|

İslam Protestanları ve Yeni Laiklik
H. Bülent
KAHRAMAN / 09.06.2004 / RADİKAL
Laikos'la
laiklik arasındaki ilişki, Batı demokrasisinin temel kurucusudur.
Çünkü, kurucu özne olan laikos, varlığını, kilisenin ve Tanrı-kralın
elinde bulunan iktidarı onlardan almaya borçludur. Batı'da, burjuvazi
siyaset meydanına böyle çıkar. Bununla özdeş olan hareket ise
Protestanlıktır.
Protestanlık kavramı, sanıldığı gibi, bu cemaatin reddiyeci bir kültüre
bağlı olduğunu işaret etmez. Tersine, Protestanlar, Katoliklere göre çok
daha muhafazakârdır denebilir. Buna mukabil, Protestanlık, ruhban
sınıfını aradan kaldırmak suretiyle iktidarın ve siyasetin
sekülerleşmesinin en önemli adımıdır.
Gene yaygın bir kanıya göre liberalizm, din sürecinin sekülerleşmesinde
önemli bir rol oynamıştır. Bu kısmen bir yanılgı. Klasik liberal
doktrinde piyasanın ve her şeyin, kendiliğinden, müdahale olmaksızın en
iyi şekilde işleyeceğine dönük inancın altında, Tanrı'nın her şeyi
kusursuz yarattığına dönük bir algılama vardır. Bu itibarla, Amerikan
liberalizminin din konusundaki esnekliği klasik liberal doktrinin bu
konudaki özgürlüğünden değil, federatif yapıdan kaynaklanır. Hatta,
Amerikan liberalizminin din konusundaki seküler mantığının klasik
liberal doktrinin atomistik birey anlayışından hiç hazzetmediği de
söylenebilir. Ama gene de bu olgu liberal demokrasinin gelişiminde çok
önemli bir pay sahibidir.
Türkiye'de bu sürecin yaşanmamış olması ve merkezi devlet geleneğinden
geliniyor olması bir şeyi değiştirir mi?
Son 80 yılda değiştirdi. O nedenle devlet dini denetimi altına aldı.
Oysa bugün Türkiye'nin ilk Protestanları olan Kemalist cumhuriyetçiler
yerlerini daha somut bir 'protestanlığa' bırakıyor. Bunu da bütün bir
Anadolu diye görmek mümkün. Toplum, dinin daha fazla devlet tekelinde
tutulmasını istemiyor. Çünkü, devleti, Batı'daki kilise-ruhban
sınıfı-krallık/imparatorlukla eşanlamlı görüyor. Şimdi, Anadolu'da kendi
varlığıyla bütünleşmek isteyen bir yeni cemaat var. Bu hareket ekonomiye
dayanıyor. Türk burjuvazisi bugün de devlet kaynaklarını kullanmak,
hatta sömürmek istiyor. Bu, onun doğasında olan bir tepki. Ne var ki, bu
burjuvazi bundan 100 yıl önceki 'olmayan' burjuvazi değil. Kendisine ait
bir gücü var ve büsbütün bağımsızlaşmak istiyor.
Hal böyle olunca, ekonomik bağımsızlaşma çabasıyla siyasal/toplumsal/
kültürel bağımsızlaşma at başı gidiyor ve Batı'da Protestanlığın verdiği
mücadele şimdi burada tekrarlanarak, çok ilginç bir tarihsel 'replika'
çıkıyor ortaya. Din alanının cemaatlere terk edilmesi talebi Türkiye'de
din temelli sermayenin bir talebidir ve sosyo-ekonomik ve tarihsel bir
dayanağı vardır.
Bunda korkacak bir şey yok. Bu noktaya gelmiş olan bir cemaat ve
sekülarizm anlayışı, bizde her zaman iddia edildiği gibi, devleti bölüp
parçalamaz. Tam tersine, ekonomik bir tabana dayandığından devletin
mevcudiyeti onun en önemli kaygısıdır. Geriye bir tek şey kalıyor:
farklı cemaatlerin farklı uygulamaları. Bunu söylemek zaten 'Ben nesir
konuşuyormuşum' demek kadar anlamsız. Elbette öyle olacak. Zıtlaşmanın
olmamasının baş çaresi de bu. Aksi takdirde, devletin tekelinde tuttuğu
ve empoze ettiği Sünni kaide karşısında diğer mezheplerin tepki
göstereceği açık. Devletin bu süreçte işlevi, huzursuzluk yaratan dinsel
uygulamayı denetlemek olmalı. Bunu sadece bireysel hak kavramına
dayanarak hukuk aracılığıyla gerçekleştirmelidir devlet. Önyargılar ve
'önkaygılar'la değil.
Sonuç belli: laikosa kendi kendisini yönetme hakkını gerçek anlamda
vermek ve devletin dini siyasallaştıran amil olmaktan çıkması. Demokrasi
asıl o zaman başlar.
|
 |
|