Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 302 | Şubat 2004

                   

 

 

Kıbrıs’ta Önemli Bir Dönemece Doğru...


  

Başbakan Erdoğan’ın Amerika gezisi, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin yeni bir takım gelişmelerin habercisi gibi görünüyor. Kıbrıs’ta takvimin Türk tarafını sıkıştırdığı gerçeği, AKP’nin konuya ilişkin duruşunun farklılığı ile birleşince, çözüm yönünde yeni girişimleri beraberinde getiriyor. Erdoğan, Amerika gezisinde özellikle bu konu üzerinde durdu ve ‘çözüm isteği’ni daha net ifadelerle gündeme getirdi. Konjonktürel gelişmelerin de AKP tavrını görece desteklemesi, Kıbrıs konusundaki kemikleşmiş konsepti destekleyen çevreleri bir adım daha geriletmiş görünüyor. Denktaş’ın ise bu kez gerçekten köşeye sıkıştığı açık. Bu bağlamda hükümetin tavrını ve çözüm umudunun ardında yatan nedenleri değerlendirmek gerekiyor.

Öncelikle AKP hükümetinin genel siyasi tavrının, Kıbrıs sorununun çözümünde ‘farklı’ bir açılım özelliği taşıdığı ortadadır. Çünkü her ne kadar aksi yönde beyanlar olsa da, partinin siyasi kimliğini belirleyen öğeler, bugüne değin Kıbrıs konusundaki konseptten ‘ayrı’ bir duruşun ‘makul’ altyapısını oluşturuyor. Daha önceki sağ ve sol iktidarların aşmayı denemediği, hatta düşünmediği sorunları, bu yüzden AKP hükümeti görece kolay çözebilme imkanını kendinde görüyor. Denktaş’ın, şimdiye dek görülmemiş bir şekilde, pek çok çevrede eleştirilmesi ve çözümün önündeki engel olarak sunulabilmesini de bu şekilde açıklamak mümkün. AKP bu avantajını, siyasi başarıya dönüştürme hususunda, Kıbrıs takvimini de kullanıyor. 1 Mayıs’a kadar bir çözüm bulunması yönündeki baskılar, bu yüzden AKP hükümetinin de işine geliyor. İşte bu bağlamda Erdoğan’ın Amerika ziyaretinin önemli bir gelişmenin habercisi olarak görülmesi mümkündür.

Hükümet, Annan Planı çerçevesinde daha önce gündeme gelen ve Denktaş çevresinin karşı çıktığı hususlarda biraz daha taviz verilmesine razı görünüyor. Bu, elbette Türkiye’nin bugüne kadar durduğu çizgiden geri adım atması anlamına geliyor. Ancak AKP’nin buradaki tavrının, kısa vadede kaybedilenleri, uzun vadede geri almak şeklinde değerlendirilebileceği görülüyor. Nitekim defalarca açıklandığı üzere, Kıbrıs konusunun AB’ye üyelik müzakerelerine engel teşkil etmemesi yönünde hükümet nezdinde bir irade vardır. Bunun anlamı şudur: hükümet, Kıbrıs konusunda taviz verecek, fakat karşılığında AB ile yapılacak müzakerelerde bir takım garantiler isteyecektir. AB çevreleri de, Türk hükümetinin bu tür tavizleri vermesi halinde, AB’ye üyelik sürecinin önündeki en büyük pürüzün giderilmiş olacağı yönünde beyanlarda bulunmuşlardır. Bu durumda, Türkiye’de Kıbrıs’taki statükonun devamından yana olanlar ile Denktaş’ın, giderek daha fazla zemin kaybedeceği ve köşeye sıkışacağı açıktır. Fakat bu, Denktaş’ın tam anlamıyla bir geri adım atmasını beraberinde getirmeyecektir. Denktaş, pozisyonunu korumak isteyecek ve siyasi kariyerini ‘direnişçi lider’ olarak tamamlamak isteyecektir. Bu nedenle, çözümün çok da kolay olmayacağını söylemek mümkündür.

Bu hususta Annan Planı bazında yeni bir girişimin başlatılacağı görülmektedir. Geçen ayın MGK toplantısındaki resmi ifadeler, Türk tarafının daha önceki katı tutumunu yumuşatacağının haberini zaten vermişti. Erdoğan’ın gezisinde gerçekleştirilen ikili görüşmeler de, Annan Planı çerçevesinde ciddi bir takım girişimlerin olacağını gösteriyor. Ancak bu görüşmelerde Türkiye’nin elindeki kartların çok güçlü olmadığının da altını çizmek gerekiyor. Hükümet bunun bilincinde olduğu için taviz vereceği yönünde sinyaller gönderiyor. Fakat hükümetin bu tür mesajları önceki dönemlere nazaran daha güçlü bir şekilde vermesinin ardında bir başka hesap yattığını da görmek gerekir. Hükümet burada verilecek tavizden siyasi anlamda çok da zarar görmeyeceğini hesap ediyor. Bunun da anlaşılabilir bir nedeni vardır. Çünkü AKP hükümeti, geçmiş hükümetlerin çizgisinden farklı hareket edeceği yönünde zaten ötedenberi açık işaretler vermektedir. Bu nedenle, siyasi söyleminden geri adım atmış olmayacağı yönünde bir gerekçelendirmeyi mümkün görüyor. Ayrıca Kıbrıs konusunda verilecek tavizleri, Avrupa Birliği sürecinin önünü açacak kazanımlarla kapatmayı da düşünüyor. Ancak bu noktada açıktır ki, çok somut kazanımlar elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü zaten Türk tarafı, masaya ‘köşeye sıkışmış’ bir vasatta oturmaktadır. Bu pozisyonda bir anlaşma ortaya çıkarsa, tavizin büyüğünü Türk tarafı verecektir. Rumlardan da elbette taviz istenecek ve alınacaktır. Ancak onların eli güçlü olduğu için, verecekleri tavizler göstermelik mahiyette olacaktır. Türkiye’nin bu şartlar altında alabileceği en büyük taviz, AB süreciyle ilgili somut tarihler belirlenmesi olabilir. Fakat Romanya örneğinden de bilindiği gibi, bu tür tavizler koparılsa bile, eğer Türkiye, kendisinden istenen yasal düzenlemeleri gereğince yapmaz ve uygulamada ciddi aksaklıklar gösterirse, süreç başlamış olsa bile, geri dönüş kapısı AB  için daima açık olacaktır. Bu ise, Türkiye’nin elini başlıbaşına güçsüz kılan önemli hususlardan biri olarak görülmelidir.

BAŞÖRTÜSÜ SORUNU KÜRESELLEŞİYOR MU?

Fransa’da dini simgelerin ve bu arada başörtüsünün kamu kurumlarında yasaklanması yönündeki tartışmalar, tesettür meselesinin küreselleşme eğilimi gösterdiği yönünde yorumlar yapılmasına neden oluyor. Buna göre, tesettür sorunu, sadece kimi İslam ülkelerini değil, Batılı ülkeleri de bundan böyle ciddi olarak meşgul etmeye aday bir sorun olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Bu gözlemin bir takım haklı gerekçeleri olsa bile, konuyu daha başka açılardan değerlendirmek gerekmektedir. Zira konu, dinin bir emrinin laik/seküler ülkelerde uygulanıp-uygulanamayacağından ziyade, devlet iradesinin insanlar üzerindeki yaptırımı meselesiyle daha çok alakalıdır ve asıl bu nokta üzerinde durulmalıdır.

Her şeyden önce dinin unsurlarının ya da kimi sembollerinin Batı ülkelerinde de hükümetlerin uğraştığı sorunlar arasına dahil olması, dinin pratik hayata yansıması olgusuyla alakalıdır. Bunun başlıca nedeni ise, modern dönemdeki din algısının müslümanların zihninde ciddi kırılmalara uğramasıdır. Birkaç kuşak öncesinde dinin emirlerinin günlük hayata yansıması olgusu yok iken, İslami hareketlerin popülarite kazanması neticesinde, din ‘hayata geri dönme’ emareleri göstermeye başladı. Daha önce ‘tesettüre uymadan da müslüman olunabiliyorken’, şimdi ‘tesettür dinin emridir’ fikri zihinlerde yer etmeye başladı. Bu zihniyet dönüşümünün doğal sonucu ise, mütesettir hanımların günlük yaşamda boy göstermesi oldu. Bu durum İslam ülkelerinde böyle olduğu gibi, İslam dünyası dışındaki ülkelerde de böyledir. Özellikle göçmen olarak bu ülkelerde yaşayanların ikinci ve üçüncü kuşaklarında bu hadise, bir olgu olarak gözlemlenmektedir. Din, bu ülkelerde, kimliğin belirleyici unsurlarından biri olarak etkili olmaktadır. Bu, dini yaşama gayretinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batılı ülkelerde de, tesettürlü bir şekilde, hayatın her alanında yer alma talebini işte bu noktaya bağlamak gerekmektedir.

Fakat bu noktada, dinin kamusal alanda işlevinin ne olacağı sorunu başgöstermektedir. Laik yönetim tarzı ve seküler yaşama biçiminin hakim olduğu ülkelerde, dinin kamusal alanı ‘belirleme’ yetkisi yoktur. Din, özel alana hapsedilmiştir ve orada kaldığı sürece bir problem yoktur. Ancak yoğun göçmen nüfusun yaşadığı İngiltere, Almanya ve Fransa gibi ülkelerde, sorun, kişisellik boyutunu aşmış, kitlesel (ya da kamusal) bir mahiyet arz etmeye başlamıştır. Zira tesettürlü bir şekilde hayatını yaşamak isteyenlerin sayısı artmıştır. Bu durumda, mevcut laik sistem tabandan gelen bir tazyikle karşı karşıyadır. Bu tazyikin bir biçimde sosyal talep olarak algılanıp, siyasete yansıtılması konusu ise, problemin odağında yer almaktadır. Özellikle Fransa’nın uyguladığı sistem göz önüne getirildiğinde, soruna ‘yumuşak’ bir çözüm bulma imkanının zor olduğu görülmektedir. Fakat İngiltere (ya da Amerika) gibi ülkelerde, tarihsel deneyimin gereği olarak, Fransa örneğindeki gibi rijid bir tutum benimsenmesine gerek görülmemektedir. Bununla birlikte, şu hususun gözden kaçmaması gerekir ki, laik ve seküler yapıdaki sistemlerin ‘güvenlik marjları’ farklı olmakla birlikte, bir ‘hudutları’ da vardır. Bu hudut aşıldığı zaman, hududu aşanların müdahaleyi hak ettiği de söylenmektedir. Aslında bu durumu, ideolojilerin devletlerin yapısını belirlediği gerçeğiyle birlikte düşünmek gerekir. Yani nasıl ki Amerika, örneğin 11 Eylül saldırısından sonra, güvenlik kaygıları ile, çok değer verdiği ‘özgürlükler’in sınırlarını daraltmayı meşru gördüyse, bir İslam ülkesi de benzer kaygılarla siyasal sistemini korumak isteyecektir. Bu, gayet doğaldır ve aksini de tarih göstermemiştir. Sorunun hukuk sistemiyle bağlantısı da aynı zeminde değerlendirilmelidir. Özetle, hukuk sisteminin temelinde ideoloji ve siyasal talepler vardır. Bunlar, hukuku belirler.

Kimi batılı ülkelerde tesettür konusunda yaşanan sorunu bu zaviyeden değerlendirmek gerekir. Eğer sorun, tekil şahısların özel meselesi olsaydı, meselenin bu kadar büyümeyeceği kesindi. Fakat talep, ‘sosyal’ bir mahiyet arzedince, bunun ardından ‘siyasallık’ özelliğinin ortaya çıkması söz konusu olabilecektir. Bu ise, son tahlilde, mevcut siyasal sistemleri zorlayıcı potansiyelleri beraberinde taşımaktadır. İşte Batı’daki ‘yasaklama’ yönündeki yeni eğilimi bu şekilde yorumlamak gerekmektedir. Hal böyle olunca, meselenin ‘insan hakları’ ve ‘özgürlükler’ bağlamındaki ‘değeri’ de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sorunu bu kavramlar çerçevesinde tanımlamak ve izah etmeye çalışmak, meselenin asli özelliklerini yeterince algılayamamakla eş anlamlıdır. Hatta burada şöyle bir öngörüde bulunmak dahi mümkündür. Şayet tesettür talebiyle gösteri yapanlar, Batılı hükümetlere, bu talebi, basit bir ‘insan hakkı’ olarak gördükleri yönünde garanti verseler ve bunun ardından siyasal bir talepleri olmayacağının güvencesini de sunsalar, bu durumda, Batılı hükümetlerin tesettür üzerindeki baskısının büyük ölçüde yumuşayacağı söylenebilir. Çünkü asıl sorun, talebin siyasal mahiyeti olup-olmadığıdır. Bu yönde verilecek bir güvence, Batılı hükümetler için yeterlidir. Ancak tesettür, müslüman kimliğinin doğal bir sonucu olduğu için, eylemleri yapanların bu yönde güvence vermesi de sorunu çözmeyecektir. Çünkü İslam’ı aslına göre yaşamak isteyenler daima var olacaktır.

MÜSTEŞAR NE DEMİŞTİ,

NE YAPIYOR?

Başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer’in 1995 yılında bir sempozyum dolayısıyla yaptığı konuşmanın Kamu Yönetimi Tasarısı çerçevesinde çıkardığı gürültüye bakıldığında, farklı bir nazarla değerlendirilmesi gerekmektedir. Dinçer, arkasında durduğunu söylediği yazıda, kimi yerlerde makul şeyler söylerken, satır aralarında bugünkü duruşunu meşrulaştıracak ifadeleri de sarfetmiş görünüyor. Herşeyden önce Dinçer’in: “İslam bir hayat tarzıdır”, “İslam, bir bütündür” gibi ‘siyasal İslam’ın bayraktarlığını meşhur ifadeleri, ‘o dönemde’ serdetmesini çok görmemek lazım. Çünkü dönem, bu tür sözlerin rahatlıkla ifade edilebildiği bir vasatı yansıtıyordu. Ancak şartlar değiştiğinde, Dinçer’in yazısında ipuçlarını verdiği yeni duruşun devreye girdiği görülüyor.

Dinçer’in yazısı, iyi okuyanlarca görüleceği üzere, aslında değişim talep eden İslami siyasi hareketlerin bu işi nasıl yapması gerektiğine ilişkin bir öneriyi içinde barındırıyor. Bu öneri ise, o dönemin ‘siyasal İslamcı’ söylemi dikkate alındığında, bir nevi ‘revizyon çağrısı’ olarak görülebilir. Zira o, sadece, “bir takım değişimler” yapmaktan bahsediyor. Biz ise bunların ‘köklü’ değişimler olamayacağını biliyoruz. “Karar merkezinin ele geçirilmesi” talebinin ise, düzeni İslamlaştırmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü bu işi yapacak olan ‘siyasi öncelikli İslami hareket’ten kasıt, parti siyaseti güden MSP, Refah, AKP gibi siyasi oluşumlardır. Dinçer, bu yazısında karar merkezini ele geçirecek hareketlerden asla örneğin radikal İslami hareketleri kast etmemektedir. Yani mevcut yasal statüyü zorlamadan, onun meşruiyet sınırları içinde faaliyet gösterecek siyasi partileri kast etmektedir. Hal böyle olunca, Dinçer’in mevcut bürokratik yapının da değişmesi gerektiği yönündeki sözlerini anlamak da mümkün oluyor. Dinçer’in İslam adına iktidar olan ve dindar insan istihdam etmenin ötesine geçemeyen hükümetlerin, iktidar olsalar bile, gerçekleştirecekleri değişimin ‘totaliter bir mahiyet’ taşıyacağı tespitini de bürokraside değişim talebi olarak almak gerekiyor. Dolayısıyla, müsteşarın: “bugün dahi yazımın arkasındayım” sözlerini de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Yani dönemin söylemine ait kimi ifadeleri bir yana bırakılırsa, Dinçer, aslında bir ‘iç değişim’i öneriyor. Bu ise, asla medyanın ve CHP’nin dediği gibi, düzeni içerden değiştirmek çabası olarak görülemez. Çünkü bu siyasal çizginin böylesi bir talebi yoktur. Düzeni içerden ya da dışardan değiştirecek olan bir hareketin, mahiyeti de yöntemi de bellidir. Milli Görüş çizgisi ve AKP tarzı siyasetin böylesi sahici bir değişim talebi zaten yoktur, ayrıca bunu gerçekleştirecek ne birikimi ne de vizyonu vardır. Bunu Dinçer’in İslam’ı tanımlarken kullandığı ifadelerden çıkarmak da mümkündür: Ona göre İslam, dayatmacı değildir, sevgiye dayalı bir hoşgörü dinidir ve ‘herkesi kucaklar.’ Bu söylem, sistemi kökünden değiştirmek isteyenlerin söylemi değildir, bilakis sistem içinde varolmayı yeterli görenlerin söylemidir.

Bu bağlamda, Dinçer’in: “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel ilkenin yerini daha çok katılımcı daha adem-i merkezi, daha müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği düşüncesini taşıyorum” ifadelerini yorumlamak kolaylaşıyor. Kamu Reformu Tasarısının, adem-i merkeziyet kavramı çerçevesinde hazırlanmış olması da, Dinçer’in, öyle rejimi içerden değiştirme talebi olan biri olmadığını kanıtlıyor. Şu halde o dönemde yapmayı düşündüğü şeyi, bugün gerçekleştirmeye çalışmış olması, Dinçer’in ‘niyeti’ni ortaya koyması açısından da dikkate alınmalıdır. Zaten kendisi “nasıl bir devlet ve toplum istediği”nin kafasında “çok net ve açık” olduğunu ve bunun için “az-çok hazır olduğunu” da söylüyor. 1995’ten bu yana yaşanan gelişmeleri ve kendisinin şu an bulunduğu yeri düşündüğümüzde, bu net olan modelden kasdın ne olduğu ortaya çıkıyor. Burada net olan şey, Dinçer’in bürokrasiyi yeniden dizayn etmek istemesidir. Şu an yaptığı da bundan başka bir şey değildir.

CHP’nin Dinçer adını kullanarak AKP hükümetini köşeye kıstırmak istemesi ise geri tepecek görünmektedir. Çünkü bu iddianın mesnetsiz olduğu açıktır. Medyada laik kesimden bile bu konuda çok ciddi tepkiler alan CHP’nin bu çıkışı inandırıcı olamamıştır. Gerçi CHP’nin, bu meselinin peşini bırakmayacağı yönünde işaretler vardır ancak sonuç alması zordur. Müsteşar, CHP’nin kendisi için çizdiği profile uymamaktadır ve sistemi değiştirip Şeriat’ı da getirecek değildir. O bir memurdur ve mevcut sistem içinde bir takım revizyonlar yapmak istemektedir. Aslında yaptığı şey, sistemi güçlendirecek sonuçlar doğuracaktır. Bunu gören kimileri, bu yüzden CHP’yi uyarmayı da ihmal etmemektedir. Fakat Kamu Reformu Tasarısı, sonuçları itibarıyla, sistemden nemalanan kimi çevrelerin çıkarına dokunduğu için, bazı rahatsızlıklara neden olmaktadır. Tepkilerini üst düzeyde ortaya koyan kesimlerin niyetini, bu noktada aramak gerekmektedir. Fakat bu tür tepkilerin, görece büyük değişimlerin ardındaki asıl ‘güçleri’ hesap edememeleri durumunda, sonuçsuz kalacağı da açıktır. Türkiye’de önce ekonomiyi yeniden dizayn edenler, bugün yeni Kamu Reformu Tasarısı’na destek çıkmaktadır. Bu yüzden hükümetin bu konuda eli güçlüdür. CHP’nin bu tepkisinin ise sonuç verici olmadığı söylenebilir.

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...