Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 301 | Ocak 2004

                   

 

“Kiralık Katil”in Misyonu Sona Erdi mi?  


Tüm dünyanın gözleri önünde dramatik bir süreç yaşandı ve nihayet beklenen gerçekleşti. Batı medeniyeti’nin Irak’taki yerli işbirlikçisi, hatta İran’a tahmil edilen savaşın “kahramanı” Saddam Hüseyin, en sonunda ele geçirildi(!?) Bir başka ifadeyle Batı’nın desteğine sahip olduğu günlerde hegomonik güçler adına her türlü cinayeti gözünü kırpmadan işleyen Sahte Kahraman, ABD’nin Irak’taki hakimiyeti için tam da gerekli olduğu bir zamanda derdest edildi… Tarihe şöyle bir göz attığımızda benzer örneklerini ve ibret vesikası sonlarını gördüğümüz birçokları gibi Saddam-Baas diktatörlüğünün de sonu geldi… Hem de zelil bir şekilde. Tıpkı yakın dönemdeki türdeşleri gibi Saddam da efendileri adına masum insanlara, çaresiz topluluklara zulmederken gösterdiği ceberut tavrı patronlarıyla karşı karşıya geldiğinde gösteremedi. İşbirlikçi tüm Tiranlar gibi, sanki emperyalist ABD’nin bölgedeki stratejisi için gerekli tüm adımları attıktan sonra kendine umut bağlayanların da gardını düşürerek teslim oldu…

Geçen ay gerçekleştiği iddia edilen bu önemli gelişmenin, gerek ABD’nin Irak’taki hakimiyet çabaları ve gerekse de Ortadoğu’daki bundan sonraki gelişmeler açısından anlamı büyük olduğu açıktır. Zira bu gelişmeyle birlikte, özellikle Baas Partisi’nin, birinci etapta Irak’taki, ikinci etapta ise Suriye’deki ve dolayısıyla tüm Arap dünyasındaki gücü ve etkisi zayıflayacak, Baas ideolojisinin yerini laik-demokrat etiketli yeni bir “din” alacaktır. Dolayısıyla Irak’taki işgali daha da güçlenecek olan ABD’nin İran ve Suriye’yi, siyasi ve askeri abluka altında tutan politikası da daha etkin olacak ve bu gelişme ABD’nin Ortadoğu projesinde önemli bir ilerlemenin habercisi olacaktır… Her ne kadar kısa ve orta vadede bölgede bazı sorunların yaşanması muhtemel gözükse de bu çatışmaların kaynağı Baas olmayacaktır. Söz konusu bu sorunlar, paranteze alınması güç başka güçlerin ortaya koyacağı performansa bağlı olarak kendini gösterecektir. Reaksiyoner, düşmanın ekmeğine yağ sürecek bir hareket tarzı izlemedikleri, ilkeli bir yöntem benimsedikleri sürece bu güçlerin etkili olmasından söz edilebilecektir. Tabii ifade etmekte zorlansak da, burada öne çıkacak örgütlerin, öncelikle İslami değerlerden ilham alanlar olacağı çok açıktır. Ancak, bu örgütlerin çoğunun, Batı Medeniyeti’nin vazgeçemediği ileri karakolu İsrail’in terörist saldırıları sonucu soğukkanlılığını koruyamadığı, hegomonik güçlerin ve onların işbirlikçilerinin tuzağına düştükleri göz önüne alınırsa umutvar olmak olmak için fazlaca acele etmememiz gereği açıkça ortaya çıkacaktır. Öyle ki bu örgütlerin çoğu devlet terörüne karşı reaksiyoner bir hareket tarzını seçmiş gözükmekte, ilkeli bir mücadele çizgisini koruyamamaktadırlar. Aynı zamanda, bunlar, Batı’ya karşı Batılı değerler sistemini içselleştirerek mücadele etmek iddiası(?!) ile yola çıkıp Batının uydusu rejimlere entegre olan seleflerinin yolunu izlemek gibi hayati bir hatanın takipçileri görüntüsünü de vermektedir. Bu şartlarda, bölgede ve dünyada zulme ve küfre karşı koymak iddiasında olanların ideolojik açmazlarla malul olmayan ve doğru yöntemi benimseyen örgütler olacağını söylemek ukalalık olmasa gerektir…

Sonuç itibariyle bir “Kiralık Katil”in daha ömrünü tamamlaması, daha doğrusu misyonunun sona ermesi birilerini ümitlendirmemeli, işgal kuvvetlerinin bölgeyi kontrol altına almaları da bizleri yeise sürüklememelidir. Bilinmelidir ki temel sorun değişmemiş, I. ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra bölgede hakim olan mentalite bir başka versiyonu ile bölge insanını çepeçevre kuşatmış bulunmaktadır. Daha önce milliyetçiliğe vurgu yapan güç odakları, artık demokrasi, serbest piyasa ekonomisi ve insan hakları söylemleriyle insanların önce zihinlerine, sonra da ekonomik ve siyasi hayatlarına hükmetmeye devam edegelmektedirler…

TERÖRE KARŞI TERÖR

Global sistemi denetleyen güç odaklarının temel düşünce sistematiklerinden asla taviz vermedikleri, farklı düşünce yapılarının da söz konusu düşünce temelinde şekillenmesi konusunda ısrarcı oldukları, asla “yaşam biçimlerinin” değiştirilmesine izin vermedikleri bilinmektedir. Bu bağlamda her türlü ideolojik ve eylemsel terör faaliyetlerine başvurmaktan çekinmeyen ABD, Müslümanlara yönelik standardını da bu çerçevede belirlemiş bulunmaktadır. Öyle ki, ABD ve Amerikancı yerel çevrelere göre, “İslam ile demokrasinin karşılıklı olarak bağdaşmayacağı…” ya da “demokratik değerlerin İslam’ın değer yargılarıyla uyuşmayacağı…” kanısında olanlar, İslam dünyası içerisindeki “köktendinci” akımlardır. Diğerleri, yani demokrasi ile İslam’ı “telif” etmeye çalışanlar ise “gerçek Müslümanlar”, “çağdaş dindarlar”, global sisteme uyum sağlayabilecek ılımlı unsurlardır…

Yani bir kez daha altını çizmemiz gerekir ki Müslümanlar çok boyutlu saldırılarla karşı karşıyadırlar. Ve ne yazık ki bu saldırılara karşı global emperyalizm ve onların yerli uzantılarının uygulayageldikleri ve zaman zaman tahammül sınırlarını aşan terör saldırılarına maruz kalmakta, bunlar ise reaksiyoner çıkışlara neden olmaktadır. Reaksiyonerlik bununla da kalmamakta, ilkelerle çatışan bu davranışlar zulmün kavurucu ateşiyle bazı insanlarda sabit düşünce/yöntem haline dönüşebilmektedir. Oysa akl-ı selim ile düşünüldüğünde bu yaklaşım tarzının sağlıklı olmadığı, bunalımlı bir düşünce vasatının ürünü olduğu konusunda genel bir mutabakat da sağlanabilmektedir. Üstelik bazılarının bir takım zorlamalarla ve konjonktürel gerekçelerle oluşturdukları bu yöndeki “fetvalar” Kuran’da ve Kuran’ı örnekleyen peygamberin hayatında meşruiyet gerekçesi bulamamaktadır. Durum böyle olunca, biz Müslümanlara düşen bir görev ortaya çıkmaktadır: konuyu yeniden gündemimize almak ve “yöntem” konusunda ciddi olarak bir netliğe ulaşmak…

Tarihe şöyle bir baktığımızda görüldüğü, duygusallıktan ve reaksiyonerlikten sıyrıldığımızda bugün dahi net olarak görüleceği üzere, terör, ilkeleri yerle bir ettiği gibi orta ve uzun vadede kesinlikle düşmana zarar vermemekte, tam tersine, Müslümanları kendi standartlarına çekmek gibi ideolojik ve metodik çabası bulunan global düşmana stratejik gerekçeler vermekten öte bir iş görmemektedir. Dahası, Kur’an-merkezli bir düşünce yapısına sahip, ilkeli Müslümanları çeşitli yöntemlerle kendi standartlarına uymaya zorlayan, bu gerçekleşmeyince de onları “terörist” olarak damgalayarak marjinalleştirmeyi amaç edinen güçlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Aynı zamanda, davetin tüm kanallarını tıkamaktan başka bir işlev icra etmemektedir. Açıkça ortaya çıkmıştır ki, bu yalın gerçeği kavramamakta ısrar eden ve bu tür terör eylemlerine olumlu sıfatlar yakıştıran zihniyetlerin artık kendilerini sorgulama zamanı gelmiş ve geçmektedir. Net bir İslami düşünceye sahip olmayan, yöntem konusunda konjonktürel farklılıklar gösteren, stratejik bir planlaması ve bunun gereği olan yeterli sabra sahip bulunmayan duygusal ve hamasi söylemlerin şekillendirdiği reaksiyoner söylem ve eylemlerin İslam davetinin geleceğine katkıda bulunmayacağı artık anlaşılmalıdır. Bu nedenle Kur’an ve peygamberin örnek mücadelesi tekrar gözden geçirilmeli ve her ne sebeple olursa olsun Kur’an ilkelerine ters düşen eylemlere müsamaha ile yaklaşılmamalıdır. Bazı şartları anlamakla, bu şartların ortaya çıkardığı yanlışları onaylamak arasındaki çizgi netleştirilmelidir. Tüm bu açık gerçeklere rağmen hareket edilir ve ABD’nin benimsemiş olduğu uluslararası politikaların ana unsurları ve ABD’nin terörü bazı hedeflerini gerçekleştirmede nasıl kullandığı dikkatten kaçırılırsa, her türlü zulüm ve işkenceyi insanımız görürken, terör-odaklı global güçler bundan yararlanmayı sürdüreceklerdir…

Ezcümle, başta ABD olmak üzere emperyalist batının yıllarca istihbarat örgütleri kanallarıyla yürüttükleri ve konjonktüre göre manipüle ettikleri yerel örgütler eliyle uygulattıkları eylemlerin kimlere yüklendiği artık gözden kaçırılmaması gerekmektedir. Aynı zamanda global güçlerin devlet terörü konusundaki ve diğer terör eylemlerindeki örnekleri de hiç hatırdan çıkarmamalıyız: İsrail’in İkinci Dünya Savaşı’ından bu yana global güçlerin politikalarına paralel olarak süren terör nöbetleri, tüm Batı’nın desteğine mahzar olan devlet terörü konusunda çarpıcı bir örnek olarak her zaman karşımızdadır. Keza bu ülke insanının sonuçlarını yakînen gördüğü, ABD ve Avrupa’nın yerli işbirlikçileri ile ortaklaşa ürettikleri etnik temellere dayalı terör eylemlerini doğru okumak da büyük önem arz etmektedir. Hatırlanacağı gibi ABD ve Batı’nın güdümündeki bölgesel güçlerin devlet terörü, menfaatlerine ters düşmediği sürece hiçbir global gücü rahatsız etmedi. Benzer şekilde batı çıkarları için ülkelerin zaaflarını iyi kullanan güç odaklarının, ürettikleri etnik terör unsurlarını, işleri bittiğinde paketleyip manipüle ettikleri devletlere nasıl teslim ettiklerine de hep beraber şahit olduk… Artık hala düşünmeyecekmiyiz? İbret almayacakmıyız?...

AB SÜRECİ-KKTC SEÇİMLERİ

VE GERÇEK DEMOKRATLAR

Türkiye’nin AB’ne giriş sürecinde önemli bir sürece girdiği bir zaman diliminde, Kıbrıs’ta, Batı’nın kabul edebileceği, bu arada Türkiye’deki bazı güç odaklarının hazmedebileceği bir çözüm formülü üzerinde uzlaşması hayati bir önem taşımaktaydı… Bu arada seçimlerin sonucunda ya statükocu güç kazanacak, ya da AB’ne giriş için her türlü tavize hazır değişimciler Avrupanın desteğini daha da çok arkalarında hissedecekti.

İşte böyle kritik bir konjonktürde KKTC’nde seçimler yapıldı. Durum kritik olunca, haliyle hem statükocu güçler seçimlere asıldılar hemde değişimci kesim… Tabii taraflar, kendilerini destekleyen dış güçlerin desteğini arkasına alarak seçim çalışmalarını yürüttüler. Söz konusu dış güçlerden, özellikle değişimci guruba açık destek veren AB tüzel kişiliği, bu seçim çalışmaları sırasında, gören gözlere demokrasinin ve demokratik seçimin gerçek anlamını ortaya çıkaran bir yaklaşım ortaya serdi. Ve bu vesileyle birkez daha gösterdi ki, demokrasi, aslında hegomonik güçlerin, burjuvazinin, manipüle ettikleri halka birtakım küçük tavizler karşısında kendi tercihlerini onaylatma mekanizmasından başka bir anlam taşımamaktadır. Öyle ki gerçekten demokrasi kültürü almış demokrat bazı kişilerin yönetiminde AB tüzel kişiliği, konuyu açık açık, değişimci bir çizgiye sahip “muhalefet kazanmaz ise seçimi meşru kabul etmeyiz” noktasına kadar taşımışlar, böylelikle tam anlamıyla demokratça tavır konusunda Türkiyeli refiklerine ders vermişlerdir. Diğer taraftan statükocu yerli demokratlar ise seçim sonuçlarını etkileyecek her türlü belden aşağı vuruşları kendilerine adeta bir hak olarak görürlerken, bu tavırlarını da ulusal çıkar gerekçesiyle meşrulaştırma yolunu seçmişlerdir. Nitekim seçim sonuçları ilan edildiğinde her iki kesimin de yönlendirme çabaları bir ölçüde etkisini göstermiş, seçmen, söz konusu odaklar adına kullandığı oylarla bir sonuç üretmemiştir. Bu sonuçlara göre, “çözüm ve AB üyeliği” sloganıyla seçime giren ve CTP-BG liderliğinde seçim kampanyasını yürüten blok, oyların yüzde 51,08’ini alırken, iktidardaki UBP liderliğinde seçime giren statükocu partiler de yüzde 48,90 oranında oy almışlardır. Ama milletvekili sayısında, 50 kişilik parlamentoda taraflar 25’er milletvekili ile temsil edilerek tam anlamıyla bir kilitlenme ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu şartlarda, KKTC’nde öncelik bu kilitlenmeyi açmak, “demokratik yollarla” bir hükümet oluşumunu gerçekleştirmek olacaktır. Bu bağlamda da dört senaryodan söz edilmektedir: Bunlardan birincisi “milli birlik” hükümetin kurulması, ikincisi muhalefet partilerinin oluşturduğu blok ile karşıt blokta bulunmasına rağmen seçim kampanyası sırasında muhalefet ile işbirliği yolunu kapatmayan Serdar Denktaş’ın partisinin bir koalisyon hükümeti kurması, üçüncüsü sistemin gerçek sahiplerinin finansman gücü devreye sokularak partilerarası milletvekili alışverişi ile kilitlenmenin aşılması, dördüncü ve son seçenek ise (dört ay sonra) seçime gidilmesi… Bu alternatiflerden hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, bilinmelidir ki bu sonuç, Denktaş’ın temsil ettiği ve uzantıları Türkiye’de de çok güçlü bir şekilde var olan statükocu güçler ile değişimci/AB yanlısı unsurlar arasındaki mücadelenin seyri paralelinde ortaya çıkacaktır. Zaten bunun emareleri ortaya çıkmaya başladı bile.

Bilindiği gibi her halükarda başlaması an meselesi olan görüşmeler öncesinde Başbakan’ın dolaylı olarak Denktaş’tan çok, güya onu yanlış yönlendirdiği iddiası ile danışmanlarına yönelik “tavır belirleyici” siyasi atışları karşı cephede çok sert yanıtlar almakta gecikmedi. Başbakan’ın Kıbrıs politikasını netleştirme kaygısı taşıyan bu demeci, aslında, AK Parti’nin Denktaş’ın sadece danışmanlarını değiştirme niyetinde olmadığı, bizzat Denktaş’ın kendisinin görüşmecilikten çekilmesinden memnunluk duyacağı anlamına da geldiği konuyla ilgili taraflarca çok açık olarak bilinmektedir. Ancak, AK Parti hükümetinin bu niyetini açıkça ifade etmesi mevcut konjonktürde sakıncalar doğurması kuvvetle muhtemel olduğundan, bu yaklaşım normal  karşılanmalıdır. Aksi takdirde Türkiye’nin dış politik çizgisini de netleştirecek açık bir tavrın bizzat Başbakan’dan neşet etmesi sistem-içi mücadele dinamikleri açısından ciddi komplikasyonlara/krizlere neden olacaktır. Keza Denktaş’ın ve ona destek verenlerin Annan Planı’na karşıtlığının da, planın niteliği ile ilgili olmaktan çok AB konusundaki çekincelerinden kaynaklandığı tüm taraflarca bilinmektedir. Yani Denktaş’ın arkasında saf tutmuş gözüken ve “milli davamızda Denktaş’ın arkasındayız” sloganıyla karşımıza çıkan çoğu emekli general ile bir kısım asker ve bürokrasi de Denktaş’la birlikte içerde ve dışarda politik bir tavır ortaya koymakta ve yine demokrasinin özünde var olan bazı güç odaklarını temsil etmektedirler. Bu güç odakları formel olarak AB yanlısı gözükmelerine (ki öyle gözükmeleri iman ettikleri ilkeleri gereğidir) rağmen, “özel şartları” dikkate alınmadığı takdirde Türkiye’nin AB üyeliğinin mevcut statükoyu büyük oranda değiştireceğinin, hatta birçok boyutuyla değiştirmeye başladığının bilincinde olduklarından AB’ne karşı dolaylı tavır almak için her vesileyi kullanmaktadırlar.

Sonuç olarak KKTC seçimleri sonrasında yeni hükümet kurma çalışmaları tarafların taktik manevraları ile devam etmektedir. Ancak KKTC’nde nasıl bir hükümet kurulursa kurulsun Kıbrıs sorununun nasıl çözüleceği ya da çözülemeyeceği Mayıs-2004’e kadar uzayacak bir süreçte belli bir netlik kazanabilecektir. Bunun da ötesinde bu mücadele, AB’ne üye olsun veya olmasın Türkiye’deki sistemin yeni dengeler üzerinde yapılandırması süreci sonuçlanmadan önemini kaybetmeyeceğe benzemektedir.

 

 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...