Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 302 | Şubat 2004

                   

 

Noam Chomsky’nin Yalnızlığı

 Arundhati Roy

 Çeviren : Şeref ŞİMŞEK

Kaynak: ZNet 01.09.2003,

 


 

“Ben hiç bir zaman ABD adına özür dilemeyeceğim – gerçekler ne olursa olsun.“

Başkan Georg Bush

 

Yeni Delhi’de ki evimde oturup bir Amerikan haber kanalının reklamını seyrederken (’Biz haber veriyoruz, siz karar veriyorsunuz’), Noam Chomsky’nin kırık dişini gösteren alaycı gülümseyişini düşünüyorum.

Herkes bilmekte ki, ideolojileri ne olursa olsun, tüm baskıcı rejimler medyayı, propoganda için suistimal etmekteler. “Özgür Dünya”da demokratik yollarla seçilmiş rejimlerde durum nasıl? Bugün binlerce, hatta milyonlarca insan Noam Chomsky ve diğer medya analistleri sayesinde kamuoyunun diğer tüketim eşyaları, sabun, elektrik düğmesi, ekmek gibi, ‘serbest pazar’ demokrasisinde üretildiğini kesin olarak bilmekte. Anayasa ve diğer kanunlar tarafından korunmuş fikir hürriyetine sahip olsakta, bu hakkı kullanacağımız alan elimizden alınıp en çok teklif edene pazarlandı. Neoliberal kapitalizm sadece sermaye arttırmakla uğraşmamakta. Bazısı güç arttırmakla uğraşırken, yine bazısı da özgürlük arttırmakta. Neoliberalizmin güç merkezinden uzaklaştırılmış insanlar için ise bu sermaye, güç ve özgürlük kaybı anlamına gelmekte. ‘Serbest’ pazarda fikir hürriyeti ve onun kullanımı adalet, insan hakları, içme suyu, temiz hava gibi günlük eşya haline geldi – gücü olan kullanabilmekte. Ve tabii gücü yeten özgürce fikir beyan etme hakkından öyle bir eşya, öyle bir kamuoyu oluşturmakta ki, tamda işine yarayacak şekilde: “Kullanabildikleri haberler”. Bunu nasıl yaptıkları Noam Chomsky’nin siyasi makale ve kitablarının konusu idi.

Bugün başbakan Silvio Berlusconi İtalya’nın en büyük gazeteleri, dergileri, televizyon kanalları ve Yayınevleri üzerinde büyük bir nüfuza sahip. Financial Times’ın belirttiği gibi “gerçekten de Başbakan İtalyan seyircisinin %90 üzerinde etkiye sahip.” Düşünce özgürlüğünün değeri ne kadar? Kimin için düşünce özgürlüğü? Tamam Silvio Berlusconi örneği aşırı. Diğer demokrasilerde – özellikle ABD’de – medya patronları güçlü bir lobi, devlet memurlarıyla daha sinsi ve gizli ilişki içindeler. (Oğul Bush’un petrol lobisi, savunma sanayi ve Enron ile ilişkileri, Enron’un bürokrasi ve tüm medya ile içiçeliği – bunlar artık sır değil.)

İntikamcı vatanseverliğiyle, evetefendimci tavrıyla, Pentagon’un basın bildirilerini haber olarak sunmasıyla, farklı fikirlere uyguladığı katı sansürle,11 Eylül 2001’den sonra ABD hükümetinin sözcülüğüne soyunan çoğu medya grubunun çığırtkanlığı diğer ülkelerde alay konusu oldu.

New York borsasının çökmesiyle hava yolu şirketleri hükümete çağrıda bulunurak kendilerine maddi yardımda bulunulması gerektiği ve hatta patent haklarına hile yaparak şarbon tehditine karşı generik (benzer/aynı) ilaçlar üretilmesi gündeme getirildi (tabii bu Afrika’daki AIDS mücadelesinden daha önemli ve acildi!). Nerdeyse artık fikir özgürlüğü ve beyanı ile serbest pazar mitleri, İkiz Kuleler gibi çökmekteydi. Tabii böyle olmadı. Mitler yaşamaya devam ediyor.

Efendilerin ‘kamuoyunu etkileme’ ticaretlerine artmakta olan yatırımlarına farklı bir görüş var: Kamuoyundan korkulduğuna işaret etmekte. Bu ısrarlı ve haklı bir endişeye yol açmakta: Eğer insanlar kendi adlarına yapılan işlerin aslını öğrenecek (ve kavrayacak) olurlarsa bu onları birşeyler yapmaya iter korkusu. Güç sahipleri sıradan insanların herzaman tepkisel, düşüncesiz ve bencilce davranmadıklarını bilmekteler. Bundan dolayı onları hakikatlerden korumak gerek. Kontrollü ve değiştirilmiş bir gerçekle, ahırda yaşayan domuzlar ve tavuklar gibi. Kendini bu kaderden kurtarıp bahçenin kenarına toplananlar gazetelerde okuyup televizyonda gördüklerine inanmamaktalar. Kulağımızı toprağa koyup dünyayı başka yollarla anlamaya/açıklamaya çalışıyoruz.

Biz tam sayfa iç çamaşırı reklamının yanına sıkıştırılmış, kısa haberlerin arasında anlatılmamış olayları, öylesine değinilmiş askeri ihtilali, konuşulmayan katliamları, Afrika’nın bir ülkesindeki iç savaş haberlerini arıyoruz.

Her zaman şuurunda olmasak da – bazıları bilmese  bile – böyle düşünmemiz, bu sade zeka, medyaya karşı olan şüphemiz en iyisinden siyasi bir öngürü en kötüsünden bir iddia olabilirdi. Ama bu tavır dünyanın en büyük düşünürlerinden birini eğilmez ve satılmaz medya analizine götürdü. Bu sadece Noam Chomsky’nin gösterdiği içinde yaşadığımız toplum anlayışımızın kökten değişmesinin yollarından biri idi. Veya hepimizin içinde gönüllü olarak yaşadığı tüm kuralları inceden inceye düşünülmüş delicisine bir iltica mı demeliydim ?

11 Eylül saldırılarının sebebi hakkında yaptığı bir konuşmada başkan George W. Bush Amerikanın düşmanlarını ‘Özgürlük Düşmanları’ olarak tanımladı. “Amerikalılar neden bizden nefret etmekteler diye sormaktalar. Onlar bizim özgürlüğümüzden nefret etmekteler: din özgürlüğümüz, düşünce özgürülüğümüz, toplantı özgürlüğümüz ve başka düşünceye sahip olma hakkı özgürlüğümüz.” 

Eğer Amerikan halkı bu soruya dürüst bir cevap istiyorsa onlara Chomsky’yi okumalarını tavsiye ederim. ABD’nin Vietnam’da, Latin Amerika’da, Irak’ta, Bosna’da, eski Yugoslavya’da, Afganistan’da, Ortadoğu’da yapmış olduğu askeri harekatlar hakkında Chomsky’nin yazdıklarını okuyun. ABD’de normal bir vatandaş Chomsky’yi okuyacak olsaydı, soruları da farklılaşırdı.

Belki şöyle sorarlardı: “Bizden neden daha çok nefret etmiyorlar?” veya “11 Eylül’ün daha önce olmaması hayret verici değil mi?” Maalesef milliyetci zamanlarda ‘biz’ ve ‘onlar’ kelimeleri çok çabuk ve kolay kullanılmakta. Vatandaş ve devlet arasındaki çizgi bilerek ve başarıyla silinmekte, sadece devletlerce değil teröristlerce de. Terör saldırılarının ve ‘teröre destek veren ülke’lere karşı işlenen ‘misilleme’lerin mantığı aynı: ikisi de hükümetlerinin yaptıklarından dolayı vatandaşlarını cezalandırmaktalar.

Eğer biri bana Noam Chomsky’nin dünyada yaptığı anlamlı bir iş nedir diye soracak olsa, onun güzel kelime ‘Özgürlük’ün arkasına saklanmış olan bu tehlikeli, manipülatif, merhametsiz dünyayı deşifre etmiş olduğunu söylerdim. O bunu rasyonel ve ampirik temellere dayandırdı. Kendi iddialarını ispatlamak için topladığı delillerin ağırlığı hayret verici. Daha doğrusu dehşet verici. Chomsky’nin yönteminin öncülleri ideolojik değil, ama çok siyasi. Gücü sorgulamada anarşist ve sezgisel bir yol benimsemekte. ABD efendilerinin bataklığına çıktığı yolculukta bizi de yanına alarak hükümet, Büyük İş Çevreleri ve fikir üretme endüstrisini birbirine bağlayan aldatıcı labirentin koridorlarına götürmekte.

Chomsky bize ‘fikir özgürlüğü’, ‘serbest pazar’ ve ‘özgür dünya’ gibi kavramların özgürlükle az, hem de çok az bir ilişkisi olduğunu göstermekte. ABD hükümetinin kendisi için talep ettiği yığınla özgürlüklerden birinin de diğer milletleri katletmek, yoketmek ve onlara hakim olmak olduğunu göstermekte. Tüm dünya da diktatör ve despotları maddi ve manevi kollayıp gözetme özgürlüğünü. Teröristleri eğitip, techiz edip koruma özgürlüğünü. Demokratik seçimle işbaşına gelmiş hükümetleri yıkma özgürlüğünü. Kitlesel imha silahları (biyolojik, kimyasal ve nükleer) üretme ve kullanma özgürlüğünü. Hoşuna gitmeyen ülkelere karşı savaş açma özgürlüğünü. Daha da kötüsü ise: İnsanlığa karşı işlenen bütün bu suçları ’adalet’, ‘dürüstlük’ ve ‘özgürlük’ adına yapma özgürlüğünü bize göstermekte.

Avukat ve general olan John Ashcroft ABD’nin özgürlüklerinin “hiçbir hükümet ve belgeye dayanmadığını, sadece ilahi bir ‘görev’“ olduğunu belirtmekte. Yani ABD Tanrı tarafından görevlendirilmiş bir ülke. Belkide bu anlayış ABD’nin diğer ülkelere uyguladığı ölçüyü neden kendisine uygulamadığını açıklayabilir. Bu yapılmaya kalkışıldığında daima ‘ölçüsüzlükle’ suçlanılmakta. Kendine göre, iyiliksever bir dev olan ABD, yabancı ülkeler için yapmak istediği iyilikler –pazarlarını ticarete açmak, toplumlarını modernleştirmek, kadınlarını özgürleştirmek, ruhlarını kurtarmak (misyonerlik) -  menfaatperest yerliler tarafından sekteye uğratılmakta.

Galiba bu ilahi emaneti taşıma zihniyeti ABD’nin neden diğer halkları ‘kendi çıkarları uğruna’ katletme ve yoketme hakkını ve özgürlüğünü kendinde gördüğünü açıklayabilir.

Oğul Bush ABD savaş uçakları Afganistan’a bombalar yağdırmaya başladığında şöyle diyordu:“Biz barışsever bir ülkeyiz. Nefreti, şiddeti, cinayeti ve kötülüğü reddeden temeller üzerine inşa edilmiş, dünyanın en özgür ülkesinin çağrısı. Yolumuzda yorulmayacağız“.

ABD hegomanyası çirkin temeller üzerinde yükselmekte: milyonlarca yerlinin katli, vatanlarının gasbı ve bunun devamı olarak ülkenin imarı için milyonlarca Afrikalı siyahinin köleleştirilmesi. Yeni kıtaya nakillerinde hayvanlar gibi tıkılarak binlercesi denizde can vermişti. (Afrika’dan çalınıp Amerika’ya getirildiler) – Bob Marley’in ‘Buffalo Soldier’ isimli çalışması evreni kaplayacak hüzün ve kederle dolu. B. Marley’in şarkısı onuru kaybetmeden, özgürlükten, vahşilikten, bir halkın şerefinin ayaklar altına alınmasından bahsetmekte. Nefreti, katliamı ve kötülüğü reddeden temeller üzerine bina edilmiş toplumun, sosyal ve ekonomik yapısı soykırım ve kölelik üzerine yükselmekte.

Chomsky’nin “The Manufacture of Consent“ adlı makalesinde ABD’nin kuruluşu hakkında yazdıklarına bir bakalım: ‘Geçenlerde Şükran günlerinde ailem ve arkadaşlarımla milli parkı geziyorduk. ‘Burada Wampanoag kabilesinden bir kızılderili bayan yatmakta. Ailesi ve kabilesi hem kendilerini hemde topraklarını bu büyük ulusun oluşması ve büyümesi için feda ettiler.’ diye yazan bir mezartaşının yanından geçtik.

Tabii ki kızılderili kabilelerin ne kendilerini ne de topraklarını bu yüce dava uğruna feda ettikleri doğrudur. Doğrusu insanlık tarihinin en büyük soykırımlarından biri esnasında katledildiler, ezildiler ve yokedildiler... Her sene Ekim ayında Columbus Day’de ilginç bir katliamcı olan Kolumb’a saygımızı kutlamaktayız.

Yüzlerce dürüst ve iyiliksever Amerikalı tepkisizce bu mezartaşını görüp ve okuyarak geçmekte; belkide bu yerli halkın yaptığı fedakarlığa birazcık da olsun takdirlerimizi anımsayarak vicdanımızı rahatlatmaktayız... Büyük bir ihtimalle Auschwitz veya Dachau’yu ziyaretlerinde üzerinde ‘Burada bir yahudi kadın yatmakta. Ailesi ve halkı canlarını ve mallarını bu büyük milletin büyümesi ve gelişmesi için verdiler.’ yazılı bir mezartaşı gördüklerinde farklı tepkiler vereceklerdi.

ABD bu korkunç geçmişini nasıl bertaraf edip de güzel kokular saçabilmekte? Yaptıklarını kabul ederek değil, tazminat vererek değil, ne siyahilerden ne de yerli halktan özür dileyerek değil ve kesinlikle tavrını değiştirerek de değil (bugün zulümlerini ihrac etmekteler). Birçok devlet gibi ABD de tarihini yeniden yazdı. ABD’yi bu konuda diğer ülkelerden ayıran ve ona ayrıcalık sağlayan şey ise dünyanın en güçlü ve başarılı reklam sanayii olan Hollywood’u hizmetinde kullanmasıdır.

Popüler mitin tarih diye satıldığı en iyi dönem ABD’nin II. Dünya Savaşındaki ‘merhameti’ idi (‘Amerika’nın Faşizme karşı savaşı’ olarak da bilinir). Fanfarların ve trompetlerin gürültüsünde Faşizm tüm Avrupayı ele geçirirken ABD’nin bunu görmezden geldiği unutulmakta. Hitler’in yahudilere karşı başlattığı soykırımda ABD’li memurlar Almanya’dan kaçıp ABD’ye sığınmak isteyen yahudilere kapıyı kapatmışlardı. ABD ancak Japonların Pearl Harbour’u bombalamasıyla savaşa müdahil oldu. En gaddar fiilleri, Nagasaki ve Hiroşima’ya atılan atom bombaları, tamtamlar arasında kaybolmakta. Savaş nerdeyse bitmişti. Öldürülen, nesillerce sakat ve kanser olan yüzbinlerce Japon dünya barışı için hiçbir tehlike arzetmemekteydi. Onlar sivillerdi. Aynen İkiz Kulelerde ve Pentagon’da hayatlarını kaybedenler gibi. Ve aynen ABD’nin Irak’a karşı uyguladığı/uygulattığı ambargonun sonucunda ölen yüzbinlerce sivil gibi. Nagasaki ve Hiroshima’nın bombalanması soğukkanlılıkla hesap edilmiş bir teşebbüs idi: ABD’nin gücünü sergilemek. Başkan Truman ‘tarihte en büyük olay’ diye tanımlamaktaydı.

Bizlere II. Dünya Savaşının ‘Barış için Savaş’ olduğu söylenmekte. Atom bombası ‘Barış Silahı’ idi. Nükleer tehditin III. Dünya savaşının çıkmasını engellediğine inanmamız istenmekte.(Bu başkan oğul Bush’un ‘Önleyici Saldırı Doktrinini’ açıklamadan önce idi.)

II. Dünya Savaşından sonra barışın patlak verdiği oldu mu ? Tabii ki ABD’de ve Avrupa’da (kısmen) barış oldu – ama bu Dünya Barışı sayılabilir mi ? Evet, eğer diğer ırkların (sarılar, siyahlar, kızıllar) ülkelerinde yapılan temsili savaşları savaş olarak saymazsak.

II. Dünya Savaşından bu yana ABD şu ülkelere karşı savaştı veya saldırdı: Kore, Guatemala, Küba, Laos, Vietnam, Kamboçya, Grenada, Libya, El Salvador, Panama, Nikaragua, Irak, Somali, Sudan, Yugoslavya ve Afganistan. Bu listeye ABD hükümetlerinin Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gizli eylemleri, tertiplediği (askeri) ihtilaller ve besleyip büyüttüğü diktatörler de eklenmeli. Ayrıca bu listeye, binlerce insanın ölümüne sebeb olan, ABD’nin desteklediği İsrail’in Lübnan’a karşı savaşı, ABD’nin Ortadoğu sorunundaki başat rolü sonucu Filistin topraklarının İsrail tarafından haksızca gaspı sonucu katledilen binlerce insan da eklenmeli. Ayrıca 1980’lerde Afganistan içsavaşında milyonlarca kişinin öldürülmesindeki ABD’nin payı ve değişik ülkelere karşı uyguladığı ambargo ve kısıtlamalar sonucu ölen yüzbinlerce insan da, en iyi şekilde Irak’ta görüldüğü gibi, kaydedilmeli.

Görüldüğü gibi III. Dünya Savaşı olmuş gibi ve ABD hükümeti taraflardan biri(ydi).

Chomsky’nin ‘For Reason of State’ adlı eserindeki makalelerin çoğu ABD’nin Güney Vieatnam, Kuzey Vieatnam, Laos ve Kamboçya’ya karşı saldırganlığı hakkında kaleme alınmış. Bu 12 yılı aşan bir savaştı. 58.000 Amerika’lı ve iki milyona yakın Vietnem’lı, Kamboçya’lı ve Laos’lunun hayatına malolmuştu. ABD yarım milyon asker gönderip, altı milyon tondan fazla bomba atmıştı. İnanmak istemeseler de, Hollywood filmlerini seyretseler de, ABD bu savaşı kaybetti.

Savaş Güney Vietnem’da başlayarak kuzeye doğru yayılıp Kamboçya ve Laosu da içine almıştı. Saigon’da kurulan kukla rejim ABD’den komünist ayaklanmalara karşı, Güney Vietnam’ın kırsal kesimlerine kadar sızan ve köylerde destek bulan Vietkong Gerillalarına karşı yardım talebinde bulunmuştu. 1979’da Rusya da Afganistan’da aynı yolu izlemişti. ‘Özgür Dünya’ da kimse Rusya’nın Afganistan’ı işgal ettiğinden şüphe etmez. Hatta Glasnost sonrası Sovyet dışışleri bakanlarından biri Afganistan istilasını ‘hukukdışı ve ahlaksızca’ olarak niteliyordu. Fakat ABD’de hiçbir zaman böyle bir kendini sorgulama olmadı. 1984’de Chomsky şaşırtıcı ve aydınlatıcı bir makalesinde şöyle demekte: “Son 22 senedir hem basının genelinde hemde okul kitablarında ABD’nin 1962 (veya başka zamanlarda) Vietnam istilası veya Kamboçya saldırısı hakkında birşeyler bulmaya calıştım. Bulamadım. Tarihte böyle bir olay yaşanmamış. Sadece ABD’nin dışarıdan, özellikle (Kuzey) Vietnam’dan gelen teröristlere karşı Güney Vietnamı savunması var.” Evet tarihte öyle birşey olmamış!

1962 de ABD Havva Kuvvetleri halkın yüzde 80’nin yaşadığı Güney Vietnam’ın kırsal kesimlerini bombalamaya başlamıştı. Bombalama 12 yıldan fazla sürdü. Binlerce insan öldü. Hedef yaygın bombalamayla halkta oluş(turul)acak korkuyla şehirlere göç etmeye zorlamak idi. Şehirlerde ise kamplara kapatıp, komünist gerillaları desteksiz bırakmak. Huntington bunu ‘şehirleşme’ olarak tanımlamıştı. (Ben Hindistan’da mimarlık öğrenimim sırasında şehirleşmeyle ilgilendim. Nedense bombalamanın bununla bir alakasını göremedim.) Bugün “Medeniyetler Çatışması“ adlı eseriyle ünlenmiş olan Huntington, o dönemde Güneydoğu Asya İlerleme Danışma Kurumu’na bağlı Vietnam Araştırmalar Merkezi’nin başkanı idi. Chomsky Vıetkong’u “destekleyenlerince (seçmenlerince) bağları koparılmadığı ve onlarda varoldukca güçlü bir hareket“ olarak tanımlıyordu. Huntington ise “mekanik ve konvansiyonel şiddetin uygulanmasını“ tavsiye ediyordu – yani halkın mücadelesini/savaşını ezip, halkı yoketmek. (Veya tezini uygulayarak: “Medeniyetler Çatışmasını“ önlemek için, medeniyeti imha etmek.)

ABD’nin teknik gücünün sınırlarını bir tanık şöyle çiziyordu: “Sorun, herşeyi de yakıp-yıkan, yanmış toprak siyasetinin dışında, Amerikan makinelerinin komünist askerleri öldürme görevini yerine getirememeleridir.“ Bu sorun bugün halledilmiş durumda. Daha az tahripkar bombalarla değil ama daha hayalci bir dille. ‘Diğer (Her)şey yokedilmekte’ demenin daha kibarcası var artık: ‘Savaşın kaçınılmaz yan etkileri’

O dönemin şahitlerinden birinin raporu Amerikan ‘makinelerinin’ (Huntington onları ‘çağdaşlaşma araçları’, Pentagon’un yüksek kademeli memurları ise ‘bombagram’ olarak adlandırmaktaydılar) neler yapabildiğini göstermekte. Laos’ta Yars Ovasının üstünden yaptığı uçuştan sonra T. D. Allman şöyle diyor:

“Laos’taki savaş yarın sona erecek olsa da, tabiatın dengesini sağlaması yıllar alacak. Hakeza yıkılan köylerin ve şehirlerin imarı da yıllarca sürecek. Bunların hepsi gerçekleşse bile, geride kalan yüzbinlerce mayın, patlamayan bomba insanlar için tehlike olmaya devam edecek. Birkaç gün önce Yars ovasının üzerinde yaptığımız uçuşta üç seneden az bir Amerikan bombalamasının sivil halk tahliye edilmiş olsa bile kırsal kesimde neler yapabileceğini görmüş olduk. Açık yeşil olan tropikal renkler büyük bir alanda yerini soyut siyah ve açık metalik renklere terk etmiş. Geri kalan ağaçlar ise yaprak döktürücü zehirler sonucu suni ve donuk. Bugün ovanın kuzey ve doğu bölgelerinin hakim rengi siyah. Ovayı ve dar geçitleri örten otları ve ormanları yakmak için sürekli olarak napalm bombası atıldı. Yangınlar (napalm bombaları sonucu) daimi olup, geriye geride siyah dörtgenler bırakmakta. Uçuş esnasında yeni bombalanmış yerlerden siyah dumanların göğe yükseldiği görülmekte. Komünistlerce işgal edilmiş bölgelerden ovaya inen anayollar acımasızca bombalanmakta, sanki hiç ara vermeden. Orada ve ovanın kenarlarında sarı renkler hakim. Tüm bitkiler yokedilmiş, sayısızca kraterler oluşmuş. Bu bölge öylesine bombalanmış ki, sanki Kuzey Afrikanın fırtınalı çöllerinde oluşan, altı üstüne gelmiş kum tepeciklerini anımsatmakta. Biraz güneydoğuda ıssız ve yerle bir edilmiş vaziyette Xıeng Khouangville var – komünist Laos döneminde en kalabalık şehir. Ovanın kuzeyinde ki küçük tatil köyü Khang Khay da tahrip edilmiş. Açık kırmızı ve mavi beneklerle bezenmiş olan King Kong üssünün etrafı sarı (savrulan topraklardan) ve siyaha (Napalm bombalarından) bürünmüş: ikmal için atılan paraşütlerin artıkları. Son yerliler havayolu ile uzaklaştırılmışlardı. Artık kimsenin bozmayacağı bağ ve bahçeler, masalarında tabakların durduğu, duvarlarında takvimlerin asılı olduğu terkedilmiş evler.”

(Hiçbir zaman bir savaşın faturasına ölen kuşlar, yanan hayvanlar, kavrulan böcekler, zehirlenen kuyular, tahrip edilen bitkiler yansımamakta. Diğer canlılarla paylaştığı gezegende, ender olarak insan türünün diğer canlılara karşı olan kibri dile getirilmekte. Belki de bu insanın kibri en son ve düzeltilemez hatası olacak.)

“For the Reason of State“ adlı eserin can alıcı makalesi “The Mentality of the Backroom Boys“ (Gizli görevleri olan) Bilim Adamlarının Zihniyeti) da Chomsky Pentagon belgelerinin nefis bir tahlilini sunmakta. Chomsky onları “Hukuka aykırı olan, uluslararası sorunlarda şiddeti uygulama komplosunun belgelenmiş delili“ olarak tanımlamakta. Yine burada Chomsky Pentagon kaynaklarında Kuzey Vietnamın bombalanmasının azıcık da olsa tartışıldığını, fakat Güney Vietnamın istilasının bir kelimeyle dahi gündemleştirilmediğini ortaya koymakta.

Pentagon belgeleri çok aydınlatıcı. ABD’nin Çinhindi’nde (Vietnam, Kamboçya ve Laos bölgelerinin  ortak ismi) yürüttüğü savaşın tarihi belgeleri olarak değil, sadece o savaşı planlayıp-uygulayan adamların zihniyetini tanıma açısından. Ortaya atılan fikirlere, yapılan tavsiye ve tekliflere muttali olmak insanı büyülemekte. “Asya ruhu/aklı – Amerikan ruhu/aklı” başlıklı bir satırda Chomsky düşmanın zihniyeti hakkındaki tartışmayı incelemekte: ‘biz hayatı, mutluluğu, zenginliği ve gücü isterken’ ve bizim için ‘ölüm ve acı, alternatifleri olduğu müddetçe mantıksız bir seçim iken’, ‘düşman, zenginliğin yokedilmesini ve hayatın söndürülmesini soğukkanlılıkla karşılamaktadır’. Buradan çıkaracığımız sonuç Asyalı garibanların Amerikayı kendi ‘stratejik mantığının gereğini yerine getirmesini’ istemeleri, yani soykırım yapmasını. Anlaşıldığı kadarıyla onlar mutluluk, zenginlik ve gücün ne olduğunu bilmemekteler. ‘Biz’ burada bir an için duraklıyoruz: çünki ‘bir soykırımın hesabını vermek çok büyük bir yük’. (Kimbilir belki de ‘biz’ aynen devam edip, soykırım işleyip, sonra da böyle birşeyin olmadığını savunuruz.)

Tabii ki Pentagon’un belgelerinde bazı ılımlı tavsiyelerde bulunmakta. Halka karşı yapılacak saldırılar hem dış ülkelerde hemde içeride ters tepkilere yolaçabilir ve ayrıca savaşın Sovyetlere ve Çine kadar yayılma tehlikesini taşıyabilir. Barajların ve setlerin imhası ise, iyi yapıldığı taktirde, daha karlı olabilir. Bu araştırılmalı. Böyle imhalar insanların ölümüne sebeb vermez. Eğer gıda malzemeleri iletilmezse, pirinç tarlalarının seller altında kalması belirli bir süre sonra büyük çaplı kıtlıklara yolaçar (bir milyondan fazla ölü?). Böylece bunu pazarlık masasında kullanabiliriz.

Chomsky adım adım ABD hükümet memurlarının kanaat oluşturma sürecini açığa çıkarmakta. Bilimsel yöntemlerle mükemmelleştirilmiş azgınlığı, merhametsiz Amerikan savaş makinesinin özünü, savaşın gerçekliklerinden kopuk, ideolojik olarak körelmiş ve milyonlarca insanı - siviller, askerler, kadınlar, çocuklar, köyler, şehirler, tüm ekolojik dengeler – imha etmeye hazır.

Napalm bombalarının (oluşturduğu) hazdan bahseden bir Amerikan pilotu şöyle söylemekte: “Şüphesiz silah laboratuvarında çalışanlardan çok memnunduk. Kullandığımız orjinal madde (Napalm) yeteri kadar sıcak değildi. Eğer Gooklar (Amerikalıların Güney Asya halkları için, özellikle Vietnamlılar için, kullandıkları aşağılayıcı tabir) çabuk davranırlarsa vücutlarından kazıyabiliyorlardı. Bizimkiler içine Polystren katmaya başladılar – artık duvara yapışan b.. gibi tutuyordu. Ama Gooklar suya atladıklarında sönüyordu, buna karşı içine beyaz Fosfor kattılar – böylece daha iyi yanıyordu. Suyun içinde de yanıyordu. Sadece bir damla bile yetmekte. Bu bir damla deriden kemiğe kadar yakmakta ve sonucunda da fosfor zehirlenmesinden ölmekteler.“

Mutlu Gooklar kendi iyilikleri için öldürüldüler. Kızıl olmaktansa ölü olmak!

Hollywood’un aldatıcı cazibesi ve Amerikan medyasının dayanılmaz çekiciliği sayesinde dünya artık bu savaşı sadece bir Amerikan hikayesi olarak algılamakta. Çinhindi, ABD’nin şiddet hayallerini gerçekleştirdiği, en son teknolojisini denediği, ideolojisini güçlendirdiği, vicdanını sınadığı, ahlaki çıkmazlarının ikilemi içinde bocaladığı ve suçundan dolayı üzüldüğü (en azından öyleymiş gibi yaptığı) tropik arkaplanı sağlamıştı. Vietnamlılar, Kamboçyalılar ve Laoslular sadece figüran idiler. İsimsiz, çehresiz, insan benzeri çekikgözlüler. Onlar sadece ölen insanlardı. Gooklar işte!

ABD’nin Çinhindini istilasında öğrendiği şey, bir savaşta nasıl Amerikan askerlerini tehlikeye maruz bırakmamak ve nasıl bir Amerikalının hayatını riske sokmamak olduğudur. Onun için artık uzun menzilli roketlerle, Black Hawk helikopterleriyle ve ‘sığınak delen’ bombalarla savaşılmakta. “Müttefik güçlerin askerden çok muhabir kaybettiği” savaşlar.

Güney Hindistan’ın Kerala eyaletinde büyümüş bir çocuk olarak Gook olmaktan çok korkuyordum – 1959 da (Keralada) dünyada ilk defa seçimle iktidar olan komünist hükümet seçilmişti. Kerala Vietnam’dan sadece birkaç bin kilometre batıda idi. Bizde de cengel, ırmaklar, pirinç tarlaları ve komünistler vardı. Annemi, kardeşimi ve kendimi bir bomba ile ormanın içinden çıkarılışımı veya filmlerdeki Gooklar gibi, ağızlarında sakız babayiğit Amerikan askerlerince, kurşuna dizilişimizi hayal ederdim. Korkulu rüyalarımda Trang Bang yolunda çekilmiş meşhur fotograftaki yanan kız çocuğu olduğumu görürdüm.

ABD ve Sovyet propagandalarının (birbirlerini neredeyse etkisizleştirmekteydiler) zirvesinde yetişmiş biri olarak, Chomsky’nin ispatları, delillerinin çokluğu, onların sarsılmazlığı – nasıl desem ki – bana biraz delice/inanılmaz geliyordu. Sadece toplamış olduğu delillerin dörtte biri beni iknaya yeterdi. Onun neden bu kadar çok çalıştığına şaşardım. Şimdi anlamaktayım ki, Chomsky’nin eserlerinin büyüklüğü ve kuvveti, mücadele ettiği propaganda makinesinin büyüklüğü, menzili ve ısrarının mikyası imiş. O benim kitaplığımın üçüncü rafındaki ağaç kurdu gibi. Gece gündüz ağacı delip un haline getiren çenesinin sesini duymaktayım. Sanki literatürden farklı düşünüyormuş ve üzerinde bulunduğu zemini yıkmak istiyormuş gibi. Ben ona Chompsky diyorum.

ABD’de yaşayan ve yazan bir Amerikalı olarak, Amerikalıları kendi fikrine ikna edebilmek gerçekten sert tahtaya tünel açmak gibi olsa gerek. Chomsky, bütün endüstriye karşı mücadele eden çok az insandan biridir. Bunun için bu onu sadece mükemmel değil bir kahraman yapmakta.

Birkaç yıl önce George Peck’le yaptığı ropörtajda Hiroshima’ya bomba atıldığı andaki hatıralarını anlatıyordu. O zaman 16 yaşındaydı: “hiç kimseyle konuşacak halim yoktu. Artık kimse yoktu. Başımı alıp gittim. Bu haberi duyduğumda yaz kampındaydım ve ormana gidip saatlerce orada yalnız kaldım. Kimseyle konuşamıyordum ve diğerlerinin tepkisini anlamıyordum. Tam bir yalnızlığa itilmiştim.”

Bu yalnızlık zamanımızın en büyük, en radikal düşünürlerinden birini ortaya çıkardı. Güneş birgün Amerikan hegemonyasının üstüne batsada – batmalı, çünki batması gerek – Chomsky’nin eserleri yaşayacak.

O, serinkanlılıkla acımasız ve makyavelist bir imparatorluğa işaret etmekte. Yerini aldığı diğeri gibi öyle acımasız, kendini beğenmiş ve kibirli. (Tek farkı, dünyanın görmediği ve insanların tasavvur bile edemiyeceği, silah teknolojisi sayesindeki tahrip gücü.) Bir Gook olabilecek, kimbilir belki de olacak, biri olarak şu veya bu sebebten ötürü nerdeyse hergün kendimi “Chomsky Zindabad“ (Yaşasın Chomsky) derken yakalayıvermekteyim.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...