Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 307 | Temmuz  2004

                   

 

 


  

Kıtalararası Düşünce Farkı

Ömer TAŞPINAR / 21.06.2004 / RADİKAL

ABD seçim yılında. Başkan Bush'un güçlü rakibi Kerry, başta Irak sorunu olmak üzere, Avrupa politikalarını daha iyi anladığı izlenimi veriyor. Bush'un seçim kampanyası da pek umduğu gibi gitmiyor. Ancak, seçimleri Demokratların adayı Kerry kazansa bile, ABD'nin askeri güce dayalı dış politika anlayışının değişmesini beklemek gerçekçi değil.
Transatlantik diyalog önümüzdeki haftalarda en üst düzeyde sürecek. Fakat Washington'da kimse İrlanda'daki AB-ABD ve İstanbul'daki NATO zirvelerinde, fikir farklarını aşmayı ummuyor.
Washington'da Avrupa üzerine kafa yoran herkes aynı soruyu soruyor: Irak nedeniyle bozulan ilişkiler nasıl düzelir? G-8 zirvesi bu soruya tatminkâr bir cevap vermedi. İsmi değiştirilen ve oldukça sulandırılan Büyük Ortadoğu Girişimi (Büyük Ortadoğu Projesi) bile Avrupa ve Amerika arasındaki anlaşmazlıkları maskelemekten öteye geçmiyor. Bu durumda sorun çok daha derinlerde, iki ayrı dünya görüşünün çatışmasında diyenler haklı çıkıyor.
Transatlantik diyalog önümüzdeki haftalarda en üst düzeyde devam edecek. Fakat Washington'da kimse İrlanda'daki AB-ABD ve İstanbul'daki NATO zirvelerinden mucize beklemiyor. Nedeni basit: Amerika-Avrupa ilişkileri bütünüyle Ortadoğu'ya endekslenmiş durumda ve bölgede işler hiç iyi gitmiyor. Gerek Irak gerek İsrail-Filistin cephesinde tünelin sonunda ışık görünmüyor.
Beyaz Saray'daki kötümserlik
Bush yönetimindeki kötümserlik büyük oranda Irak'tan kaynaklanıyor. Şaşırtıcı bir şekilde İsrail-Filistin meselesi gündemde değil. Ortadoğu'daki gidişatın Avrupa-Amerika ilişkilerine yansıyışı kısaca şöyle özetlenebilir: ABD, Irak'ta içinden nasıl çıkacağını bilmediği bir bataklığa saplanmış durumda ve Avrupalılar bu durumdan pek de gizlemedikleri bir haz duyuyorlar. İsrail konusunda ise Avrupalılar Amerika'ya karşı neredeyse Araplar kadar kızgın. Amerika'nın seçim yılında olması ortamı daha da geriyor. Irak'ta işler kötüye gittikçe Bush'un yeniden seçilme şansı azalıyor. Fransa ve Almanya bu durumun farkında ve Washington'a bir zeytin dalı uzatıp Bush'un iyi gitmeyen seçim kampanyasına olumlu bir ivme kazandırmak istemiyorlar. Paris ve Berlin'in Avrupa'yı Bush'a oranla çok daha iyi anlayan ve tanıyan John Kerry'nin kazanmasını istedikleri gün gibi ortada.
Tabii ki Avrupa'nın bu tavrı Washington'daki Cumhuriyetçi Parti çevrelerince vizyonsuz bir sorumsuzluk olarak algılanıyor. Önümüzdeki aylarda Amerika Irak'ta güvenliği sağlayamaz duruma gelir ve ülke bir iç savaşa sürüklenirse, en çok kim etkilenecek sorusunu soruyorlar. Cevapları: Ortadoğu ve Avrupa. Öyleyse neden Irak için daha fazla askeri ve ekonomik destek gelmiyor? Stratejik düşünebilen bir Avrupa daha sorumlu davranırdı diye kesip atıyor Amerikali neo-conservative (yeni-muhafazakâr) kesimler.
Sert bir tartışmaya girip, "Sorun ABD'nin ciddi bir uluslararası koalisyon kurmadan Irak'ı işgal etmesidir" derseniz ipler hemen kopuyor. Zira Bush yönetimini destekleyenler Amerika'nın geniş bir koalisyon kurmak için BM'de elinden gelini yaptığına inanıyorlar. Onlara göre Fransa ve Almanya en başından beri Irak'ta bir askeri harekâta karşıydılar ve BM'de sürekli Amerika aleyhine lobi yaptılar.
'Savaşçı' ile 'barışçı'
İşte bu noktada insan Amerika ve Avrupa arasındaki sorunun daha derinlerde olduğunu kavrıyor. Anlaşmazlığın temelinde ciddi bir 'siyasi ve stratejik kültür' farkı yatıyor. Bu fark aslında yeni degil, tarihi bir gerçek.
Fakat Soğuk Savaş'ın bitmesi ve Sovyetler'in dağılmasıyla bu stratejik kültür ayrışması bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. Sanki gerçek 'medeniyetler çatışması' bu iki Batılı güç arasında yaşanır oldu. 'Savaşçı' Amerika ve 'barışçı' Avrupa klişesini aşan bir gerçek payı var bu kültürler çatışmasının. Bu konuyu en ciddi irdeleyen isim Robert Kagan.
Kagan'ın gözlemleri
Türkiye'de daha çok Paul Wolfowitz ve Richard Perle gibi siyasete girmiş isimlerle tanınan neo-conservative hareketin en önemli beyinlerinden biri olan Kagan, geçen sene rekor satışlar yapan kitabını (Of Paradise and Power, New York: Alfred Knopf 2003) şu gözlemle açıyordu: "Günümüzün en hayati uluslarası ve stratejik konularında Amerikalılar Mars'tan, Avrupalılar Venüs'ten geliyorlar."
Kagan'ın bu analizi bir hayli çarpıcı. ABD kendini kaotik ve şiddet dolu bir dünyanın merkezi olarak görmekte. Bu dünyada en önemli askeri güç olmak aynı zamanda en önemli hedef olmak anlamına geliyor.
Amerika için askeri güç kullanmak ve bazı tehditleri çok geç kalmadan ortadan kaldırmak bu nedenle elzem. Dünyada düzen, barış ve adalet için Amerika'nın kendisine biçilmiş olan savaş tanrısı rolünü iyi niyetle ve çekinmeden oynaması gerekiyor. Avrupalılar ise bambaşka bir gezegende yaşıyorlar. 'AB' adını verdikleri post-modern cennetlerinde askeri güç kullanma fikri artık çağdışı olarak algılanıyor. Bu nedenle kendi kıtalarında veya yakın çevrelerinde oluşan en ciddi tehditleri bile bitmek bilmeyen bir tavizler dengesi içinde savuşturmaya çılışıyorlar. Sürekli Venüs'e tapıyorlar ama en kötü ihtimalde Mars'ın kendilerini kurtaracağını bilmenin rahatlığı içinde yaşıyorlar.
Askeri güç nerede, Mars orada
Kagan bir tarihçi ve Avrupa'daki bu pasifleşmenin kıtanın kanlı tarihinden bilinçli bir kopmayı teşkil ettiğinin farkında. Çok değil, 60 yıl kadar önce Avrupa bir faşizm, savaş ve soykırım arenasıydı. İki dünya savaşında 50 milyon ölüye sebep olmuş bu kıta için askeri güç fazlasıyla tanıdık bir kavram. Geçmişinden uzaklaşmaya çalışan bu yaşlı kıta, belki tam da bu nedenlerle savaşçı ve sabırsız Amerika'da kendi gençliğini görüyor.
Kagan bu konular uzerinde durmak yerine başka bir tezi kitabının ana teması haline getiriyor. 'Avrupalılar neden barışçıl olmaya karar verdiler' sorusuna cevabı oldukça basit: Avrupa barışçıl, çünkü artık askeri olarak zayıf. Yani Avrupa zayıflığını bir erdem haline getirip Amerika üzerinde askeri yolla kuramadığı bir üstünlüğü barışçıl bir bilgelik ve uluslararası hukuk kavramlarıyla kurmaya çalışıyor. Kagan'ın bu analizi doğru olmamakla birlikte Bush yönetiminde etkili olan neo-conservative düşüncenin zihinsel parametrelerini göstermesi açısından çok önemli. Bu mantığa göre bütün siyasi dengeler ve dış politika stratejileri askeri güce göre şekillenmekte. Böyle olunca, üstün askeri güç 'unilateralism', yani 'tekbaşınacılık' eğilimine meşruiyet sağlıyor.
11 Eylül sonrası
Avrupa ve Türkiye'de Clinton dönemi nostaljisi içinde olanlar, aslında ABD'nin bu stratejik kültürünü tam idrak etmiş durumda değiller. Yarın Demokratlar seçimleri kazansa bile Amerika'nın askeri güce dayalı hareket anlayışı pek değişmeyecek. Bu konuda şüpheleri olanlar Amerika'nın Clinton döneminde Bosna ve Kosova konusunda Avrupa ile yaşadığı kavgaları hatırlasınlar. Kaldı ki 11 Eylül'den sonra bu stratejik kültüre bir de tehdit ve milli güvenlik paranoyası eklendi.
Bu nedenlerle John Kerry kazanırsa ABD dış politikasındaki değişim büyük ihtimalle sadece stil açısından olacak. Ama belki bu stil değişiklikliği bile çok yıpranmış olan transatlantik ilişkileri iyileştirmeye yetecektir.
Venüs'ten Mars'a nasihatlar
Amerika'nın tek başına, ciddi bir uluslararası koalisyon kurmadan, Irak'ı işgal etmesi işte böyle askeri güç üzerine kurulu bir stratejik kültürün ürünü aslında. Yapılan hesaba göre Irak'ta başarı otomatik olarak Avrupa'nın desteğini de beraberinde getirecekti.
Ne var ki evdeki hesap çarşıya hiç uymadı. Amerika askeri başarısını, savaş sonrası güvenliğin temin edilmesiyle devam ettiremedi. Aksine Irak hızla bir terörist yuvasına dönüştü ve Amerika kadim dostu İngiltere dışında ciddi bir destek bulamadı.
Meşruiyetin yeniden keşfi
Bugün gelinen noktada Amerika uluslararası meşruiyet kavramını yeniden keşfediyor.
Irak'taki siyasi ümitlerin Birleşmiş Milletler kararlarına bağlanması ve de ülkenin en etkili şahsiyeti olan Büyük Ayetullah Sistani'nin sadece Birleşmiş Milletler temsilcisi Brahimi ile görüşmeyi kabul edip Amerikalıları dışlaması Washington açısından kaderin bir cilvesi gibi.
Tabii bu arada Amerikan yönetiminin Irak'ta sergilediği basiretsizlik bütün bölgeye yansıdı. Washington, Irak savaşı sonrası Ortadoğu'da demokrasi rüzgârları esecek zannederken, Ebu Garib'den yayılan fotoğraflarla daha da güçlenen bir anti-Amerikanizm kasırgasıyla karşı karşıya. Ne yazık ki, üzerinde aylardır konuştuğumuz 'Ortadoğu Girişimi' işte böyle bir ortamda doğdu. Ne Arapların ne de Avrupalıların tam olarak arkasında durduğu bir demokratikleşme planı, haliye inandırıcılık kazanamıyor ve Amerikan yönetiminin meşruiyet konusundaki zaafını yansıtıyor.
Öyle görünüyor ki önümüzdeki iki büyük zirve boyunca Mars, Venüs'ten Irak konusunda uzun nasihatler dinleyecek. Mars'ın bunları dinlemesi kendi lehine olacak.
Neden mi? Avrupalılar melek veya güzellik tanrıçası olduklarından değil. Sadece Mars'ın bugün yaşadıklarını Venüs geçmişte yaşayıp zor yoldan öğrendiği için.
Dr. Ömer Taşpınar: Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...