|

Basarab Nicolescu: Hikmet-Bilim
Bağını Koparmayalım
Nuriye AKMAN
/ 06.06.2004 / ZAMAN
Fatih
Üniversitesi geçen hafta, Uluslararası Üniversite Eğitimi Kongresi
düzenledi. Kongrenin ana konusu ‘21’inci Yüzyılda Üniversite Eğitimine
Bakışlar’ idi. 92 Türk bilim adamının yanı sıra, 35 ülkeden 76 bilim
adamının katıldığı kongre ilgi gördü.
Katılımcılardan biri de ‘Disiplinlerötesinin Manifestosu’ adlı kitabın
yazarı Basarab Nicolescu idi. Röportaj yapmak için onu seçtim. Hem
‘disiplinlerötesi’ kavramı hem de yazarının bir kuantum fizikçisi oluşu
bana çok çekici geldi. Üstelik, geçen yıl State University of NewYork
Press tarafından basılan kitabın İngilizce çevirisini gerçekleştiren
Karen-Claire Voss, Fatih Üniversitesi’nin öğretim üyelerinden biriydi ve
röportaj sırasında yanımızda olacaktı. İngilizce gerçekleştireceğimiz
konuşmanın kasetini aynı üniversitenin Uluslararası İlişkiler Bölümü
Öğretim Görevlisi Murat Alakel çözecekti. Nicolescu, Paris’te Ulusal
Bilimsel Araştırma Merkezi’nde görev yapıyor. Uluslararası
Disiplinlerötesi Araştırma Okulu’nun da kurucusu.
Disiplinlerötesi kavramını 1970’te, ilk defa kullanan Jean Piaget. Bu
kavramın gelişmesinde katkıda bulunan isimler arasında Ludvig Van
Bertanfly ve genel sistem teorisyenleri olarak Eric Jantsch ve Edgar
Morin’in adı geçiyor. Disiplinlerötesi, kuantum fiziği temeli üzerine
oturan ve her alana uygulanabilecek bir yaklaşım. Biliyorsunuz, Aristo
mantığına göre bir şey hem A hem de A olmayan değildir. Yani kapı ya
açıktır ya da kapalıdır. Bu mantık ‘arada’ ya da ‘gri’ olanı dışlıyor.
Kuantum mekaniğinin mantığı ise diyor ki, ‘arada’ ya da ‘gri’ olan,
gerçekliğin parçasıdır ve dikkate alınması gerekir. Disiplinlerötesi
yaklaşım da gerçekliğin birden fazla düzeyinin olduğunu, her durum ya da
düzeydeki gerçekliklerin kendi kanunları ve mantığı olduğunu bize
hatırlatıyor. Bu kavramı Nicolescu ile çok genel boyutlarıyla
konuşabildik. Ancak Fatih Üniversitesi’nde enine boyuna tartışıldı. Bu
bildirilerin kitap olarak yayınlanmasını da dört gözle bekliyorum.
İstanbul’a ilk defa mı geliyorsunuz?
Evet ama bu son gelişim olmayacak. Çok özel bir yerde olduğumun
farkındayım. İstanbul, farklı kültürleri, Avrupa’yı, Asya’yı,
Ortadoğu’yu ve ayrıca farklı dinleri birbirine bağlayan bir kavşak. Ben
de iki farklı kültür havzasından gelmekteyim, Romen ve Fransız kültürel
havzaları. Babam Romen, annem ise Ankara Rumlarındandır. Çocuklarım ise
Fransız’dır. Bunlar İstanbul’da kendimi evimde hissetmemi sağlamaktadır.
Biraz okudum, öğrendim ama birde sizin ağzınızdan dinleyeyim.
Disiplinlerötesi ne demek?
Disiplinlerötesini, ‘çoklu disiplinler’ ve ‘disiplinlerarası’
kavramlarıyla karıştırmamak gerek. Disiplinlerötesi, "Farklı
disiplinleri aşan-kesen, disiplinlerin ilerisinde-ötesinde ya da dışında
olan." demektir. Burada dışarıda kalan, ötesi nedir? diye sorduğumuzda
cevabımız insanoğludur ki bu sözde objektif yaklaşımlar tarafından
sıklıkla unutulur. Disiplinlerötesi yaklaşım yeni bilgi nesneleri
oluşturur ve bunlar farklı disiplinler tarafından eşgüdümlü çalışır. Bir
moda değildir, tam tersine bir ihtiyaçtır. Sadece akademik düzeyde
değil, sosyal ve siyasi alanlarda da uygulanmalıdır.
Dinlerötesi kavramıyla ne kastediyorsunuz?
Dinlerötesi bütün dinleri aşan-kesen, bütün dinlerin arasında olan ve
bütün dinlerin ilerisinde-dışında-ötesinde olan demektir. Dinlerötesi
‘McDonald’ tarzı yeni bir din değil, bütün dinlerin kültürel birliği
anlamına gelmektedir.
Siz bir kuantum fizikçisisiniz. Disiplinlerötesi yaklaşımını
benimsemenizde sanırım bunun büyük rolü oldu.
Haklısınız. Kuantum dünyasının kanunlarının bizim kendi durumumuzu
düzenleyen kanunlarla temelde aynı olduğunu gözlemledim. Bu sonuç beni
1985’te ‘Nous, the Particle and the World-Biz, Atomlar ve Dünya’
başlıklı kitabı yazmaya götürdü. Disiplinlerötesinin temel amacı
gerçekliğin birden çok düzeyleri olduğunu ispatlamaktır. Bu sonuç benim
kendi alanım olan kuantum fiziğinin yapısını daha iyi anlamama yardımcı
oldu.
Yalnız, dinlerötesi kavramı biraz açıklık istiyor. Bu, uygulama hiçbir
dini kabul etmemeyi ya da dinlerin kişilere göre iyi yönlerini alıp kötü
yönlerini atması anlamına da geliyor mu?
Hayır. Size bir örnek vereyim: Ben size "Tanrı benimle." diyorum. Siz de
"Hayır, Tanrı benimle." diyorsunuz ve siz de biliyorsunuz ki Tanrı adına
insanlar birbirlerini öldürüyorlar. Şayet çok Tanrı olsaydı biz bu
durumu anlayabilirdik. Fakat tek bir Tanrı var ve siz kendi Tanrı’nızın
diğerlerininkinden daha iyi ve daha güçlü olduğuna inanıyorsunuz.
Problem burada ortaya çıkıyor. Dinlerötesi yaklaşımın iddiası ateizm
gibi Tanrı’yı yok saymak değildir. Bu sadece aşkın bir birlikteliktir.
Temsil ya da klasik algılamaların, teorilerin dışındadır, her şeyin
birliğidir. Bunu birey sadece kalbine koyabilir. Bizim kalbimizde farklı
şeyler olabilir. Bu iç dünyamıza göre değişir, dış dünyamıza göre değil.
Ben mesela Ortodoks Hıristiyanım. Bundan da çok mutluyum, ama ben
kendimi Budist tapınağında da çok iyi hissediyorum. Aynı şekilde camiye
gittiğimde de o manevi havayı hissedebiliyorum. Ayasofya bir müzeyi
andırıyor. Oysa Sultanahmet’in manevi atmosferi çok etkileyici.
Biz Allah’ın diğer peygamberlerini kabul etmezsek zaten Müslüman
olamıyoruz. İslamiyet’te Allah kendisini herkesin Allah’ı olarak ifade
ediyor. Bu bağlamda anlattıklarınızda yeni olan nedir?
Elbette herkes bunu görüyor. Fakat farklı medeniyet ve kültürlerle
karşılaştığımızda, eylemlerimiz farklı oluyor. Derinden düşünen herkes
iç dünyasında Tanrı’nın tek ve aynı olduğunu biliyor. Fakat dış
dünyalarında Tanrı adına birbirlerini öldürebilmekteler. Hepimiz
şiddete, tecavüze ve zorbalığa maruz kalıyoruz. Tanrı adına teröristlik
yapan teröristlerimiz var ve biz de onları Tanrı adına öldürüyoruz.
Sorun yeni olan bir şeyi söylemede değil, tam tersine olan biteni
anlamada. Anlamadığımız için var olmanın sonunu getiriyoruz. Biz
tükeniyoruz. Temel problem budur.
Disiplinlerötesi yaklaşımın eğitim programı adına önerileri ne?
Tabii ki eğitim birinci önceliğimiz. İlk olarak, çocuk küçük yaşta iken,
çocuğun eğitimi için farklı gerçeklik seviyelerinin temsil ve anlama
kapasitelerinin göz önüne alınması gerekiyor. Çünkü çocuk çabuk zarar
görebilir, hassastır. Çocuk farklı disiplinleri harekete geçirecek
anahtar rolündedir. Çocuk doğal olarak gerçekliğin farklı düzeylerini
ortaya çıkarır. Fakat normal modern eğitimde yapılmaya çalışılan şey,
başlangıçtan itibaren çocuğa bilgiyi sadece analitik düzeyde
öğretmektir. Bu yaklaşım tarzı, onun farklı gerçeklik düzeylerine
çıkmasını engeller. Bilgi düzeyinde ne kadar yukarıya doğru çıkmaya
çalışsak da başlangıçtan günümüze kadar gelen analitik mantık, var olan
bilginin tekrarına sebep olur ve eleştirel bakışa yer vermez. Analitik
mantık, eğitim için gerekli bir süreçtir. Ama bunu abartıyoruz.
Niçin?
13. yüzyılda kurulan ilk üniversite zamanında yedi disiplin vardı.
Bunlar Quadrium ve Colladrium, yani kesin ve kesin olmayan bilimler
şeklinde ikiye ayrılmıştı. Şimdi ise biz, bu çağda 8 bin farklı
disipline sahibiz. Bu sayım Milli Bilim Kurumu tarafından 2000 yılında
yapılmıştır. Bu sayı şimdi daha da artmıştır. Akademik dünyada bunların
daha hepsi sayılmamıştır. İş hayatında daha çok farklı disiplinler var.
8 bin farklı disiplinin önünde yaşam hakkında nasıl karar vereceksiniz?
Veremiyoruz zaten, hayatın anlamını bütünüyle kaybediyoruz!
8 bin farklı disiplinin yanında yaşamın bir anlamı yok. Çünkü her
disiplinin kendi otonomisi vardır. Disiplinler kıskançtır ve sadece
kendi doğrularını size takdim edeceklerdir. Örneğin şairseniz şiir
dünyasını, müzisyenseniz müzik dünyasını, fizikçiyseniz somut fizik
verilerini öne süreceksiniz. Sosyal, kültürel, siyasi ve uluslararası
kararlarda 8 bin farklı disiplin karşısında yolunuzu nasıl bulacaksınız?
Bu, 8 bin farklı gerçek demektir ki kimsenin kendi başına karar
veremeyeceği anlamına gelir. Ben bir fizikçi olarak her alana hakim
olamam. Burada disiplinlerötesi yaklaşımın getirisi bağlantı kurmaya
çalışmak. Siz 8 bin disiplini öğrenemezsiniz. Fakat bunlar arasında
nasıl bağlantı kuracağınızı öğrenebilirsiniz. Disiplinlerötesi bir link
bilimidir, bir sanattır.
Link dediniz de... Yani beynimizdeki nöronlar gibi mi hareket ediyor?
Evet, çok teşekkür ederim bu benzetme için. Çok açıklayıcı oldu. Harika
bir örnek nöron benzetmesi. Bu yerinde benzetmenizi kullanacağım.
İnsanları birbirine bağlayan özeti gibidir disiplinlerötesi yaklaşım.
Beyin her zaman holistik çalışır. Beyin öyle inşa edilmiştir ki bir
problemi parçalara ayırabilir, tekrar tamamıyla yeniden
yapılandırabilir. Bu yönüyle disiplinlerötesi holistiktir. Normal eğitim
sisteminde öğretilen analitik mantık, tümdengelim metodudur. Bu rasyonel
bir düşüncedir, harikadır. Ama yeterli değildir. Amerika’da Howard
Gardner farklı zeka seviyelerinin olduğunu ispatladı. Mesela duygusal
zeka var, beden zekası var. Burada temel unsur insanın kaybedilmemesi ya
da unutulmamasıdır. Biz toplumda çok fazla başarılı olanları
ödüllendiriyoruz; ama diğerlerini de dışlıyoruz. Şayet siz büyük bir
zeka ve vizyona sahipseniz, daha geniş bir perspektif geliştirerek
problemi aşabilirsiniz. Disiplinlerötesi öyle bir yaklaşım ki şimdi
işsizlik sorununa eğiliyor. Birçok araştırma, projeler gelişti bu
konuda. UNESCO konuyla çok yakından ilgilendi. Birçok program ve
konferanslar düzenlendi. Tabii ki bunlar beni çok onore etti.
Bu çalışmaların yansıması ne oldu?
Birçok önemli başvurular ve öneriler oldu. Özellikle Kanada ve
Brezilya’dan. Bu ülkeler, Türkiye gibi geçiş sürecinde olan ülkeler.
Brezilya farklı kültürlerin, bilinçlerin, dinlerin, azınlıkların ve
etnik grupların çok karıştığı bir bölge olduğu için bu trende uyması
gayet doğal.
Peki niçin Amerika değil?
Genelde çok gelişmiş ülkeler iyi işleyen bir sistemi problem
çıkarmıyorsa değiştirmek istemez. Gelişmekte olan ülkelerde bu yaklaşıma
ilgi var. Nedenini tam olarak bilmiyorum, ama belki açık fikirli
insanlar yetiştirmek, farklı din ve kültür sorunlarının aşılmak
istenmesidir. Kanada bu yaklaşımı sağlıkta denedi. Örneğin çalışma
esnasında meydana gelen kazalara nasıl müdahale edileceği gibi birçok
konuda bu yaklaşım faydalı oldu.
Tekno bilim hepimizi şizofren yaptı
Disiplinlerötesi yaklaşımının pratikte ne tür yansımaları oldu?
Benim yeni olarak takdim ettiğim şey bütünüyle tarihin negatif olarak
takdim edildiğini vurgulamaktır. Dinler daima bir şeyler söyler, fakat
bilim-din bağlamında bir şey söylemez. Ben modern ve aktif bir bilimci
olarak, sadece kendi bilimim tarafından eğitilmek istemiyorum. Aynı
zamanda dini inançlarla da bir bağlantı kurmaya çalışıyorum. Günümüzde
modern bilim hakkında bildiğimiz şeyler sanki çağımızın dini gibi oldu.
Gelişmiş ülkelerde, din, tekno bilimdir. Bu sebeple hepimiz şizofren
kişiler haline geldik. Bir tarafta derin dini inançlara sahibiz. Öte
yandan modern bilim, ürettiği şeylerle pratik yaşamımızdaki her şeyi
değiştiriyor. Söyler misiniz; bu ikisi arasında bir bağlantı var mıdır?
Yoktur! Modernitenin bu meydan okumasına, disiplinlerötesinin meydan
okuması bu noktadadır. Hikmet ile bilim arasındaki bağlantıyı
koparmayalım diyorum ben.
Bu çağın dini dışlamasına tepki veriyorsunuz özetle.
Doğru. Biz bilim sayesinde mükemmel, rasyonel bir dünya görüşüne
sahibiz. Bilim, deney yaparak ve teknoloji üreterek bütün modern hayatı
zenginleştiriyor. Fakat diğer yönden iç dünyalarımızda çok fakiriz, çok
zayıfız. Tüm bu geçmişten edindiğimiz hikmetlere, dinlere ve felsefelere
rağmen. ‘Bu konuda hiç kimse uğraşmadı’ demiyorum. Birçok insan uğraştı.
Fakat bu bir lüks değil, zorunluluktur. Ben bunu dönüştürmeye
çalışıyorum. Çünkü, bunu yapmayarak tekno-bilime katılır isek eski
hikmet anlayışımızı tamamen kaybederiz. Çünkü din, Tanrı ve kültür adına
sorunlarımız var. Bunların çözümü için tekno-bilimi kullanıyoruz. 11
Eylül olayını gerçekleştiren insanlar at ya da araba kullanmadı. Onlar
uçağı yani tekno-bilimi kullandı.
|
 |
|