|

Birlik İdeali Hayal Değil
Sami
HOCAOĞLU / 21.06.2004 / YENİ ŞAFAK
1878 Berlin
Antlaşması İslam Birliği Hareketi için dönüm noktasını oluşturur. II.
Abdülhamid bu antlaşmanın ardından İslam Birliği idealini hayata
geçirmek için harekete geçti. Bu maksatla işe ilk defa Kuzey Afika'dan,
Berka ve Bingazi'den başladı. Buraları ellerinde tutan Senusilere
gönderdiği iki önemli adamı vasıtasıyla yaptığı jestler, Senusileri
İslam Birliği'nin en ateşli savunucuları yapacak, sonuna kadar bu ideale
sadık kalan Senusilerin samimiyetinden Kurtuluş Savaşı sırasında
Müslüman Anadolu halkı da yararlanacaktır.
Ne ki bu çalışmaları anında haber alan Fransa'nın Tunus'taki fevkalade
elçisi Rousstin telaş göstererek hükümetini yaklaşmakta olan tehlikeye
(İslam Birliği) karşı uyarır. Bunun üzerine Fransa bu hareketin başarılı
olma ihtimalinden korkarak "Uslandırma Hamlesi" adı altında bir askeri
operasyon düzenler ve Tunus'u işgal eder (1881). Fransa'nın düşman
kardeşi İngiltere ise bir yıl sonra Mısır'a çıkama yapar. İngiltere'nin
bu işgaline karşı Mısır'a asker göndermek isteyen Osmanlı, karşısında
Fransa'yı bulacaktır. Anlayacağınız birbiriyle kıyasıya rekabet halinde
olan Fransa ve İngiltere ortak hasım bildikleri Müslüman dünya
karşısında birbirini kollamaktan geri durmamaktadırlar.
İslam Birliği Hareketi'ne moral destek sağlayan hususlardan biri 1897
Osmanlı-Yunan savaşıdır. Bu savaş Osmanlı'nın zaferiyle sonuçlanınca tüm
dünya Müslümanları günlerce süren sevinç gösterileri yaparlar. Bunlar
içerisinde Türkistan, Azerbaycan, Madagaskar, Sudan, Tunus gibi
coğrafyalarda yaşayan Müslüman halklar yer almaktadır.
Ama İslam Birliği Hareketi asıl sınavını Trablusgarb direnişi sırasında
verir.
1911 Eylül'ünde İtalyanlar Senusilerin hakim olduğu toprakları işgale
girişirler. Trablusgarb ve Berka'nın işgaliyle Merakeş'ten Mısır'a kadar
bütün bir Müslüman Kuzey Afrika dört batılı devlet arasında paylaşılmış
olmaktadır.
Müslüman toplumlar bu işgale karşı umulmadık bir tepki verirler. Bu
tepki öylesine kapsamlı ve kuşatıcıdır ki, Osmanlı yönetimiyle savaşa
kadar varan ihtilafını henüz tatlıya bağlamamış olan Yemen'deki İmam
Yahya dahi bu işgale karşı Osmanlı'nın yanında yer alır. Halife'ye
çektiği telgrafta yüz bin askerle işgalci düşmana karşı savaşmaya hazır
olduğunu bildirir.
Aynı şekilde yine Osmanlı'yla kanlı bıçaklı olan Necid Emiri Abdülaziz
b. Suud da sadrazama çektiği telgrafla bu işgale karşı Osmanlı bayrağı
altında savaşmaya hazır olduğunu ve bu konuda emir beklediklerini
bildirir.
Hindistan'ın İngiliz işgali altındaki Müslüman halkı tıpkı İş Bankası'na
kurucu sermaye olan Kurtuluş Savaşı sırasındaki yardımı gibi yardım
kampanyaları başlatır. Oldukça büyük bir meblağ tutan yardımın yarısı,
ünlü allame Seyyid Emir Ali Hindi tarafından doğrudan savaş alanına
götürülür. Diğer yarısı da Osmanlı ve Mısır Kızılayları arasında pay
edilir.
Bütün bu çabalar Batılı işgalcileri öylesine telaşlandırır ki, dönemin
Fransa Dışişleri Bakanı Gabriel Hanotaux endişesini şöyle dile getirir:
"İtalya Trablusgarb'a saldırmakla Avrupa'nın bölgedeki çıkarlarına hiç
kimsenin tahmin edemeyeceği kadar büyük bir darbe vurma cinayetini
işlemiştir."
İslam Birliği Hareketi Batılıların bilinçaltındaki İslam fobisini olanca
çıplaklığıyla ortaya çıkarmıştı. Fakat malum nedenlerle akamete uğradı.
Batılılar böyle bir hareketi sadece dışarıdan saldırılarla
bitiremezlerdi. Kendilerine yerli yardımcılar buldular. Onlar eliyle
sadece İslam Birliği Hareketi'ni değil, İslam birliği umudunu diri tutan
her şeyi en şiddetli bir biçimde cezalandırdılar.
O gün bu gündür Müslümanların birliği ne zaman gündeme gelse, aynı
odaklar binbir dalavere ile bunun önünü kesmenin çabasına girmişlerdir.
D-8 projesine karşı içerden ve dışardan yürütülen karalama ve tezvirat
işte bu tür bir birliğin yalanı karşısında dahi büyük güçlerin ne denli
telaşa kapıldıklarının yakın tarihte yaşanmış örneğidir.
Geçen yazıda da söylediğimiz gibi İslam Birliği Hareketi kendi zamanının
şartlarının doğurduğu bir hareketti. O, o zamanda kaldı. Fakat
Müslümanlar hâlâ varlar. Onları motive eden inanç esasları dün ne ise
bugün de aynı. O esaslardan yola çıkarak mutlaka bir birlik ideali
etrafında kümelenmek zorundadırlar. Er ya da geç, bu olacaktır.
Bu günün dünyasının aktörleri ebedi değildirler. Dünya böylesi zamanları
çok gördü. Bu aktörlerin de bir miadı vardır. Kur'an uygarlıkların
ecelinden söz ederken bireylerin ecelinden daha kesin ve keskin ifadeler
kullanır. "Her ümmetin bir eceli vardır, eceli geldiğinde ne bir an
erteleyebilirler, ne de atlatabilirler" formunda olduğu gibi.
Ne var ki, bugünün dünyasında Müslümanların birlik idealine giden yol ve
yordam, dünün yol ve yordamı olmayacaktır. Bu idealin gerçekleşmesi,
devletlerden daha çok gittikçe dünyada etkileri artan sivil kuruluşlar
eliyle olacaktır.
Müslümanlar arasında kurulacak olan ortak dernek ve vakıflar bu ideale
giden yolun işaret taşları olacaktır. Müslümanlar arası çok uluslu
ticari ortaklıklar ve şirketler de öyle. Bilim, sanat, kültür, spor ve
müzik gibi alanlarda üretilebilecek ortak projeleri de buna dahil etmek
gerekir. Yani, bugün birlik ideali dünkünden daha gerçeğe yakındır.
Dün birbirinin 60 milyon insanını boğazlayan Avrupa bugün her alanda
birlik olmayı başarıyor da, böyle bir sabıkası olmayan Müslüman dünya
birlik olmayı neden başaramasın?
|
 |
|