|

Kürtlerin Gözü Amerika’da
Martin Van
Bruniessen / 09.06.2004 /RADİKAL
ABD
yönetiminin Bağdat'ta istikrarlı bir rejim kurmadaki başarısızlığı,
Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına yol açabilir. 12 yıldır
Irak Kürtleri kendi vatanlarında kendi kendilerini yönetebilmenin tadını
çıkardı. Kürtlerin yönettiği bölge pek çok açıdan bağımsız bir devletti,
ancak uluslararası alanda hiçbir şekilde tanınmıyordu. Kürt liderler
Irak'tan kalıcı olarak ayrılmak gibi bir hedeflerinin olmadığını sürekli
dile getirdi; sözünü ettikleri siyasi amaç, "Irak'ın tümüne demokrasi,
Kürdistan'a otonomi" şeklinde özetlenebilirdi. Kürtleri Irak'a bağlayan
pek çok etken var gerçekten: ortak bir tarih ve aynı eğitim sisteminde
yetişmenin sonucu olarak ortak algılar, aynı medyayı izleyip dinleme,
onyıllarca aynı siyasi sistemin içinde bulunma. Kürtlerin büyük
çoğunluğu kalbinde bağımsız bir Kürt devleti hayaliyle yaşasa da,
şimdiye dek tüm Kürt liderleri pragmatik davranarak, uluslararası
toplumun (bölgedeki devletler, büyük güçler, BM) mevcut devletlerin
parçalanmasını hoşgörmeyeceği gerçeğini kabullendi.
Savaştan önce, Kürt dostlarım ABD'nin Saddam'a savaş açmasına istekli
göründüğünde, savaşın sonucu olarak, ellerindeki bir parçacık özgürlüğü
de kaybedebilecekleri konusunda onları uyarmıştım. Kürt liderlerin bu
şehirleri fethettikten sonra silahlı adamlarını Kerkük ve Musul'dan geri
çekmeleri ve federal Irak amaçlarından vazgeçmeleri -ikisi de ABD'nin
isteğiyle oldu, çünkü ABD Türkiye'nin Kerkük konusunda sinirlenmesini
istemiyor ve Irak'ın üniter devlet olmasında kararlı görünüyor-
düşündüklerimin kaçınılmaz bir sonuç olduğunu doğruluyor olabilir. Ancak
diğer yandan, Irak'ta ulus kurma işinin, ABD'nin pek iyi donatılmadığı
ve yeterli meşruiyete sahip olmadığı bir proje olduğu ortaya çıkabilir.
Savaşın ilk haftalarından itibaren gelişmeler, ABD'nin Bağdat'ta
istikrarlı bir rejim kurmadaki başarısızlığının, tam da benim önceden
imkânsız bulduğum sonuca, yani bağımsız bir Kürt devletine yol açmasını
sağlayabilir.
Üç ayrı devlet dalgası
20. yüzyılda yeni devletlerin doğmasına yol açan üç 'ulusların kendi
kaderini tayin etme dalgası' yaşandı. İlk dalga 1. Dünya Savaşı
ertesinde, çeşitli etnik gruplardan oluşan Habsburg ve Osmanlı
İmparatorluklarının parçalanmasıyla doğdu.
Woodrow Wilson'ın halkların kendi kaderini tayin hakkına dair ideali,
daha ziyade bu iki imparatorluğun Hıristiyan tebaasıyla ilgiliydi.
Kürtler için kısa süreliğine de olsa bir şans doğmuş gibiydi Sevr
anlaşmasında bir Kürt devleti olasılığından bahsedilmiş, üst düzey bazı
Britanyalılar, Türkiye ile Mezopotamya arasında bir Kürt tampon devlet
kurmayı düşünmüştü ancak henüz güçlü bir milli hareket oluşamadan bu
şansı ellerinden kaçırdılar.
İkinci dalga, BM Şartı ve Britanya, Fransız, Hollanda ve Portekiz
sömürge güçlerinin yıkılmasıyla ortaya çıktı. BM Şartı'yla güvenceye
alınan, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sadece eski sömürgelerle
ilgiliydi ve bunlar haricinde mevcut sınırlara uyulmasını öngörüyordu.
BM daima üye devletlerinin toprak dokunulmazlığı ilkesinden yana
olmuştur ve ayrılıkçı hareketleri asla onaylamamıştır. Bangladeş'in
Pakistan'dan, Eritre'nin Etiyopya'dan ayrılması, iş işten geçtikten
sonra kabul edilmiş olsa da, bunların diğerlerine örnek teşkil etmesine
asla izin verilmedi. Kürtlerin bağımsızlık mücadelesinin BM'nin onayını
kazanması, bu nedenle mümkün değil.
Üçüncü dalga ise son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği'nin ve
Yugoslavya'nın dağılmasıyla doğdu. Burada büyük oranda BM kurallarına
uyularak, sadece mevcut Sovyet ve Yugoslav cumhuriyetlerine bağımsızlık
verildi (ve sadece bunlar uluslararası toplum tarafından tanındı):
Gürcistan bağımsız devlet olurken, Çeçenya Rus federasyonunda kaldı, vb.
Ancak askeri müdahaleler, önceki sınırlarla ilgisi olmayan bazı yeni
durumlar doğurdu. Kosova'da ABD liderliğindeki müdahale, bölgedeki etnik
Arnavut karakteri güçlendirerek, Sırpların etnik temizliğiyle
sonuçlandı. Sırbistan'da yeniden entegrasyon hiçbir şekilde mümkün
görünmüyor. Kosova'nın bağımsız bir devlet olmasıysa, büyük olasılıkla
an meselesi.
Irak'taki ABD müdahalesinin de kasıtsız olarak Kürdistan üzerinde benzer
bir etkisi olmuş olabilir mi? ABD'nin BM'yi pas geçmesi ve Irak'ın
toprak bütünlüğünün en güçlü iki savunucusu (farklı sebeplerle) ABD ile
Türkiye'nin arasının açılması, uluslararası siyasi oyunun kurallarının
artık son elli yıldır süregelen kurallar olmadığını düşündürüyor. ABD şu
anda güçlü bir üniter Irak istiyor gibi durmasına rağmen, bölünme eskisi
kadar imkânsız olmayabilir.
ABD'nin üniter bir Irak'ı federal bir Irak'a ve Kürtlerin bağımsızlığı
şöyle dursun, özerkliğine bile tercih etmesinin nedenlerinden biri de,
Irak'ın geri kalanı'nn ağırlıklı olarak Şiilerden oluşması. İran devrimi
ve sonrası, Amerikalıları Şiilere karşı son derece tetikte durmaya
yöneltti. Irak Şiilerinin kendi aralarında bölünmüş olduğu, pek çoğunun
laik olduğu veya şahsen dindar olsalar dahi siyasi İslam'ı reddettikleri
doğru. Öte yandan İranlı sertlik yanlılarına yakın, ABD varlığına ise
karşı duran Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (SCIRI), Irak Şiileri
arasında muhtemelen en büyük ve iyi örgütlenmiş kuvvet. Amerikalılara
göre Kürtler Irak'ta Şii hegemonyasını önlemek için gerekli. (Pek de
farklı olmayan bir sebeple, Britanyalılar da vaktiyle ağırlıklı Kürt
nüfustan oluşan Musul vilayetini Arap Mezopotamyası'na bağlamayı gerekli
görmüştü.) Ancak eğer Amerikalılar İran'da rejim değişikliğini
gerçekleştirmeyi bir şekilde başarabilirse, Iraklı Şiiler de tehdit
olarak görülmekten vazgeçilecek, üniter devlet ihtiyacı eskisi kadar
hissedilmeyecektir.
Savaştan önce Türkiye, sadece Kürtlerin bağımsızlığını değil, Irak'ta
Kürtlere önemli iktidar yetkilerinin verileceği bir federal sistemi
dahi, kendi güvenliğine tehdit ve savaş sebebi olarak göreceğini
açıklamıştı. Kürtlerin kalıcı ve uluslararası platformda tanınacak bir
şekilde kendi kendini yönetmesinin potansiyel etkileri hakkında,
muhtemelen İran ve Suriye de Türkiye'yle aynı görüşleri paylaşıyordur.
ABD ile Türkiye arasında oluşan soğukluğa rağmen, ABD'nin politikasını
belirleyenler, mümkün olduğu sürece Türkiye'yi hayal kırıklığına
uğratmaktan kaçınacaktır.
Huzursuzluk var
Kürt liderler şimdiye dek üniter Irak projesine karşı güçlü bir direniş
göstermedi. Irak'ın gelecekte federal olmasına dair eski sözlü
beyanlarının aksine, savaştan sonra bu konuda sessiz kaldılar. Barzani,
peşmerge kuvvetlerinin dağıtılmasına ve geleceğin Irak ordusuna
katılmasına sesini çıkarmadı. Amerikalılar kendilerinden talepte bulunur
bulunmaz iki liderin de kuvvetlerini, yeni girdikleri Kerkük ve Musul
kentlerinden geri çekmesi, genişletilmiş bir özerk Kürdistan çabası
içinde olmadıklarını gösteriyordu. Ancak liderlerin bu önemli konularda
vermiş olduğu açık tavizler, Kürtler arasında huzursuzluğa yol açtı.
Kürtlerin Irak'a entegrasyon süreci, pek de mutlulukla hatırlanan bir
tecrübe olmamış. Britanyalılar Musul vilayetini yeni Irak'a ekleme
kararı alırken, Kürtlere kültürel hakları ve devlet organlarındaki
temsilleri için taahhütler verilmesini şart koştu. Irak'taki Kürtlerin,
Türkiye, İran veya Suriye'dekilere oranla daima daha fazla hakları oldu,
ancak Kürtlerin tümü bu konudaki avantajlarını göremediğinden çok sayıda
küçük ayaklanma çıktı ve nihayet büyük bir gerilla savaşı, 1970 yılında
Kürtlere özerklik tanıyan bir anlaşmayla sonuçlandı. Anlaşmanın şartları
hiçbir zaman tümüyle yerine getirilmedi: çok sayıda Kürt aile Kerkük'ten
ve stratejik öneme sahip diğer bölgelerden uzaklaştırılarak, bu şekilde
buraların özerk bölgeye eklenmemesi sağlandı. Kürtler kâğıt üzerinde
özerk olsa da, Irak makamları 1980'lerde Kürt köylerinin yaklaşık dörtte
üçünü yakıp yıktı. Bunun üzerine bir de 1988'de en az 50 bin Kürt
erkeğinin (gerçek rakam bunun birkaç katı olabilir) soykırımı geldi.
Yaşadıkları bu olaylar Kürtlere, yasalar ve resmiyet gibi göz
boyamaların, hatta bizzat özerkliğin bile fiziksel güvenliklerini
garantiye almaya yetmeyeceğini öğretti.
Pek çok Kürt, sadece Kürt ordusu tarafından desteklenecek tam bir
bağımsızlığın onların güvenliklerini doğru düzgün sağlayabileceğine
inanıyor. Bunun alternatifi siyasi, ekonomik ve kültürel haklarının,
nüfusun dörtte birinden azını oluşturacakları geleceğin Irak'ında saygı
göreceğine dair ABD'den gelecek katı garantiler olabilir. 1975 ve
1981'de iki kez ihanete uğramış olmalarına rağmen, Irak Kürtlerinin
ısrarla Amerikan yanlısı tutumlarının nedeni şüphesiz, ABD'nin Kürtlere
ihtiyaçları olan güvenlik taahhütlerini verebilecek tek güç olması.
Ancak ABD'nin Kürtlerin haklarına ilişkin vereceği her türlü taahhüt de,
Irak egemenliğinin kalıcı ihlali anlamına geliyor.
Türkiye teması hiç kesmedi
Irak'ın komşularından hiçbiri ülkenin parçalanmasını istemese de,
geçmişte ülkenin içişlerine müdahale etmeme ilkesini defalarca
çiğnemişler. Tüm bu yönetimler geçmişte, en azından bir komşularının
Kürtlerini kullanarak o ülkenin istikrarını bozmaya çalıştı. Kürt siyasi
hareketleri açıkça, bir veya daha fazla komşu ülkenin yönetimi veya en
azından istihbarat servisiyle birlikte çalıştı. Irak'taki Kürt partiler
bu anlamda, Kürdistan'ın diğer kısımlarından daha kalıcı, istikrarlı ve
resmi ilişkiler
geliştirmiş durumda. İki partinin de Şam, Tahran ve hatta Ankara'da
ofisleri oldu ve Türkiye, 1990'lar boyunca Kürt bölgesinde uluslararası
korunmayı mümkün kıldı. Bölgedeki Kürt yönetimini hiçbir zaman tanımamış
olsa da Türk hükümeti, Irak Kürt partileri ve liderleriyle üst düzey
resmi temasını kesmedi. Dolayısıyla Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta bir Kürt
otoritesinin Bağdat'ta güçlü merkeziyetçi bir yönetimden daha çekici bir
komşu olduğuna inandırabilmek imkânsız değil.
Türkiye, eski Musul vilayetine ilgisini hiçbir zaman tümüyle yitirmedi.
Vilayetin bütünüyle Türkiye'ye ait olduğuna inananlar var -eski
Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Türkiye'nin bu topraklar için hak iddia
edebileceğini öne sürmüştü. Türkiye'nin eski Başbakanı ve Cumhurbaşkanı
Turgut Özal, bu bölgenin Türkiye'ye yeniden eklenmesinden söz ediyordu.
Türkiye ile Irak'ın Kürt bölgesi arasında bir federasyon
oluşturulmasının her iki taraf için de faydalı olacağına ve Türkiye'nin
Kürt sorununu çözebileceğine
inanıyordu. Bu da en iyimser bakışla, Türkiye'nin Irak'ın toprak
bütünlüğüne bağlılığının pek de öyle tutarlı ve samimi olmadığını
gösteriyor.
Türkiye ve İran, özellikle Kürt vatandaşlarına karşı tutumları açısından
birbirinin ters yansıması. Türkiye etnisiteyi vatandaşlık milliyetçiliği
adına tanımayı reddederken, İran bunu İslam nedeniyle reddediyor. İki
ülkenin Kürtler konusundaki çekinceleri de farklı. Oysa tarihe bakacak
olursak Irak Kürtlerinin mücadelesi daha ziyade, İran ve Türkiye'deki
Kürtleri sakinleştirmeye yaramış ('tek ülkede sosyalizm' ilkesinin bir
varyasyonu). Bu iki ülkedeki Kürtlerin silahlı hareketleri
başarısızlıkla sonuçlandı. İran ve Türkiye Kürtlerinin şimdiki
mücadelesi daha çok tanınma ve kültürel haklara odaklanmış durumda.
Irak'ta elde edilecek bir başarı bu kültürel mücadeleye büyük bir destek
verebilir, ancak bunu ille de siyasi veya askeri bir mücadeleye
dönüştürmeyecektir.
(www.kurdishmedia.com, 3 Haziran 2004)
|
 |
|