Türkiye’de
sivil/asker ilişkisinin bugün için en zararlı yönü, askerin siyaset
üzerindeki kuşatıcı etkisi değil. Çünkü son seçimler ‘sivil’ bir bakışın
her alanda siyasete yansımasıyla sonuçlanmasa da; ‘sivil bakışın’
siyaset yoluyla askeri kuşatmayı arka plana atabileceğini ortaya
koymakta... Asıl sorun askere olmayan bir entelektüel kapasite
atfedilmesinde ve bu kapasitenin sivil siyasetçiler tarafından bir
referans olarak kabullenilmesinde. Bunu destekleyen bir biçimde,
Türkiye’de askerin daha bilgili olduğuna ve daha doğru karar alma
yeteneğine sahip bulunduğuna dair sürekli bir propaganda yürürlükte. Bu
propagandanın bilinçli bir çaba sonucu olduğunu söylemek de doğru
olmayabilir. Gerçi merkez medyanın bu etkiyi sıcak tutmak için hiçbir
fırsatı kaçırmadığına işaret edebiliriz; ama önemli olan şu ki, sıradan
insanlarımızda da askerin ‘doğruyu üretmeye daha yakın’ bir entelektüel
düzeyi olduğuna dair bir kanaat mevcut.
Acaba bu
kanı gerçeklikle ne derece uyuşmakta? Burada tabii ki konumuz askerin
askeri alanda almış olduğu kararların basireti değil. Çünkü bizde asker,
toplumun geleceğine ilişkin bütün kararlarda egemen bir konuma sahip.
Sivillerin herhangi bir siyasi meselede ağırlık koyabilmeleri, askerin o
alanda nötr olmasını ve üstelik nötr olduğunu beyan etmesini
gerektirmekte. Aksi halde askerin görüşü basiretin sesi olarak
değerlendiriliyor ve serdedilen fikirler kendiliğinden birer ‘doğru’,
birer referans olarak algılanıyor. Bu nedenle de askerin fikir beyan
etmesi Türkiye’de her zaman taraflar arasındaki konuşmayı ve tartışmayı
baltalayan bir unsur. Ama asıl soruya yeniden dönelim... Demokratik
iletişim ortamı üzerindeki olumsuz etkisi bir yana, acaba askerlerin
fikirleri gerçeklikle ne denli uyuşmakta?
Son
yıllarda gördüğümüz en basiretli Genelkurmay Başkanı olduğu konusunda
geniş bir fikir birliği yaratmış olan Özkök’ün son demeçleri, siyaseti
kuşatan bu garip atmosfere bir kez daha işaret etti. Askerin “derin” bir
bakışa sahip olduğunu vurgulayan Özkök’e göre, Kıbrıs AB’ye girerse,
ordumuz orada AB topraklarının bir kısmını işgal etmiş olmayacak; çünkü
biz orada bir uluslararası anlaşmaya istinaden bulunuyoruz... Bu
önermeyi değerlendiren tek bir sivil siyasetçi bile ortaya çıkmadı. Oysa
konuyla ilgili herkesin bildiği gibi, bu değerlendirme doğru değil.
Türkiye’nin orada asker barındırmasını mümkün kılan anlaşma, askerin
varlığını da müdahale öncesi düzenin yeniden oluşturulmasıyla
sınırlandırmış durumda. Diğer bir deyişle Türkiye Kıbrıs’ı kendi
açısından bir ‘stratejik toprak’ olarak tanımlayıp, orada kendi
güvenliği için asker bulundurmaya başladıktan itibaren; zaten söz konusu
anlaşmaya da uymamakta.
Ayrıca
Genelkurmay Başkanı işgal durumu ortaya çıksa bile, Avrupalıların gelip
Kıbrıs’ta “savaşıp öleceklerini” düşünmemekte. Savaşmayacaklarına göre,
bizim Kıbrıs’ı ilhak etmemizin maliyeti de kalmıyor herhalde... Ayrıca
Kıbrıs bir bütün olarak AB üyesi olduğu takdirde Türkiye
hapsedilirmiş... Günümüzün dünyasının siyasi ve teknolojik
parametrelerinden bu denli ‘bağımsız’ bir akıl yürütme nasıl mümkün
olabiliyor? Asıl önemlisi ülkenin geleceğine ilişkin bu hayati meselede,
toplumun kararı bu usulle mi tecelli edecek? Ama görülen o ki hiçbir
siyasetçimizin ve sivil toplum kuruluşumuzun bu muhakemeye vereceği bir
yanıtı yok. Ne değerlendirmenin içeriğine karşılar, ne de toplumsal
kararın oluşma yöntemine... Zincirler halkalarının gücüyle ölçülürler.
Bizim toplumsal basiretimiz de ancak askerin basireti kadar olabiliyor.
|
 |