|

Etnik Milliyetçiliğin Karmaşık
Dünyası
Naci
BOSTANCI / 22.06.2004 / ZAMAN
Etnik
temelli milliyetçi projeler mantığı, yöntemi, hedefleri itibariyle bir
dizi açmaz ile maluldür.
Bunlardan birincisi, ara kademe hedefleriyle nihai hedef arasında ortaya
çıkan kaçınılmaz politika farklılığından doğar. Hiçbir etnik temelli
milliyetçilik, elini kolunu sallayarak nihai hedefi olan "milli devlet"i
inşa edemez; hangi ülke, hangi devlet toprakları üzerinde bunu
gerçekleştirmek istiyorsa, onların ideolojik, politik ve güvenlik
temelli şiddetli mukabelesiyle karşılaşır. Bu şartlarda, yürüttüğü
politikaya meşruluk kazandırmak, kendi doğal alanı olarak gördüğü
toplumsal çevrenin ötesinde diğerleri nezdinde de haklılık edinmek
amacıyla, evrensel insani normları önceleyen ara hedefler belirler. Bu
süreçte nihai hedefini inkar etmez, ancak onu belirsiz hale getirir;
daha çok "temel haklar ve hürriyetler" bağlamında bir programı
dillendirmeye başlar. İlk vurgulanan iki konu, dile ve kültüre
serbestlik talebidir.
Dil ve milli devlet
Bu taleplerin yerine getirilmesi, etnik temelli milliyetçiliğin artık
faaliyetlerine son vereceği ve mevcutla iktifa edeceği anlamına gelmez.
Aksine bu iki talep, kendiliğinden varolan bir sosyal çevreyi kendisi
için millet haline getirmenin araçları olarak düşünülür. Dile özgürlük,
dil marifetiyle bir kolektif bilinç inşa etmenin zeminini sağlayacaktır.
İnsanlar birbirleriyle anlaşabiliyorlarsa ancak o zaman "benzer"
olduklarını düşünürler, iletişimin olmadığı yerde bir ortak bilinç
kurulamaz.
19. yüzyılda milletlerin kuruluş süreçlerine bakılacak olunursa, ilk
aşamada bir milli devletin oluşturulduğu ve onun ülke toprakları
üzerindeki dil farklılığını tek bir dile indirgeme projesinin merkezi
gücü olarak kullanıldığı görülür. Almanya’dan Fransa ve İtalya’ya kadar
her milli devlet, iki yüzyıl öncesinde, son derece sınırlı bir çevrenin
konuştuğu dili alıp, zaman içinde herkesin konuştuğu bir dil haline
getirmişlerdir. 19. yüzyılda milli devletlerin hükümran oldukları
topraklar üzerinde yerine getirdikleri bu işlevi, 20 yüzyılın etnik
milliyetçilikleri, evrensel temel haklar ve hürriyetler bağlamına
oturtup, oradan aldıkları bir meşrulukla ve başka bir devletin varlığına
rağmen yapmaya çalışmaktadırlar. Böyle bakıldığında, "dile baskıyı" bir
çatışma nedeni sayan, silahlı kalkışmasını evrensel hakların tanınmaması
mantığına oturtan etnik milliyetçilik, bu ara kademe hedefi
gerçekleştiğinde de "mücadelesini" bırakmaz, bu aşamada kendi "doğal
çevresi"ni daha güçlendirmiş, "bir" kılmış olduğu düşüncesiyle daha
ileri hedeflere yürümek ister. Buradaki çelişki, önceki aşamanın
vaatlerinin yerine getirilmemesinden ve yeni taleplerin ileri
sürülmesinden doğar. Dışarıdaki, kendini tarafsız hakem rolünde gören ve
liberal bir anlayışla "dil, kültür" taleplerini destekleyen çevrelerin,
"Hani söz vermiştiniz, şiddet bitecekti, evrensel nitelikteki hakları
kafi bulacaktınız?" şeklindeki takazalarının bir önemi yoktur.
Etnik temelli milliyetçi projenin, niteliği dolayısıyla en yakın silahı
şiddettir. Şiddet, sonuçları itibariyle her türlü sözden, siyasal
propagandadan mukayese edilemeyecek ölçüde daha etkili bir yöntemdir.
Şiddet, her şeyden önce, hayatın doğal seyri içinde etnik kökenleri
aklına gelmeyen herkese bunu hatırlatır, böyle bir optikten dünyaya
bakmasını sağlar. Etnik köken hatırlamaları toplumsal karışma nehrini
ayrışmaya doğru yöneltir. Bu süreçte melez olanlar dahi saflarını
belirleme lüzumunu hissederler; "Hem oraya hem buraya, ne oraya ne
buraya ait olma" halinden çıkarlar, taraf olurlar.
Şiddet, karşı tarafın milliyetçi öfkesini teşvik eder, toplumsal temelde
bir ayırımcı çizgiyi canlandırır. Şiddet yüzünden yakınlarını
kaybedenler, ya da onların dramatik hikayelerine şahit olanlar, bir kan
davası mantığı içinde "öteki" tarafa karşı topyekün bir seferberlik hali
içine girerler, gündelik hayatta ötekilerle ilişkilerini keserler,
onlara engeller çıkartırlar, hatta kişisel olarak asla yakın
durmadıkları şiddetin bir faili haline gelebilirler. Bu durumda o
ülkenin şehirlerinde etnik temelli gettolar ortaya çıkartır. Her getto,
gündelik hayat pratiğini milliyetçi hedef istikametinde dönüştüren bir
okul işlevine sahiptir. Etnik temelli milliyetçiliğin şiddeti, iki
tarafı keskin bıçak gibi, kendi doğal çevresi olarak gördüğü kesimler
üzerinde de çalışır. Şiddetin dramatik sonuçları dolayısıyla
kendilerinde daha fazla haklılık gören militan kadro, sürece
katılmayanları "hain, işbirlikçi, satılmışlar," şeklindeki, arkasında
tüm ideolojinin yankılarını taşıyan terimlerle aşağılarken, diğer yandan
da şiddet marifetiyle yıldırmaya çalışır. Şiddet, aynı zamanda ölümleri,
kayıpları itibariyle, yakınlarını yitirenleri daha militan hale
getirirken, her kurtuluşçu ideolojinin son derece ihtiyaç duyduğu
kahramanlık menkıbelerinin, destanlaştırılmış çeşitli hikayelerin
oluşturulmasına, bunlardan bir repertuar kurulmasına imkan verir. Bu
repertuar, yeni kuşakların projeye dahil edilmesi için son derece önemli
ajitasyon rolünü üstlenir. Ama tüm bunlara rağmen şiddet, aynı zamanda
karmaşık duyarlılıklar, hiçbir ideolojinin hesabına kitabına gelmeyecek,
onların nüfuz edemeyeceği, açıklayamayacağı, üzerine tek bir kelime dahi
edemeyecekleri çok gerçek insan hikayeleri doğurur. Ama etnik
milliyetçilik, faili olduğu bu hikayeleri dahi çaresiz stratejilerin
kaçınılmaz bir sonucu olarak takdim etmeye, buradaki insani duyarlılığı,
akli tutarsızlığına aldırmaksızın (zaten böyle dönemlerde akıl
ajitasyonun bir yedeklemesi değil midir?) kendi hissiyat dünyasına
eklemlemeye çalışır.
Millî devletler aşınıyor mu?
Her etnik temelli milliyetçi proje, milli devletlerin milletleriyle
kurmuş olduğu "maddi ve moral kaynaklar" ilişkisi tüm çıplaklığıyla
ortadayken, kendi taraftarları üzerinde her derde deva bir büyüleyici
kurtuluş hayali işler. "Milli devlet kurulacak, gönderde bayrak
dalgalanacak, marş söylenecek, nihayet bu devlet, tüm milletin geri
kalmışlığını, maddi sorunlarını giderecek, ebediliğini garanti altına
alacaktır." Oysa milli devletlerin kendi milletleriyle böyle bir ilişki
kurmadıkları, "aynı millete mensup işsizlerin ve yoksulların, milli
devletlerine rağmen ortalıklarda dolaştıkları", çıkar ilişkilerinin
millet tahayyülü çerçevesinde değil güç çerçevesinde gerçekleştiği
ortadadır ve yarın başka milli devletler kurulursa orada da ortaya
çıkacak olan manzara bunlardan farklı değildir.
Haklar ve hürriyetler konusunun da devletin niteliğinden çok ülkenin
gelişmişliğiyle alakalı olduğu açıktır. İngiltere monarşi iken kendine
cumhuriyet diyen nice demokratik ülkeden daha fazla halkına haklar ve
hürriyetler tanıyan bir ülkedir. Çünkü İngiltere’deki toplumsal hayatı
ideolojik kıstaslar değil gelir, yüksek eğitim seviyesi, modernlikte
alınan mesafe, içselleştirilmiş kolektif normlar belirler. Etnik
milliyetçilik, ima ettiği "homojen yoldaşlık" vaadiyle, gerçekteki
kaçınılmaz sınıflı toplumsal yapı arasındaki farkın, şiddetin doğurduğu
o büyüleyici kutsallık atmosferinde sorgulanmasına izin vermez.
Küreselleşme sürecinde bir yandan milli devletler aşınıyor, Kendilerini
yeniden düzenlemeye çalışıyorlar, diğer yandan onların çoktan geçtiği
yollardan geçmek üzere yeni milliyetçi projeler kotarılıyor, 19.
yüzyılın baştan çıkartıcı vaatleri şiddet eşliğinde yeniden dolaşıma
sokuluyor. Önemli olan galiba, iç içe geçmiş düşler, fanteziler,
gerçekler evreninde her şeyi yerli yerine oturtup, şiddetin yarattığı
optik kırılmayla da baş ederek bu verileri soğukkanlı olarak
değerlendirmekte. Bunu yapacaklar ise öncelikle aydınlar ve
politikacılar. Okur yazar olmadan da aydın ve politikacı olunabileceğini
hatırda tutarak okur yazarlığı ayrıca vurgulamakta ise fayda var.
*GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
|
 |
|