Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 302 | Şubat 2004

                   

 

Tahttaki Ceset

Cemal ÇAĞLAK    

cecaglak@hotmail.com


  Sorumluluk anlayışından mahrum olmuş insan kendi mekanizmasını işletir. Bu, yöneliş, zamanla toplumun yaşam biçimi haline gelir. O zaman bu insan ve onun gibilerin oluşturduğu toplumun çıkmazlar anaforunda kayboluşu kaçınılmazdır. Bu özellikler ve onun açılımlarıyla kuşanan insanlık kendi yaratılışını unutarak, arka arkaya yaratıcısına misal getiren (ders vermeye kalkışan) ve her düzenleyici hükme karşın işine geldiği şekilde isyan bayrağını açan bir varlıktır. Yanlışlarını, temel kriterler haline getirenlerin ve buna bağlı oluşmuş yaşam biçimlerinin ıslah etmek adı altında ortaya koydukları kanunlar aslında bozgunculuk çıkarmaktan başka bir şey değildir. Kurgulanan bu hayatın önde gidenleri mukadderat belirlemeye soyunurken tabakanın alt tarafında kalanlar ise bu kadere kurban olmaya devam etmektedirler. Öyle ilginçtir ki zalim de Allah’a inandığını söylemekte mazlum da… Üstelik mabetleri bile ortaktır. Tesettürden dolayı atılanlar da orada, atanlar da orada. Hakları için jop yiyenler de bu hak sahiplerine jop vuranlar da… Şöyle biraz geriye; asırlar ötesine giderek bu konuyu tahlil etmek gerekiyor. İsrailoğulları ve Firavun’un kıssası bana hep ilginç gelmiştir. “Acaba Mısır’da Firavun ve İsrail oğulları farklı farklı dinlere mi tabiydi?” diye sorarım. İki taraf da Yusuf’u sevmekte… Ancak Firavun ve yakınları bu sevgi adı altında zorbalıklarını icra ederlerken diğerleri kırılıp dökülüyorlardı. Allah’ın insanları zulümden kurtarmak için indirdiği din, asli mecrasından çıkarılmış tam aksine sınıflaşmanın ve buna bağlı zulmün ilahi fermanı haline gelmişti.

Sorumluluk kaybının ortaya koyduğu toplumlar dün neyse bugün de aynı haldedir. Yaradılışını unutup insanlığın üzerinde arzu ve isteklerine göre tahakküm kuranlar ve buna boyun eğenler bugün de aynı Allah’a inandıklarını söylemektedirler. Ancak aynı Mısır manzarası, aynı zorbalık ve bu zorbalığa mahkumiyet hala devam etmektedir. Zamanın Firavunları da tıpkı bu mülkün üstünde aynı tavırla kendilerini göstermekte ve rabliklerini ilan etmektedirler. Bu boyunduruğun altında sürünmeye mahkum edilmiş yığınların ise tesellileri ya kaderdir ya da meçhul bir kurtarıcıdır.

İslam’ın bana verdiği sorumluluk bizzat kendi kimliğimle ortaya çıkmamı emretmektedir. Bu din hiçbir zaman kafamı sağa sola çevirip benim için kendisini feda edecek birisinin çıkmasını beklememi emretmemektedir. Herkes bu oyunda başrolü oynamak zorundadır ve kimsenin dublör kullanma hakkı yoktur. Bu çıkış ne kalabalıklar içinde kaybolarak sahipsiz kalmalı ne de bananecilikle ileriye havale edilen bir külfet olmalıdır. Özellikle bu dert adına konuşan ve çağrı yapan müminlerin, sorumluluklarını unutması kadar büyük bir cinayet yoktur. Bu kulvara girmiş olan kardeşlerimizin önünde hiçbir engel caydırıcı, tembelleştirici ve yorgunlaştırıcı olmamalıdır. Gerçekten bugün mümin, çağın sorumluluğunu sonuna kadar hissetmeli ve Allah’ın kendisine yüklediği bu mukaddes emaneti ayaklar altından alarak sırtlamalıdır. Önde duranların hiçbir bahaneye hakkı yoktur ve onlar yorulma hakkına dahi sahip değillerdir. Çünkü gözleri, kulakları ve dilleri sadece kendisi için değil, herkes için işitmeli, görmeli ve konuşmalıdır. Onlarda olacak tökezleme yalnız kendisi için değil etrafı için de bir felakettir.

İslam coğrafyası, asırlardır bu emanete ihanetin sıkıntılarıyla perişan bir haldedir. Kana, köleliğe ve belirsiz bir geleceğe sürüklenen bu toprakların insanları, cehalette ve sefalette dermansız bir hastalığın kurbanları durumuna gelmişlerdir. Vahyin oluşturduğu medeniyetlerin beşiği bu topraklardır. Yeryüzünün bütün maddi zenginliklerinin çoğu yine bu topraklardadır. Ancak bu toprakların insanları asli değerlerinden asırlardır uzaklaşmış içine düştüğü sorumsuzlukla cahilleşmiş ve sömürülmüştür. Bu yazgı aynen devam etmektedir. Ne acıdır ki kendisini yağmalayanları görmezden gelen bu toprağın insanları, kendi yoksulunun ekmeğini gasbedecek kadar haysiyet fukarası haline gelmiştir. Niçin yüklü bir medeniyet ve bu kadar maddi doğal zenginliğe rağmen sefalet ve cehalet bu insanlığın kaderi olmaya devam etmektedir? Şimdi yağmacılardan bahsetmeyeceğim. Önemli olan yağmacıyı evinde ağırlayan zavallı insanımızın bu safdilliğidir. Evet İslam dünyası tahtın üzerindeki Süleyman’dır. Ancak bu hüviyete ismen sahiptir. Eylem açısından bakarsanız tahtın üzerinde sadece bir ceset görürsünüz. Çünkü o yetkilerini kaybetmiştir. Artık rüzgara boyun eğdiren bir hükümdar konumundan çıkmış; her yerden esen emperyalist rüzgarlara boyun eğmiş, savrulmuş ve sürüklenmiştir. Öyle yitik bir insan haline gelmiştir ki bastığı yeri ne görebilecek ne bulabilecek bir dermanı kalmıştır. O, Sebe Melikesi’ni imana davet edeceği yerde kendi imanını kaybetmiş, onun tahtına varis olacakken kendi tahtından olmuştur. Şimdi kendi kavmi Allah’ı bırakmış güneşe secde eder bir vaziyettedir. Zulüm dünyasının beygirleri, önünde defile yapmakta ve o her birisini okşayarak onların heybelerinden beşeri aldatmacaları çekip çıkarmakta, kavmine zorla yedirtmektedir. Mektubunu gönderirken “Bu Süleyman’dandır,  Rahman ve Rahim Allah’ın adıyladır” çağrısını yapmayı unuttuğu için, tahtın üzerinde eli kolu bağlı bir vaziyette beklemekte; tıpkı gassalın elindeki meyyitin şeyh efendiye teslim olduğu gibi Allah’a harp ilan eden düzenlerin kendisine şefaat etmesini ummaktadır. Bu zavallılıkla beraber atların tozu dumana katarak ortadan kayboluşunu ve haklarının gasbedilişini asırlardan beri oturtulduğu yerden seyretmektedir. İşte İslam toplumunu Allah’a karşı olan sorumluluktan uzaklaştıran çağrıların ortaya koyduğu manzara bunlardan ibarettir.

Süleymanımızı çözmek zorundayız. Asırlardır eli, dili gözü, kulağı işlevsiz hale getirilmiş toplumumuzu ve buna bağlı olarak varlığımızı sadece Allah’ın istediği davranış ortamına çekerek uyanışı gerçekleştirmeliyiz.  Bir kere öncelikli olarak bizi ceset haline getiren sorunun teşhisini doğru koymak mecburiyetindeyiz. Müslümanlar, asırlardan beridir bu cesedine ağlamaktan başka bir şey yapamadı ve ona hayat verecek bir çözüm getiremedi. Halbuki başucunda duran kaynağı -sadece ona başvurmaz- sıkıntısını çözüme kavuşturmaktadır. Çünkü kitabı, Süleyman’ını ayağa kaldırması için ona “Hayat verici” bir çağrı yapmaktadır. Ancak asırlardır ölü sevici ve mumyacı zihniyetin mezara soktuğu diriliş kaynağı, ele alınmamış ve alınmasını da neredeyse haram olarak ortaya koymuştur. Kur’an’ı doğru tefsir etse dahi kafir olacağından korkan bir kişinin ya da toplumsal düşüncenin mumya bakımı yapmaktan başka bir sanatı icra alanına koyması mümkün değildir. Bu düşünce kısırlığı ve buna bağlı olarak gelişen tembellik sadece ahiretlik bir din ortaya koymuştur. Bu mazlum kılıklı tembel anlayışın tevekkülü de, sabrı da, imanı da ziyandan başka bir şey getirmemektedir. Devesini bile Allah’a bağlatacak kadar cebrileşen ancak en ufak bir çıkar konusunda ciğerini yırtarcasına iradesini ortaya koyan bu mutezileler toplumuna “Öze dönün ve yitiğinizi bulun” demekten başka yapacak bir şey yoktur. Çünkü İslam geride bırakılmıştır. Bugün elimizde olan din sadece adını İslam verdiğimiz ve hurafelerle kokuşturduğumuz batıl bir dinden ibarettir. Çünkü içinde Allah resulünün çağrısından başka her şey vardır. Az konuşacaksın, az yatacaksın, az yiyeceksin ve kurtulacaksın… İşte takva budur, riyazet budur, nefis terbiyesi budur. Bu terbiyeli nefislerin cahil, sefil, korkak, çıkarcı dünyası da budur. Ne ala değil mi? Zaten İslam dünyası bugün çağın azgınları yüzünden cebren açlığa, suskunluğa ve uykusuzluğa mahkum değil mi? Müjdeler olsun öyleyse hepimiz kurtulduk!

Bilgi insanı sorumlu hale getirir. Bu Bilal olmak, Sümeyye olmaktır. Bilinç ise iman ve amel birlikteliğidir. Yani işkence, açlık, sürgün karşısında inadına sabretmek ve karşılıkların en güzeliyle müjdeleyen Allah’a teslim olmaktır. Bunlardan birisini diğerinden ayırarak hayatı inşa etmek hiçbir zaman mümkün değildir. İman ediyorsak doğruyu öğrenmeli ve bu öğrendiklerimize uygun bir yaşayış tarzı ortaya koymalıyız. Asla Allah’ın emirlerine sırt dönenlerle bir uzlaşma içinde olmamalıyız. Bu bir ömür boyunca sırtlanmamız gereken Allah emanetidir. Tıpkı Lut gibi… O, bütün toplumunun kirliliğine rağmen davetini yapmaktan bir an geri durmamış, kendisini ve çocuklarını bu kirliliğe bulaştırmamıştır. Azgınlaşmış ve bu azgınlığın içinde sarhoş olmuşcasına çılgınlaşan Sodom ve Gomore halkının ahlak-dışı değerleri onu ve ailesini bu kirliliğin içine çekememiştir. Allah bu kentlerde sadece Lut ve ailesinin (Karısı hariç) temiz kaldığını ve başka mümin olmadığını söylemektedir. O, azgınlaşan kavme sadece hidayet çağrısı yapmış ve iğrenç işlerden vazgeçmelerini istemiştir. Ancak her seferinde alay edilen birisi olmasına rağmen Allah’ın kendisi için belirlediği yükümlülükten asla ayrılmamış, susmamıştır. Bir an için bu kıssaların kahramanı olduğumuzu düşünelim. Ne müthiş bir yük değil mi? Hele hele bugünün hoşgörücü ve uzlaşmacı, diyalogcuları o zaman da aynı çağrıyı yapsalardı ne duruma düşeceklerdi? Lut’a inanarak homoseksüellik yapmak gibi bir iğrençlik çıkacaktı karşımıza. Oysa bugün söz konusu anlayışlar  karşımıza daha değişik ve kirli bir vaziyette çıkmaktadır. O da, fikirlerin homoseksüelleşmesidir. Erkeksi görünüm ve kadınsı davranış… Bu muhakeme zavallılığı insanlığın helakinden başka ne getirebilir ki?

Etrafımız bu kirliliğin ve tavizlerin artıklarıyla kokuşmuş olabilir. Belki bir şeyleri değiştirmeye gücümüz de yetmeyebilir. Ancak her ne şart altında olursa olsun tevhid, hiçbir oyuna kurban edilmemeli ve kirletilmemelidir. Aksi taktirde bu kirli anlayışlara bulaşan insanın/insanlığın elbisesi hiçbir zaman temizlenmeyecektir. Özellikle bu kirliliğe bulaşarak başkalarını da temizleyebilme anlayışı gibi bir zavallılığın kurbanı olmamaya çok dikkat etmek gerekmektedir. Öyleyse duracağımız yeri ve ne konuşacağımızı bilmeliyiz. A’raf, bence sadece bir ahiret sahnesi olarak algılanmamalıdır. Hesap günü A’raf’ta şahitlik yapacak olanlar arka arkaya gönderilen peygamberlerdi. Peygamberlerin çağrısına tabi olanların bugün yapması gereken de A’raf’ta durmaktır. A’raf’tan  konuşmak… Hiçbir payandaya, izme, puta, paraya, pula, kabileye güvenmeden sadece Allah’a dayanarak konuşmak… İşte şahitler ve sorumluluk sahipleri bunlardır. Bunlardır cesetleşmiş yaşam biçimimize hayat bahşedecek eylem ve fikir sahipleri…

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...