Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 307 | Temmuz  2004

                   

 

 


  

Kürtlerin Gözü Amerika’da

Martin Van Bruniessen / 09.06.2004 /RADİKAL

ABD yönetiminin Bağdat'ta istikrarlı bir rejim kurmadaki başarısızlığı, Irak'ta bağımsız bir Kürt devleti kurulmasına yol açabilir. 12 yıldır Irak Kürtleri kendi vatanlarında kendi kendilerini yönetebilmenin tadını çıkardı. Kürtlerin yönettiği bölge pek çok açıdan bağımsız bir devletti, ancak uluslararası alanda hiçbir şekilde tanınmıyordu. Kürt liderler Irak'tan kalıcı olarak ayrılmak gibi bir hedeflerinin olmadığını sürekli dile getirdi; sözünü ettikleri siyasi amaç, "Irak'ın tümüne demokrasi, Kürdistan'a otonomi" şeklinde özetlenebilirdi. Kürtleri Irak'a bağlayan pek çok etken var gerçekten: ortak bir tarih ve aynı eğitim sisteminde yetişmenin sonucu olarak ortak algılar, aynı medyayı izleyip dinleme, onyıllarca aynı siyasi sistemin içinde bulunma. Kürtlerin büyük çoğunluğu kalbinde bağımsız bir Kürt devleti hayaliyle yaşasa da, şimdiye dek tüm Kürt liderleri pragmatik davranarak, uluslararası toplumun (bölgedeki devletler, büyük güçler, BM) mevcut devletlerin parçalanmasını hoşgörmeyeceği gerçeğini kabullendi.
Savaştan önce, Kürt dostlarım ABD'nin Saddam'a savaş açmasına istekli göründüğünde, savaşın sonucu olarak, ellerindeki bir parçacık özgürlüğü de kaybedebilecekleri konusunda onları uyarmıştım. Kürt liderlerin bu şehirleri fethettikten sonra silahlı adamlarını Kerkük ve Musul'dan geri çekmeleri ve federal Irak amaçlarından vazgeçmeleri -ikisi de ABD'nin isteğiyle oldu, çünkü ABD Türkiye'nin Kerkük konusunda sinirlenmesini istemiyor ve Irak'ın üniter devlet olmasında kararlı görünüyor- düşündüklerimin kaçınılmaz bir sonuç olduğunu doğruluyor olabilir. Ancak diğer yandan, Irak'ta ulus kurma işinin, ABD'nin pek iyi donatılmadığı ve yeterli meşruiyete sahip olmadığı bir proje olduğu ortaya çıkabilir. Savaşın ilk haftalarından itibaren gelişmeler, ABD'nin Bağdat'ta istikrarlı bir rejim kurmadaki başarısızlığının, tam da benim önceden imkânsız bulduğum sonuca, yani bağımsız bir Kürt devletine yol açmasını sağlayabilir.
Üç ayrı devlet dalgası
20. yüzyılda yeni devletlerin doğmasına yol açan üç 'ulusların kendi kaderini tayin etme dalgası' yaşandı. İlk dalga 1. Dünya Savaşı ertesinde, çeşitli etnik gruplardan oluşan Habsburg ve Osmanlı İmparatorluklarının parçalanmasıyla doğdu.
Woodrow Wilson'ın halkların kendi kaderini tayin hakkına dair ideali, daha ziyade bu iki imparatorluğun Hıristiyan tebaasıyla ilgiliydi. Kürtler için kısa süreliğine de olsa bir şans doğmuş gibiydi Sevr anlaşmasında bir Kürt devleti olasılığından bahsedilmiş, üst düzey bazı Britanyalılar, Türkiye ile Mezopotamya arasında bir Kürt tampon devlet kurmayı düşünmüştü ancak henüz güçlü bir milli hareket oluşamadan bu şansı ellerinden kaçırdılar.
İkinci dalga, BM Şartı ve Britanya, Fransız, Hollanda ve Portekiz sömürge güçlerinin yıkılmasıyla ortaya çıktı. BM Şartı'yla güvenceye alınan, ulusların kendi kaderini tayin hakkı, sadece eski sömürgelerle ilgiliydi ve bunlar haricinde mevcut sınırlara uyulmasını öngörüyordu. BM daima üye devletlerinin toprak dokunulmazlığı ilkesinden yana olmuştur ve ayrılıkçı hareketleri asla onaylamamıştır. Bangladeş'in Pakistan'dan, Eritre'nin Etiyopya'dan ayrılması, iş işten geçtikten sonra kabul edilmiş olsa da, bunların diğerlerine örnek teşkil etmesine asla izin verilmedi. Kürtlerin bağımsızlık mücadelesinin BM'nin onayını kazanması, bu nedenle mümkün değil.
Üçüncü dalga ise son sömürge imparatorluğu Sovyetler Birliği'nin ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla doğdu. Burada büyük oranda BM kurallarına uyularak, sadece mevcut Sovyet ve Yugoslav cumhuriyetlerine bağımsızlık verildi (ve sadece bunlar uluslararası toplum tarafından tanındı): Gürcistan bağımsız devlet olurken, Çeçenya Rus federasyonunda kaldı, vb. Ancak askeri müdahaleler, önceki sınırlarla ilgisi olmayan bazı yeni durumlar doğurdu. Kosova'da ABD liderliğindeki müdahale, bölgedeki etnik Arnavut karakteri güçlendirerek, Sırpların etnik temizliğiyle sonuçlandı. Sırbistan'da yeniden entegrasyon hiçbir şekilde mümkün görünmüyor. Kosova'nın bağımsız bir devlet olmasıysa, büyük olasılıkla an meselesi.
Irak'taki ABD müdahalesinin de kasıtsız olarak Kürdistan üzerinde benzer bir etkisi olmuş olabilir mi? ABD'nin BM'yi pas geçmesi ve Irak'ın toprak bütünlüğünün en güçlü iki savunucusu (farklı sebeplerle) ABD ile Türkiye'nin arasının açılması, uluslararası siyasi oyunun kurallarının artık son elli yıldır süregelen kurallar olmadığını düşündürüyor. ABD şu anda güçlü bir üniter Irak istiyor gibi durmasına rağmen, bölünme eskisi kadar imkânsız olmayabilir.
ABD'nin üniter bir Irak'ı federal bir Irak'a ve Kürtlerin bağımsızlığı şöyle dursun, özerkliğine bile tercih etmesinin nedenlerinden biri de, Irak'ın geri kalanı'nn ağırlıklı olarak Şiilerden oluşması. İran devrimi ve sonrası, Amerikalıları Şiilere karşı son derece tetikte durmaya yöneltti. Irak Şiilerinin kendi aralarında bölünmüş olduğu, pek çoğunun laik olduğu veya şahsen dindar olsalar dahi siyasi İslam'ı reddettikleri doğru. Öte yandan İranlı sertlik yanlılarına yakın, ABD varlığına ise karşı duran Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi (SCIRI), Irak Şiileri arasında muhtemelen en büyük ve iyi örgütlenmiş kuvvet. Amerikalılara göre Kürtler Irak'ta Şii hegemonyasını önlemek için gerekli. (Pek de farklı olmayan bir sebeple, Britanyalılar da vaktiyle ağırlıklı Kürt nüfustan oluşan Musul vilayetini Arap Mezopotamyası'na bağlamayı gerekli görmüştü.) Ancak eğer Amerikalılar İran'da rejim değişikliğini gerçekleştirmeyi bir şekilde başarabilirse, Iraklı Şiiler de tehdit olarak görülmekten vazgeçilecek, üniter devlet ihtiyacı eskisi kadar hissedilmeyecektir.
Savaştan önce Türkiye, sadece Kürtlerin bağımsızlığını değil, Irak'ta Kürtlere önemli iktidar yetkilerinin verileceği bir federal sistemi dahi, kendi güvenliğine tehdit ve savaş sebebi olarak göreceğini açıklamıştı. Kürtlerin kalıcı ve uluslararası platformda tanınacak bir şekilde kendi kendini yönetmesinin potansiyel etkileri hakkında, muhtemelen İran ve Suriye de Türkiye'yle aynı görüşleri paylaşıyordur. ABD ile Türkiye arasında oluşan soğukluğa rağmen, ABD'nin politikasını belirleyenler, mümkün olduğu sürece Türkiye'yi hayal kırıklığına uğratmaktan kaçınacaktır.
Huzursuzluk var
Kürt liderler şimdiye dek üniter Irak projesine karşı güçlü bir direniş göstermedi. Irak'ın gelecekte federal olmasına dair eski sözlü beyanlarının aksine, savaştan sonra bu konuda sessiz kaldılar. Barzani, peşmerge kuvvetlerinin dağıtılmasına ve geleceğin Irak ordusuna katılmasına sesini çıkarmadı. Amerikalılar kendilerinden talepte bulunur bulunmaz iki liderin de kuvvetlerini, yeni girdikleri Kerkük ve Musul kentlerinden geri çekmesi, genişletilmiş bir özerk Kürdistan çabası içinde olmadıklarını gösteriyordu. Ancak liderlerin bu önemli konularda vermiş olduğu açık tavizler, Kürtler arasında huzursuzluğa yol açtı.
Kürtlerin Irak'a entegrasyon süreci, pek de mutlulukla hatırlanan bir tecrübe olmamış. Britanyalılar Musul vilayetini yeni Irak'a ekleme kararı alırken, Kürtlere kültürel hakları ve devlet organlarındaki temsilleri için taahhütler verilmesini şart koştu. Irak'taki Kürtlerin, Türkiye, İran veya Suriye'dekilere oranla daima daha fazla hakları oldu, ancak Kürtlerin tümü bu konudaki avantajlarını göremediğinden çok sayıda küçük ayaklanma çıktı ve nihayet büyük bir gerilla savaşı, 1970 yılında Kürtlere özerklik tanıyan bir anlaşmayla sonuçlandı. Anlaşmanın şartları hiçbir zaman tümüyle yerine getirilmedi: çok sayıda Kürt aile Kerkük'ten ve stratejik öneme sahip diğer bölgelerden uzaklaştırılarak, bu şekilde buraların özerk bölgeye eklenmemesi sağlandı. Kürtler kâğıt üzerinde özerk olsa da, Irak makamları 1980'lerde Kürt köylerinin yaklaşık dörtte üçünü yakıp yıktı. Bunun üzerine bir de 1988'de en az 50 bin Kürt erkeğinin (gerçek rakam bunun birkaç katı olabilir) soykırımı geldi. Yaşadıkları bu olaylar Kürtlere, yasalar ve resmiyet gibi göz boyamaların, hatta bizzat özerkliğin bile fiziksel güvenliklerini garantiye almaya yetmeyeceğini öğretti.
Pek çok Kürt, sadece Kürt ordusu tarafından desteklenecek tam bir bağımsızlığın onların güvenliklerini doğru düzgün sağlayabileceğine inanıyor. Bunun alternatifi siyasi, ekonomik ve kültürel haklarının, nüfusun dörtte birinden azını oluşturacakları geleceğin Irak'ında saygı göreceğine dair ABD'den gelecek katı garantiler olabilir. 1975 ve 1981'de iki kez ihanete uğramış olmalarına rağmen, Irak Kürtlerinin ısrarla Amerikan yanlısı tutumlarının nedeni şüphesiz, ABD'nin Kürtlere ihtiyaçları olan güvenlik taahhütlerini verebilecek tek güç olması. Ancak ABD'nin Kürtlerin haklarına ilişkin vereceği her türlü taahhüt de, Irak egemenliğinin kalıcı ihlali anlamına geliyor.
Türkiye teması hiç kesmedi
Irak'ın komşularından hiçbiri ülkenin parçalanmasını istemese de, geçmişte ülkenin içişlerine müdahale etmeme ilkesini defalarca çiğnemişler. Tüm bu yönetimler geçmişte, en azından bir komşularının Kürtlerini kullanarak o ülkenin istikrarını bozmaya çalıştı. Kürt siyasi hareketleri açıkça, bir veya daha fazla komşu ülkenin yönetimi veya en azından istihbarat servisiyle birlikte çalıştı. Irak'taki Kürt partiler bu anlamda, Kürdistan'ın diğer kısımlarından daha kalıcı, istikrarlı ve resmi ilişkiler
geliştirmiş durumda. İki partinin de Şam, Tahran ve hatta Ankara'da ofisleri oldu ve Türkiye, 1990'lar boyunca Kürt bölgesinde uluslararası korunmayı mümkün kıldı. Bölgedeki Kürt yönetimini hiçbir zaman tanımamış olsa da Türk hükümeti, Irak Kürt partileri ve liderleriyle üst düzey resmi temasını kesmedi. Dolayısıyla Türkiye'nin, Kuzey Irak'ta bir Kürt otoritesinin Bağdat'ta güçlü merkeziyetçi bir yönetimden daha çekici bir komşu olduğuna inandırabilmek imkânsız değil.
Türkiye, eski Musul vilayetine ilgisini hiçbir zaman tümüyle yitirmedi. Vilayetin bütünüyle Türkiye'ye ait olduğuna inananlar var -eski Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış, Türkiye'nin bu topraklar için hak iddia edebileceğini öne sürmüştü. Türkiye'nin eski Başbakanı ve Cumhurbaşkanı Turgut Özal, bu bölgenin Türkiye'ye yeniden eklenmesinden söz ediyordu. Türkiye ile Irak'ın Kürt bölgesi arasında bir federasyon oluşturulmasının her iki taraf için de faydalı olacağına ve Türkiye'nin Kürt sorununu çözebileceğine
inanıyordu. Bu da en iyimser bakışla, Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğüne bağlılığının pek de öyle tutarlı ve samimi olmadığını gösteriyor.
Türkiye ve İran, özellikle Kürt vatandaşlarına karşı tutumları açısından birbirinin ters yansıması. Türkiye etnisiteyi vatandaşlık milliyetçiliği adına tanımayı reddederken, İran bunu İslam nedeniyle reddediyor. İki ülkenin Kürtler konusundaki çekinceleri de farklı. Oysa tarihe bakacak olursak Irak Kürtlerinin mücadelesi daha ziyade, İran ve Türkiye'deki Kürtleri sakinleştirmeye yaramış ('tek ülkede sosyalizm' ilkesinin bir varyasyonu). Bu iki ülkedeki Kürtlerin silahlı hareketleri başarısızlıkla sonuçlandı. İran ve Türkiye Kürtlerinin şimdiki mücadelesi daha çok tanınma ve kültürel haklara odaklanmış durumda. Irak'ta elde edilecek bir başarı bu kültürel mücadeleye büyük bir destek verebilir, ancak bunu ille de siyasi veya askeri bir mücadeleye dönüştürmeyecektir.
(www.kurdishmedia.com, 3 Haziran 2004)
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...