Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 301 | Ocak 2004

                   

 

 Toplumsal Basiretimizin Sınırı 

 

Etyen MAHÇUPYAN / 01.12.2003 / ZAMAN


Türkiye’de sivil/asker ilişkisinin bugün için en zararlı yönü, askerin siyaset üzerindeki kuşatıcı etkisi değil. Çünkü son seçimler ‘sivil’ bir bakışın her alanda siyasete yansımasıyla sonuçlanmasa da; ‘sivil bakışın’ siyaset yoluyla askeri kuşatmayı arka plana atabileceğini ortaya koymakta... Asıl sorun askere olmayan bir entelektüel kapasite atfedilmesinde ve bu kapasitenin sivil siyasetçiler tarafından bir referans olarak kabullenilmesinde. Bunu destekleyen bir biçimde, Türkiye’de askerin daha bilgili olduğuna ve daha doğru karar alma yeteneğine sahip bulunduğuna dair sürekli bir propaganda yürürlükte. Bu propagandanın bilinçli bir çaba sonucu olduğunu söylemek de doğru olmayabilir. Gerçi merkez medyanın bu etkiyi sıcak tutmak için hiçbir fırsatı kaçırmadığına işaret edebiliriz; ama önemli olan şu ki, sıradan insanlarımızda da askerin ‘doğruyu üretmeye daha yakın’ bir entelektüel düzeyi olduğuna dair bir kanaat mevcut.

Acaba bu kanı gerçeklikle ne derece uyuşmakta? Burada tabii ki konumuz askerin askeri alanda almış olduğu kararların basireti değil. Çünkü bizde asker, toplumun geleceğine ilişkin bütün kararlarda egemen bir konuma sahip. Sivillerin herhangi bir siyasi meselede ağırlık koyabilmeleri, askerin o alanda nötr olmasını ve üstelik nötr olduğunu beyan etmesini gerektirmekte. Aksi halde askerin görüşü basiretin sesi olarak değerlendiriliyor ve serdedilen fikirler kendiliğinden birer ‘doğru’, birer referans olarak algılanıyor. Bu nedenle de askerin fikir beyan etmesi Türkiye’de her zaman taraflar arasındaki konuşmayı ve tartışmayı baltalayan bir unsur. Ama asıl soruya yeniden dönelim... Demokratik iletişim ortamı üzerindeki olumsuz etkisi bir yana, acaba askerlerin fikirleri gerçeklikle ne denli uyuşmakta?

Son yıllarda gördüğümüz en basiretli Genelkurmay Başkanı olduğu konusunda geniş bir fikir birliği yaratmış olan Özkök’ün son demeçleri, siyaseti kuşatan bu garip atmosfere bir kez daha işaret etti. Askerin “derin” bir bakışa sahip olduğunu vurgulayan Özkök’e göre, Kıbrıs AB’ye girerse, ordumuz orada AB topraklarının bir kısmını işgal etmiş olmayacak; çünkü biz orada bir uluslararası anlaşmaya istinaden bulunuyoruz... Bu önermeyi değerlendiren tek bir sivil siyasetçi bile ortaya çıkmadı. Oysa konuyla ilgili herkesin bildiği gibi, bu değerlendirme doğru değil. Türkiye’nin orada asker barındırmasını mümkün kılan anlaşma, askerin varlığını da müdahale öncesi düzenin yeniden oluşturulmasıyla sınırlandırmış durumda. Diğer bir deyişle Türkiye Kıbrıs’ı kendi açısından bir ‘stratejik toprak’ olarak tanımlayıp, orada kendi güvenliği için asker bulundurmaya başladıktan itibaren; zaten söz konusu anlaşmaya da uymamakta.

Ayrıca Genelkurmay Başkanı işgal durumu ortaya çıksa bile, Avrupalıların gelip Kıbrıs’ta “savaşıp öleceklerini” düşünmemekte. Savaşmayacaklarına göre, bizim Kıbrıs’ı ilhak etmemizin maliyeti de kalmıyor herhalde... Ayrıca Kıbrıs bir bütün olarak AB üyesi olduğu takdirde Türkiye hapsedilirmiş... Günümüzün dünyasının siyasi ve teknolojik parametrelerinden bu denli ‘bağımsız’ bir akıl yürütme nasıl mümkün olabiliyor? Asıl önemlisi ülkenin geleceğine ilişkin bu hayati meselede, toplumun kararı bu usulle mi tecelli edecek? Ama görülen o ki hiçbir siyasetçimizin ve sivil toplum kuruluşumuzun bu muhakemeye vereceği bir yanıtı yok. Ne değerlendirmenin içeriğine karşılar, ne de toplumsal kararın oluşma yöntemine... Zincirler halkalarının gücüyle ölçülürler. Bizim toplumsal basiretimiz de ancak askerin basireti kadar olabiliyor.

 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...