|

“Kiralık
Katil”in Misyonu Sona Erdi mi?
Tüm
dünyanın gözleri önünde dramatik bir süreç yaşandı ve nihayet beklenen
gerçekleşti. Batı medeniyeti’nin Irak’taki yerli işbirlikçisi, hatta
İran’a tahmil edilen savaşın “kahramanı” Saddam Hüseyin, en sonunda ele
geçirildi(!?) Bir başka ifadeyle Batı’nın desteğine sahip olduğu
günlerde hegomonik güçler adına her türlü cinayeti gözünü kırpmadan
işleyen Sahte Kahraman, ABD’nin Irak’taki hakimiyeti için tam da gerekli
olduğu bir zamanda derdest edildi… Tarihe şöyle bir göz attığımızda
benzer örneklerini ve ibret vesikası sonlarını gördüğümüz birçokları
gibi Saddam-Baas diktatörlüğünün de sonu geldi… Hem de zelil bir
şekilde. Tıpkı yakın dönemdeki türdeşleri gibi Saddam da efendileri
adına masum insanlara, çaresiz topluluklara zulmederken gösterdiği
ceberut tavrı patronlarıyla karşı karşıya geldiğinde gösteremedi.
İşbirlikçi tüm Tiranlar gibi, sanki emperyalist ABD’nin bölgedeki
stratejisi için gerekli tüm adımları attıktan sonra kendine umut
bağlayanların da gardını düşürerek teslim oldu…
Geçen ay
gerçekleştiği iddia edilen bu önemli gelişmenin, gerek ABD’nin Irak’taki
hakimiyet çabaları ve gerekse de Ortadoğu’daki bundan sonraki gelişmeler
açısından anlamı büyük olduğu açıktır. Zira bu gelişmeyle birlikte,
özellikle Baas Partisi’nin, birinci etapta Irak’taki, ikinci etapta ise
Suriye’deki ve dolayısıyla tüm Arap dünyasındaki gücü ve etkisi
zayıflayacak, Baas ideolojisinin yerini laik-demokrat etiketli yeni bir
“din” alacaktır. Dolayısıyla Irak’taki işgali daha da güçlenecek olan
ABD’nin İran ve Suriye’yi, siyasi ve askeri abluka altında tutan
politikası da daha etkin olacak ve bu gelişme ABD’nin Ortadoğu
projesinde önemli bir ilerlemenin habercisi olacaktır… Her ne kadar kısa
ve orta vadede bölgede bazı sorunların yaşanması muhtemel gözükse de bu
çatışmaların kaynağı Baas olmayacaktır. Söz konusu bu sorunlar,
paranteze alınması güç başka güçlerin ortaya koyacağı performansa bağlı
olarak kendini gösterecektir. Reaksiyoner, düşmanın ekmeğine yağ sürecek
bir hareket tarzı izlemedikleri, ilkeli bir yöntem benimsedikleri sürece
bu güçlerin etkili olmasından söz edilebilecektir. Tabii ifade etmekte
zorlansak da, burada öne çıkacak örgütlerin, öncelikle İslami
değerlerden ilham alanlar olacağı çok açıktır. Ancak, bu örgütlerin
çoğunun, Batı Medeniyeti’nin vazgeçemediği ileri karakolu İsrail’in
terörist saldırıları sonucu soğukkanlılığını koruyamadığı, hegomonik
güçlerin ve onların işbirlikçilerinin tuzağına düştükleri göz önüne
alınırsa umutvar olmak olmak için fazlaca acele etmememiz gereği açıkça
ortaya çıkacaktır. Öyle ki bu örgütlerin çoğu devlet terörüne karşı
reaksiyoner bir hareket tarzını seçmiş gözükmekte, ilkeli bir mücadele
çizgisini koruyamamaktadırlar. Aynı zamanda, bunlar, Batı’ya karşı
Batılı değerler sistemini içselleştirerek mücadele etmek iddiası(?!) ile
yola çıkıp Batının uydusu rejimlere entegre olan seleflerinin yolunu
izlemek gibi hayati bir hatanın takipçileri görüntüsünü de vermektedir.
Bu şartlarda, bölgede ve dünyada zulme ve küfre karşı koymak iddiasında
olanların ideolojik açmazlarla malul olmayan ve doğru yöntemi benimseyen
örgütler olacağını söylemek ukalalık olmasa gerektir…
Sonuç
itibariyle bir “Kiralık Katil”in daha ömrünü tamamlaması, daha doğrusu
misyonunun sona ermesi birilerini ümitlendirmemeli, işgal kuvvetlerinin
bölgeyi kontrol altına almaları da bizleri yeise sürüklememelidir.
Bilinmelidir ki temel sorun değişmemiş, I. ve II. Dünya Savaşı’ndan
sonra bölgede hakim olan mentalite bir başka versiyonu ile bölge
insanını çepeçevre kuşatmış bulunmaktadır. Daha önce milliyetçiliğe
vurgu yapan güç odakları, artık demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve
insan hakları söylemleriyle insanların önce zihinlerine, sonra da
ekonomik ve siyasi hayatlarına hükmetmeye devam edegelmektedirler…
TERÖRE
KARŞI TERÖR
Global
sistemi denetleyen güç odaklarının temel düşünce sistematiklerinden asla
taviz vermedikleri, farklı düşünce yapılarının da söz konusu düşünce
temelinde şekillenmesi konusunda ısrarcı oldukları, asla “yaşam
biçimlerinin” değiştirilmesine izin vermedikleri bilinmektedir. Bu
bağlamda her türlü ideolojik ve eylemsel terör faaliyetlerine
başvurmaktan çekinmeyen ABD, Müslümanlara yönelik standardını da bu
çerçevede belirlemiş bulunmaktadır. Öyle ki, ABD ve Amerikancı yerel
çevrelere göre, “İslam ile demokrasinin karşılıklı olarak
bağdaşmayacağı…” ya da “demokratik değerlerin İslam’ın değer
yargılarıyla uyuşmayacağı…” kanısında olanlar, İslam dünyası
içerisindeki “köktendinci” akımlardır. Diğerleri, yani demokrasi ile
İslam’ı “telif” etmeye çalışanlar ise “gerçek Müslümanlar”, “çağdaş
dindarlar”, global sisteme uyum sağlayabilecek ılımlı unsurlardır…
Yani bir
kez daha altını çizmemiz gerekir ki Müslümanlar çok boyutlu saldırılarla
karşı karşıyadırlar. Ve ne yazık ki bu saldırılara karşı global
emperyalizm ve onların yerli uzantılarının uygulayageldikleri ve zaman
zaman tahammül sınırlarını aşan terör saldırılarına maruz kalmakta,
bunlar ise reaksiyoner çıkışlara neden olmaktadır. Reaksiyonerlik
bununla da kalmamakta, ilkelerle çatışan bu davranışlar zulmün kavurucu
ateşiyle bazı insanlarda sabit düşünce/yöntem haline dönüşebilmektedir.
Oysa akl-ı selim ile düşünüldüğünde bu yaklaşım tarzının sağlıklı
olmadığı, bunalımlı bir düşünce vasatının ürünü olduğu konusunda genel
bir mutabakat da sağlanabilmektedir. Üstelik bazılarının bir takım
zorlamalarla ve konjonktürel gerekçelerle oluşturdukları bu yöndeki
“fetvalar” Kuran’da ve Kuran’ı örnekleyen peygamberin hayatında
meşruiyet gerekçesi bulamamaktadır. Durum böyle olunca, biz Müslümanlara
düşen bir görev ortaya çıkmaktadır: konuyu yeniden gündemimize almak ve
“yöntem” konusunda ciddi olarak bir netliğe ulaşmak…
Tarihe
şöyle bir baktığımızda görüldüğü, duygusallıktan ve reaksiyonerlikten
sıyrıldığımızda bugün dahi net olarak görüleceği üzere, terör, ilkeleri
yerle bir ettiği gibi orta ve uzun vadede kesinlikle düşmana zarar
vermemekte, tam tersine, Müslümanları kendi standartlarına çekmek gibi
ideolojik ve metodik çabası bulunan global düşmana stratejik gerekçeler
vermekten öte bir iş görmemektedir. Dahası, Kur’an-merkezli bir düşünce
yapısına sahip, ilkeli Müslümanları çeşitli yöntemlerle kendi
standartlarına uymaya zorlayan, bu gerçekleşmeyince de onları “terörist”
olarak damgalayarak marjinalleştirmeyi amaç edinen güçlerin ekmeğine yağ
sürmektedir. Aynı zamanda, davetin tüm kanallarını tıkamaktan başka bir
işlev icra etmemektedir. Açıkça ortaya çıkmıştır ki, bu yalın gerçeği
kavramamakta ısrar eden ve bu tür terör eylemlerine olumlu sıfatlar
yakıştıran zihniyetlerin artık kendilerini sorgulama zamanı gelmiş ve
geçmektedir. Net bir İslami düşünceye sahip olmayan, yöntem konusunda
konjonktürel farklılıklar gösteren, stratejik bir planlaması ve bunun
gereği olan yeterli sabra sahip bulunmayan duygusal ve hamasi
söylemlerin şekillendirdiği reaksiyoner söylem ve eylemlerin İslam
davetinin geleceğine katkıda bulunmayacağı artık anlaşılmalıdır. Bu
nedenle Kur’an ve peygamberin örnek mücadelesi tekrar gözden geçirilmeli
ve her ne sebeple olursa olsun Kur’an ilkelerine ters düşen eylemlere
müsamaha ile yaklaşılmamalıdır. Bazı şartları anlamakla, bu şartların
ortaya çıkardığı yanlışları onaylamak arasındaki çizgi
netleştirilmelidir. Tüm bu açık gerçeklere rağmen hareket edilir ve
ABD’nin benimsemiş olduğu uluslararası politikaların ana unsurları ve
ABD’nin terörü bazı hedeflerini gerçekleştirmede nasıl kullandığı
dikkatten kaçırılırsa, her türlü zulüm ve işkenceyi insanımız görürken,
terör-odaklı global güçler bundan yararlanmayı sürdüreceklerdir…
Ezcümle,
başta ABD olmak üzere emperyalist batının yıllarca istihbarat örgütleri
kanallarıyla yürüttükleri ve konjonktüre göre manipüle ettikleri yerel
örgütler eliyle uygulattıkları eylemlerin kimlere yüklendiği artık
gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Aynı zamanda global güçlerin devlet
terörü konusundaki ve diğer terör eylemlerindeki örnekleri de hiç
hatırdan çıkarmamalıyız: İsrail’in İkinci Dünya Savaşı’ından bu yana
global güçlerin politikalarına paralel olarak süren terör nöbetleri, tüm
Batı’nın desteğine mahzar olan devlet terörü konusunda çarpıcı bir örnek
olarak her zaman karşımızdadır. Keza bu ülke insanının sonuçlarını
yakînen gördüğü, ABD ve Avrupa’nın yerli işbirlikçileri ile ortaklaşa
ürettikleri etnik temellere dayalı terör eylemlerini doğru okumak da
büyük önem arz etmektedir. Hatırlanacağı gibi ABD ve Batı’nın
güdümündeki bölgesel güçlerin devlet terörü, menfaatlerine ters
düşmediği sürece hiçbir global gücü rahatsız etmedi. Benzer şekilde batı
çıkarları için ülkelerin zaaflarını iyi kullanan güç odaklarının,
ürettikleri etnik terör unsurlarını, işleri bittiğinde paketleyip
manipüle ettikleri devletlere nasıl teslim ettiklerine de hep beraber
şahit olduk… Artık hala düşünmeyecekmiyiz? İbret almayacakmıyız?...
AB
SÜRECİ-KKTC SEÇİMLERİ
VE GERÇEK
DEMOKRATLAR
Türkiye’nin AB’ne giriş sürecinde önemli bir sürece girdiği bir zaman
diliminde, Kıbrıs’ta, Batı’nın kabul edebileceği, bu arada Türkiye’deki
bazı güç odaklarının hazmedebileceği bir çözüm formülü üzerinde
uzlaşması hayati bir önem taşımaktaydı… Bu arada seçimlerin sonucunda ya
statükocu güç kazanacak, ya da AB’ne giriş için her türlü tavize hazır
değişimciler Avrupanın desteğini daha da çok arkalarında hissedecekti.
İşte böyle
kritik bir konjonktürde KKTC’nde seçimler yapıldı. Durum kritik olunca,
haliyle hem statükocu güçler seçimlere asıldılar hemde değişimci kesim…
Tabii taraflar, kendilerini destekleyen dış güçlerin desteğini arkasına
alarak seçim çalışmalarını yürüttüler. Söz konusu dış güçlerden,
özellikle değişimci guruba açık destek veren AB tüzel kişiliği, bu seçim
çalışmaları sırasında, gören gözlere demokrasinin ve demokratik seçimin
gerçek anlamını ortaya çıkaran bir yaklaşım ortaya serdi. Ve bu
vesileyle birkez daha gösterdi ki, demokrasi, aslında hegomonik
güçlerin, burjuvazinin, manipüle ettikleri halka birtakım küçük tavizler
karşısında kendi tercihlerini onaylatma mekanizmasından başka bir anlam
taşımamaktadır. Öyle ki gerçekten demokrasi kültürü almış demokrat bazı
kişilerin yönetiminde AB tüzel kişiliği, konuyu açık açık, değişimci bir
çizgiye sahip “muhalefet kazanmaz ise seçimi meşru kabul etmeyiz”
noktasına kadar taşımışlar, böylelikle tam anlamıyla demokratça tavır
konusunda Türkiyeli refiklerine ders vermişlerdir. Diğer taraftan
statükocu yerli demokratlar ise seçim sonuçlarını etkileyecek her türlü
belden aşağı vuruşları kendilerine adeta bir hak olarak görürlerken, bu
tavırlarını da ulusal çıkar gerekçesiyle meşrulaştırma yolunu
seçmişlerdir. Nitekim seçim sonuçları ilan edildiğinde her iki kesimin
de yönlendirme çabaları bir ölçüde etkisini göstermiş, seçmen, söz
konusu odaklar adına kullandığı oylarla bir sonuç üretmemiştir. Bu
sonuçlara göre, “çözüm ve AB üyeliği” sloganıyla seçime giren ve CTP-BG
liderliğinde seçim kampanyasını yürüten blok, oyların yüzde 51,08’ini
alırken, iktidardaki UBP liderliğinde seçime giren statükocu partiler de
yüzde 48,90 oranında oy almışlardır. Ama milletvekili sayısında, 50
kişilik parlamentoda taraflar 25’er milletvekili ile temsil edilerek tam
anlamıyla bir kilitlenme ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu şartlarda,
KKTC’nde öncelik bu kilitlenmeyi açmak, “demokratik yollarla” bir
hükümet oluşumunu gerçekleştirmek olacaktır. Bu bağlamda da dört
senaryodan söz edilmektedir: Bunlardan birincisi “milli birlik”
hükümetin kurulması, ikincisi muhalefet partilerinin oluşturduğu blok
ile karşıt blokta bulunmasına rağmen seçim kampanyası sırasında
muhalefet ile işbirliği yolunu kapatmayan Serdar Denktaş’ın partisinin
bir koalisyon hükümeti kurması, üçüncüsü sistemin gerçek sahiplerinin
finansman gücü devreye sokularak partilerarası milletvekili alışverişi
ile kilitlenmenin aşılması, dördüncü ve son seçenek ise (dört ay sonra)
seçime gidilmesi… Bu alternatiflerden hangisi gerçekleşirse
gerçekleşsin, bilinmelidir ki bu sonuç, Denktaş’ın temsil ettiği ve
uzantıları Türkiye’de de çok güçlü bir şekilde var olan statükocu güçler
ile değişimci/AB yanlısı unsurlar arasındaki mücadelenin seyri
paralelinde ortaya çıkacaktır. Zaten bunun emareleri ortaya çıkmaya
başladı bile.
Bilindiği
gibi her halükarda başlaması an meselesi olan görüşmeler öncesinde
Başbakan’ın dolaylı olarak Denktaş’tan çok, güya onu yanlış
yönlendirdiği iddiası ile danışmanlarına yönelik “tavır belirleyici”
siyasi atışları karşı cephede çok sert yanıtlar almakta gecikmedi.
Başbakan’ın Kıbrıs politikasını netleştirme kaygısı taşıyan bu demeci,
aslında, AK Parti’nin Denktaş’ın sadece danışmanlarını değiştirme
niyetinde olmadığı, bizzat Denktaş’ın kendisinin görüşmecilikten
çekilmesinden memnunluk duyacağı anlamına da geldiği konuyla ilgili
taraflarca çok açık olarak bilinmektedir. Ancak, AK Parti hükümetinin bu
niyetini açıkça ifade etmesi mevcut konjonktürde sakıncalar doğurması
kuvvetle muhtemel olduğundan, bu yaklaşım normal karşılanmalıdır. Aksi
takdirde Türkiye’nin dış politik çizgisini de netleştirecek açık bir
tavrın bizzat Başbakan’dan neşet etmesi sistem-içi mücadele dinamikleri
açısından ciddi komplikasyonlara/krizlere neden olacaktır. Keza
Denktaş’ın ve ona destek verenlerin Annan Planı’na karşıtlığının da,
planın niteliği ile ilgili olmaktan çok AB konusundaki çekincelerinden
kaynaklandığı tüm taraflarca bilinmektedir. Yani Denktaş’ın arkasında
saf tutmuş gözüken ve “milli davamızda Denktaş’ın arkasındayız”
sloganıyla karşımıza çıkan çoğu emekli general ile bir kısım asker ve
bürokrasi de Denktaş’la birlikte içerde ve dışarda politik bir tavır
ortaya koymakta ve yine demokrasinin özünde var olan bazı güç odaklarını
temsil etmektedirler. Bu güç odakları formel olarak AB yanlısı
gözükmelerine (ki öyle gözükmeleri iman ettikleri ilkeleri gereğidir)
rağmen, “özel şartları” dikkate alınmadığı takdirde Türkiye’nin AB
üyeliğinin mevcut statükoyu büyük oranda değiştireceğinin, hatta birçok
boyutuyla değiştirmeye başladığının bilincinde olduklarından AB’ne karşı
dolaylı tavır almak için her vesileyi kullanmaktadırlar.
Sonuç
olarak KKTC seçimleri sonrasında yeni hükümet kurma çalışmaları
tarafların taktik manevraları ile devam etmektedir. Ancak KKTC’nde nasıl
bir hükümet kurulursa kurulsun Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceği ya da
çözülemeyeceği Mayıs-2004’e kadar uzayacak bir süreçte belli bir netlik
kazanabilecektir. Bunun da ötesinde bu mücadele, AB’ne üye olsun veya
olmasın Türkiye’deki sistemin yeni dengeler üzerinde yapılandırması
süreci sonuçlanmadan önemini kaybetmeyeceğe benzemektedir.
|
 |
|