Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 307 | Temmuz  2004

                   

 

 


  

Balans Ayarında Disk Kayması

Vahap COŞKUN* / 24.06.2004 / ZAMAN

28 Şubat’a giden süreci hızlandıran en önemli olay Sincan’da tankların yürütülmesiydi. Sonraları "demokrasiye balans ayarı yaptık" iddiasıyla sahiplenilen bu olayın kim tarafından organize edildiği, daima tartışma konusu oldu. Bu konuda iki iddia vardı: Tank yürütülmesinin hemen akabinde Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı dayanak alan ilk iddiaya göre; olay, Genelkurmay karargahının bilgisi, kontrolü ve emri altında vuku bulmuştu. Fakat Vatan’dan Bilal Çetin’in 28 Şubat’ı konu edinen yazı dizisinde yer alan diğer iddiaya göre ise; olay bu şekilde, yani emir-komuta zinciri içerisinde cereyan etmemişti. Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın bundan haberi yoktu, tanklar 2. Başkan Çevik Bir’in talimatıyla yürütülmüştü. Bunun üzerine Org. Karadayı ile Bir arasında çok şiddetli bir tartışma yaşanmış; hatta Bir, komutanı konumundaki Karadayı’nın yakasına yapışmıştı.
Balans ayarını İyigün yapmış
Şimdi ise gündeme yeni bir iddia düştü; Hürriyet’ten Yener Süsoy’un görüştüğü Em. Korg. İzzettin İyigün, Sincan’da tankların yürütülmesine karar veren kişinin kendisi olduğunu belirtti: "28 Şubat’ta Sincan’da tankları yürüten, balans ayarı yapan benim. Öncesinde ne Karadayı’nın haberi vardı, ne de Çevik Bir’in. Sadece üç kişi biliyorduk: Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Doğu Aktulga, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal ve ben. O tarihte EDOK Komutanı’ydım, Zırhlı Tümen bana bağlıydı. Bizim kelle koltukta yaptıklarımızı başkaları sahiplendi, hatta kahraman ilan edildi." (Hürriyet, 21.06.2004)
28 Şubat’ın karanlıkta kalan yönlerine dair çarpıcı ifşaatlarla bezeli bu mülakat, komuta kademesinin olayları değerlendirme biçiminin ve kendi aralarındaki ilişkilerin ne denli sağlıksız olduğunu gözler önüne seren önemli bilgiler ihtiva ediyor. Bu bilgilerden hareketle birkaç noktanın üstünde durmak lazım:
28 Şubat’a ilişkin ortaya saçılan bilgiler, genelde bu süreçteki girişimlerin önemli bir kısmının, özelde de tank yürütme olayının, ordunun hiyerarşik düzenine aykırı bir şekilde yapıldığına işaret ediyor. Em. Korg. İyigün’ün sözleri de bunu teyit ediyor: "Genelkurmay’ın yürüyüşten haberi ancak 4 saat sonra oldu. Çevik Bir ise sabah 8’de öğrendi. Doğu Paşa kendisini aramış, durumu Karadayı Paşa’ya iletmesini söylemiş. Çevik de engeller endişesiyle Karadayı’ya duyurmamış. Karadayı Paşa olayı ilk duyduğunda darbe zannedip korkmuş, Çevik de kendisine böyle bir şey olmadığını temin etmiş. Sonra Köksal Paşa’yı arayıp ‘Bana sormadan bu işi nasıl yaparsınız?’ diye çıkış yapmış. Aralarında hayli sert konuşmalar geçmiş. Sonunda Köksal Paşa ‘Emri biz verdik hesabını da biz veririz.’ demiş..."
Türk basınında, Genelkurmay’ın tanıtım ve propaganda sorumlusu gibi hareket eden bazı kalemler ordu içindeki hiyerarşinin mükemmel bir saat gibi kusursuz işlediğine dair yazılar kaleme alırlar sürekli. Hatta bu hiyerarşik mükemmelliği, siviller üzerindeki askerî vesayeti haklılaştıran bir unsur olarak göstermekten de imtina etmezler. Ancak üst düzey komutanların basına yansıyan itirafları, ordu içindeki hiyerarşinin çok da sıhhatli işlemediğini gözler önüne seriyor. Genelkurmay başkanının, astlarınca gerçekleştirilen, ama kendisinin tasvip etmediği eylemleri ordu adına üstlenmek zorunda kaldığı bir yerde, hiyerarşinin sağlamlığından söz edilemez. Hiyerarşinin, ordunun "olmazsa olmaz"ı olduğu; bir ordunun ancak hiyerarşik düzene uyduğu müddetçe başarılı olabileceği hatırlandığında, ortada ciddi bir sorun olduğu su götürmez.
En yalın anlatımıyla 28 Şubat, bazı kesimlerin kendilerini hukukun üstünlüğüyle bağlı saymadıkları; aksine kendi üstünlüklerini hukuka ve topluma dayattıkları bir süreçtir. Bu sürecin aktörleri, verili sistemin kendilerine bahşettiği üstün ve belirleyici konum sayesinde, konusu suç teşkil eden eylemlerini bilinçli bir şekilde yapmaktan kaçınmamışlardır. Em. Korg. İyigün de, suç işleme kastını şöyle anlatıyor: "O günlerde Hikmet Paşa GATA’da katarakt ameliyatı olmuştu, evinden Doğu Paşa’ya ‘İzzettin Paşa yarın 80 tankla Sincan’dan geçsin’ diye emir vermiş. Doğu Paşa beni aradı; ‘Komutana bu hareketin suç olacağını, sorumluluğun büyük olduğunu anlattım; ama ikna edemedim. İzzet Paşa son kararı sen vereceksin.’ dedi. Hemen gereken yerlere emirleri aktarıp hazırlıkları başlattım... O gece Doğu Paşa’yla birkaç kere telefonda görüştük; her seferinde ısrarla ‘Sorumluluk senin’ dedi. Bunun üzerine ‘Sen çık devreden, sorumluluk bana ait’ dedim..."
Evet, ortada bizzat faili tarafından "suç" olduğu itiraf edilen bir eylem var. Normal bir hukuk devletinde, yargının bu olayı soruşturacağından şüphe etmemek gerekir. Acaba Türkiye’de yargı mensupları ve DEP’lilere karşı esip gürleyen Adalet Bakanı, harekete geçebilecek mi? Çok zor. Çünkü, Etyen Mahçupyan’ın da belirttiği üzere; Türkiye’de yargının ikili bir tavrı var: Sıradan vatandaşlar karşısında aslan kesilen yargının, üst düzey siyasetçi ve asker-sivil bürokratlar karşısında ise elleri kolları bağlanıyor. Bu nedenle Em. Korg. İyigün ve onun gibi devletliler, hiçbir kaygı duymadan, suç işlediklerini itiraf edebiliyorlar.
Yargı nerede?
Mülakatın bir yerinde Em. Korg. İyigün şöyle diyor: "Silahlı Kuvvetler’de, Refahyol’a karşı, Susurluk’tan başlayarak müthiş bir kızgınlık, gerginlik vardı. Hemen her odada genç subaylardan generallere kadar herkes bunu dile getiriyordu. Özelikle Deniz Kuvvetleri Komutanı rahmetli Güven Erkaya ve Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal bu konuda çok hassastılar. İkisi de bir şeyler yapılması gerektiği konusunda hemfikirdi, ama düşünceleri asla ihtilal değildi. İktidar bir çeşit post-modern indirmeyle gitmeliydi ve öyle de oldu."
Kendi payıma, buradan çıkarttığım en önemli ders şu: Türkiye’deki siyasal iktidarların hiçbiri güvende değildir. Bir siyasal iktidar, arkasındaki halk desteği ne oranda olursa olsun, kuvvet komutanlarından bir veya birkaçının tepkisini çeker veya onları tatmin etmezse, iktidarının paletlerin altında ezildiğini görebilir. Hiç kuşku yok ki, medeni olmayan ve anti-demokratik bir nitelik taşıyan bu durumu değiştirmemiz, bunun için ise, başta Silahlı Kuvvetler mensupları ve sivil paşalar olmak üzere, herkesin içselleştirmesi gereken temel bir ilke var: Bir ülkenin savunması ne kadar büyük önem taşırsa taşısın, modern devlette askerî otorite, halkın temsilcisi sıfatını taşıyan siyasi iktidara bağlıdır ve onun emri altında bulunur. Demokratik bir devlette silahlı kuvvetlerin yerini belirleyen bu ilkeden sapıldığı an, ordu demokrasi için bir sorun olur.
Türkiye’de ordu, siyasal iktidarlara karşı olan tepkisini, 27 Mayıs’ta, 12 Mart’ta ve 12 Eylül’de yönetime doğrudan doğruya el koyarak gösterdi. 28 Şubat’ta ise ordu, demokratik siyasal güçleri bertaraf ederken yönetime doğrudan el koyma yoluna gitmedi; bunun yerine parlamentoyu ve hükümeti sürekli gözetleyip denetim altına almayı seçti. Bu nedenle, 28 Şubat için "örtülü darbe", "post-modern darbe", "post-modern indirme" gibi isimler kullanıldı.
Bu "janjanlı" isimlendirmeler, bu darbenin sempatik kılınmasına, kabul edilebilir bir hareket olarak algılanmasına ya da darbenin özünü gözden kaçırmamıza neden olmamalı. Teorik çerçevesi ve uygulamasıyla; demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve toplumsal farklılıkların korunması gibi değerlere karşıdan cephe alan bu darbenin nihai amacı; toplumsal çeşitliliğin ortadan kaldırılarak tek-tipli militarist bir toplum kurmaktı. Bu nedenle 28 Şubat Mustafa Erdoğan’ın kamil ifadesiyle "Türkiye’nin ‘anayasal-demokratik’ bir devlet, özerk bir sivil toplum, özgür ve yaratıcı birey yolundaki bir buçuk asırlık yürüyüşünü tersine çevirme saplantısı ile malul bir kafadır. Bundan dolayı 28 Şubat, Türkiye toplumunun ‘uygarlaşma’ ve ‘çağdaşlaşma’ mücadelesine çok büyük zarar vermiştir. Yine bu temel nedenle, 28 Şubat darbesi Türkiye toplumuna karşı girişilmiş irticai bir kalkışmadan başka bir şey değildir." 28 Şubat’ın bu gerici özünü sürekli olarak hatırlatmak, demokrat olmanın bir gereğidir.

*ANKARA ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...