Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 307 | Temmuz  2004

                   

 

 


  

Etnik Milliyetçiliğin Karmaşık Dünyası

Naci BOSTANCI / 22.06.2004 / ZAMAN

Etnik temelli milliyetçi projeler mantığı, yöntemi, hedefleri itibariyle bir dizi açmaz ile maluldür.
Bunlardan birincisi, ara kademe hedefleriyle nihai hedef arasında ortaya çıkan kaçınılmaz politika farklılığından doğar. Hiçbir etnik temelli milliyetçilik, elini kolunu sallayarak nihai hedefi olan "milli devlet"i inşa edemez; hangi ülke, hangi devlet toprakları üzerinde bunu gerçekleştirmek istiyorsa, onların ideolojik, politik ve güvenlik temelli şiddetli mukabelesiyle karşılaşır. Bu şartlarda, yürüttüğü politikaya meşruluk kazandırmak, kendi doğal alanı olarak gördüğü toplumsal çevrenin ötesinde diğerleri nezdinde de haklılık edinmek amacıyla, evrensel insani normları önceleyen ara hedefler belirler. Bu süreçte nihai hedefini inkar etmez, ancak onu belirsiz hale getirir; daha çok "temel haklar ve hürriyetler" bağlamında bir programı dillendirmeye başlar. İlk vurgulanan iki konu, dile ve kültüre serbestlik talebidir.
Dil ve milli devlet
Bu taleplerin yerine getirilmesi, etnik temelli milliyetçiliğin artık faaliyetlerine son vereceği ve mevcutla iktifa edeceği anlamına gelmez. Aksine bu iki talep, kendiliğinden varolan bir sosyal çevreyi kendisi için millet haline getirmenin araçları olarak düşünülür. Dile özgürlük, dil marifetiyle bir kolektif bilinç inşa etmenin zeminini sağlayacaktır. İnsanlar birbirleriyle anlaşabiliyorlarsa ancak o zaman "benzer" olduklarını düşünürler, iletişimin olmadığı yerde bir ortak bilinç kurulamaz.
19. yüzyılda milletlerin kuruluş süreçlerine bakılacak olunursa, ilk aşamada bir milli devletin oluşturulduğu ve onun ülke toprakları üzerindeki dil farklılığını tek bir dile indirgeme projesinin merkezi gücü olarak kullanıldığı görülür. Almanya’dan Fransa ve İtalya’ya kadar her milli devlet, iki yüzyıl öncesinde, son derece sınırlı bir çevrenin konuştuğu dili alıp, zaman içinde herkesin konuştuğu bir dil haline getirmişlerdir. 19. yüzyılda milli devletlerin hükümran oldukları topraklar üzerinde yerine getirdikleri bu işlevi, 20 yüzyılın etnik milliyetçilikleri, evrensel temel haklar ve hürriyetler bağlamına oturtup, oradan aldıkları bir meşrulukla ve başka bir devletin varlığına rağmen yapmaya çalışmaktadırlar. Böyle bakıldığında, "dile baskıyı" bir çatışma nedeni sayan, silahlı kalkışmasını evrensel hakların tanınmaması mantığına oturtan etnik milliyetçilik, bu ara kademe hedefi gerçekleştiğinde de "mücadelesini" bırakmaz, bu aşamada kendi "doğal çevresi"ni daha güçlendirmiş, "bir" kılmış olduğu düşüncesiyle daha ileri hedeflere yürümek ister. Buradaki çelişki, önceki aşamanın vaatlerinin yerine getirilmemesinden ve yeni taleplerin ileri sürülmesinden doğar. Dışarıdaki, kendini tarafsız hakem rolünde gören ve liberal bir anlayışla "dil, kültür" taleplerini destekleyen çevrelerin, "Hani söz vermiştiniz, şiddet bitecekti, evrensel nitelikteki hakları kafi bulacaktınız?" şeklindeki takazalarının bir önemi yoktur.
Etnik temelli milliyetçi projenin, niteliği dolayısıyla en yakın silahı şiddettir. Şiddet, sonuçları itibariyle her türlü sözden, siyasal propagandadan mukayese edilemeyecek ölçüde daha etkili bir yöntemdir. Şiddet, her şeyden önce, hayatın doğal seyri içinde etnik kökenleri aklına gelmeyen herkese bunu hatırlatır, böyle bir optikten dünyaya bakmasını sağlar. Etnik köken hatırlamaları toplumsal karışma nehrini ayrışmaya doğru yöneltir. Bu süreçte melez olanlar dahi saflarını belirleme lüzumunu hissederler; "Hem oraya hem buraya, ne oraya ne buraya ait olma" halinden çıkarlar, taraf olurlar.
Şiddet, karşı tarafın milliyetçi öfkesini teşvik eder, toplumsal temelde bir ayırımcı çizgiyi canlandırır. Şiddet yüzünden yakınlarını kaybedenler, ya da onların dramatik hikayelerine şahit olanlar, bir kan davası mantığı içinde "öteki" tarafa karşı topyekün bir seferberlik hali içine girerler, gündelik hayatta ötekilerle ilişkilerini keserler, onlara engeller çıkartırlar, hatta kişisel olarak asla yakın durmadıkları şiddetin bir faili haline gelebilirler. Bu durumda o ülkenin şehirlerinde etnik temelli gettolar ortaya çıkartır. Her getto, gündelik hayat pratiğini milliyetçi hedef istikametinde dönüştüren bir okul işlevine sahiptir. Etnik temelli milliyetçiliğin şiddeti, iki tarafı keskin bıçak gibi, kendi doğal çevresi olarak gördüğü kesimler üzerinde de çalışır. Şiddetin dramatik sonuçları dolayısıyla kendilerinde daha fazla haklılık gören militan kadro, sürece katılmayanları "hain, işbirlikçi, satılmışlar," şeklindeki, arkasında tüm ideolojinin yankılarını taşıyan terimlerle aşağılarken, diğer yandan da şiddet marifetiyle yıldırmaya çalışır. Şiddet, aynı zamanda ölümleri, kayıpları itibariyle, yakınlarını yitirenleri daha militan hale getirirken, her kurtuluşçu ideolojinin son derece ihtiyaç duyduğu kahramanlık menkıbelerinin, destanlaştırılmış çeşitli hikayelerin oluşturulmasına, bunlardan bir repertuar kurulmasına imkan verir. Bu repertuar, yeni kuşakların projeye dahil edilmesi için son derece önemli ajitasyon rolünü üstlenir. Ama tüm bunlara rağmen şiddet, aynı zamanda karmaşık duyarlılıklar, hiçbir ideolojinin hesabına kitabına gelmeyecek, onların nüfuz edemeyeceği, açıklayamayacağı, üzerine tek bir kelime dahi edemeyecekleri çok gerçek insan hikayeleri doğurur. Ama etnik milliyetçilik, faili olduğu bu hikayeleri dahi çaresiz stratejilerin kaçınılmaz bir sonucu olarak takdim etmeye, buradaki insani duyarlılığı, akli tutarsızlığına aldırmaksızın (zaten böyle dönemlerde akıl ajitasyonun bir yedeklemesi değil midir?) kendi hissiyat dünyasına eklemlemeye çalışır.
Millî devletler aşınıyor mu?
Her etnik temelli milliyetçi proje, milli devletlerin milletleriyle kurmuş olduğu "maddi ve moral kaynaklar" ilişkisi tüm çıplaklığıyla ortadayken, kendi taraftarları üzerinde her derde deva bir büyüleyici kurtuluş hayali işler. "Milli devlet kurulacak, gönderde bayrak dalgalanacak, marş söylenecek, nihayet bu devlet, tüm milletin geri kalmışlığını, maddi sorunlarını giderecek, ebediliğini garanti altına alacaktır." Oysa milli devletlerin kendi milletleriyle böyle bir ilişki kurmadıkları, "aynı millete mensup işsizlerin ve yoksulların, milli devletlerine rağmen ortalıklarda dolaştıkları", çıkar ilişkilerinin millet tahayyülü çerçevesinde değil güç çerçevesinde gerçekleştiği ortadadır ve yarın başka milli devletler kurulursa orada da ortaya çıkacak olan manzara bunlardan farklı değildir.
Haklar ve hürriyetler konusunun da devletin niteliğinden çok ülkenin gelişmişliğiyle alakalı olduğu açıktır. İngiltere monarşi iken kendine cumhuriyet diyen nice demokratik ülkeden daha fazla halkına haklar ve hürriyetler tanıyan bir ülkedir. Çünkü İngiltere’deki toplumsal hayatı ideolojik kıstaslar değil gelir, yüksek eğitim seviyesi, modernlikte alınan mesafe, içselleştirilmiş kolektif normlar belirler. Etnik milliyetçilik, ima ettiği "homojen yoldaşlık" vaadiyle, gerçekteki kaçınılmaz sınıflı toplumsal yapı arasındaki farkın, şiddetin doğurduğu o büyüleyici kutsallık atmosferinde sorgulanmasına izin vermez.
Küreselleşme sürecinde bir yandan milli devletler aşınıyor, Kendilerini yeniden düzenlemeye çalışıyorlar, diğer yandan onların çoktan geçtiği yollardan geçmek üzere yeni milliyetçi projeler kotarılıyor, 19. yüzyılın baştan çıkartıcı vaatleri şiddet eşliğinde yeniden dolaşıma sokuluyor. Önemli olan galiba, iç içe geçmiş düşler, fanteziler, gerçekler evreninde her şeyi yerli yerine oturtup, şiddetin yarattığı optik kırılmayla da baş ederek bu verileri soğukkanlı olarak değerlendirmekte. Bunu yapacaklar ise öncelikle aydınlar ve politikacılar. Okur yazar olmadan da aydın ve politikacı olunabileceğini hatırda tutarak okur yazarlığı ayrıca vurgulamakta ise fayda var.
*GAZİ ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...