|

Balans Ayarında Disk Kayması
Vahap
COŞKUN* / 24.06.2004 / ZAMAN
28 Şubat’a
giden süreci hızlandıran en önemli olay Sincan’da tankların
yürütülmesiydi. Sonraları "demokrasiye balans ayarı yaptık" iddiasıyla
sahiplenilen bu olayın kim tarafından organize edildiği, daima tartışma
konusu oldu. Bu konuda iki iddia vardı: Tank yürütülmesinin hemen
akabinde Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı dayanak alan ilk
iddiaya göre; olay, Genelkurmay karargahının bilgisi, kontrolü ve emri
altında vuku bulmuştu. Fakat Vatan’dan Bilal Çetin’in 28 Şubat’ı konu
edinen yazı dizisinde yer alan diğer iddiaya göre ise; olay bu şekilde,
yani emir-komuta zinciri içerisinde cereyan etmemişti. Genelkurmay
Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı’nın bundan haberi yoktu, tanklar 2.
Başkan Çevik Bir’in talimatıyla yürütülmüştü. Bunun üzerine Org.
Karadayı ile Bir arasında çok şiddetli bir tartışma yaşanmış; hatta Bir,
komutanı konumundaki Karadayı’nın yakasına yapışmıştı.
Balans ayarını İyigün yapmış
Şimdi ise gündeme yeni bir iddia düştü; Hürriyet’ten Yener Süsoy’un
görüştüğü Em. Korg. İzzettin İyigün, Sincan’da tankların yürütülmesine
karar veren kişinin kendisi olduğunu belirtti: "28 Şubat’ta Sincan’da
tankları yürüten, balans ayarı yapan benim. Öncesinde ne Karadayı’nın
haberi vardı, ne de Çevik Bir’in. Sadece üç kişi biliyorduk: Kara
Kuvvetleri Kurmay Başkanı Doğu Aktulga, Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet
Köksal ve ben. O tarihte EDOK Komutanı’ydım, Zırhlı Tümen bana bağlıydı.
Bizim kelle koltukta yaptıklarımızı başkaları sahiplendi, hatta kahraman
ilan edildi." (Hürriyet, 21.06.2004)
28 Şubat’ın karanlıkta kalan yönlerine dair çarpıcı ifşaatlarla bezeli
bu mülakat, komuta kademesinin olayları değerlendirme biçiminin ve kendi
aralarındaki ilişkilerin ne denli sağlıksız olduğunu gözler önüne seren
önemli bilgiler ihtiva ediyor. Bu bilgilerden hareketle birkaç noktanın
üstünde durmak lazım:
28 Şubat’a ilişkin ortaya saçılan bilgiler, genelde bu süreçteki
girişimlerin önemli bir kısmının, özelde de tank yürütme olayının,
ordunun hiyerarşik düzenine aykırı bir şekilde yapıldığına işaret
ediyor. Em. Korg. İyigün’ün sözleri de bunu teyit ediyor:
"Genelkurmay’ın yürüyüşten haberi ancak 4 saat sonra oldu. Çevik Bir ise
sabah 8’de öğrendi. Doğu Paşa kendisini aramış, durumu Karadayı Paşa’ya
iletmesini söylemiş. Çevik de engeller endişesiyle Karadayı’ya
duyurmamış. Karadayı Paşa olayı ilk duyduğunda darbe zannedip korkmuş,
Çevik de kendisine böyle bir şey olmadığını temin etmiş. Sonra Köksal
Paşa’yı arayıp ‘Bana sormadan bu işi nasıl yaparsınız?’ diye çıkış
yapmış. Aralarında hayli sert konuşmalar geçmiş. Sonunda Köksal Paşa
‘Emri biz verdik hesabını da biz veririz.’ demiş..."
Türk basınında, Genelkurmay’ın tanıtım ve propaganda sorumlusu gibi
hareket eden bazı kalemler ordu içindeki hiyerarşinin mükemmel bir saat
gibi kusursuz işlediğine dair yazılar kaleme alırlar sürekli. Hatta bu
hiyerarşik mükemmelliği, siviller üzerindeki askerî vesayeti
haklılaştıran bir unsur olarak göstermekten de imtina etmezler. Ancak
üst düzey komutanların basına yansıyan itirafları, ordu içindeki
hiyerarşinin çok da sıhhatli işlemediğini gözler önüne seriyor.
Genelkurmay başkanının, astlarınca gerçekleştirilen, ama kendisinin
tasvip etmediği eylemleri ordu adına üstlenmek zorunda kaldığı bir
yerde, hiyerarşinin sağlamlığından söz edilemez. Hiyerarşinin, ordunun
"olmazsa olmaz"ı olduğu; bir ordunun ancak hiyerarşik düzene uyduğu
müddetçe başarılı olabileceği hatırlandığında, ortada ciddi bir sorun
olduğu su götürmez.
En yalın anlatımıyla 28 Şubat, bazı kesimlerin kendilerini hukukun
üstünlüğüyle bağlı saymadıkları; aksine kendi üstünlüklerini hukuka ve
topluma dayattıkları bir süreçtir. Bu sürecin aktörleri, verili sistemin
kendilerine bahşettiği üstün ve belirleyici konum sayesinde, konusu suç
teşkil eden eylemlerini bilinçli bir şekilde yapmaktan kaçınmamışlardır.
Em. Korg. İyigün de, suç işleme kastını şöyle anlatıyor: "O günlerde
Hikmet Paşa GATA’da katarakt ameliyatı olmuştu, evinden Doğu Paşa’ya
‘İzzettin Paşa yarın 80 tankla Sincan’dan geçsin’ diye emir vermiş. Doğu
Paşa beni aradı; ‘Komutana bu hareketin suç olacağını, sorumluluğun
büyük olduğunu anlattım; ama ikna edemedim. İzzet Paşa son kararı sen
vereceksin.’ dedi. Hemen gereken yerlere emirleri aktarıp hazırlıkları
başlattım... O gece Doğu Paşa’yla birkaç kere telefonda görüştük; her
seferinde ısrarla ‘Sorumluluk senin’ dedi. Bunun üzerine ‘Sen çık
devreden, sorumluluk bana ait’ dedim..."
Evet, ortada bizzat faili tarafından "suç" olduğu itiraf edilen bir
eylem var. Normal bir hukuk devletinde, yargının bu olayı
soruşturacağından şüphe etmemek gerekir. Acaba Türkiye’de yargı
mensupları ve DEP’lilere karşı esip gürleyen Adalet Bakanı, harekete
geçebilecek mi? Çok zor. Çünkü, Etyen Mahçupyan’ın da belirttiği üzere;
Türkiye’de yargının ikili bir tavrı var: Sıradan vatandaşlar karşısında
aslan kesilen yargının, üst düzey siyasetçi ve asker-sivil bürokratlar
karşısında ise elleri kolları bağlanıyor. Bu nedenle Em. Korg. İyigün ve
onun gibi devletliler, hiçbir kaygı duymadan, suç işlediklerini itiraf
edebiliyorlar.
Yargı nerede?
Mülakatın bir yerinde Em. Korg. İyigün şöyle diyor: "Silahlı
Kuvvetler’de, Refahyol’a karşı, Susurluk’tan başlayarak müthiş bir
kızgınlık, gerginlik vardı. Hemen her odada genç subaylardan generallere
kadar herkes bunu dile getiriyordu. Özelikle Deniz Kuvvetleri Komutanı
rahmetli Güven Erkaya ve Kara Kuvvetleri Komutanı Hikmet Köksal bu
konuda çok hassastılar. İkisi de bir şeyler yapılması gerektiği
konusunda hemfikirdi, ama düşünceleri asla ihtilal değildi. İktidar bir
çeşit post-modern indirmeyle gitmeliydi ve öyle de oldu."
Kendi payıma, buradan çıkarttığım en önemli ders şu: Türkiye’deki
siyasal iktidarların hiçbiri güvende değildir. Bir siyasal iktidar,
arkasındaki halk desteği ne oranda olursa olsun, kuvvet komutanlarından
bir veya birkaçının tepkisini çeker veya onları tatmin etmezse,
iktidarının paletlerin altında ezildiğini görebilir. Hiç kuşku yok ki,
medeni olmayan ve anti-demokratik bir nitelik taşıyan bu durumu
değiştirmemiz, bunun için ise, başta Silahlı Kuvvetler mensupları ve
sivil paşalar olmak üzere, herkesin içselleştirmesi gereken temel bir
ilke var: Bir ülkenin savunması ne kadar büyük önem taşırsa taşısın,
modern devlette askerî otorite, halkın temsilcisi sıfatını taşıyan
siyasi iktidara bağlıdır ve onun emri altında bulunur. Demokratik bir
devlette silahlı kuvvetlerin yerini belirleyen bu ilkeden sapıldığı an,
ordu demokrasi için bir sorun olur.
Türkiye’de ordu, siyasal iktidarlara karşı olan tepkisini, 27 Mayıs’ta,
12 Mart’ta ve 12 Eylül’de yönetime doğrudan doğruya el koyarak gösterdi.
28 Şubat’ta ise ordu, demokratik siyasal güçleri bertaraf ederken
yönetime doğrudan el koyma yoluna gitmedi; bunun yerine parlamentoyu ve
hükümeti sürekli gözetleyip denetim altına almayı seçti. Bu nedenle, 28
Şubat için "örtülü darbe", "post-modern darbe", "post-modern indirme"
gibi isimler kullanıldı.
Bu "janjanlı" isimlendirmeler, bu darbenin sempatik kılınmasına, kabul
edilebilir bir hareket olarak algılanmasına ya da darbenin özünü gözden
kaçırmamıza neden olmamalı. Teorik çerçevesi ve uygulamasıyla;
demokrasi, insan hakları, hukuk devleti ve toplumsal farklılıkların
korunması gibi değerlere karşıdan cephe alan bu darbenin nihai amacı;
toplumsal çeşitliliğin ortadan kaldırılarak tek-tipli militarist bir
toplum kurmaktı. Bu nedenle 28 Şubat Mustafa Erdoğan’ın kamil ifadesiyle
"Türkiye’nin ‘anayasal-demokratik’ bir devlet, özerk bir sivil toplum,
özgür ve yaratıcı birey yolundaki bir buçuk asırlık yürüyüşünü tersine
çevirme saplantısı ile malul bir kafadır. Bundan dolayı 28 Şubat,
Türkiye toplumunun ‘uygarlaşma’ ve ‘çağdaşlaşma’ mücadelesine çok büyük
zarar vermiştir. Yine bu temel nedenle, 28 Şubat darbesi Türkiye
toplumuna karşı girişilmiş irticai bir kalkışmadan başka bir şey
değildir." 28 Şubat’ın bu gerici özünü sürekli olarak hatırlatmak,
demokrat olmanın bir gereğidir.
*ANKARA
ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
|
 |
|