|

AB
SÜRECİNDEKİ TÜRKİYE VE AYRILIKÇI KÜRTLER
Bölgemizde
önemli gelişmelere zemin hazırlayacak projeler gündemdeyken, bu
doğrultuda önemli zirveler, toplantılar yapılagelmektedir. Bu arada
Türkiye, "muasır medeniyet" olarak adlandırılan Batı medeniyeti ile
bütünleşmek adına önemli ve stratejik adımlar atarak hızla AB ile üyelik
görüşmelerine başlamaya doğru yol almaktadır. Nitekim Türkiye’nin AB
yolunda yaptığı reformlardan en önemlisi olan Türkçe dışındaki dil ve
lehçelerde yayın ve kültürel faaliyetlere izin veren anayasal ve yasal
değişikliklerden sonra uygulamada da önemli bir eşik aşıldı. Bazı
çevreler tarafından yeterli görülmese de, bir tabunun yıkılması
konusunda önemli bir gelişme bu. Ancak TRT’de Kürtçe lehçeleri ve bu
yayınları kamufle etmeye yönelik diğer dillerde (ki birçoğuyla ilgili
talep bile söz konusu değil) yayınların başlaması kamuoyunda ciddi
tartışmaları da beraberinde getirdi. Öyle ki, TRT’de Kürtçe lehçeleriyle
yayınların başlamasıyla PKK ile işbirliği yaptıkları için mahkum olan
Kürt milletvekillerinin DGM’lerin kaldırılmasıyla zorunlu olarak
başlayan yeni yargı süreci vesilesiyle, siyasi yönü ağır basan bir yargı
kararıyla tahliye olmaları ve söz konusu milletvekillerinin ve DEP’in
açıklamaları Türkiye’deki bazı hassasiyetleri yeniden kaşımaya başladı.
Oysa Türkiye’nin dış dinamiklerinin zorlamasıyla da olsa aldığı bazı
kararlar ve yaptığı reformların, çok daha olumlu yansımaları bulması
beklenmekteydi. Ama beklenildiği gibi olmadı. PKK-Kongra-Gel, ateşkesi
tek-taraflı olarak sona erdirdiğini ilan etti. Ve hemen akabinde de
kanlı eylemlerini başlattı. Bununla birlikte PKK-Kongra-Gel’in
uzantıları, bir taraftan örgütün emriyle savaş başlamış iken, diğer
taraftan da Abdullah Öcalan’ı da kapsayacak "genel af" çıkarılması
konusunda kamuoyu oluşturmaya çalışmaktadırlar. Yani asıl amacı, hiçbir
zaman gasp edilen hakların mücadelesi olmayan, zihniyet çarpıklıkları ve
buna bağlı zulümlerle beslenen örgüt, adeta terör ile elde ettiği
zehabına kapıldığı bazı kazanımların yanı sıra yeni taleplerini de terör
ile elde edecek güçte olduğunu ilan etmektedir. Ne var ki durum hiç de
söz konusu terör örgütünün iddia ettiği gibi değildir. Artık terör
örgütünü besleyen konjonktürel şartlar büyük oranda değişmiştir. Örgüt,
Türkiye içerisinde hızla tabanını kaybetmeye başlamıştır. Bazı
dengelerin henüz test edilemediği Irak’ta şimdilik yaşama imkanı
bulabilse de bu durumun da geçici olduğu gözükmektedir. Öyleyse
PKK-Kongra-Gel’in ateşkesi tek-taraflı sona erdirdiğini açıklaması ne
anlama gelmektedir?
Daha çok dışsal nedenlerin belirleyici olduğu anlaşılan bu kararda
örgütün terörle beslenen Leninist bir örgütlenmesinin yeniden
diriltilmesi de önemli role sahip görülmektedir. Değişen koşullara
karşın örgütün yapısını yenileyememesi çatışmanın öne çıkarılmasına
neden olmuştur. Dışsal nedenler arasında ise öne çıkan hususun
Türkiye’nin AB’ne üyeliğine sıcak bakmayan odakların tetiklemesini
tespit etmek zor olmasa gerektir. Aynı zamanda AB’ne karşı olan ulusalcı
cephenin gelişmelere vereceği tepkinin de söz konusu çevrelerin işini
kolaylaştıracağı söylenebilir. Bu vesileyle PKK-Kongra-Gel’in de
ulusalcı cepheye dahil olduğu iddia edilebilir. Ayrıca, Irak’taki
gelişmelerin yoğunlaştığı bir dönemde Türkiye’nin bölge sorunlarından
uzak tutularak tekrar terör ve iç çekişmelerle uğraşması da ayrılıkçı
güçleri olduğu gibi Türkiye’nin AB’ne üyeliğine karşı odakları da memnun
edici nitelikte gözükmektedir. Bunlara ilaveten İsrail’deki mevcut
yönetim ile AKP hükümeti arasındaki gerginlik (?!) dolayısıyla
Türkiye’ye terör yoluyla baskı yapıldığı söylenmektedir. Bu iddia
tartışmaya açık olsa da İsrail’in çeşitli mülahazalarla bölgedeki
ayrılıkçı Kürtlerle ilgilendiği ve Yahudi Kürtler aracılığıyla onları
manipüle ettiği bilinen bir gerçektir. Her ne kadar İsrail hükümeti bu
iddiaları reddetse de, bu konudaki bilgi kaynağının niteliği ve Iraklı
Kürt grupların çelişkili açıklamaları bu konudaki kuşkuları ortadan
kaldırmaktadır.
Keza 1975 ve 1981’de iki kez net bir şekilde ihanete uğramış olmalarına
karşın Irak’taki ayrılıkçı Kürt gruplar, ısrarla ABD-yanlısı tutum
sergilemeye devam etmektedirler. Bunun nedeni, şüphesiz, ABD’nin
Kürtlerin güvenlik ihtiyacını karşılayabilecek yegane güç olmasıdır.
Oysa konjonktürel olarak bu gruplara tavizkar davranan ABD, şartlar
değiştiğinde, Kürtlere vereceği her türlü taahhüdün, Irak’ın
egemenliğinin kalıcı ihlali anlamına geleceğinin de farkındadır. Bu çok
açık gerçeğe rağmen hala ayrılıkçı Kürt grupların ABD ve İsrail ile
işbirliği içerisinde olmaları tarihten ders almadıklarını ve siyasi
miyopluklarını ortaya koymaktadır. Şu husus çok net olarak bilinmelidir
ki Batı emperyalizminin bir manivelası misyonuyla oluşabilecek bir Kürt
örgütlenmesi hiçbir zaman bir devlet olamayacaktır. Ama söz konusu
ayrılıkçı Kürtler, başta İran ve Suriye olmak üzere Irak ve Türkiye’yi
istikarsızlaştıracak potansiyele sahip bulunmaktadırlar. Dolayısıyla bu
güçlerini kullanarak ABD’den bazı taleplerde bulunmaktadırlar. Ne var
ki, ABD ve İsrail işbirlikçisi ve ırkçı politikalarıyla bölge insanının
nefretini kazanmaya devam etmektedirler. Aynı zamanda bölge insanıyla
ciddi bir sorunu olmayan, aynı dine mensup olmaları nedeniyle ortak
tarihe ve kültüre sahip Müslüman Kürtleri de zor durumda
bırakmaktadırlar. Çünkü ne yazık ki, toplumun tüm kesimleri bu önemli
farklılıkları görememekte ve etnik ayrımlara yönelmektedir...
|