“Ben hiç bir
zaman ABD adına özür dilemeyeceğim – gerçekler ne olursa olsun.“
Başkan Georg
Bush
Yeni
Delhi’de ki evimde oturup bir Amerikan haber kanalının reklamını
seyrederken (’Biz haber veriyoruz, siz karar veriyorsunuz’), Noam
Chomsky’nin kırık dişini gösteren alaycı gülümseyişini düşünüyorum.
Herkes
bilmekte ki, ideolojileri ne olursa olsun, tüm baskıcı rejimler medyayı,
propoganda için suistimal etmekteler. “Özgür Dünya”da demokratik
yollarla seçilmiş rejimlerde durum nasıl? Bugün binlerce, hatta
milyonlarca insan Noam Chomsky ve diğer medya analistleri sayesinde
kamuoyunun diğer tüketim eşyaları, sabun, elektrik düğmesi, ekmek gibi,
‘serbest pazar’ demokrasisinde üretildiğini kesin olarak bilmekte.
Anayasa ve diğer kanunlar tarafından korunmuş fikir hürriyetine sahip
olsakta, bu hakkı kullanacağımız alan elimizden alınıp en çok teklif
edene pazarlandı. Neoliberal kapitalizm sadece sermaye arttırmakla
uğraşmamakta. Bazısı güç arttırmakla uğraşırken, yine bazısı da özgürlük
arttırmakta. Neoliberalizmin güç merkezinden uzaklaştırılmış insanlar
için ise bu sermaye, güç ve özgürlük kaybı anlamına gelmekte. ‘Serbest’
pazarda fikir hürriyeti ve onun kullanımı adalet, insan hakları, içme
suyu, temiz hava gibi günlük eşya haline geldi – gücü olan
kullanabilmekte. Ve tabii gücü yeten özgürce fikir beyan etme hakkından
öyle bir eşya, öyle bir kamuoyu oluşturmakta ki, tamda işine yarayacak
şekilde: “Kullanabildikleri haberler”. Bunu nasıl yaptıkları Noam
Chomsky’nin siyasi makale ve kitablarının konusu idi.
Bugün
başbakan Silvio Berlusconi İtalya’nın en büyük gazeteleri, dergileri,
televizyon kanalları ve Yayınevleri üzerinde büyük bir nüfuza sahip.
Financial Times’ın belirttiği gibi “gerçekten de Başbakan İtalyan
seyircisinin %90 üzerinde etkiye sahip.” Düşünce özgürlüğünün değeri ne
kadar? Kimin için düşünce özgürlüğü? Tamam Silvio Berlusconi örneği
aşırı. Diğer demokrasilerde – özellikle ABD’de – medya patronları güçlü
bir lobi, devlet memurlarıyla daha sinsi ve gizli ilişki içindeler.
(Oğul Bush’un petrol lobisi, savunma sanayi ve Enron ile ilişkileri,
Enron’un bürokrasi ve tüm medya ile içiçeliği – bunlar artık sır değil.)
İntikamcı
vatanseverliğiyle, evetefendimci tavrıyla, Pentagon’un basın
bildirilerini haber olarak sunmasıyla, farklı fikirlere uyguladığı katı
sansürle,11 Eylül 2001’den sonra ABD hükümetinin sözcülüğüne soyunan
çoğu medya grubunun çığırtkanlığı diğer ülkelerde alay konusu oldu.
New York
borsasının çökmesiyle hava yolu şirketleri hükümete çağrıda bulunurak
kendilerine maddi yardımda bulunulması gerektiği ve hatta patent
haklarına hile yaparak şarbon tehditine karşı generik (benzer/aynı)
ilaçlar üretilmesi gündeme getirildi (tabii bu Afrika’daki AIDS
mücadelesinden daha önemli ve acildi!). Nerdeyse artık fikir özgürlüğü
ve beyanı ile serbest pazar mitleri, İkiz Kuleler gibi çökmekteydi.
Tabii böyle olmadı. Mitler yaşamaya devam ediyor.
Efendilerin
‘kamuoyunu etkileme’ ticaretlerine artmakta olan yatırımlarına farklı
bir görüş var: Kamuoyundan korkulduğuna işaret etmekte. Bu ısrarlı ve
haklı bir endişeye yol açmakta: Eğer insanlar kendi adlarına yapılan
işlerin aslını öğrenecek (ve kavrayacak) olurlarsa bu onları birşeyler
yapmaya iter korkusu. Güç sahipleri sıradan insanların herzaman
tepkisel, düşüncesiz ve bencilce davranmadıklarını bilmekteler. Bundan
dolayı onları hakikatlerden korumak gerek. Kontrollü ve değiştirilmiş
bir gerçekle, ahırda yaşayan domuzlar ve tavuklar gibi. Kendini bu
kaderden kurtarıp bahçenin kenarına toplananlar gazetelerde okuyup
televizyonda gördüklerine inanmamaktalar. Kulağımızı toprağa koyup
dünyayı başka yollarla anlamaya/açıklamaya çalışıyoruz.
Biz tam
sayfa iç çamaşırı reklamının yanına sıkıştırılmış, kısa haberlerin
arasında anlatılmamış olayları, öylesine değinilmiş askeri ihtilali,
konuşulmayan katliamları, Afrika’nın bir ülkesindeki iç savaş
haberlerini arıyoruz.
Her zaman
şuurunda olmasak da – bazıları bilmese bile – böyle düşünmemiz, bu sade
zeka, medyaya karşı olan şüphemiz en iyisinden siyasi bir öngürü en
kötüsünden bir iddia olabilirdi. Ama bu tavır dünyanın en büyük
düşünürlerinden birini eğilmez ve satılmaz medya analizine götürdü. Bu
sadece Noam Chomsky’nin gösterdiği içinde yaşadığımız toplum
anlayışımızın kökten değişmesinin yollarından biri idi. Veya hepimizin
içinde gönüllü olarak yaşadığı tüm kuralları inceden inceye düşünülmüş
delicisine bir iltica mı demeliydim ?
11 Eylül
saldırılarının sebebi hakkında yaptığı bir konuşmada başkan George W.
Bush Amerikanın düşmanlarını ‘Özgürlük Düşmanları’ olarak tanımladı.
“Amerikalılar neden bizden nefret etmekteler diye sormaktalar. Onlar
bizim özgürlüğümüzden nefret etmekteler: din özgürlüğümüz, düşünce
özgürülüğümüz, toplantı özgürlüğümüz ve başka düşünceye sahip olma hakkı
özgürlüğümüz.”
Eğer
Amerikan halkı bu soruya dürüst bir cevap istiyorsa onlara Chomsky’yi
okumalarını tavsiye ederim. ABD’nin Vietnam’da, Latin Amerika’da,
Irak’ta, Bosna’da, eski Yugoslavya’da, Afganistan’da, Ortadoğu’da yapmış
olduğu askeri harekatlar hakkında Chomsky’nin yazdıklarını okuyun.
ABD’de normal bir vatandaş Chomsky’yi okuyacak olsaydı, soruları da
farklılaşırdı.
Belki şöyle
sorarlardı: “Bizden neden daha çok nefret etmiyorlar?” veya “11 Eylül’ün
daha önce olmaması hayret verici değil mi?” Maalesef milliyetci
zamanlarda ‘biz’ ve ‘onlar’ kelimeleri çok çabuk ve kolay kullanılmakta.
Vatandaş ve devlet arasındaki çizgi bilerek ve başarıyla silinmekte,
sadece devletlerce değil teröristlerce de. Terör saldırılarının ve
‘teröre destek veren ülke’lere karşı işlenen ‘misilleme’lerin mantığı
aynı: ikisi de hükümetlerinin yaptıklarından dolayı vatandaşlarını
cezalandırmaktalar.
Eğer biri
bana Noam Chomsky’nin dünyada yaptığı anlamlı bir iş nedir diye soracak
olsa, onun güzel kelime ‘Özgürlük’ün arkasına saklanmış olan bu
tehlikeli, manipülatif, merhametsiz dünyayı deşifre etmiş olduğunu
söylerdim. O bunu rasyonel ve ampirik temellere dayandırdı. Kendi
iddialarını ispatlamak için topladığı delillerin ağırlığı hayret verici.
Daha doğrusu dehşet verici. Chomsky’nin yönteminin öncülleri ideolojik
değil, ama çok siyasi. Gücü sorgulamada anarşist ve sezgisel bir yol
benimsemekte. ABD efendilerinin bataklığına çıktığı yolculukta bizi de
yanına alarak hükümet, Büyük İş Çevreleri ve fikir üretme endüstrisini
birbirine bağlayan aldatıcı labirentin koridorlarına götürmekte.
Chomsky bize
‘fikir özgürlüğü’, ‘serbest pazar’ ve ‘özgür dünya’ gibi kavramların
özgürlükle az, hem de çok az bir ilişkisi olduğunu göstermekte. ABD
hükümetinin kendisi için talep ettiği yığınla özgürlüklerden birinin de
diğer milletleri katletmek, yoketmek ve onlara hakim olmak olduğunu
göstermekte. Tüm dünya da diktatör ve despotları maddi ve manevi
kollayıp gözetme özgürlüğünü. Teröristleri eğitip, techiz edip koruma
özgürlüğünü. Demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümetleri yıkma
özgürlüğünü. Kitlesel imha silahları (biyolojik, kimyasal ve nükleer)
üretme ve kullanma özgürlüğünü. Hoşuna gitmeyen ülkelere karşı savaş
açma özgürlüğünü. Daha da kötüsü ise: İnsanlığa karşı işlenen bütün bu
suçları ’adalet’, ‘dürüstlük’ ve ‘özgürlük’ adına yapma özgürlüğünü bize
göstermekte.
Avukat ve
general olan John Ashcroft ABD’nin özgürlüklerinin “hiçbir hükümet ve
belgeye dayanmadığını, sadece ilahi bir ‘görev’“ olduğunu belirtmekte.
Yani ABD Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir ülke. Belkide bu anlayış
ABD’nin diğer ülkelere uyguladığı ölçüyü neden kendisine uygulamadığını
açıklayabilir. Bu yapılmaya kalkışıldığında daima ‘ölçüsüzlükle’
suçlanılmakta. Kendine göre, iyiliksever bir dev olan ABD, yabancı
ülkeler için yapmak istediği iyilikler –pazarlarını ticarete açmak,
toplumlarını modernleştirmek, kadınlarını özgürleştirmek, ruhlarını
kurtarmak (misyonerlik) - menfaatperest yerliler tarafından sekteye
uğratılmakta.
Galiba bu
ilahi emaneti taşıma zihniyeti ABD’nin neden diğer halkları ‘kendi
çıkarları uğruna’ katletme ve yoketme hakkını ve özgürlüğünü kendinde
gördüğünü açıklayabilir.
Oğul Bush
ABD savaş uçakları Afganistan’a bombalar yağdırmaya başladığında şöyle
diyordu:“Biz barışsever bir ülkeyiz. Nefreti, şiddeti, cinayeti ve
kötülüğü reddeden temeller üzerine inşa edilmiş, dünyanın en özgür
ülkesinin çağrısı. Yolumuzda yorulmayacağız“.
ABD
hegomanyası çirkin temeller üzerinde yükselmekte: milyonlarca yerlinin
katli, vatanlarının gasbı ve bunun devamı olarak ülkenin imarı için
milyonlarca Afrikalı siyahinin köleleştirilmesi. Yeni kıtaya
nakillerinde hayvanlar gibi tıkılarak binlercesi denizde can vermişti.
(Afrika’dan çalınıp Amerika’ya getirildiler) – Bob Marley’in ‘Buffalo
Soldier’ isimli çalışması evreni kaplayacak hüzün ve kederle dolu. B.
Marley’in şarkısı onuru kaybetmeden, özgürlükten, vahşilikten, bir
halkın şerefinin ayaklar altına alınmasından bahsetmekte. Nefreti,
katliamı ve kötülüğü reddeden temeller üzerine bina edilmiş toplumun,
sosyal ve ekonomik yapısı soykırım ve kölelik üzerine yükselmekte.
Chomsky’nin
“The Manufacture of Consent“ adlı makalesinde ABD’nin kuruluşu hakkında
yazdıklarına bir bakalım: ‘Geçenlerde Şükran günlerinde ailem ve
arkadaşlarımla milli parkı geziyorduk. ‘Burada Wampanoag kabilesinden
bir kızılderili bayan yatmakta. Ailesi ve kabilesi hem kendilerini hemde
topraklarını bu büyük ulusun oluşması ve büyümesi için feda ettiler.’
diye yazan bir mezartaşının yanından geçtik.
Tabii ki
kızılderili kabilelerin ne kendilerini ne de topraklarını bu yüce dava
uğruna feda ettikleri doğrudur. Doğrusu insanlık tarihinin en büyük
soykırımlarından biri esnasında katledildiler, ezildiler ve
yokedildiler... Her sene Ekim ayında Columbus Day’de ilginç bir
katliamcı olan Kolumb’a saygımızı kutlamaktayız.
Yüzlerce
dürüst ve iyiliksever Amerikalı tepkisizce bu mezartaşını görüp ve
okuyarak geçmekte; belkide bu yerli halkın yaptığı fedakarlığa birazcık
da olsun takdirlerimizi anımsayarak vicdanımızı rahatlatmaktayız...
Büyük bir ihtimalle Auschwitz veya Dachau’yu ziyaretlerinde üzerinde
‘Burada bir yahudi kadın yatmakta. Ailesi ve halkı canlarını ve
mallarını bu büyük milletin büyümesi ve gelişmesi için verdiler.’ yazılı
bir mezartaşı gördüklerinde farklı tepkiler vereceklerdi.
ABD bu
korkunç geçmişini nasıl bertaraf edip de güzel kokular saçabilmekte?
Yaptıklarını kabul ederek değil, tazminat vererek değil, ne siyahilerden
ne de yerli halktan özür dileyerek değil ve kesinlikle tavrını
değiştirerek de değil (bugün zulümlerini ihrac etmekteler). Birçok
devlet gibi ABD de tarihini yeniden yazdı. ABD’yi bu konuda diğer
ülkelerden ayıran ve ona ayrıcalık sağlayan şey ise dünyanın en güçlü ve
başarılı reklam sanayii olan Hollywood’u hizmetinde kullanmasıdır.
Popüler
mitin tarih diye satıldığı en iyi dönem ABD’nin II. Dünya Savaşındaki
‘merhameti’ idi (‘Amerika’nın Faşizme karşı savaşı’ olarak da bilinir).
Fanfarların ve trompetlerin gürültüsünde Faşizm tüm Avrupayı ele
geçirirken ABD’nin bunu görmezden geldiği unutulmakta. Hitler’in
yahudilere karşı başlattığı soykırımda ABD’li memurlar Almanya’dan kaçıp
ABD’ye sığınmak isteyen yahudilere kapıyı kapatmışlardı. ABD ancak
Japonların Pearl Harbour’u bombalamasıyla savaşa müdahil oldu. En gaddar
fiilleri, Nagasaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları, tamtamlar
arasında kaybolmakta. Savaş nerdeyse bitmişti. Öldürülen, nesillerce
sakat ve kanser olan yüzbinlerce Japon dünya barışı için hiçbir tehlike
arzetmemekteydi. Onlar sivillerdi. Aynen İkiz Kulelerde ve Pentagon’da
hayatlarını kaybedenler gibi. Ve aynen ABD’nin Irak’a karşı
uyguladığı/uygulattığı ambargonun sonucunda ölen yüzbinlerce sivil gibi.
Nagasaki ve Hiroshima’nın bombalanması soğukkanlılıkla hesap edilmiş bir
teşebbüs idi: ABD’nin gücünü sergilemek. Başkan Truman ‘tarihte en büyük
olay’ diye tanımlamaktaydı.
Bizlere II.
Dünya Savaşının ‘Barış için Savaş’ olduğu söylenmekte. Atom bombası
‘Barış Silahı’ idi. Nükleer tehditin III. Dünya savaşının çıkmasını
engellediğine inanmamız istenmekte.(Bu başkan oğul Bush’un ‘Önleyici
Saldırı Doktrinini’ açıklamadan önce idi.)
II. Dünya
Savaşından sonra barışın patlak verdiği oldu mu ? Tabii ki ABD’de ve
Avrupa’da (kısmen) barış oldu – ama bu Dünya Barışı sayılabilir mi ?
Evet, eğer diğer ırkların (sarılar, siyahlar, kızıllar) ülkelerinde
yapılan temsili savaşları savaş olarak saymazsak.
II. Dünya
Savaşından bu yana ABD şu ülkelere karşı savaştı veya saldırdı: Kore,
Guatemala, Küba, Laos, Vietnam, Kamboçya, Grenada, Libya, El Salvador,
Panama, Nikaragua, Irak, Somali, Sudan, Yugoslavya ve Afganistan. Bu
listeye ABD hükümetlerinin Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gizli
eylemleri, tertiplediği (askeri) ihtilaller ve besleyip büyüttüğü
diktatörler de eklenmeli. Ayrıca bu listeye, binlerce insanın ölümüne
sebeb olan, ABD’nin desteklediği İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı,
ABD’nin Ortadoğu sorunundaki başat rolü sonucu Filistin topraklarının
İsrail tarafından haksızca gaspı sonucu katledilen binlerce insan da
eklenmeli. Ayrıca 1980’lerde Afganistan içsavaşında milyonlarca kişinin
öldürülmesindeki ABD’nin payı ve değişik ülkelere karşı uyguladığı
ambargo ve kısıtlamalar sonucu ölen yüzbinlerce insan da, en iyi şekilde
Irak’ta görüldüğü gibi, kaydedilmeli.
Görüldüğü
gibi III. Dünya Savaşı olmuş gibi ve ABD hükümeti taraflardan biri(ydi).
Chomsky’nin
‘For Reason of State’ adlı eserindeki makalelerin çoğu ABD’nin Güney
Vieatnam, Kuzey Vieatnam, Laos ve Kamboçya’ya karşı saldırganlığı
hakkında kaleme alınmış. Bu 12 yılı aşan bir savaştı. 58.000 Amerika’lı
ve iki milyona yakın Vietnem’lı, Kamboçya’lı ve Laos’lunun hayatına
malolmuştu. ABD yarım milyon asker gönderip, altı milyon tondan fazla
bomba atmıştı. İnanmak istemeseler de, Hollywood filmlerini seyretseler
de, ABD bu savaşı kaybetti.
Savaş Güney
Vietnem’da başlayarak kuzeye doğru yayılıp Kamboçya ve Laosu da içine
almıştı. Saigon’da kurulan kukla rejim ABD’den komünist ayaklanmalara
karşı, Güney Vietnam’ın kırsal kesimlerine kadar sızan ve köylerde
destek bulan Vietkong Gerillalarına karşı yardım talebinde bulunmuştu.
1979’da Rusya da Afganistan’da aynı yolu izlemişti. ‘Özgür Dünya’ da
kimse Rusya’nın Afganistan’ı işgal ettiğinden şüphe etmez. Hatta
Glasnost sonrası Sovyet dışışleri bakanlarından biri Afganistan
istilasını ‘hukukdışı ve ahlaksızca’ olarak niteliyordu. Fakat ABD’de
hiçbir zaman böyle bir kendini sorgulama olmadı. 1984’de Chomsky
şaşırtıcı ve aydınlatıcı bir makalesinde şöyle demekte: “Son 22 senedir
hem basının genelinde hemde okul kitablarında ABD’nin 1962 (veya başka
zamanlarda) Vietnam istilası veya Kamboçya saldırısı hakkında birşeyler
bulmaya calıştım. Bulamadım. Tarihte böyle bir olay yaşanmamış. Sadece
ABD’nin dışarıdan, özellikle (Kuzey) Vietnam’dan gelen teröristlere
karşı Güney Vietnamı savunması var.” Evet tarihte öyle birşey olmamış!
1962 de ABD
Havva Kuvvetleri halkın yüzde 80’nin yaşadığı Güney Vietnam’ın kırsal
kesimlerini bombalamaya başlamıştı. Bombalama 12 yıldan fazla sürdü.
Binlerce insan öldü. Hedef yaygın bombalamayla halkta oluş(turul)acak
korkuyla şehirlere göç etmeye zorlamak idi. Şehirlerde ise kamplara
kapatıp, komünist gerillaları desteksiz bırakmak. Huntington bunu
‘şehirleşme’ olarak tanımlamıştı. (Ben Hindistan’da mimarlık öğrenimim
sırasında şehirleşmeyle ilgilendim. Nedense bombalamanın bununla bir
alakasını göremedim.) Bugün “Medeniyetler Çatışması“ adlı eseriyle
ünlenmiş olan Huntington, o dönemde Güneydoğu Asya İlerleme Danışma
Kurumu’na bağlı Vietnam Araştırmalar Merkezi’nin başkanı idi. Chomsky
Vıetkong’u “destekleyenlerince (seçmenlerince) bağları koparılmadığı ve
onlarda varoldukca güçlü bir hareket“ olarak tanımlıyordu. Huntington
ise “mekanik ve konvansiyonel şiddetin uygulanmasını“ tavsiye ediyordu –
yani halkın mücadelesini/savaşını ezip, halkı yoketmek. (Veya tezini
uygulayarak: “Medeniyetler Çatışmasını“ önlemek için, medeniyeti imha
etmek.)
ABD’nin
teknik gücünün sınırlarını bir tanık şöyle çiziyordu: “Sorun, herşeyi de
yakıp-yıkan, yanmış toprak siyasetinin dışında, Amerikan makinelerinin
komünist askerleri öldürme görevini yerine getirememeleridir.“ Bu sorun
bugün halledilmiş durumda. Daha az tahripkar bombalarla değil ama daha
hayalci bir dille. ‘Diğer (Her)şey yokedilmekte’ demenin daha kibarcası
var artık: ‘Savaşın kaçınılmaz yan etkileri’
O dönemin
şahitlerinden birinin raporu Amerikan ‘makinelerinin’ (Huntington onları
‘çağdaşlaşma araçları’, Pentagon’un yüksek kademeli memurları ise
‘bombagram’ olarak adlandırmaktaydılar) neler yapabildiğini göstermekte.
Laos’ta Yars Ovasının üstünden yaptığı uçuştan sonra T. D. Allman şöyle
diyor:
“Laos’taki
savaş yarın sona erecek olsa da, tabiatın dengesini sağlaması yıllar
alacak. Hakeza yıkılan köylerin ve şehirlerin imarı da yıllarca sürecek.
Bunların hepsi gerçekleşse bile, geride kalan yüzbinlerce mayın,
patlamayan bomba insanlar için tehlike olmaya devam edecek. Birkaç gün
önce Yars ovasının üzerinde yaptığımız uçuşta üç seneden az bir Amerikan
bombalamasının sivil halk tahliye edilmiş olsa bile kırsal kesimde neler
yapabileceğini görmüş olduk. Açık yeşil olan tropikal renkler büyük bir
alanda yerini soyut siyah ve açık metalik renklere terk etmiş. Geri
kalan ağaçlar ise yaprak döktürücü zehirler sonucu suni ve donuk. Bugün
ovanın kuzey ve doğu bölgelerinin hakim rengi siyah. Ovayı ve dar
geçitleri örten otları ve ormanları yakmak için sürekli olarak napalm
bombası atıldı. Yangınlar (napalm bombaları sonucu) daimi olup, geriye
geride siyah dörtgenler bırakmakta. Uçuş esnasında yeni bombalanmış
yerlerden siyah dumanların göğe yükseldiği görülmekte. Komünistlerce
işgal edilmiş bölgelerden ovaya inen anayollar acımasızca bombalanmakta,
sanki hiç ara vermeden. Orada ve ovanın kenarlarında sarı renkler hakim.
Tüm bitkiler yokedilmiş, sayısızca kraterler oluşmuş. Bu bölge öylesine
bombalanmış ki, sanki Kuzey Afrikanın fırtınalı çöllerinde oluşan, altı
üstüne gelmiş kum tepeciklerini anımsatmakta. Biraz güneydoğuda ıssız ve
yerle bir edilmiş vaziyette Xıeng Khouangville var – komünist Laos
döneminde en kalabalık şehir. Ovanın kuzeyinde ki küçük tatil köyü Khang
Khay da tahrip edilmiş. Açık kırmızı ve mavi beneklerle bezenmiş olan
King Kong üssünün etrafı sarı (savrulan topraklardan) ve siyaha (Napalm
bombalarından) bürünmüş: ikmal için atılan paraşütlerin artıkları. Son
yerliler havayolu ile uzaklaştırılmışlardı. Artık kimsenin bozmayacağı
bağ ve bahçeler, masalarında tabakların durduğu, duvarlarında
takvimlerin asılı olduğu terkedilmiş evler.”
(Hiçbir
zaman bir savaşın faturasına ölen kuşlar, yanan hayvanlar, kavrulan
böcekler, zehirlenen kuyular, tahrip edilen bitkiler yansımamakta. Diğer
canlılarla paylaştığı gezegende, ender olarak insan türünün diğer
canlılara karşı olan kibri dile getirilmekte. Belki de bu insanın kibri
en son ve düzeltilemez hatası olacak.)
“For the
Reason of State“ adlı eserin can alıcı makalesi “The Mentality of the
Backroom Boys“ (Gizli görevleri olan) Bilim Adamlarının Zihniyeti) da
Chomsky Pentagon belgelerinin nefis bir tahlilini sunmakta. Chomsky
onları “Hukuka aykırı olan, uluslararası sorunlarda şiddeti uygulama
komplosunun belgelenmiş delili“ olarak tanımlamakta. Yine burada Chomsky
Pentagon kaynaklarında Kuzey Vietnamın bombalanmasının azıcık da olsa
tartışıldığını, fakat Güney Vietnamın istilasının bir kelimeyle dahi
gündemleştirilmediğini ortaya koymakta.
Pentagon
belgeleri çok aydınlatıcı. ABD’nin Çinhindi’nde (Vietnam, Kamboçya ve
Laos bölgelerinin ortak ismi) yürüttüğü savaşın tarihi belgeleri olarak
değil, sadece o savaşı planlayıp-uygulayan adamların zihniyetini tanıma
açısından. Ortaya atılan fikirlere, yapılan tavsiye ve tekliflere
muttali olmak insanı büyülemekte. “Asya ruhu/aklı – Amerikan ruhu/aklı”
başlıklı bir satırda Chomsky düşmanın zihniyeti hakkındaki tartışmayı
incelemekte: ‘biz hayatı, mutluluğu, zenginliği ve gücü isterken’ ve
bizim için ‘ölüm ve acı, alternatifleri olduğu müddetçe mantıksız bir
seçim iken’, ‘düşman, zenginliğin yokedilmesini ve hayatın
söndürülmesini soğukkanlılıkla karşılamaktadır’. Buradan çıkaracığımız
sonuç Asyalı garibanların Amerikayı kendi ‘stratejik mantığının gereğini
yerine getirmesini’ istemeleri, yani soykırım yapmasını. Anlaşıldığı
kadarıyla onlar mutluluk, zenginlik ve gücün ne olduğunu bilmemekteler.
‘Biz’ burada bir an için duraklıyoruz: çünki ‘bir soykırımın hesabını
vermek çok büyük bir yük’. (Kimbilir belki de ‘biz’ aynen devam edip,
soykırım işleyip, sonra da böyle birşeyin olmadığını savunuruz.)
Tabii ki
Pentagon’un belgelerinde bazı ılımlı tavsiyelerde bulunmakta. Halka
karşı yapılacak saldırılar hem dış ülkelerde hemde içeride ters
tepkilere yolaçabilir ve ayrıca savaşın Sovyetlere ve Çine kadar yayılma
tehlikesini taşıyabilir. Barajların ve setlerin imhası ise, iyi
yapıldığı taktirde, daha karlı olabilir. Bu araştırılmalı. Böyle imhalar
insanların ölümüne sebeb vermez. Eğer gıda malzemeleri iletilmezse,
pirinç tarlalarının seller altında kalması belirli bir süre sonra büyük
çaplı kıtlıklara yolaçar (bir milyondan fazla ölü?). Böylece bunu
pazarlık masasında kullanabiliriz.
Chomsky adım
adım ABD hükümet memurlarının kanaat oluşturma sürecini açığa
çıkarmakta. Bilimsel yöntemlerle mükemmelleştirilmiş azgınlığı,
merhametsiz Amerikan savaş makinesinin özünü, savaşın gerçekliklerinden
kopuk, ideolojik olarak körelmiş ve milyonlarca insanı - siviller,
askerler, kadınlar, çocuklar, köyler, şehirler, tüm ekolojik dengeler –
imha etmeye hazır.
Napalm
bombalarının (oluşturduğu) hazdan bahseden bir Amerikan pilotu şöyle
söylemekte: “Şüphesiz silah laboratuvarında çalışanlardan çok memnunduk.
Kullandığımız orjinal madde (Napalm) yeteri kadar sıcak değildi. Eğer
Gooklar (Amerikalıların Güney Asya halkları için, özellikle Vietnamlılar
için, kullandıkları aşağılayıcı tabir) çabuk davranırlarsa vücutlarından
kazıyabiliyorlardı. Bizimkiler içine Polystren katmaya başladılar –
artık duvara yapışan b.. gibi tutuyordu. Ama Gooklar suya atladıklarında
sönüyordu, buna karşı içine beyaz Fosfor kattılar – böylece daha iyi
yanıyordu. Suyun içinde de yanıyordu. Sadece bir damla bile yetmekte. Bu
bir damla deriden kemiğe kadar yakmakta ve sonucunda da fosfor
zehirlenmesinden ölmekteler.“
Mutlu
Gooklar kendi iyilikleri için öldürüldüler. Kızıl olmaktansa ölü olmak!
Hollywood’un
aldatıcı cazibesi ve Amerikan medyasının dayanılmaz çekiciliği sayesinde
dünya artık bu savaşı sadece bir Amerikan hikayesi olarak algılamakta.
Çinhindi, ABD’nin şiddet hayallerini gerçekleştirdiği, en son
teknolojisini denediği, ideolojisini güçlendirdiği, vicdanını sınadığı,
ahlaki çıkmazlarının ikilemi içinde bocaladığı ve suçundan dolayı
üzüldüğü (en azından öyleymiş gibi yaptığı) tropik arkaplanı sağlamıştı.
Vietnamlılar, Kamboçyalılar ve Laoslular sadece figüran idiler. İsimsiz,
çehresiz, insan benzeri çekikgözlüler. Onlar sadece ölen insanlardı.
Gooklar işte!
ABD’nin
Çinhindini istilasında öğrendiği şey, bir savaşta nasıl Amerikan
askerlerini tehlikeye maruz bırakmamak ve nasıl bir Amerikalının
hayatını riske sokmamak olduğudur. Onun için artık uzun menzilli
roketlerle, Black Hawk helikopterleriyle ve ‘sığınak delen’ bombalarla
savaşılmakta. “Müttefik güçlerin askerden çok muhabir kaybettiği”
savaşlar.
Güney
Hindistan’ın Kerala eyaletinde büyümüş bir çocuk olarak Gook olmaktan
çok korkuyordum – 1959 da (Keralada) dünyada ilk defa seçimle iktidar
olan komünist hükümet seçilmişti. Kerala Vietnam’dan sadece birkaç bin
kilometre batıda idi. Bizde de cengel, ırmaklar, pirinç tarlaları ve
komünistler vardı. Annemi, kardeşimi ve kendimi bir bomba ile ormanın
içinden çıkarılışımı veya filmlerdeki Gooklar gibi, ağızlarında sakız
babayiğit Amerikan askerlerince, kurşuna dizilişimizi hayal ederdim.
Korkulu rüyalarımda Trang Bang yolunda çekilmiş meşhur fotograftaki
yanan kız çocuğu olduğumu görürdüm.
ABD ve
Sovyet propagandalarının (birbirlerini neredeyse
etkisizleştirmekteydiler) zirvesinde yetişmiş biri olarak, Chomsky’nin
ispatları, delillerinin çokluğu, onların sarsılmazlığı – nasıl desem ki
– bana biraz delice/inanılmaz geliyordu. Sadece toplamış olduğu
delillerin dörtte biri beni iknaya yeterdi. Onun neden bu kadar çok
çalıştığına şaşardım. Şimdi anlamaktayım ki, Chomsky’nin eserlerinin
büyüklüğü ve kuvveti, mücadele ettiği propaganda makinesinin büyüklüğü,
menzili ve ısrarının mikyası imiş. O benim kitaplığımın üçüncü rafındaki
ağaç kurdu gibi. Gece gündüz ağacı delip un haline getiren çenesinin
sesini duymaktayım. Sanki literatürden farklı düşünüyormuş ve üzerinde
bulunduğu zemini yıkmak istiyormuş gibi. Ben ona Chompsky diyorum.
ABD’de
yaşayan ve yazan bir Amerikalı olarak, Amerikalıları kendi fikrine ikna
edebilmek gerçekten sert tahtaya tünel açmak gibi olsa gerek. Chomsky,
bütün endüstriye karşı mücadele eden çok az insandan biridir. Bunun için
bu onu sadece mükemmel değil bir kahraman yapmakta.
Birkaç yıl
önce George Peck’le yaptığı ropörtajda Hiroshima’ya bomba atıldığı
andaki hatıralarını anlatıyordu. O zaman 16 yaşındaydı: “hiç kimseyle
konuşacak halim yoktu. Artık kimse yoktu. Başımı alıp gittim. Bu haberi
duyduğumda yaz kampındaydım ve ormana gidip saatlerce orada yalnız
kaldım. Kimseyle konuşamıyordum ve diğerlerinin tepkisini anlamıyordum.
Tam bir yalnızlığa itilmiştim.”
Bu yalnızlık
zamanımızın en büyük, en radikal düşünürlerinden birini ortaya çıkardı.
Güneş birgün Amerikan hegemonyasının üstüne batsada – batmalı, çünki
batması gerek – Chomsky’nin eserleri yaşayacak.
O,
serinkanlılıkla acımasız ve makyavelist bir imparatorluğa işaret
etmekte. Yerini aldığı diğeri gibi öyle acımasız, kendini beğenmiş ve
kibirli. (Tek farkı, dünyanın görmediği ve insanların tasavvur bile
edemiyeceği, silah teknolojisi sayesindeki tahrip gücü.) Bir Gook
olabilecek, kimbilir belki de olacak, biri olarak şu veya bu sebebten
ötürü nerdeyse hergün kendimi “Chomsky Zindabad“ (Yaşasın Chomsky)
derken yakalayıvermekteyim.