|

Bir Kaç Resim
Mukaddes ÖZKAN
Genç kadın
elinin altındaki haftalık dergilerden kestiği birkaç tane resmi bir
yandan masanın üzerine diziyor, bir yandan da coşup taşan, gözlerinden
yaş olarak inen duygularını, kontrol etmeye çalışıyordu.
Masanın üzerindeki resimlere dalıp dalıp gidiyor, fotoğraflardaki
dünyanın bir parçası imiş gibi, savaşın acılarını görüyor yaşıyordu
adeta.
Bağdat! diyordu, masallar ülkesi Bağdat, sana ne yaptılar öyle? Seni
yıkıp döktüler sokaklarını kana buladılar. Çocukları babasız anasız,
anaları babaları çocuksuz, sevdalıları sevdasız kodular. Bu bir kaç
resim dile geliyor, yaşanan vahşete şehadet ediyordu sanki. Bir baba
belki yedi, belki sekiz yaşlarında kanlar içindeki yavrusunu kucağına
almış, kocaman siyah gözleriyle öyle bir bakıyordu ki, bu bakış
objektifi delip, insanın yüreğine ulaşıyordu. Sanki "biz burada
kurşunlanıyoruz, bombalanıyoruz, siz neredesiniz" diyordu bu bakışlar.
Kara gözlerinin şaşkın bakışlarıyla, bir başka yavru, baktığı yüreklerde
sevgi, şefkat, merhamet arıyordu.
Allah’ım! Allah’ım, bu, müslümanların imtihanı, buna hiç şüphem yok,
lakin imtihan çok sıkı, bizler bu sınavdan başarıyla geçemiyoruz. Daha
doğrusu kimse ne yapacağını bilemiyor. Dünya sanki İslam olanlarla
olmayanlar arasında ikiye bölündü. Dost görünenler dost değil,
yüreklerinde Müslümanlara karşı duydukları kin ve öfke, kimilerinden
bomba, silah, ölüm, zulüm olarak dışarı taşıyor, kimilerinde ise
gizlemek isteseler bile, gizlemeleri mümkün olmuyor. Gizlemeyi
becerebilenler, işte onlar kandırmayı, kanımıza girmeyi başarıyorlar.
İşte onlar, o arsızca yüzümüze gülebilenler, yaptıkları işkencenin
fotoğraflarını çekecek kadar fütursuzlar. Müslümanların yaşadıkları
topraklara kendi medeniyetlerini getireceklermiş, insan hakları
getireceklermiş! Aman kalsın, lazım değil medeniyetin böylesi.
Bu fotoğraflar, dışa vurulan kinin nefretin belgeleri olarak karşısında
duruyor, genç kadının kanını donduruyordu. Bunlara baktıkça, yapanların
insan olup olmadıkları konusunda şüpheye düşmemek elde değil diyordu
kendi kendine. Bir müslümanın, hatta gerçek bir insanın yaşayabileceği
en, en acıtıcı duygudur onun mahremini bu kadar çırıl çıplak ortaya
dökmek. Allah’ım diyordu genç kadın, başını ellerinin arasına alarak,
Allah’ım onlara yardım et. Onların utançları öyle büyüktü ki, resimlerin
kızardığını hissediyordu. Onların utancının, kendi yüreğini acıttığını
hissediyordu. Sanki yerler yarılsın da girelim gibi bekliyorlardı.
Onların arlanmalarını resimleri dile getiriyor, ama asıl utanması,
arlanması gerekenler, onlara bu zulmü yapanlar nasıl da gülüyorlar. Bu
arsızca gülüşün sahibi, işgal kuvvetlerinin bir kadın subayı, Amerika’lı
bir kadın asker bu, ne kadın ne erkek, bir yaratık olmalı diye
söyleniyordu kendi kendine.
Resimler dile gelmiş, her biri başka bir şey söylüyordu sanki.
Onları dinliyor, onlarla konuşuyordu genç kadın.
Bu tür davranış bozuklukları, insanlıkla birlikte vardı. Ama
yaygınlaşmasına Batının bireye benimsettirdiği sınırsız özgürlük
anlayışı sebep oldu, diye düşünüyordu. İnsanın fıtratına uygun olsaydı
Allah tanırdı kullarına bu hakkı. Yaratanın uygun görmediği koşulları
insan kendine uygun görürse işte böyle bütün dengeler bozulur, hasta
bireyler, hasta toplumlar yeryüzünü doldurur.
Hemen önünde duran iki resim, donuk, boş, bomboş gözlerle ona bakıyordu.
Onları bizler burnumuzun dibindeki savaşın organizatörleri olarak
tanıyoruz. Amerikan Başkanı Bush, diğeri İngiliz Başbakanı Blair. Bu
resimler konuşmuyorlardı. Öylece bakıyorlardı. Resimleri gerçeklerinden
daha onurluydu. Hiç olmazsa yalan söylemeyi beceremiyorlardı.
Bakışlarındaki donukluk, bedenlerinin dili ne kadar umutsuz olduklarını,
ne kadar rahatsız olduklarını söylüyordu zaten.
İnanamıyorum diyordu genç kadın, bunların ikisi de aynı bakıyor
objektife ama mazlumlar gibi yüreklere ulaşamıyor bakışları.
Sanki büyükannesinin sesini duyar gibi oldu birden, ürperdi. Büyükanne
öleli yıllar olmuştu. Ama sesi kulaklarındaydı. Yaşlı kadın böyle bakan
gözlere ‘yılan gözü’ derdi. Bunlar anlamsız, boş, dibi görünmeyen
çamurlu sular gibidir, böyle bakanlardan sakınılması gerektiğini
öğütlerdi rahmetli.
Bu bakışları yılanınkilerle kıyaslamayı bile içi almıyordu. Yılan da
dahil hiçbir hayvan, bu kadar hain ve yalancı olamazdı. Bu kadar
oyunbazlık, bu kadar yalan dolan, kala kala yine konuşan hayvan tarifine
mazhar olan insana özgü arızalar olarak, yine insana kalıyor.
Nice zalim hükümdar geldi geçti bu alemden, çoğu kazandığını zannetti.
Ama hepsi kaybetti, hem de öyle çok şeyler kaybettiler ki. Ne içindi
acaba, değer miydi, kazandıkları kaybettiklerine. Kaybettikleri,
yaşarken huzur, ölürken Allah sevgisiydi.
Evinin en göze çarpan duvarında asılı olan levhada, bir kızılderili
atasözü vardı, bunu sık sık hatırlar ve tekrarlardı;
"Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et, ilkinin acısı bir an,
diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. "
Bunu tekrarlarken yüzünde acı bir tebessüm dolaştı. Daha sonra yüreğini
serinleten Yüce mesajın bir ayeti dudaklarından dökülüverdi:
"Gevşemeyin üzülmeyin. İman ediyorsanız, en üstün sizsiniz" (3/139)
|
 |
|