İslâm, bir
hayat tarzıdır ve hayatın bütün yönlerini kapsayan bir sistemdir. Bu
sistemin; siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî v.b. alt öğelerinden
sözedilebilir. Başka bir ifadeyle İslâm, bir bütündür ve karşılıklı
bağımlılık ve etkileşim içinde olan öğelerden oluşur. Daha üst ve genel
bir kavram olan İslâm’ın bir alt ögesiyle zikredilmesi —yani siyasal
İslâm, kültürel İslâm, sosyal İslâm şeklindeki ayrımları— O’nun
kapsamını daraltır ve bütünlüğünden koparır. Her bir alt ögeyi diğerine
karşı bağımsızlaştırır ve nihayet birden çok İslâm varmış gibi bir
sonuca götürür. Siyasi İslâm kavramı, netice itibariyle, İslâm’ı siyaset
karşısında marjinalleştiren, onu olduğundan daha dar gösteren bir
yaklaşım sunuyor.
Sanki
birbirinden farklı iki tane İslâm varmışçaına siyasi İslâm ve kültürel
İslâm denilirken, bugün modern devletin bize aşılamaya çalıştığı veya
dayatmaya çalıştığı şeiratçılık ve müslümanlık gibi iki farklı kavramın
teorik temellere otutturulması düşüncesi yatıyor gibi geliyor bana.
Dolayısıyla bu kavramları kullanırken, çok dikkatli olunması gerektiği
düşüncesindeyim.
İslâm
hareketleri veya İslâmi gelişmeleri tarif ederken, siyaset öncelikli
İslâmi hareketler ya da kültürel öncelikli İslâmi hareketler
kavramlarını kullanmak daha doğru olur. Siyasi öncelikli İslâmi
hareketler aslında devlet yönetimini ve karar merkezini ele geçirerek,
toplumda değişikliği sağlamaya yönelik hareketler olarak ifade
edilebilir. Karar gücünü elinizde bulundurursanız birtakım değişimleri
bu karar gücüyle gerçekleştirmeye çalışırsınız. Bunu, siyasi öncelikli
hareket olarak, bizim ülkemizde Refah Partisi’yle tarif etmemiz
mümkündür. Bunun dışında kültürel öncelikli İslâmi hareketlerden
bahsedecek olursak; onları da daha ziyade İslâm’ın önemini, yüceliğini
vurgulayan, ibâdet ve siyasi yönü olmayan yönleri üzerinde duran bir
hareket olarak düşünebiliriz. Bu da evrimsel bir değişimi gündeme
getirir. Aslında doğrudan doğruya karar gücü üzerinde herhangi bir hak
talep etmeden toplumda bir değişikliği esas alır. Bu tip bir hareket
için de ülkemizde daha çok Fethullah Hoca ve Nurculuk hareketini,
Süleymancılık ile gönüllü vakıf ve tarikatların hareketlerini bu gruba
dahil edebiliriz. Şimdi doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim ülkemizde
bu hareketlerin geleceğinin nasıl olacağına dair birkaç hususun altını
çizmek istiyorum. Hepimizin mâlumu olduğu gibi özellikle sanayi
toplumlarının oluştuğu safha içerisinde ortaya çıkan bürokratik
mekanizma, diğer Batı toplumlarından farklı bir şekilde bizim ülkemizde
aynı zamanda moderneşmeyi sağlamak üzere gündeme getirilmiş bir yönetim
biçimidir.
Bütün Batı
ülkelerinde aslında bürokrasi sanayi toplumunu oluştururken
rasyonelliğin ve verimliliğin sağlanmasına yönelik hazırlanırken; bizde
ise, bundan biraz daha farklı olarak doğrudan doğruya modernleşme
hareketinin bir aracı olarak düşünülmüştür. Bürokratik devlet veya
modern devlet kurulduğu dönemlerde bizim ülkemizde ve hatta Anadolu’nun
küçük şehirlerinde bile balolar tertip edilmiş, dans partileri verilmiş
ve bürokratların tamamının buna katılması sağlanmıştır. Çünkü öyle bir
hayat tarzı öngörüyordu bürokrasi. Veya bizim kendi müziğimiz
yasaklanırken, diğer taraftan Batı musikisi ya da senfoni orkestraları,
Anadolu’nun şehirlerinde gezdirilerek vatandaşlara zorla
dinlettirilmiştir. Ve o dönemden bugüne kadar geçen süreç içerisinde
gerçekte İslâm’a yönelik olarak modern devletin bizlere birtakım
dayatmaları da olmuştur. Şeriata karşı olmak ama müslüman kalmak bunun
en önemli boyutlarından bir tanesidir. Bu arada ifade edilen şey
gerçekte İslâm’ın kültürel bir hareket olduğunun vurgulanması ve ondan
ibaret kalması şeklindedir. Eğer siz karar verme hakkını talep
etmiyecekseniz, yaşama hakkına sahipsiniz demektir.
Bir an için,
siyasi öncelikli İslâmi hareketlerin iktidara geldiğini düşünürsek, söz
konusu bürokratik mekanizmanın kullanılması durumuyla karşı karşıya
kalınacaktır. Modern devleti, İslâm’a tercüme ederek kullanmaya
kalkışmak veya bürokratik mekanizmada yer alacak memurları dindar
insanlardan seçmek devletin yapısını, İslâm’ın öngördüğü yapıya
kavuşturur mu? Aslında bu tür bir eğilimin, İslâmi bir iktidarı değil,
beşeri yanı ağır basan bir iktidarı öne çıkaracağı kanaatindeyim.
Modern
devletin İslâm’a tercüme edilerek kullanılması bizim açımızdan önemli
mahzurlar doğuracaktır. Çünkü, bugünkü bürokratik mekanizma doğrudan
doğruya dayatmacı bir mekanizmadır. Topluma tepeden, yukarıdan aşağıya
bir değişimi öngörmektedir. Sizin bu mekanizmayı ele geçirdiğiniz
taktirde toplumda bir değişmeyi başlatacak olmanız, tıpkı daha
öncekilerin yaptığı gibi totaliter bir değişmeyi öngörür. Halbuki
İslâm’ın buna cevaz vermediğini ve İslâm dininin bir hoşgörü dini
olduğunu, sevgiye dayalı olduğunu, herkesi kucakladığını ve dayatmacı
olamayacağını, hepimiz biliyoruz. Öyleyse, Türkiye’deki siyasi harekete
öncelik veren İslâmi grupların nasıl bir devlet ve toplum yapısını
ortaya koyabileceklerini bir an önce ve de iktidara gelmeden önce
tanımlamaları gerekmektedir. Bunun ötesinde, şayet bu toplum içerisinde
devleti yapısal olarak yeniden tanımlamadan iktidara gelinecek olursa,
önemli sıkıntıların yaşanacağından endişe ediyorum. Ama bütünüyle bunun
ihmal edilmiş olduğunu da düşünmüyorum.
Kültürel
öncelikli İslâmi hareketlere geldiğimiz zaman, bunların şimdilik karar
vermek için herhangi bir talepte bulunmadıklarını görüyoruz. Belki bu
boşluğu Refah Partis dolduruyor; ama şayet bu parti olmasaydı, İslâm’ı
öğrendikçe göreceğimiz şey şuydu: İslâm bir bütündür ve hayat tarzıdır.
Siyaseten de karar gücüne yönelik hareketler yapmak zorundaydı.
Günümüzde
insanların kararlara katılma ihtiyacı daha çok artmıştır. Sanayi
toplumunun etkisiyle kültürel hareketlerin zaman içerisinde siyasi
taleplerinin de olabileceğini varsaymamız gerekiyor.
Bugünkü
bürokratik yapı o zaman kültürel hareketler için şunu vaz’edecektir:
1- “Müslüman
kimliğini bırak, siyasi güçte karar mercili olarak yer al.” İslâm bunu
asla kabul etmez. Bu riyakar bir tavırdır ve kimlik bozulması demektir.
2- Ya da
“tamamıyla siyasettin uzak kal” tavrı olacaktır. Öyleyse “siyasetten
uzak kal” tavrı ortaya konulduğunda dayatmacı bir tavırla karşı karşıya
olduğumuzu görmemiz mümkündür.
Konuşmamızın
bu kısmında, tüm dünyada meydana gelen değişmelerle ilgili bazı
tesbitlerde bulunmak istiyorum. O da değişme ve gelişmelerle ilgili.
Son
zamanlarda dünyada meydana gelen değişmelerin karşısında üç genel başlık
altında, üç genel değişmeden veya sonuçtan bahsetmemiz mümkündür.
Bunlardan
ilki küçülme temayülüdür. Sürekli değişen ve gelişen teknoloji ve
özellikle haberleşme-ulaşım teknolojisinde meydana gelen değişme ve
gelişmeler, bütün devlet yapısından herhangi bir küçük organizasyona,
işletmeye veya bir vakfa kadar pek çok kurumu da kendisine uymaya
zorlamaktır. Tabii sürekli değişim karşısında ona sürekli uymak zorunda
kalan birimlerin her biri büyük yapılar olması halinde uyum sağlamakta
zorluk çekiyor ve dolayısıyla küçülme temayülü taşıyorlar. Özellikle
ekonomi dünyasında işletmelerin her biri bu değişikliğe uyabilmek için
kendilerini daha küçük yapılara dönüştürmeye başladılar.
Ekonomi
dünyasındaki küçük yapılara dönüşme, aslında sanayi toplumunda oluşan
mal ve hizmet üretiminin merkezileşmesi fikrinin veya uygulamasının tam
tersi olarak adem-i merkezi bir sonuca doğru bizi götürmektedir.
Dolayısıyla artık önce ekonomi dünyasında başlayan adem-i merkezileşme
ve toplumun daha alt birimlerine yetki verme temayülü giderek sosyal ve
siyasal hayatımızda da kendisini göstermekte, böylece dolayısıyla devlet
yapısının da değişmesini ve hatta birtakım fonksiyonlarını özel sektöre
ya da üçüncü sektöre devretmesini gerektirmektedir.
Şimdi
buradan hareketle baktığımız zaman aslında sanayi toplumunun bizim için
başlangıç safhası diyebileceğimiz 1900’lü yılların başlarında kurulan
Türkiye Cumhuriyeti’nin temel ilkelerinden özellikle devletçilik
ilkesinin artık günümüzdeki bu değişme ve gelişmeler karşısında
zayıfladığını ve hatta etkisinin kaybolduğunu görüyoruz. Dolayısıyla
bugün devletçilik fonksiyonlarının yeniden tanımlandığı ve adem-i
merkezi bir yapının oluşturduğu bir geçişe ihtiyaç duyulmaktadır.
Yine
başlangıçta kurulurken ortaya atılan cumhuriyet ilkesinin de
zayıfladığını ve işlevini kaybettiğini görüyoruz. Halk için ve halk
adına yönetim diye tarif edilen Cumhuriyet kavramının aslında artık
bizim için çok fazla bir manâ ifade etmediğini söylememiz de mümkündür.
İnsanlar giderek daha çok demokrasiyi, daha çok katılımı ister hale
gelmişlerdir. Bununla birlikte halk adına yönetim yerine, halkın bizzat
kendisinin yönetimi daha çok ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır.
İkinci sonuç
ise rekabetin uluslararası bir nitelik kazanmasıdır. Özellikle iktisat
dünyasında ortaya çıkan değişme ve gelişmeler, ülkelerin sınırlarını
zayıflatmış ve rekabeti ulusal boyutlardan çıkararak uluslararası bir
şekle dönüştürmüştür. Tabii rekabet uluslararası bir hal aldıktan sonra
da her bir ülkenin kendi başına ayakta kaması ihtimali zorlanamaya
başlanmıştır. Bu sebeple ülkeler bölgesel işbirlikleri kurma çabalarını
arttırmışlardır. Atlas ülkelerinden NAFTA, Amerika, Kanada ve Meksika
işbirliği, Avrupa Birliğinin ortaya çıkışı ve nihayet Pasifik
ülkelerinin biraraya gelişi ile ilgili bölgesel işbirliği çabaları
yoğunlaşmıştır. Rekabetin uluslararası hal almasıyla ortaya çıkan bu
değişmenin bizim ülkemiz açısından da birtakım zorluklara yol açtığını
söylememiz mümkündür.
Globalleşen
dünyada, birtakım bölgesel işbirlikleri yapılırken, bir taraftan ulus
devletlerin gücü zayıflamakta, öte yandan bu devletlerin yönetim
anlayışı ve uygulamalarını değişmeye zorlamaktadır.
Gerçekte
globalleşme, evrensel bir kültür ve hayat tarzı empoze etmeye başladı.
Birleşmiş Milletler bunun evrensel ilke ve amaçlarını tanımlamak için
çaba sarfediyor. Ancak, globalleşme tüm dünyada kendisini hissettirmeğe
başladığı andan itibaren varlığını sürdürebilmesi için başka bir kutbun
ortaya çıkışına zemin hazırlamaktadır. Veya bir başka kutup kendisini
koruyabilmek için kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Bu da mahalli
kültürdür.
Dolayısıyla
globalleşmenin olduğu her yerde mahalli kültürlerin gelişmeye
başladığını görüyoruz. Bizim ülkemiz söz konusu olduğuda ise mahalli
kültür İslâm’dır. Globalleşme ne kadar artarsa İslâmlaşma da o kadar
artacaktır. Böylelikle varlığını hissettirmeye başlayacaktır. Nitekim
hissettirmektedir de. Öyleyse, Türkiye’nin bu durumu farkederek, gerekli
düzenlemeleri yapması gerekir.
Rekabetin
uluslararasılaşmasıyla ilgili bir başka husus da milliyetçilik ilkesinin
zayıflaması ve anlamını kaybeden bir ilke halin gelmesidir. Uluslararası
iş birlikleri aslında başlangıçta ekonomik bir ilişki ile başlarken
giderek siyasallaşmakta ve ulusal devlet fikri yerine daha çok bölgesel
devletlerin oluştuğu bir yapıya dönüşmektedir. Dolayısıyla Türkiye
Cumhuriyeti’nin öngördüğü ulusal devlet yahut milliyetçilik esaslarına
dayalı devlet fikri yerine uluslararası işbirliği yapan ve belki de
siyasi olarak bütünleşen ülkeler söz konusu olmaya başlamıştır.
Türkiye
açısından bunu söz konusu ettiğimiz zaman, uluslararası ilişkilerde
genellikle iki tür temayülün olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki
“Adriyatik’ten Çin seddine kadar” diye tarif edilen Türk dünyasıyla
birleşmeye yönelik bir temayüldür. Diğeri ise tüm İslâm dünyasını bir
araya getirme çabasıdır. Doğrusunu ifade etmek gerekirse, ben bu iki
temayülün de bizim için birer kızılelma olduklarını düşünüyorum. Gerçek
olmasından ziyade ulaşılması gereken uzun vadeli bir misyon olarak
değerlendiriyorum; ama Türkiye’nin daha reel aha gerçekçi politikalar
belirleyebilmesi için kendi bulunduğu coğrafya üzerinde kısa vadeli
planlar ve politikalar geliştirmesi gerektiği kanaatini taşıyorum. Bu
açıdan bakınca Osmanlı coğrafyası belki de bugün Türkiye’nin artık çok
aktif bir şekilde politika belirlemesi gereken bir alan olarak karşımıza
çıkıyor.
Son değişme
ve gelişmeler karşısında ortaya çıkan üçüncü tesbit ise, özellikle
insanlarda bağımsızlık duygusu temayülünün artmasıdır veya devlet
yönetimine yönelik olarak katılma taleplerinin çoğalmasıdır. Yine bunu
aslında ilkeler açısındn gözönüne aldığımız takdirde Türkiye’de
Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği
ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslâm’la bütünleşmesinin gerekli
olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyetinin başlangıçta
ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve
milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı daha
adem-i merkezi daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluğu ve artık
bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum.
Bu bakış
açısından hareketle, dünyadaki değişme ve gelişmeler karşısında,
“Türkiye ile dünyadaki İslâmi hareketlerin geleceği nasıl olur?”
sorusuna aşağıdaki gibi cevap vermek mümkün olur:
Siyasi
öncelikli İslami hareketler açısından dünyaya baktığımız taktirde
birtakım gelişmelerin olduğunu görmemiz mümkündür. Bunların
gruplandıracak olursak Afganistan, Pakistan ve Cezayir siyasi öncelikli
İslâmi hareketin başarıya ulaşamadığı ülkeler olarak
değerlendirilebilir. İran, Malezya ve Sudan ise gelecekte
belirsizliklerin olduğu ülkeler olarak tanımlanabilir. Afganistan’daki
siyasi gelişme, daha çok milliyetçilik temayülleri taşımakta ve kültürel
öncelikli İslâmi hareketlerin olmadığı bir görünüm arzetmektedir. Hatta
bu ifadeyi yukarda saydığımız ülkelerin tümü için de söylememiz
mümkündür. İstisna olarak belki Pakistan’ı bunların dışında tutmak
mümkün. Tebliğ cemaati ile Cemaat-i İslâmi hareketlerinin hem kültürel
öncelikli hem de siyasi öncelikli hareketleri kapsadığını
söyleyebiliriz; ama aralarındaki inanılmaz kopukluk sebebiyle Cemaat-i
İslâmi’nin özellikle Ziyau’l-Hak hareketiyle gerçekleştirdiği
faaliyetlerin sonunun gelmemesi, bizim için ders alınması gerekli bir
gelişmedir. Nitekim bugün orada 9 tane İslami hareket bir araya geldiği
halde Butto’ya yetişememektedir. İran’ın, Malezya’nın ve Sudan’ın ise
umutla beklediğimiz ama belirsizlik ifade eden bir yapısı vardır.
Kültürel
öncelikli hareketler açısından baktığımızda Mısır’daki İhvan-ı Müslimin
hareketi ve daha sonra onun bölünmesiyle ortaya çıkan akımların çok
etkin sonuçlar aldığını ifade etmek de zordur. Türkiye’nin tüm İslâm
ülkeleri içerisinde çok önemli bir yeri bulunduğunu ifade etmemiz doğru
olur, kanaatindeyim. Çünkü hem kültürel öncelikli İslâmi hareketlerin
ine etkin bir şeklide bulunduğu ve iktidara doğru yürüdüğünü görmemiz
mümkündür. Her ikisindeki gelişme de paraleldir. 1980’li yıllardan sonra
birbirine karşı kapalı olan bu hareketlerin açıldığını ve etkileşim
halinde olduklarını görüyoruz.
Sonuç
olarak, Türkiye’deki İslâmi hareketlerin bizim açımızdan toplumsal bir
değişimi sağlayabilmesi için üç temel şartının bulunduğunu söylemek
mümkündür. Bugün nasıl bir devlet ve toplum istediğimizin çk net ve açık
bir şekilde tanımını yapmak zorundayız. Bu tanımlamanın aslında
kafamızda çok net ve açık olduğunu ve bunun için az-çok hazırlıklı
olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksiklerimizin
olduğu kanaatini de taşıyorum. Öyleyse bu, tüm topluma duyuracak bir
mekanizma ile ulaştırılmalıdır. İkincisi Türkiye’deki kültürel öncelikli
İslâmi hareketlerle siyasi öncelikli İslâmi hareketlerin karşılıklı
ilişki ve etkileşimlerinin yeniden tanzim edilmesidir. Eğer bu iki
hareket bütünleşmiş bir halde devam ettirilebilirse, Türkiye’de İslâm’ın
hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde, sağlam bir temel üzerinde gelecek
vaadettiğini ifade edebiliriz.
Nihayet
Türkiye’nin bölgesel işbirliği yapmasıdır. Özellikle İslam dünyası Tarif
edilirken çok genel ve çok soyut bir kavramla bizim tahliller yapmamız
ve bunlar üzerinde yorumlar getirerek daha gerçekçi politikalar
üretmemiz söz konusu olamaz. Ben kendime göre İslâm dünyasını, 5 bölgeye
ayırdım:
1.Güney Asya
ve Pasifik Ülkeleri: bunlar içerisinde şimdilik biraz daha iktisadi
iktisadi gelişmesini tamamlamış ve iktidarda İslâmi partinin bulunduğu
ülke olarak Malezya var. Afganistan’da ise siyasî hareketlerin İslâm
adına galişme gösterdiğini söylememiz mümkün.
2. Kafkasya
ve Orta Asya Ülkeleri: Maalesef burada Çeçenistanda’ki sıkıntıları,
zulmü ve diğer Orta Asya ülkelerindeki yapıyı hepimiz biliyoruz. Siyasî
öncelikli de olsa kültürel öncelikli de olsa elle tutulur herhangi bir
hareketin olmadığını, özellikle kültürel öncelikli hareketin başlangıç
aşamasında oyduğunu görüyoruz.
3. Afrika
Ülkeleri: Bunlar içerisinde Mısır ve Sudan’ı zikredebiliriz.
4. Balkanlar
ve Ortadoğu Ülkeleri: Bunlar en reel politikaların gerçekleştiği alan
olarak gösterilebilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin de dış politikasını
belirlerken Balkanlar ve Ortadoğu’ya yönelik gerçekçi ve kısa vaadeli
politikalar ortaya koyması gerektiği kanaatindeyim.
5. Müslüman
Azınlıkların Bulunduğu Ülkeler; Buralarda da kültürel faaliyetleri devam
ettirmemiz mümkündür.
Netice
itibariyle, ülkemizde İslâm adına, buradaki halkın eski gücünü ve
onurunu kazanabilmesi adına büyük bir enerji birikimi söz konusudur.
Türkiye’nin değişimi ve dünyada yeni bir güç olarak ortaya çıkabilmesi,
bu biriken enerjiyi kullanabilmesine bağlıdır. Eğer bugünkü bürokrasi,
bu dinamizmin önünü tıkamayıp yönlendirecek olursa, Türkiye çok büyük
umutlar vaadediyor diyebiliriz. Aksi halde, kötü günler devam edecek
demektir. Bu enerji, iktisadi alanda kısmen kullanabilen T. Özal’ın
başarısı, varsa eğer, burada yatar. Bugünkü Refah’lı belediyelerin
başarısının arkasında yine bu enerjiyi görmek mümkündür. Başarıyı
Refah’lı başkanların sadece kişiliklerine bağlamak doğru olmaz, aynı
zamanda halkla iç içe olan belediyelerin halkın gücünü ve desteğini
almış olmalarında aramak gerekir. Ancak, iktidara gelmek yolun sonu
değildir. Yeni bir başlangıçtır. İktidara gelince yapılması gerekenler
bitmiş gibi düşünülürse, İslâm iktidara geliş aracı gibi kullanılmış,
istismar edilmiş olur. İktidara gelince de, tüm dünya müslüman olsa da,
düşmanlara karşı üstünlük sağlansa da, müslümanın kavgası münkere,
harama ve kötüye karşı devam eder.
Aynı
enerjinin dünya için de böylenebileceğini ifade edelim. İslâm dünyasında
bugün gerçekten bir enerji birikmiştir ve bu enerjiyi, tıpkı bizdeki
bürokratik yapıda olduğu gibi, merkezî yönetimde olduğu gibi, dünyaya
hâkimiyet kurmuş olan ve Yeni Dünya Düzeni’yle kendilerini tasnif ve
tavsif edenlerin aslında dünyadaki İslâmî gelişmelere engel olduklarını
görüyoruz. Bu engel oluşlar devam ettiği müddetçe İslâmi hareketlerin
bir patlama yapabileceğini söyleyebiliriz. Eğer önü açılmayacak olursa
Yeni Dünya Düzeni de, tıpkı Türkiye’deki İslåmi gelişmeler karşısındaki
bürokratik mekanizma gibi aynı sonuçlarla karşı karşıya kalacaktır.
(*) Bu yazı,
Ömer Dinçer’in 19-21 Mayıs 1995 tarihlerinde Sivas’ta aynı başlığı
taşıyan sempozisyonda yaptığı komuşmadan alınmıştır. Yazıyı, kamuoyunda
yoğun tartışmalara neden olduğu için, alıntılamayı uygun bulduk
(İktibas).