Sorumluluk
anlayışından mahrum olmuş insan kendi mekanizmasını işletir. Bu,
yöneliş, zamanla toplumun yaşam biçimi haline gelir. O zaman bu insan ve
onun gibilerin oluşturduğu toplumun çıkmazlar anaforunda kayboluşu
kaçınılmazdır. Bu özellikler ve onun açılımlarıyla kuşanan insanlık
kendi yaratılışını unutarak, arka arkaya yaratıcısına misal getiren
(ders vermeye kalkışan) ve her düzenleyici hükme karşın işine geldiği
şekilde isyan bayrağını açan bir varlıktır. Yanlışlarını, temel
kriterler haline getirenlerin ve buna bağlı oluşmuş yaşam biçimlerinin
ıslah etmek adı altında ortaya koydukları kanunlar aslında bozgunculuk
çıkarmaktan başka bir şey değildir. Kurgulanan bu hayatın önde gidenleri
mukadderat belirlemeye soyunurken tabakanın alt tarafında kalanlar ise
bu kadere kurban olmaya devam etmektedirler. Öyle ilginçtir ki zalim de
Allah’a inandığını söylemekte mazlum da… Üstelik mabetleri bile
ortaktır. Tesettürden dolayı atılanlar da orada, atanlar da orada.
Hakları için jop yiyenler de bu hak sahiplerine jop vuranlar da… Şöyle
biraz geriye; asırlar ötesine giderek bu konuyu tahlil etmek gerekiyor.
İsrailoğulları ve Firavun’un kıssası bana hep ilginç gelmiştir. “Acaba
Mısır’da Firavun ve İsrail oğulları farklı farklı dinlere mi tabiydi?”
diye sorarım. İki taraf da Yusuf’u sevmekte… Ancak Firavun ve yakınları
bu sevgi adı altında zorbalıklarını icra ederlerken diğerleri kırılıp
dökülüyorlardı. Allah’ın insanları zulümden kurtarmak için indirdiği
din, asli mecrasından çıkarılmış tam aksine sınıflaşmanın ve buna bağlı
zulmün ilahi fermanı haline gelmişti.
Sorumluluk
kaybının ortaya koyduğu toplumlar dün neyse bugün de aynı haldedir.
Yaradılışını unutup insanlığın üzerinde arzu ve isteklerine göre
tahakküm kuranlar ve buna boyun eğenler bugün de aynı Allah’a
inandıklarını söylemektedirler. Ancak aynı Mısır manzarası, aynı
zorbalık ve bu zorbalığa mahkumiyet hala devam etmektedir. Zamanın
Firavunları da tıpkı bu mülkün üstünde aynı tavırla kendilerini
göstermekte ve rabliklerini ilan etmektedirler. Bu boyunduruğun altında
sürünmeye mahkum edilmiş yığınların ise tesellileri ya kaderdir ya da
meçhul bir kurtarıcıdır.
İslam’ın
bana verdiği sorumluluk bizzat kendi kimliğimle ortaya çıkmamı
emretmektedir. Bu din hiçbir zaman kafamı sağa sola çevirip benim için
kendisini feda edecek birisinin çıkmasını beklememi emretmemektedir.
Herkes bu oyunda başrolü oynamak zorundadır ve kimsenin dublör kullanma
hakkı yoktur. Bu çıkış ne kalabalıklar içinde kaybolarak sahipsiz
kalmalı ne de bananecilikle ileriye havale edilen bir külfet olmalıdır.
Özellikle bu dert adına konuşan ve çağrı yapan müminlerin,
sorumluluklarını unutması kadar büyük bir cinayet yoktur. Bu kulvara
girmiş olan kardeşlerimizin önünde hiçbir engel caydırıcı,
tembelleştirici ve yorgunlaştırıcı olmamalıdır. Gerçekten bugün mümin,
çağın sorumluluğunu sonuna kadar hissetmeli ve Allah’ın kendisine
yüklediği bu mukaddes emaneti ayaklar altından alarak sırtlamalıdır.
Önde duranların hiçbir bahaneye hakkı yoktur ve onlar yorulma hakkına
dahi sahip değillerdir. Çünkü gözleri, kulakları ve dilleri sadece
kendisi için değil, herkes için işitmeli, görmeli ve konuşmalıdır.
Onlarda olacak tökezleme yalnız kendisi için değil etrafı için de bir
felakettir.
İslam
coğrafyası, asırlardır bu emanete ihanetin sıkıntılarıyla perişan bir
haldedir. Kana, köleliğe ve belirsiz bir geleceğe sürüklenen bu
toprakların insanları, cehalette ve sefalette dermansız bir hastalığın
kurbanları durumuna gelmişlerdir. Vahyin oluşturduğu medeniyetlerin
beşiği bu topraklardır. Yeryüzünün bütün maddi zenginliklerinin çoğu
yine bu topraklardadır. Ancak bu toprakların insanları asli
değerlerinden asırlardır uzaklaşmış içine düştüğü sorumsuzlukla
cahilleşmiş ve sömürülmüştür. Bu yazgı aynen devam etmektedir. Ne acıdır
ki kendisini yağmalayanları görmezden gelen bu toprağın insanları, kendi
yoksulunun ekmeğini gasbedecek kadar haysiyet fukarası haline gelmiştir.
Niçin yüklü bir medeniyet ve bu kadar maddi doğal zenginliğe rağmen
sefalet ve cehalet bu insanlığın kaderi olmaya devam etmektedir? Şimdi
yağmacılardan bahsetmeyeceğim. Önemli olan yağmacıyı evinde ağırlayan
zavallı insanımızın bu safdilliğidir. Evet İslam dünyası tahtın
üzerindeki Süleyman’dır. Ancak bu hüviyete ismen sahiptir. Eylem
açısından bakarsanız tahtın üzerinde sadece bir ceset görürsünüz. Çünkü
o yetkilerini kaybetmiştir. Artık rüzgara boyun eğdiren bir hükümdar
konumundan çıkmış; her yerden esen emperyalist rüzgarlara boyun eğmiş,
savrulmuş ve sürüklenmiştir. Öyle yitik bir insan haline gelmiştir ki
bastığı yeri ne görebilecek ne bulabilecek bir dermanı kalmıştır. O,
Sebe Melikesi’ni imana davet edeceği yerde kendi imanını kaybetmiş, onun
tahtına varis olacakken kendi tahtından olmuştur. Şimdi kendi kavmi
Allah’ı bırakmış güneşe secde eder bir vaziyettedir. Zulüm dünyasının
beygirleri, önünde defile yapmakta ve o her birisini okşayarak onların
heybelerinden beşeri aldatmacaları çekip çıkarmakta, kavmine zorla
yedirtmektedir. Mektubunu gönderirken “Bu Süleyman’dandır, Rahman ve
Rahim Allah’ın adıyladır” çağrısını yapmayı unuttuğu için, tahtın
üzerinde eli kolu bağlı bir vaziyette beklemekte; tıpkı gassalın
elindeki meyyitin şeyh efendiye teslim olduğu gibi Allah’a harp ilan
eden düzenlerin kendisine şefaat etmesini ummaktadır. Bu zavallılıkla
beraber atların tozu dumana katarak ortadan kayboluşunu ve haklarının
gasbedilişini asırlardan beri oturtulduğu yerden seyretmektedir. İşte
İslam toplumunu Allah’a karşı olan sorumluluktan uzaklaştıran çağrıların
ortaya koyduğu manzara bunlardan ibarettir.
Süleymanımızı çözmek zorundayız. Asırlardır eli, dili gözü, kulağı
işlevsiz hale getirilmiş toplumumuzu ve buna bağlı olarak varlığımızı
sadece Allah’ın istediği davranış ortamına çekerek uyanışı
gerçekleştirmeliyiz. Bir kere öncelikli olarak bizi ceset haline
getiren sorunun teşhisini doğru koymak mecburiyetindeyiz. Müslümanlar,
asırlardan beridir bu cesedine ağlamaktan başka bir şey yapamadı ve ona
hayat verecek bir çözüm getiremedi. Halbuki başucunda duran kaynağı
-sadece ona başvurmaz- sıkıntısını çözüme kavuşturmaktadır. Çünkü
kitabı, Süleyman’ını ayağa kaldırması için ona “Hayat verici” bir çağrı
yapmaktadır. Ancak asırlardır ölü sevici ve mumyacı zihniyetin mezara
soktuğu diriliş kaynağı, ele alınmamış ve alınmasını da neredeyse haram
olarak ortaya koymuştur. Kur’an’ı doğru tefsir etse dahi kafir
olacağından korkan bir kişinin ya da toplumsal düşüncenin mumya bakımı
yapmaktan başka bir sanatı icra alanına koyması mümkün değildir. Bu
düşünce kısırlığı ve buna bağlı olarak gelişen tembellik sadece
ahiretlik bir din ortaya koymuştur. Bu mazlum kılıklı tembel anlayışın
tevekkülü de, sabrı da, imanı da ziyandan başka bir şey getirmemektedir.
Devesini bile Allah’a bağlatacak kadar cebrileşen ancak en ufak bir
çıkar konusunda ciğerini yırtarcasına iradesini ortaya koyan bu
mutezileler toplumuna “Öze dönün ve yitiğinizi bulun” demekten başka
yapacak bir şey yoktur. Çünkü İslam geride bırakılmıştır. Bugün elimizde
olan din sadece adını İslam verdiğimiz ve hurafelerle kokuşturduğumuz
batıl bir dinden ibarettir. Çünkü içinde Allah resulünün çağrısından
başka her şey vardır. Az konuşacaksın, az yatacaksın, az yiyeceksin ve
kurtulacaksın… İşte takva budur, riyazet budur, nefis terbiyesi budur.
Bu terbiyeli nefislerin cahil, sefil, korkak, çıkarcı dünyası da budur.
Ne ala değil mi? Zaten İslam dünyası bugün çağın azgınları yüzünden
cebren açlığa, suskunluğa ve uykusuzluğa mahkum değil mi? Müjdeler olsun
öyleyse hepimiz kurtulduk!
Bilgi insanı
sorumlu hale getirir. Bu Bilal olmak, Sümeyye olmaktır. Bilinç ise iman
ve amel birlikteliğidir. Yani işkence, açlık, sürgün karşısında inadına
sabretmek ve karşılıkların en güzeliyle müjdeleyen Allah’a teslim
olmaktır. Bunlardan birisini diğerinden ayırarak hayatı inşa etmek
hiçbir zaman mümkün değildir. İman ediyorsak doğruyu öğrenmeli ve bu
öğrendiklerimize uygun bir yaşayış tarzı ortaya koymalıyız. Asla
Allah’ın emirlerine sırt dönenlerle bir uzlaşma içinde olmamalıyız. Bu
bir ömür boyunca sırtlanmamız gereken Allah emanetidir. Tıpkı Lut gibi…
O, bütün toplumunun kirliliğine rağmen davetini yapmaktan bir an geri
durmamış, kendisini ve çocuklarını bu kirliliğe bulaştırmamıştır.
Azgınlaşmış ve bu azgınlığın içinde sarhoş olmuşcasına çılgınlaşan Sodom
ve Gomore halkının ahlak-dışı değerleri onu ve ailesini bu kirliliğin
içine çekememiştir. Allah bu kentlerde sadece Lut ve ailesinin (Karısı
hariç) temiz kaldığını ve başka mümin olmadığını söylemektedir. O,
azgınlaşan kavme sadece hidayet çağrısı yapmış ve iğrenç işlerden
vazgeçmelerini istemiştir. Ancak her seferinde alay edilen birisi
olmasına rağmen Allah’ın kendisi için belirlediği yükümlülükten asla
ayrılmamış, susmamıştır. Bir an için bu kıssaların kahramanı olduğumuzu
düşünelim. Ne müthiş bir yük değil mi? Hele hele bugünün hoşgörücü ve
uzlaşmacı, diyalogcuları o zaman da aynı çağrıyı yapsalardı ne duruma
düşeceklerdi? Lut’a inanarak homoseksüellik yapmak gibi bir iğrençlik
çıkacaktı karşımıza. Oysa bugün söz konusu anlayışlar karşımıza daha
değişik ve kirli bir vaziyette çıkmaktadır. O da, fikirlerin
homoseksüelleşmesidir. Erkeksi görünüm ve kadınsı davranış… Bu muhakeme
zavallılığı insanlığın helakinden başka ne getirebilir ki?
Etrafımız bu
kirliliğin ve tavizlerin artıklarıyla kokuşmuş olabilir. Belki bir
şeyleri değiştirmeye gücümüz de yetmeyebilir. Ancak her ne şart altında
olursa olsun tevhid, hiçbir oyuna kurban edilmemeli ve
kirletilmemelidir. Aksi taktirde bu kirli anlayışlara bulaşan
insanın/insanlığın elbisesi hiçbir zaman temizlenmeyecektir. Özellikle
bu kirliliğe bulaşarak başkalarını da temizleyebilme anlayışı gibi bir
zavallılığın kurbanı olmamaya çok dikkat etmek gerekmektedir. Öyleyse
duracağımız yeri ve ne konuşacağımızı bilmeliyiz. A’raf, bence sadece
bir ahiret sahnesi olarak algılanmamalıdır. Hesap günü A’raf’ta şahitlik
yapacak olanlar arka arkaya gönderilen peygamberlerdi. Peygamberlerin
çağrısına tabi olanların bugün yapması gereken de A’raf’ta durmaktır.
A’raf’tan konuşmak… Hiçbir payandaya, izme, puta, paraya, pula,
kabileye güvenmeden sadece Allah’a dayanarak konuşmak… İşte şahitler ve
sorumluluk sahipleri bunlardır. Bunlardır cesetleşmiş yaşam biçimimize
hayat bahşedecek eylem ve fikir sahipleri…