Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 307| Temmuz  2004

                   

 

 


  

Bir Kaç Resim

Mukaddes ÖZKAN

Genç kadın elinin altındaki haftalık dergilerden kestiği birkaç tane resmi bir yandan masanın üzerine diziyor, bir yandan da coşup taşan, gözlerinden yaş olarak inen duygularını, kontrol etmeye çalışıyordu.
Masanın üzerindeki resimlere dalıp dalıp gidiyor, fotoğraflardaki dünyanın bir parçası imiş gibi, savaşın acılarını görüyor yaşıyordu adeta.
Bağdat! diyordu, masallar ülkesi Bağdat, sana ne yaptılar öyle? Seni yıkıp döktüler sokaklarını kana buladılar. Çocukları babasız anasız, anaları babaları çocuksuz, sevdalıları sevdasız kodular. Bu bir kaç resim dile geliyor, yaşanan vahşete şehadet ediyordu sanki. Bir baba belki yedi, belki sekiz yaşlarında kanlar içindeki yavrusunu kucağına almış, kocaman siyah gözleriyle öyle bir bakıyordu ki, bu bakış objektifi delip, insanın yüreğine ulaşıyordu. Sanki "biz burada kurşunlanıyoruz, bombalanıyoruz, siz neredesiniz" diyordu bu bakışlar. Kara gözlerinin şaşkın bakışlarıyla, bir başka yavru, baktığı yüreklerde sevgi, şefkat, merhamet arıyordu.
Allah’ım! Allah’ım, bu, müslümanların imtihanı, buna hiç şüphem yok, lakin imtihan çok sıkı, bizler bu sınavdan başarıyla geçemiyoruz. Daha doğrusu kimse ne yapacağını bilemiyor. Dünya sanki İslam olanlarla olmayanlar arasında ikiye bölündü. Dost görünenler dost değil, yüreklerinde Müslümanlara karşı duydukları kin ve öfke, kimilerinden bomba, silah, ölüm, zulüm olarak dışarı taşıyor, kimilerinde ise gizlemek isteseler bile, gizlemeleri mümkün olmuyor. Gizlemeyi becerebilenler, işte onlar kandırmayı, kanımıza girmeyi başarıyorlar.
İşte onlar, o arsızca yüzümüze gülebilenler, yaptıkları işkencenin fotoğraflarını çekecek kadar fütursuzlar. Müslümanların yaşadıkları topraklara kendi medeniyetlerini getireceklermiş, insan hakları getireceklermiş! Aman kalsın, lazım değil medeniyetin böylesi.
Bu fotoğraflar, dışa vurulan kinin nefretin belgeleri olarak karşısında duruyor, genç kadının kanını donduruyordu. Bunlara baktıkça, yapanların insan olup olmadıkları konusunda şüpheye düşmemek elde değil diyordu kendi kendine. Bir müslümanın, hatta gerçek bir insanın yaşayabileceği en, en acıtıcı duygudur onun mahremini bu kadar çırıl çıplak ortaya dökmek. Allah’ım diyordu genç kadın, başını ellerinin arasına alarak, Allah’ım onlara yardım et. Onların utançları öyle büyüktü ki, resimlerin kızardığını hissediyordu. Onların utancının, kendi yüreğini acıttığını hissediyordu. Sanki yerler yarılsın da girelim gibi bekliyorlardı. Onların arlanmalarını resimleri dile getiriyor, ama asıl utanması, arlanması gerekenler, onlara bu zulmü yapanlar nasıl da gülüyorlar. Bu arsızca gülüşün sahibi, işgal kuvvetlerinin bir kadın subayı, Amerika’lı bir kadın asker bu, ne kadın ne erkek, bir yaratık olmalı diye söyleniyordu kendi kendine.
Resimler dile gelmiş, her biri başka bir şey söylüyordu sanki.
Onları dinliyor, onlarla konuşuyordu genç kadın.
Bu tür davranış bozuklukları, insanlıkla birlikte vardı. Ama yaygınlaşmasına Batının bireye benimsettirdiği sınırsız özgürlük anlayışı sebep oldu, diye düşünüyordu. İnsanın fıtratına uygun olsaydı Allah tanırdı kullarına bu hakkı. Yaratanın uygun görmediği koşulları insan kendine uygun görürse işte böyle bütün dengeler bozulur, hasta bireyler, hasta toplumlar yeryüzünü doldurur.
Hemen önünde duran iki resim, donuk, boş, bomboş gözlerle ona bakıyordu. Onları bizler burnumuzun dibindeki savaşın organizatörleri olarak tanıyoruz. Amerikan Başkanı Bush, diğeri İngiliz Başbakanı Blair. Bu resimler konuşmuyorlardı. Öylece bakıyorlardı. Resimleri gerçeklerinden daha onurluydu. Hiç olmazsa yalan söylemeyi beceremiyorlardı. Bakışlarındaki donukluk, bedenlerinin dili ne kadar umutsuz olduklarını, ne kadar rahatsız olduklarını söylüyordu zaten.
İnanamıyorum diyordu genç kadın, bunların ikisi de aynı bakıyor objektife ama mazlumlar gibi yüreklere ulaşamıyor bakışları.
Sanki büyükannesinin sesini duyar gibi oldu birden, ürperdi. Büyükanne öleli yıllar olmuştu. Ama sesi kulaklarındaydı. Yaşlı kadın böyle bakan gözlere ‘yılan gözü’ derdi. Bunlar anlamsız, boş, dibi görünmeyen çamurlu sular gibidir, böyle bakanlardan sakınılması gerektiğini öğütlerdi rahmetli.
Bu bakışları yılanınkilerle kıyaslamayı bile içi almıyordu. Yılan da dahil hiçbir hayvan, bu kadar hain ve yalancı olamazdı. Bu kadar oyunbazlık, bu kadar yalan dolan, kala kala yine konuşan hayvan tarifine mazhar olan insana özgü arızalar olarak, yine insana kalıyor.
Nice zalim hükümdar geldi geçti bu alemden, çoğu kazandığını zannetti. Ama hepsi kaybetti, hem de öyle çok şeyler kaybettiler ki. Ne içindi acaba, değer miydi, kazandıkları kaybettiklerine. Kaybettikleri, yaşarken huzur, ölürken Allah sevgisiydi.
Evinin en göze çarpan duvarında asılı olan levhada, bir kızılderili atasözü vardı, bunu sık sık hatırlar ve tekrarlardı;
"Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et, ilkinin acısı bir an, diğerinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. "
Bunu tekrarlarken yüzünde acı bir tebessüm dolaştı. Daha sonra yüreğini serinleten Yüce mesajın bir ayeti dudaklarından dökülüverdi:
"Gevşemeyin üzülmeyin. İman ediyorsanız, en üstün sizsiniz" (3/139)
 

   

...::: Bu site MAX-MIL tarafından hazırlanmıştır :::...