartaküs arenaya girer...
Arenanın ortasına gelince, içeriye bir kaplan salıverilir.
Gladyatörümüzün elinde herhangi bir korunma aleti yoktur ve yarı çıplak
vücudu ile toplam 40 kaplanı safdışı etmekle "görevlendirilmiştir."
Hayvan, Spartaküs'e hemen saldırır. Ama tecrübeli ve güçlü cengaver,
kaplanın işini kısa sürede bitirir. Herkes ayağa kalkarak, sevinç
çığlıkları atar ve alkışlarla takdirlerini gösterir. Neron baş parmağı
ile aferin işareti yapar ve bir kese altın fırlatarak güreşçiyi
ödüllendirir. İkinci kaplan sahaya girince, arenayı kulakları sağır
edecek bir çığlık fırtınası kaplar. Spartaküs saldırır, hayvanın boynunu
büker ve bir dakika içinde cansız yere yıkar. Halk galeyan içinde ayağa
fırlar ve kahramanını elleri şişinceye kadar alkışlar. Neron ikinci
altın kesesini fırlatır ve herkesin memnun olduğu bir atmosfer içinde
üçüncü şov baş-lar. O da öncekiler gibi başarıyla biter ve övünçle
al-kışlanır. Dördüncü, beşinci, yirminci ve otuzbeşinci kaplanlar en
fazla ikişer dakikalık mücadelelerden sonra teker teker safdışı
edilirler. Herkes büyük bir sevinç ve merak içinde, Spartaküs'ün bu işin
sonunu getirip, getiremeyeceğini beklerken, arenada heyecan iyice
yükselir. Tezahüratlar ve çığlıklar yüzünden sesler kısılmış, eller
alkıştan morarmış ve locanın önünde otuzbeş kese altın sikke
birikmiştir. Derken; otuzsekizinci ve otuzdokuzuncu kaplanlar da aradan
çıkar ve heyecanlar doruk noktasına ulaşır. "Bravo" sesleri tüm Roma'yı
titretirken kırkıncı kaplan da salıverilir. Spartaküs biraz yorgun
görünmektedir. Saldır-mak yerine rakibinin saldırısını bekler. Bekleme
salonunda yalnız kaldığı zaman ve son arkadaşının cesedi taşınırken,
iyice hınçlanmış olan bu sonuncu hayvan, en azgın tavrıyla koşarak
saldırıya geçer. Tek kurtuluş ümidinin rakibini parçalamak olduğunu
sezinleyen kaplan, kütlesinin verdiği tepkiyle gladyatörü yere yıkar,
sol kolunu kapar ve yorgun güreşçiyi birkaç metre yerde sürükler.
Arenada herkes suskunluk ve düş kırıklığı içindedir. Neron bile yerinden
fırlamış ve: "Ayağa kalk, rezil!" diye bağırmaya başlamıştır. Spartaküs
son gücünü kullanarak kolunu kurtarır, rakibinin boynunu kıskıvrak
kavrar ve yere yatırarak, etkisiz hale getirir. Kaplanın gövdesini de
bacakları arasına sıkıştıran güreşçi, anlaşılan öylece durup, gücünü
toparlamak için zaman kazanmak ihtiyacındadır. Bu durum kimsenin hoşuna
gitmez... "Haydi aslanım! Öldür onu, bitir işini, haydi!" diye bağırarak
cesaret verenler çıkar ama Spartaküs kuvvetten düşmüş ve sarfedecek
eforu kalmamıştır. Keyifler kaçar ve bu hareketsizliğe sinirlenen bir
kaç kişiden yuhalama sesleri bile duyulur. Biraz sonra da arzuladıkları
sonucu göremeyeceğini anlayan halk, hep bir ağızdan, o zamanki en çirkin
aleyhte tezahüratını yapmaya başlar. Spartaküs iyice yıkılır ve baş
parmağıyla "yenilgi işareti" yaparak, yardım ister. Gösterinin amaca
uygunsuzca ve onca beklentiyi boşa çıkaran bir şekilde sonuçlanmasına
çok sinirlenen Neron, eliyle "kelle işareti" yapar. İmparatorluk
muhafızlarından birine sehpadaki kılıcı ve son altın kesesini atar.
Muhafızlar sahaya girerek, kaplanı delik deşik ederler ve Spartaküs'ü
kollarından kavrayarak, beraberlerinde getirdikleri cellat sehpasına
götürürler. Yüzü sehpaya yapıştırılan zavallı güreşçinin kafası bir
kılıç darbesiyle uçurulur. Herkes yerinden zıplar ve celladı coşkuyla
alkışlar. Şov biter.
Bu acıklı
öyküden çıkarılacak ders, insanları ve olayları değerlendirirken içine
düştüğümüz yanlışlıkların anlamlı bir göstergesidir. Hikayemizde; II.
Spartaküs, tam 39 kez gücünü, cesaretini ve o zamanki anlayışla
sportmenliğini kanıtlamış ve Roma halkından elleri morarıncaya kadar
alkış, sesleri kısılıncaya dek takdir almıştır. Üstelik, imparator
tarafından 39 kese altın sikke ile ödüllendirilmiştir. Bunları
Spartaküs'ün artı hanesine 39 iyi puan olarak kaydedecek olursak, eksi
hanesine kötü puan olarak sadece bir tane yazabiliriz. Fakat sonuçta, bu
"eksi puan" O'nun hayatına mal olmuştur.
Oysa, adil
bir düşünce tarzıyla mantık ve akıl terazisinde tartılacak günah ve
sevaplar -ya da artı ve eksiler- bu kişinin pozitiflerinin tam 38 kat
daha ağır geldiğini gösterecektir. Bu örnekte apaçık görünen
akıldışılık, toplum psikolojisinin ortaya çıkardığı bir hata olarak
kabul edilse bile, bu tür hataların kişisel düzeyde de sık sık yapıldığı
bir gerçektir. Birçok insanın, birçok insan hakkında sürekli olumsuz
şeyler ifade ettiği bir toplumda, sevapların unutularak, sürekli
günahların ön plana çıkarıldığı inkar edilemez.
Sonuç
Anadolu’da
ender yetişmiş bir tevhid önderi olan Ercümend Özkan’ın fikirlerini,
hayatını ve mücadelesini değerlendirmek bize çok şey kazandıracaktır.
Zira uzun asırlardan sonra bu topraklarda ilk defa İslam, Ercümend
Özkan’la birlikte bütüncül ve tutarlı bir yoruma kavuşmuştu. O,
1. Akideyi
şirk, bidat ve hurafelerden arındırdı.
2.
Kur’an-merkezli arı duru bir İslam anlayışı ortaya koydu.
3.
Kendisinden önce köktenci bir İslami gelenek yoktu. Yeni bir tevhidi
gelenek başlattı.
4.
Gösterdiği üstün performansla insanlara mücadele azmi aşıladı.
5.
Kur’an’la insanlar arasında bir köprü vazifesi gördü. Kur’an anlaşılmaz
bir kitaptır diyen birçok insanın fikirlerini değiştirerek o kişileri
Kur’an’a yönlendirdi. Bu konuda ortaya konulan bütün tepkileri
göğüsledi.
6.
İslam’ın bir devlet nizamı olduğunun altını kalın çizgilerle çizdi.
Bunun bedelini yıllarca hapis yatarak ödedi.
7.
İslam’ı, çağın en belalı ideolojisi modernizmden tenzih etti, böylece
çağdaş siyasi kavramlar olan demokrasi, laiklik, hümanizm gibi kavram ve
görüşlerle İslam’ın arasını tamamen ayırdı.
8. Nebevi
siyaset metodunu gündemleştirdi. O demokratik platformda yürütülecek bir
mücadelenin asla İslami olamayacağını, Tevhid mücadelesine kökünden
zarar vereceğini ve İlahi Mesaj’ın ancak arı-duru bir söylem ve
örneklikle topluma ulaştırılabileceğini sürekli dile getirdi.
9. Hadis
ve sünnet kavramlarına orijinal tanımlar getirdi.
10.
Tefsirlere ve meallere yaklaşım konusunda öğretici tespitlerde bulundu.
11.
Tarihte ve günümüzde İslam’a en büyük zararı veren tasavvufla
hesaplaştı. Birçok insanın bu tabuyu yıkmasına vesile oldu. Bundan sonra
artık tasavvufun bir daha (dokunulmazlık anlamında) canlanması mümkün
değildir.
Bu
iddialar kimilerine abartılı gelebilir. Lakin bu iddiaları test etmek,
doğruluğunu tahkik etmek, araştırmak mümkündür. Burada ortaya koymaya
çalıştığımız ölçü ve yöntemlerle değerlendirenler için bu hakkı teslim
etmek zor olmayacaktır.
Her nefis
ölümü tadacaktır. Sonra kıyamet günü hepinize ecirleriniz tastamam
verilecektir. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.
(3/185)
Dipnotlar
1- Ömer
Şevki Hotar, Sağlıklı Bilginin Basit Yöntemi, İktibas 193.
2- 60’lı
yıllarda kendisindeki kabiliyeti farkeden Adalet Partisi’nin
kurucularından Tahsin Demiray’ın kendisine milletvekili adaylığı teklif
etmesinin üzerine Ercümend Özkan söyle cevap verecekti: ‘Milletvekili
olma durumunda İslama aykırı hükümlerle hükmedip müslüman kalmam mümkün
değildir.’
Şimdi
düşünün: Türkiye’de birkaç sene milletvekilliği yapanlar devletten
emekli oluyorlar. Milletvekilliğiyle insanlar dünyevi çıkarlarına çok
daha kolay ulaşmaktadırlar. Dünyalık peşinde olan bir insan bu kapıyı
kapatır mı kendisine? Hapisleri tercih eder mi?
3- Kürşad
Atalar, Baki Kalan Gökkubbede Hoş Bir Sada: Ercümend Özkan, İktibas,
Sayı: 265.
4- Mehmet
Sağlam, Beynin Kimliği ve Becerileri, Denge Yayınları.
5- Konuyu
daha geniş araştırmak isteyenlere Yrd. Doç. Dr. Alev Erkilet Başer’in
yaptığı çalışmayı öneririm. Kitabın ismi ‘Ortadoğuda Modernleşme
Hareketleri ve İslami Hareketler’ (Yöneliş Yayınları). Bu kitapta İran,
Mısır ve Türkiye’deki İslami hareketler mukayese edilerek geniş bir
şekilde incelenmektedir.