|

Kıbrıs’ta Önemli Bir Dönemece
Doğru...
Başbakan
Erdoğan’ın Amerika gezisi, Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin yeni bir
takım gelişmelerin habercisi gibi görünüyor. Kıbrıs’ta takvimin Türk
tarafını sıkıştırdığı gerçeği, AKP’nin konuya ilişkin duruşunun
farklılığı ile birleşince, çözüm yönünde yeni girişimleri beraberinde
getiriyor. Erdoğan, Amerika gezisinde özellikle bu konu üzerinde durdu
ve ‘çözüm isteği’ni daha net ifadelerle gündeme getirdi. Konjonktürel
gelişmelerin de AKP tavrını görece desteklemesi, Kıbrıs konusundaki
kemikleşmiş konsepti destekleyen çevreleri bir adım daha geriletmiş
görünüyor. Denktaş’ın ise bu kez gerçekten köşeye sıkıştığı açık. Bu
bağlamda hükümetin tavrını ve çözüm umudunun ardında yatan nedenleri
değerlendirmek gerekiyor.
Öncelikle
AKP hükümetinin genel siyasi tavrının, Kıbrıs sorununun çözümünde
‘farklı’ bir açılım özelliği taşıdığı ortadadır. Çünkü her ne kadar aksi
yönde beyanlar olsa da, partinin siyasi kimliğini belirleyen öğeler,
bugüne değin Kıbrıs konusundaki konseptten ‘ayrı’ bir duruşun ‘makul’
altyapısını oluşturuyor. Daha önceki sağ ve sol iktidarların aşmayı
denemediği, hatta düşünmediği sorunları, bu yüzden AKP hükümeti görece
kolay çözebilme imkanını kendinde görüyor. Denktaş’ın, şimdiye dek
görülmemiş bir şekilde, pek çok çevrede eleştirilmesi ve çözümün
önündeki engel olarak sunulabilmesini de bu şekilde açıklamak mümkün.
AKP bu avantajını, siyasi başarıya dönüştürme hususunda, Kıbrıs
takvimini de kullanıyor. 1 Mayıs’a kadar bir çözüm bulunması yönündeki
baskılar, bu yüzden AKP hükümetinin de işine geliyor. İşte bu bağlamda
Erdoğan’ın Amerika ziyaretinin önemli bir gelişmenin habercisi olarak
görülmesi mümkündür.
Hükümet,
Annan Planı çerçevesinde daha önce gündeme gelen ve Denktaş çevresinin
karşı çıktığı hususlarda biraz daha taviz verilmesine razı görünüyor.
Bu, elbette Türkiye’nin bugüne kadar durduğu çizgiden geri adım atması
anlamına geliyor. Ancak AKP’nin buradaki tavrının, kısa vadede
kaybedilenleri, uzun vadede geri almak şeklinde değerlendirilebileceği
görülüyor. Nitekim defalarca açıklandığı üzere, Kıbrıs konusunun AB’ye
üyelik müzakerelerine engel teşkil etmemesi yönünde hükümet nezdinde bir
irade vardır. Bunun anlamı şudur: hükümet, Kıbrıs konusunda taviz
verecek, fakat karşılığında AB ile yapılacak müzakerelerde bir takım
garantiler isteyecektir. AB çevreleri de, Türk hükümetinin bu tür
tavizleri vermesi halinde, AB’ye üyelik sürecinin önündeki en büyük
pürüzün giderilmiş olacağı yönünde beyanlarda bulunmuşlardır. Bu
durumda, Türkiye’de Kıbrıs’taki statükonun devamından yana olanlar ile
Denktaş’ın, giderek daha fazla zemin kaybedeceği ve köşeye sıkışacağı
açıktır. Fakat bu, Denktaş’ın tam anlamıyla bir geri adım atmasını
beraberinde getirmeyecektir. Denktaş, pozisyonunu korumak isteyecek ve
siyasi kariyerini ‘direnişçi lider’ olarak tamamlamak isteyecektir. Bu
nedenle, çözümün çok da kolay olmayacağını söylemek mümkündür.
Bu hususta
Annan Planı bazında yeni bir girişimin başlatılacağı görülmektedir.
Geçen ayın MGK toplantısındaki resmi ifadeler, Türk tarafının daha
önceki katı tutumunu yumuşatacağının haberini zaten vermişti. Erdoğan’ın
gezisinde gerçekleştirilen ikili görüşmeler de, Annan Planı çerçevesinde
ciddi bir takım girişimlerin olacağını gösteriyor. Ancak bu görüşmelerde
Türkiye’nin elindeki kartların çok güçlü olmadığının da altını çizmek
gerekiyor. Hükümet bunun bilincinde olduğu için taviz vereceği yönünde
sinyaller gönderiyor. Fakat hükümetin bu tür mesajları önceki dönemlere
nazaran daha güçlü bir şekilde vermesinin ardında bir başka hesap
yattığını da görmek gerekir. Hükümet burada verilecek tavizden siyasi
anlamda çok da zarar görmeyeceğini hesap ediyor. Bunun da anlaşılabilir
bir nedeni vardır. Çünkü AKP hükümeti, geçmiş hükümetlerin çizgisinden
farklı hareket edeceği yönünde zaten ötedenberi açık işaretler
vermektedir. Bu nedenle, siyasi söyleminden geri adım atmış olmayacağı
yönünde bir gerekçelendirmeyi mümkün görüyor. Ayrıca Kıbrıs konusunda
verilecek tavizleri, Avrupa Birliği sürecinin önünü açacak kazanımlarla
kapatmayı da düşünüyor. Ancak bu noktada açıktır ki, çok somut
kazanımlar elde edilmesi mümkün değildir. Çünkü zaten Türk tarafı,
masaya ‘köşeye sıkışmış’ bir vasatta oturmaktadır. Bu pozisyonda bir
anlaşma ortaya çıkarsa, tavizin büyüğünü Türk tarafı verecektir.
Rumlardan da elbette taviz istenecek ve alınacaktır. Ancak onların eli
güçlü olduğu için, verecekleri tavizler göstermelik mahiyette olacaktır.
Türkiye’nin bu şartlar altında alabileceği en büyük taviz, AB süreciyle
ilgili somut tarihler belirlenmesi olabilir. Fakat Romanya örneğinden de
bilindiği gibi, bu tür tavizler koparılsa bile, eğer Türkiye,
kendisinden istenen yasal düzenlemeleri gereğince yapmaz ve uygulamada
ciddi aksaklıklar gösterirse, süreç başlamış olsa bile, geri dönüş
kapısı AB için daima açık olacaktır. Bu ise, Türkiye’nin elini
başlıbaşına güçsüz kılan önemli hususlardan biri olarak görülmelidir.
BAŞÖRTÜSÜ
SORUNU KÜRESELLEŞİYOR MU?
Fransa’da
dini simgelerin ve bu arada başörtüsünün kamu kurumlarında yasaklanması
yönündeki tartışmalar, tesettür meselesinin küreselleşme eğilimi
gösterdiği yönünde yorumlar yapılmasına neden oluyor. Buna göre,
tesettür sorunu, sadece kimi İslam ülkelerini değil, Batılı ülkeleri de
bundan böyle ciddi olarak meşgul etmeye aday bir sorun olarak ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Bu gözlemin bir takım haklı gerekçeleri olsa bile,
konuyu daha başka açılardan değerlendirmek gerekmektedir. Zira konu,
dinin bir emrinin laik/seküler ülkelerde uygulanıp-uygulanamayacağından
ziyade, devlet iradesinin insanlar üzerindeki yaptırımı meselesiyle daha
çok alakalıdır ve asıl bu nokta üzerinde durulmalıdır.
Her şeyden
önce dinin unsurlarının ya da kimi sembollerinin Batı ülkelerinde de
hükümetlerin uğraştığı sorunlar arasına dahil olması, dinin pratik
hayata yansıması olgusuyla alakalıdır. Bunun başlıca nedeni ise, modern
dönemdeki din algısının müslümanların zihninde ciddi kırılmalara
uğramasıdır. Birkaç kuşak öncesinde dinin emirlerinin günlük hayata
yansıması olgusu yok iken, İslami hareketlerin popülarite kazanması
neticesinde, din ‘hayata geri dönme’ emareleri göstermeye başladı. Daha
önce ‘tesettüre uymadan da müslüman olunabiliyorken’, şimdi ‘tesettür
dinin emridir’ fikri zihinlerde yer etmeye başladı. Bu zihniyet
dönüşümünün doğal sonucu ise, mütesettir hanımların günlük yaşamda boy
göstermesi oldu. Bu durum İslam ülkelerinde böyle olduğu gibi, İslam
dünyası dışındaki ülkelerde de böyledir. Özellikle göçmen olarak bu
ülkelerde yaşayanların ikinci ve üçüncü kuşaklarında bu hadise, bir olgu
olarak gözlemlenmektedir. Din, bu ülkelerde, kimliğin belirleyici
unsurlarından biri olarak etkili olmaktadır. Bu, dini yaşama gayretinin
bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batılı ülkelerde de, tesettürlü bir
şekilde, hayatın her alanında yer alma talebini işte bu noktaya bağlamak
gerekmektedir.
Fakat bu
noktada, dinin kamusal alanda işlevinin ne olacağı sorunu
başgöstermektedir. Laik yönetim tarzı ve seküler yaşama biçiminin hakim
olduğu ülkelerde, dinin kamusal alanı ‘belirleme’ yetkisi yoktur. Din,
özel alana hapsedilmiştir ve orada kaldığı sürece bir problem yoktur.
Ancak yoğun göçmen nüfusun yaşadığı İngiltere, Almanya ve Fransa gibi
ülkelerde, sorun, kişisellik boyutunu aşmış, kitlesel (ya da kamusal)
bir mahiyet arz etmeye başlamıştır. Zira tesettürlü bir şekilde hayatını
yaşamak isteyenlerin sayısı artmıştır. Bu durumda, mevcut laik sistem
tabandan gelen bir tazyikle karşı karşıyadır. Bu tazyikin bir biçimde
sosyal talep olarak algılanıp, siyasete yansıtılması konusu ise,
problemin odağında yer almaktadır. Özellikle Fransa’nın uyguladığı
sistem göz önüne getirildiğinde, soruna ‘yumuşak’ bir çözüm bulma
imkanının zor olduğu görülmektedir. Fakat İngiltere (ya da Amerika) gibi
ülkelerde, tarihsel deneyimin gereği olarak, Fransa örneğindeki gibi
rijid bir tutum benimsenmesine gerek görülmemektedir. Bununla birlikte,
şu hususun gözden kaçmaması gerekir ki, laik ve seküler yapıdaki
sistemlerin ‘güvenlik marjları’ farklı olmakla birlikte, bir ‘hudutları’
da vardır. Bu hudut aşıldığı zaman, hududu aşanların müdahaleyi hak
ettiği de söylenmektedir. Aslında bu durumu, ideolojilerin devletlerin
yapısını belirlediği gerçeğiyle birlikte düşünmek gerekir. Yani nasıl ki
Amerika, örneğin 11 Eylül saldırısından sonra, güvenlik kaygıları ile,
çok değer verdiği ‘özgürlükler’in sınırlarını daraltmayı meşru gördüyse,
bir İslam ülkesi de benzer kaygılarla siyasal sistemini korumak
isteyecektir. Bu, gayet doğaldır ve aksini de tarih göstermemiştir.
Sorunun hukuk sistemiyle bağlantısı da aynı zeminde
değerlendirilmelidir. Özetle, hukuk sisteminin temelinde ideoloji ve
siyasal talepler vardır. Bunlar, hukuku belirler.
Kimi batılı
ülkelerde tesettür konusunda yaşanan sorunu bu zaviyeden değerlendirmek
gerekir. Eğer sorun, tekil şahısların özel meselesi olsaydı, meselenin
bu kadar büyümeyeceği kesindi. Fakat talep, ‘sosyal’ bir mahiyet
arzedince, bunun ardından ‘siyasallık’ özelliğinin ortaya çıkması söz
konusu olabilecektir. Bu ise, son tahlilde, mevcut siyasal sistemleri
zorlayıcı potansiyelleri beraberinde taşımaktadır. İşte Batı’daki
‘yasaklama’ yönündeki yeni eğilimi bu şekilde yorumlamak gerekmektedir.
Hal böyle olunca, meselenin ‘insan hakları’ ve ‘özgürlükler’
bağlamındaki ‘değeri’ de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Sorunu bu
kavramlar çerçevesinde tanımlamak ve izah etmeye çalışmak, meselenin
asli özelliklerini yeterince algılayamamakla eş anlamlıdır. Hatta burada
şöyle bir öngörüde bulunmak dahi mümkündür. Şayet tesettür talebiyle
gösteri yapanlar, Batılı hükümetlere, bu talebi, basit bir ‘insan hakkı’
olarak gördükleri yönünde garanti verseler ve bunun ardından siyasal bir
talepleri olmayacağının güvencesini de sunsalar, bu durumda, Batılı
hükümetlerin tesettür üzerindeki baskısının büyük ölçüde yumuşayacağı
söylenebilir. Çünkü asıl sorun, talebin siyasal mahiyeti
olup-olmadığıdır. Bu yönde verilecek bir güvence, Batılı hükümetler için
yeterlidir. Ancak tesettür, müslüman kimliğinin doğal bir sonucu olduğu
için, eylemleri yapanların bu yönde güvence vermesi de sorunu
çözmeyecektir. Çünkü İslam’ı aslına göre yaşamak isteyenler daima var
olacaktır.
MÜSTEŞAR NE
DEMİŞTİ,
NE YAPIYOR?
Başbakanlık
müsteşarı Ömer Dinçer’in 1995 yılında bir sempozyum dolayısıyla yaptığı
konuşmanın Kamu Yönetimi Tasarısı çerçevesinde çıkardığı gürültüye
bakıldığında, farklı bir nazarla değerlendirilmesi gerekmektedir.
Dinçer, arkasında durduğunu söylediği yazıda, kimi yerlerde makul şeyler
söylerken, satır aralarında bugünkü duruşunu meşrulaştıracak ifadeleri
de sarfetmiş görünüyor. Herşeyden önce Dinçer’in: “İslam bir hayat
tarzıdır”, “İslam, bir bütündür” gibi ‘siyasal İslam’ın bayraktarlığını
meşhur ifadeleri, ‘o dönemde’ serdetmesini çok görmemek lazım. Çünkü
dönem, bu tür sözlerin rahatlıkla ifade edilebildiği bir vasatı
yansıtıyordu. Ancak şartlar değiştiğinde, Dinçer’in yazısında ipuçlarını
verdiği yeni duruşun devreye girdiği görülüyor.
Dinçer’in
yazısı, iyi okuyanlarca görüleceği üzere, aslında değişim talep eden
İslami siyasi hareketlerin bu işi nasıl yapması gerektiğine ilişkin bir
öneriyi içinde barındırıyor. Bu öneri ise, o dönemin ‘siyasal İslamcı’
söylemi dikkate alındığında, bir nevi ‘revizyon çağrısı’ olarak
görülebilir. Zira o, sadece, “bir takım değişimler” yapmaktan
bahsediyor. Biz ise bunların ‘köklü’ değişimler olamayacağını biliyoruz.
“Karar merkezinin ele geçirilmesi” talebinin ise, düzeni
İslamlaştırmakla bir ilgisi yoktur. Çünkü bu işi yapacak olan ‘siyasi
öncelikli İslami hareket’ten kasıt, parti siyaseti güden MSP, Refah, AKP
gibi siyasi oluşumlardır. Dinçer, bu yazısında karar merkezini ele
geçirecek hareketlerden asla örneğin radikal İslami hareketleri kast
etmemektedir. Yani mevcut yasal statüyü zorlamadan, onun meşruiyet
sınırları içinde faaliyet gösterecek siyasi partileri kast etmektedir.
Hal böyle olunca, Dinçer’in mevcut bürokratik yapının da değişmesi
gerektiği yönündeki sözlerini anlamak da mümkün oluyor. Dinçer’in İslam
adına iktidar olan ve dindar insan istihdam etmenin ötesine geçemeyen
hükümetlerin, iktidar olsalar bile, gerçekleştirecekleri değişimin
‘totaliter bir mahiyet’ taşıyacağı tespitini de bürokraside değişim
talebi olarak almak gerekiyor. Dolayısıyla, müsteşarın: “bugün dahi
yazımın arkasındayım” sözlerini de bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.
Yani dönemin söylemine ait kimi ifadeleri bir yana bırakılırsa, Dinçer,
aslında bir ‘iç değişim’i öneriyor. Bu ise, asla medyanın ve CHP’nin
dediği gibi, düzeni içerden değiştirmek çabası olarak görülemez. Çünkü
bu siyasal çizginin böylesi bir talebi yoktur. Düzeni içerden ya da
dışardan değiştirecek olan bir hareketin, mahiyeti de yöntemi de
bellidir. Milli Görüş çizgisi ve AKP tarzı siyasetin böylesi sahici bir
değişim talebi zaten yoktur, ayrıca bunu gerçekleştirecek ne birikimi ne
de vizyonu vardır. Bunu Dinçer’in İslam’ı tanımlarken kullandığı
ifadelerden çıkarmak da mümkündür: Ona göre İslam, dayatmacı değildir,
sevgiye dayalı bir hoşgörü dinidir ve ‘herkesi kucaklar.’ Bu söylem,
sistemi kökünden değiştirmek isteyenlerin söylemi değildir, bilakis
sistem içinde varolmayı yeterli görenlerin söylemidir.
Bu bağlamda,
Dinçer’in: “Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün
temel ilkelerin laiklik, cumhuriyet ve milliyetçilik gibi birçok temel
ilkenin yerini daha çok katılımcı daha adem-i merkezi, daha müslüman bir
yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanının geldiği
düşüncesini taşıyorum” ifadelerini yorumlamak kolaylaşıyor. Kamu Reformu
Tasarısının, adem-i merkeziyet kavramı çerçevesinde hazırlanmış olması
da, Dinçer’in, öyle rejimi içerden değiştirme talebi olan biri
olmadığını kanıtlıyor. Şu halde o dönemde yapmayı düşündüğü şeyi, bugün
gerçekleştirmeye çalışmış olması, Dinçer’in ‘niyeti’ni ortaya koyması
açısından da dikkate alınmalıdır. Zaten kendisi “nasıl bir devlet ve
toplum istediği”nin kafasında “çok net ve açık” olduğunu ve bunun için
“az-çok hazır olduğunu” da söylüyor. 1995’ten bu yana yaşanan
gelişmeleri ve kendisinin şu an bulunduğu yeri düşündüğümüzde, bu net
olan modelden kasdın ne olduğu ortaya çıkıyor. Burada net olan şey,
Dinçer’in bürokrasiyi yeniden dizayn etmek istemesidir. Şu an yaptığı da
bundan başka bir şey değildir.
CHP’nin
Dinçer adını kullanarak AKP hükümetini köşeye kıstırmak istemesi ise
geri tepecek görünmektedir. Çünkü bu iddianın mesnetsiz olduğu açıktır.
Medyada laik kesimden bile bu konuda çok ciddi tepkiler alan CHP’nin bu
çıkışı inandırıcı olamamıştır. Gerçi CHP’nin, bu meselinin peşini
bırakmayacağı yönünde işaretler vardır ancak sonuç alması zordur.
Müsteşar, CHP’nin kendisi için çizdiği profile uymamaktadır ve sistemi
değiştirip Şeriat’ı da getirecek değildir. O bir memurdur ve mevcut
sistem içinde bir takım revizyonlar yapmak istemektedir. Aslında yaptığı
şey, sistemi güçlendirecek sonuçlar doğuracaktır. Bunu gören kimileri,
bu yüzden CHP’yi uyarmayı da ihmal etmemektedir. Fakat Kamu Reformu
Tasarısı, sonuçları itibarıyla, sistemden nemalanan kimi çevrelerin
çıkarına dokunduğu için, bazı rahatsızlıklara neden olmaktadır.
Tepkilerini üst düzeyde ortaya koyan kesimlerin niyetini, bu noktada
aramak gerekmektedir. Fakat bu tür tepkilerin, görece büyük değişimlerin
ardındaki asıl ‘güçleri’ hesap edememeleri durumunda, sonuçsuz kalacağı
da açıktır. Türkiye’de önce ekonomiyi yeniden dizayn edenler, bugün yeni
Kamu Reformu Tasarısı’na destek çıkmaktadır. Bu yüzden hükümetin bu
konuda eli güçlüdür. CHP’nin bu tepkisinin ise sonuç verici olmadığı
söylenebilir.
|
 |
|