|

Kıtalararası Düşünce Farkı
Ömer
TAŞPINAR / 21.06.2004 / RADİKAL
ABD seçim
yılında. Başkan Bush'un güçlü rakibi Kerry, başta Irak sorunu olmak
üzere, Avrupa politikalarını daha iyi anladığı izlenimi veriyor. Bush'un
seçim kampanyası da pek umduğu gibi gitmiyor. Ancak, seçimleri
Demokratların adayı Kerry kazansa bile, ABD'nin askeri güce dayalı dış
politika anlayışının değişmesini beklemek gerçekçi değil.
Transatlantik diyalog önümüzdeki haftalarda en üst düzeyde sürecek.
Fakat Washington'da kimse İrlanda'daki AB-ABD ve İstanbul'daki NATO
zirvelerinde, fikir farklarını aşmayı ummuyor.
Washington'da Avrupa üzerine kafa yoran herkes aynı soruyu soruyor: Irak
nedeniyle bozulan ilişkiler nasıl düzelir? G-8 zirvesi bu soruya
tatminkâr bir cevap vermedi. İsmi değiştirilen ve oldukça sulandırılan
Büyük Ortadoğu Girişimi (Büyük Ortadoğu Projesi) bile Avrupa ve Amerika
arasındaki anlaşmazlıkları maskelemekten öteye geçmiyor. Bu durumda
sorun çok daha derinlerde, iki ayrı dünya görüşünün çatışmasında
diyenler haklı çıkıyor.
Transatlantik diyalog önümüzdeki haftalarda en üst düzeyde devam edecek.
Fakat Washington'da kimse İrlanda'daki AB-ABD ve İstanbul'daki NATO
zirvelerinden mucize beklemiyor. Nedeni basit: Amerika-Avrupa ilişkileri
bütünüyle Ortadoğu'ya endekslenmiş durumda ve bölgede işler hiç iyi
gitmiyor. Gerek Irak gerek İsrail-Filistin cephesinde tünelin sonunda
ışık görünmüyor.
Beyaz Saray'daki kötümserlik
Bush yönetimindeki kötümserlik büyük oranda Irak'tan kaynaklanıyor.
Şaşırtıcı bir şekilde İsrail-Filistin meselesi gündemde değil.
Ortadoğu'daki gidişatın Avrupa-Amerika ilişkilerine yansıyışı kısaca
şöyle özetlenebilir: ABD, Irak'ta içinden nasıl çıkacağını bilmediği bir
bataklığa saplanmış durumda ve Avrupalılar bu durumdan pek de
gizlemedikleri bir haz duyuyorlar. İsrail konusunda ise Avrupalılar
Amerika'ya karşı neredeyse Araplar kadar kızgın. Amerika'nın seçim
yılında olması ortamı daha da geriyor. Irak'ta işler kötüye gittikçe
Bush'un yeniden seçilme şansı azalıyor. Fransa ve Almanya bu durumun
farkında ve Washington'a bir zeytin dalı uzatıp Bush'un iyi gitmeyen
seçim kampanyasına olumlu bir ivme kazandırmak istemiyorlar. Paris ve
Berlin'in Avrupa'yı Bush'a oranla çok daha iyi anlayan ve tanıyan John
Kerry'nin kazanmasını istedikleri gün gibi ortada.
Tabii ki Avrupa'nın bu tavrı Washington'daki Cumhuriyetçi Parti
çevrelerince vizyonsuz bir sorumsuzluk olarak algılanıyor. Önümüzdeki
aylarda Amerika Irak'ta güvenliği sağlayamaz duruma gelir ve ülke bir iç
savaşa sürüklenirse, en çok kim etkilenecek sorusunu soruyorlar.
Cevapları: Ortadoğu ve Avrupa. Öyleyse neden Irak için daha fazla askeri
ve ekonomik destek gelmiyor? Stratejik düşünebilen bir Avrupa daha
sorumlu davranırdı diye kesip atıyor Amerikali neo-conservative
(yeni-muhafazakâr) kesimler.
Sert bir tartışmaya girip, "Sorun ABD'nin ciddi bir uluslararası
koalisyon kurmadan Irak'ı işgal etmesidir" derseniz ipler hemen kopuyor.
Zira Bush yönetimini destekleyenler Amerika'nın geniş bir koalisyon
kurmak için BM'de elinden gelini yaptığına inanıyorlar. Onlara göre
Fransa ve Almanya en başından beri Irak'ta bir askeri harekâta
karşıydılar ve BM'de sürekli Amerika aleyhine lobi yaptılar.
'Savaşçı' ile 'barışçı'
İşte bu noktada insan Amerika ve Avrupa arasındaki sorunun daha
derinlerde olduğunu kavrıyor. Anlaşmazlığın temelinde ciddi bir 'siyasi
ve stratejik kültür' farkı yatıyor. Bu fark aslında yeni degil, tarihi
bir gerçek.
Fakat Soğuk Savaş'ın bitmesi ve Sovyetler'in dağılmasıyla bu stratejik
kültür ayrışması bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. Sanki gerçek
'medeniyetler çatışması' bu iki Batılı güç arasında yaşanır oldu.
'Savaşçı' Amerika ve 'barışçı' Avrupa klişesini aşan bir gerçek payı var
bu kültürler çatışmasının. Bu konuyu en ciddi irdeleyen isim Robert
Kagan.
Kagan'ın gözlemleri
Türkiye'de daha çok Paul Wolfowitz ve Richard Perle gibi siyasete girmiş
isimlerle tanınan neo-conservative hareketin en önemli beyinlerinden
biri olan Kagan, geçen sene rekor satışlar yapan kitabını (Of Paradise
and Power, New York: Alfred Knopf 2003) şu gözlemle açıyordu: "Günümüzün
en hayati uluslarası ve stratejik konularında Amerikalılar Mars'tan,
Avrupalılar Venüs'ten geliyorlar."
Kagan'ın bu analizi bir hayli çarpıcı. ABD kendini kaotik ve şiddet dolu
bir dünyanın merkezi olarak görmekte. Bu dünyada en önemli askeri güç
olmak aynı zamanda en önemli hedef olmak anlamına geliyor.
Amerika için askeri güç kullanmak ve bazı tehditleri çok geç kalmadan
ortadan kaldırmak bu nedenle elzem. Dünyada düzen, barış ve adalet için
Amerika'nın kendisine biçilmiş olan savaş tanrısı rolünü iyi niyetle ve
çekinmeden oynaması gerekiyor. Avrupalılar ise bambaşka bir gezegende
yaşıyorlar. 'AB' adını verdikleri post-modern cennetlerinde askeri güç
kullanma fikri artık çağdışı olarak algılanıyor. Bu nedenle kendi
kıtalarında veya yakın çevrelerinde oluşan en ciddi tehditleri bile
bitmek bilmeyen bir tavizler dengesi içinde savuşturmaya çılışıyorlar.
Sürekli Venüs'e tapıyorlar ama en kötü ihtimalde Mars'ın kendilerini
kurtaracağını bilmenin rahatlığı içinde yaşıyorlar.
Askeri güç nerede, Mars orada
Kagan bir tarihçi ve Avrupa'daki bu pasifleşmenin kıtanın kanlı
tarihinden bilinçli bir kopmayı teşkil ettiğinin farkında. Çok değil, 60
yıl kadar önce Avrupa bir faşizm, savaş ve soykırım arenasıydı. İki
dünya savaşında 50 milyon ölüye sebep olmuş bu kıta için askeri güç
fazlasıyla tanıdık bir kavram. Geçmişinden uzaklaşmaya çalışan bu yaşlı
kıta, belki tam da bu nedenlerle savaşçı ve sabırsız Amerika'da kendi
gençliğini görüyor.
Kagan bu konular uzerinde durmak yerine başka bir tezi kitabının ana
teması haline getiriyor. 'Avrupalılar neden barışçıl olmaya karar
verdiler' sorusuna cevabı oldukça basit: Avrupa barışçıl, çünkü artık
askeri olarak zayıf. Yani Avrupa zayıflığını bir erdem haline getirip
Amerika üzerinde askeri yolla kuramadığı bir üstünlüğü barışçıl bir
bilgelik ve uluslararası hukuk kavramlarıyla kurmaya çalışıyor. Kagan'ın
bu analizi doğru olmamakla birlikte Bush yönetiminde etkili olan
neo-conservative düşüncenin zihinsel parametrelerini göstermesi
açısından çok önemli. Bu mantığa göre bütün siyasi dengeler ve dış
politika stratejileri askeri güce göre şekillenmekte. Böyle olunca,
üstün askeri güç 'unilateralism', yani 'tekbaşınacılık' eğilimine
meşruiyet sağlıyor.
11 Eylül sonrası
Avrupa ve Türkiye'de Clinton dönemi nostaljisi içinde olanlar, aslında
ABD'nin bu stratejik kültürünü tam idrak etmiş durumda değiller. Yarın
Demokratlar seçimleri kazansa bile Amerika'nın askeri güce dayalı
hareket anlayışı pek değişmeyecek. Bu konuda şüpheleri olanlar
Amerika'nın Clinton döneminde Bosna ve Kosova konusunda Avrupa ile
yaşadığı kavgaları hatırlasınlar. Kaldı ki 11 Eylül'den sonra bu
stratejik kültüre bir de tehdit ve milli güvenlik paranoyası eklendi.
Bu nedenlerle John Kerry kazanırsa ABD dış politikasındaki değişim büyük
ihtimalle sadece stil açısından olacak. Ama belki bu stil değişiklikliği
bile çok yıpranmış olan transatlantik ilişkileri iyileştirmeye
yetecektir.
Venüs'ten Mars'a nasihatlar
Amerika'nın tek başına, ciddi bir uluslararası koalisyon kurmadan,
Irak'ı işgal etmesi işte böyle askeri güç üzerine kurulu bir stratejik
kültürün ürünü aslında. Yapılan hesaba göre Irak'ta başarı otomatik
olarak Avrupa'nın desteğini de beraberinde getirecekti.
Ne var ki evdeki hesap çarşıya hiç uymadı. Amerika askeri başarısını,
savaş sonrası güvenliğin temin edilmesiyle devam ettiremedi. Aksine Irak
hızla bir terörist yuvasına dönüştü ve Amerika kadim dostu İngiltere
dışında ciddi bir destek bulamadı.
Meşruiyetin yeniden keşfi
Bugün gelinen noktada Amerika uluslararası meşruiyet kavramını yeniden
keşfediyor.
Irak'taki siyasi ümitlerin Birleşmiş Milletler kararlarına bağlanması ve
de ülkenin en etkili şahsiyeti olan Büyük Ayetullah Sistani'nin sadece
Birleşmiş Milletler temsilcisi Brahimi ile görüşmeyi kabul edip
Amerikalıları dışlaması Washington açısından kaderin bir cilvesi gibi.
Tabii bu arada Amerikan yönetiminin Irak'ta sergilediği basiretsizlik
bütün bölgeye yansıdı. Washington, Irak savaşı sonrası Ortadoğu'da
demokrasi rüzgârları esecek zannederken, Ebu Garib'den yayılan
fotoğraflarla daha da güçlenen bir anti-Amerikanizm kasırgasıyla karşı
karşıya. Ne yazık ki, üzerinde aylardır konuştuğumuz 'Ortadoğu Girişimi'
işte böyle bir ortamda doğdu. Ne Arapların ne de Avrupalıların tam
olarak arkasında durduğu bir demokratikleşme planı, haliye inandırıcılık
kazanamıyor ve Amerikan yönetiminin meşruiyet konusundaki zaafını
yansıtıyor.
Öyle görünüyor ki önümüzdeki iki büyük zirve boyunca Mars, Venüs'ten
Irak konusunda uzun nasihatler dinleyecek. Mars'ın bunları dinlemesi
kendi lehine olacak.
Neden mi? Avrupalılar melek veya güzellik tanrıçası olduklarından değil.
Sadece Mars'ın bugün yaşadıklarını Venüs geçmişte yaşayıp zor yoldan
öğrendiği için.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü
|
 |
|