Felsefe'nin
kökleri milat'tan önce altıncı yüzyıla kadar uzanıyor. Platon'la
başlıyor, Pissagor, Tales ve diğerleriyle devam ediyor. Varoluşla,
metafizikle, sebep sonuç ilişkileriyle ilgili tartışmalar yapılıyor,
kitaplar yazılıyor bugüne kadar geçen yüzlerce yıl içinde. Ancak bugün
bu yolculuk farklı bir mecraya kayıyor ve felsefe binlerce yıldır
izlediği yoldan ayrılarak tarihsel bir değişim yaşıyor; moda tabirle,
felsefe popülerleşiyor.
En fazla
yüzyıllık bir geçmişi olan eğlence ve gösteri dünyası satışlarını
artırmak için yeni bir ürün olarak felsefeyi keşfetti. İnsanları
etkileyip sinemaya çekecek ve karları artıracak yeni bir ürün. Sürekli
yenilik isteyen gösteri dünyası, popüler ürünlerinin içine biraz felsefe
karıştırarak yeni bir karışım elde etmeyi başardı. Yavaş yavaş insanlara
bunu içirdi ve onların başını döndürdü. Herkese etki etti bu karışım.
Artık herkes onu konuşuyordu.
Ağır bir
alan olması ve derinlik gerektirmesi sebebiyle bugüne kadar ancak
kısıtlı bir çevrede yapılmış olan felsefi tartışmalar, artık her yerde
ve herkesçe konuşulur oldu. Yaşadığı kırılmanın ardından felsefe kendi
doğal açılımı dışında bir genişleme yaşayarak bir moda haline geldi ve
popüler kültürün bir uzantısı olarak hayatın içine girdi.
Aslında
Matrix'ten önce de felsefi noktalar taşıyan filmler vardı ama onlar
insanları felsefi tartışmalar yaptıracak kadar etkilememişti. Belki bu
filmde senaryonun direkt olarak felsefi bir konu üzerine inşa edilmesi
ve filmin de teknik olarak çok iyi çekilmiş olması, etkileyici oldu.
Karışımın oranları çok iyi ayarlanmıştı bu kez. Matrix'in ardından
Yüzüklerin Efendisi serisi geldi. Felsefi değerlendirmeler orada da
vardı. Aslında bundan elli yıl önce yazılmış ve milyonlarca satmış bir
kitabın, tam da sinema-felsefe birlikteliğinin en parlak günlerini
yaşarken çekilmesi, sektörün felsefenin sinemadaki etkisini gayet iyi
farkettiğini ve bu etkiyi kaybedene kadar da bunu kullanacağını
gösteriyordu.
Sinema
popüler bir alan olarak doğasının gerektirdiğini yapıyor ve bir yandan
kâr getirecek ne varsa onu kullanmaya çalışıyor bir yandan da kitleleri
yönlendirme görevini ifa ediyor. Ama burada felsefe açısından üzerinde
durulması gereken, onun açısından sorun olan bir nokta var. "Popüler
olan", derinliği olmayan anlamı taşıyor, izlenip unutuluyor, geçici zevk
sağlıyor, tüketimi artırıyor. "Popüler olan", sürekli olmayan anlamına
geliyor. Felsefe ise süreklilik, dikkat, yoğunluk, çalışma ve düşünme
gerektiriyor. Zaten derinliği ve ağırlığı da buradan kaynaklanıyor. O
yüzden popülerleşemiyor. Durum böyle iken felsefi tartışmalar yapmak
için bir sinema filmini başlama noktası yapmak ne kadar doğru olacaktır.
Zayıf temellere sahip hiçbir şeyin sağlam olmayacağı bilinen bir
gerçektir ve dünyanın kanunudur. Felsefi tartışmalar filmlere
dayanılarak yapılamaz. En nihayetinde popüler sektörün üretimi olan bu
filmler, gerçek dışı özellikler ve masalsı öğeler taşıyorlar. O yüzden
bu filmlere dayanarak başlatılan tartışmalarda "tamam bir film ama..."
dedikten sonra konu nereye kadar götürülebilir ki. Sonuçta bir filmin
ömrü ne kadar uzun olursa, bu felsefi tartışmaların ömrü de o kadar uzun
olacaktır. Yıllar önce izlenen filmler, tatlı hatıralarda kaldığı gibi,
bu filmlerin doğurduğu felsefi tartışmalar da aynı sonu yaşayacaklardır.
Sonra felsefe yine kendi alanında ağır ağır akmaya devam edecek, sektör
ise filmlerde pazarlamak için, yeni karışımlar elde etmek için, yeni
ürünler arayacak, eskiler de raflardaki ve hatıralardaki yerlerini
alacaklardır.
Aklı başında
insanların yapması gereken popüler olanın kendisini sınırlamadan her
şeyi kullanmaya çalışması ve kavramların içlerini boşaltmasının ne kadar
yanlış olduğunu ortaya çıkarmak olmalıdır. Doğru olanı ayakta tutmak ve
global kültürün dünyayı günlük zevklere mahkum eden, derinliği olmayan,
yozlaştırıcı yaklaşımlarına karşı değerli olanın ayırt edilmesini
sağlamaya çalışmaktır.