Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 320 | Ağustos  2005

                   

 

 


Kral ve Ölüm

Ahya Aras

Kral çıplak demişti bir çocuk, şimdi de tarih ona benzer bir tekerrür yaşadı: Kral öldü, kralımız öldü. Geride yüzlerce gözü yaşlı sevenini bırakarak öldü kral hazretleri. Öyle ya ölüm bu, kral mı tanıyor, sultan mı tanıyor, President mı tanıyor? Bir telefon kadar President'lara yakın nice başbakanları da alıp götürüyor ölüm. Hey gidi ölüm hey… sen neymişsin sen…

Sahi aklıma düştü, nice firavunları da alıp götürmüştü bu ölüm değil mi? Şairin müthiş benzetmesiyle şu 'sessiz gemi', içinde "ne söylerler, ne de bir haber verirler" yolcularıyla sessizce alır da yol giderler gemiler… Kitap, böyle bir sessiz ge-minin o görkemli yolcusunu nasıl tanıtıyordu: Bugün seni öldüreceğiz ve bedenini kıyıya atacağız; geride kalanlar için ibret olsun diye! Bu ülke benim, bu topraklar, bu gökler ve yeryüzü; şu önümüzde akıp giden ırmaklar hep benim değil mi? Söyleyin bakalım, ben sizin rabbiniz değil miyim, ha? Söyleyin! Yoksa sizin Rabbiniz, şu Musa adını verdiğiniz, meramını bile doğru dürüst anlatamayan zavallının bahsettiği 'alemlerin rabbi' midir, behey ahmaklar? Böyle bir tehlikeli inanışa mı kaptırdınız kendinizi? Acırım size, acırım ki ne acırım, acırım da size ne azaplar ederim! Sonra sizi, değil Musa'nın İlahı, ben bile kurtaramam benden…

İşte böyle demişti, o sessiz geminin anlı-şanlı yolcusu. Fakat ne yazık ki son anda, dalgalar boğazını tıkayıp da sessiz kalınca, sessiz geminin sessiz yolcusu olacağını sezince "durun durun, ben de inandım Musa'nın İlahına!" demişti. Hiç yakışır mıydı bu ulu-büyük Firavun'a! Yazık etmişti kendine, yazık etmişti taraftarlarına, yazık etmişti sevenlerine. Son anda ihanet edip gitmişti büyük kral, taraftarlarına. Her şeyi altüst etmiş, ülkenin düzenini berbat etmişti. Yapmamalıydı bunu…

Nereden geldi aklıma bunlar? Evet, Suudî kral Fahd b. Abdülaziz'in ölümüyle geldi.

Gitti kralımız. Bu asrın en zengin kralı gitti. Ne güzeldi, dünyanın en zengin kralı bir Müslü-mandı! Bu rekoru bir daha elde edebilir miyiz, bi-linmez. 10 yıldan bu yana felçli imiş, akciğerinde iltihaplanma olmuş ve bütün tedavilere rağmen hastalığa yenik düşmüş ve gitmiş. Haşmetmeab'ın ölümünü danışmanı "Allah'ın takdiri" diye duyurmuş. Demek öyle? Demek 'şimdi' "Allah'ın takdiri"ni takdir ettiniz öyle mi?

Kral hazretleri çok sade bir törenle toprağa ve-rilmiş. Bir mezar taşı bile olmayacakmış. E ona da bu yakışırdı doğrusu; onun gibi sade yaşayan bir insana… Müslüman olmayan devlet başkanları cenaze törenine alınmamış! Bu haberi şöyle de okuyabilir miyiz: demek ki, cenaze törenine alınan bütün devlet başkanları Müslümandırlar! Ya da, cenaze törenine Müslüman devlet başkanları alınmışlar! Gördünüz mü, ölümü, yaşamından daha büyük mesajlar vermiş haşmetlünün! Kim bilir kendisi belki de, 84 yıldır içinde tutup da bir türlü söyleyemediği bazı gerçekleri, ölümünde ifşa edebilmek için vasiyet etmiştir. Bu Müslüman devlet başkanları arasında kimler yok ki: Hüsnü Mübarekler, Beşşar Esad'lar, Abdülaziz Butef-lika'lar, Hamid Karzai'ler, Kral Abdullah'lar, Pervez Müşerrefler, Celal Talabani'ler, İlham Aliyev'ler, anlayacağınız, Amerika ile arası iyi bilumum içgüveysi kral ve kralcıklar…

Kralımızın ölümü nedeniyle Suudi Amerika'da, afedersiniz, Suudi Arabistan'da bayraklar yarıya indirilmemiş, bilin bakalım neden? Çünkü bayrağın üzerinde kelime-i tevhid yazılı da ondan. Bayrağın yarıya indirilmesi Kur'an'a/kelime-i tevhide saygısızlık olurmuş, tamam mı! Gör-dünüz değil mi, Kur'an'a Suud saygısını! Ama Amerikan askerlerinin Irak'ı bombaladıktan sonra gelip aynı bayrağın emniyeti altında Suud kızlarıyla stres atmaları böyle bir saygısızlık doğurmuyordu. Onu karıştırmayın, o başka bir şey değil mi ama?...

Efendim Kralımız maddi ve manevi pek çok miras bıraktı. Bunları şöyle kısa kısa anmak yeterlidir sanırım. Hazretin çok değil, şunun şurasında 32 milyar dolar (bir rivayette 61 milyar dolar) bir serveti varmış. Suudi Arabistan'da 7 sarayı, İspanya'nın Marbella kentinde, kendisine çok şey, yok yok her şeyi borçlu olduğu Amerika'nın Beyaz Sarayı'nın kopyası, 250 bin metrekarelik alana kurulmuş, 100 odalı Mar-Mar adında bir saray. Her yıl binlerce avanesiyle gittiği bu tatil köyünde günlük bir milyon dolar (bazı rivayetlerde 3 milyon euro) harcarmış. En son 14 Ağustos 2002'de Marbella'ya gelişinde, kentte 1 ay içinde 4 uçak, 600 Mercedes otomobil, 50 limuzin, lüks otellerde 300 süit ve aylığı 180 bin Euro'ya lüks villalar kiralanmış ve toplam harcama 90 milyon euroyu bulmuş. Kralın ayrıca Fransız Rivierası'nda bir şatosu, sayısını kimsenin bilmediği(!) kadar otomobil, yatlar, onlarca uçakları varmış. İstanbul'da da bir arsa almış ama orada bir 'Beyaz Saray' kurabilmek nasîb olmamış.

Ve daha neler neleriyle terk-i diyar eyledi. Gerçi bu ifade tutmadı değil mi? Şöyle desek: "Bu kadar memâlikini ardında bırakan 21. Yüzyılın en zengin kralı Hakka yürüdü!" Bir zamanlar Monte Carlo'daki kumar masalarında bir oyunda 9.5 tril-yon bırakmak gibi anıları geride bırakarak… İnsanın dünyada bırakacağı böylesi anıları olmalı değil mi… Yoksa insanlar sizi nasıl hatırlayacaklar. Tamam, Marbella kentinde altın saatler, altın mücevherler dağıttığı kimseler de onu 'hayır'la anarlar, ayrıca o limuzinlerin, mercedeslerin sa-hipleri filan da öyle. Ama bir insanın, hele de bir kralın her tarakda bezi olmalı, ölünce yâd edil-medik bir sektör kalmamalıdır… Üstelik de Müs-lüman her şeyin en iyisine layıktır, değil mi ama?
Hoş yürüyüşlerin ola kralımız. Kralımız sen çok yaşa! Pardon, sen çok… Ne denir yahu, böyle büyük bir kralın ardından, görüyorsunuz, öyle sizin benim gibi sıradan bir adam değil ki o, bir şeyler demek hiç de öyle kolay olmuyor. Aşağı tükürsen petrol, yukarı tükürsen dolar… Sağda solda villalar, saraylar vs. vs.

En iyisi biz şöyle diyelim: Kralımız, gittiği sessiz gemiyle vardığı limanda, ebedi hücresinde, ne ile karşılaşacaksa o'su çok olsun… Amin.

Efendim kralımızın geride bıraktığı dolarsal-Eurosal mirastan bahsettik, birazcık da siyasal mirasından bahsetsek diyorum, hani şöyle birazcık, teşehhüd miktarı.

Efendim en zengin kralımız ABD'ye ilk ziyaretini 1974 yılında gerçekleştirmiş ve zamanın birinde ABD ile, Dışişleri Bakanı Henry Kissinger'a, "Suudi Arabistan ile olan ilişkilerimizin temel taşı" dedirten ekonomik antlaşmayı imzalamış. O gündür bu gündür ABD ile ilişkilerin geliştirilmesine büyük önem vermiş ve Soğuk Savaş döneminde bu ilişkileri en üst düzeye taşımış. Bu iliş-kilerin gelişmesinin nasıl bir şey olduğunu şöylecene anlayabiliriz ki, Kral'ın ABD'ye tayin ettiği büyükelçi Bender bin Sultan, Bush'un yanına randevusuz girip çıkan tek Arap siyasi imiş. Baba Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft (bir mülakatta) Fahd döneminin bu Washington Büyükelçisinin rolüyle ilgili dermiş ki: "Onun rolü vazgeçilemez bir roldü. 1991 yılındaki ilk Körfez savaşının planlayıcıları arasındadır." (Mustafa Özcan).

Kral Fahd Irak'ın 1990'da Kuveyt'i işgal etmesinin ardından Washington'ın, Suudi Arabistan'da üs kurmasına izin vermiş ki bizler o günleri bizzat yaşadığımız için ayrıca kanıta pek ihtiyacımız olmasa gerek… Ayrıca SSCB'nin Afganistan işgaline karşı ABD ve Pakistan ile birlikte mücadele etmiş. Eh, dinsiz/komünist Ruslar'a karşı herhalde Ehli kitap/dindar (velev ki kapitalist) ABD'nin safında yer alacaktır kralımız… Fakat siz bakmayın Fahd hazretlerinin bu Afgan cihadındaki payına. Bir de onun, Şii Humeyni'ye karşı, Sünni Saddam'ı yine aynı ehli Kitap ABD'nin yanında desteklemesine yönlendirin zihninizi. Bakalım o zaman, bu ehli sünnet Fahd hazretleriyle ilgili duygularınız nasıl olacak?

Kral hazretleri 1986 yılında, İslam'a olan bağ-lılığını göstermek için ünvanının ardına 'Hâdimül Haremeyn' ifadesini eklemiş. Ne demektir bu? "İki haremin hizmetkarı", yani Mekke ve Medi-ne'nin hizmetkarı… Beytullah'ın, saraylarının gölgesinde boğulduğu bir 'hâdim'! Cidde'de bir evin kapısına: "Bu ev Osmanlı'ya karşı bağımsızlık savaşı veren Suudiler'e yardımcı olan İngiliz asıllı Thomas Edward Lawrence tarafından karargâh olarak kullanılmıştır" yazısını astırarak irade-i şahaneleriyle evi müze haline getiren (Nuh Gönültaş) bir hâdim! Yakışır doğrusu değil mi?!

Hacda İranlı hacıların Amerika'yı ve İsrail'i tel'in yürüyüşlerinde üzerlerine kurşun yağdırtması; 1979'daki Kabe baskınını kazasız belasız defetmek için çağırdığı yabancı (Fransız'dı galiba) askerlere Mescid-i haram'ın minarelerini delik deşik ettirmesi; birinci körfez savaşında ülkesine 500 bin amerikan askerini davet etmesi ve Dahran kentini ABD'nin askeri üssü yapması. Hadimül Hare-meyn'e yakışan icraatın içindenler…

Ha, hakkını yememek lazım, Kral hazretleri dün-ya çapında cami yaptırımına çok önem ve riyal verirmiş. İçinde ılımlı İslam konuşulan camiler…
Evet, müteveffa Fahd b. Abdülaziz vesilesiyle krallardan bahsediyoruz; ülkesinde yığınlarca insan fakr-u zaruret içinde kıvranırken kendileri bu kadar debdebe içinde yüzen krallardan… Öyle bir kral düşünün ki, kendisini "İki haremin [Mekke ve Medine] hizmetkarı" olarak tanıtıyor. Kendisini Mekke ve Medine'ye (Mescid-i Haram'a ve Mescid-i Nebi'ye) nisbet etmekle kalmıyor, aynı zamanda oranın 'hizmetkarı'yım diyor. Ne büyük tevazu, ne büyük edep değil mi? Ama bu her iki mescidin banisi Peygamberler ve hele de bizzat soyundan geldiği, mezarı ile komşu olduğu, hizmet etmekle övündüğü beldede yatmakta olan Muhammed (a.s), onun getirdiği Kitap bu Haş-metlü'nün bıraktığı servete ne der acaba? Bu krala, senin hiç mi aç komşun yoktu demez mi? Kendi ırkdaşın ve dindaşının (?) canını, malını, namusunu Amerikan askerleri kirletirken, yakıp yıkarken nasıl onlarla böylesine dost olabildin demez mi acaba?

Üçüncü dünya diye küçümsemelere vesile olan, Asya'lı ya da Afrika'lı bu tür yöneticilerin, zenginlerin, legal kapkaççıların Avrupa'da tatil yapma kompleksleri hangi ilimle, nasıl bir ahlaki yapıyla izah edilebilir bir durumdur? Bu kompleksli kafa, halkına nasıl örnek olabilir? Bunlar kendi ülke-lerinde kral olmakla, ülkelerine en büyük ihaneti yapan en büyük 'vatan haini' değiller mi? İnsan hiç değilse, dünyanın en büyük terörist devlet başkanlarının sırtını sıvazlamasından utanır, sıkılır. Ben demek ki ne büyük bir ahlaksızım ki, böyle bir aşağılık adam benim elimden tutuyor, benim koluma giriyor, adı adıma, soyu soyuma, teni te-nime benzeyen ve hatta aynı olan, aynı dine inandığımız var sanılan hemen dibimdeki milyonlarca kadın, çocuk, savunmasız erkek ve doğa, şehir, canlı v.s demeden her şeyin üstüne ölüm kusan bu caniler beni bu kadar önemsiyorlarsa bunda bir iş var demeli değil midir, birazcık haysiyet sahibi bir kral?!

Ve, üzerinde oturduğu, Allah'ın lütfu petrol denizini bu kadar hoyratça, sorumsuzca kendi çıkarlarına ve kendi ailesinin yemesine-içmesine ve boşaltmasına, süslenmesine harcayan, Suudi-Amerikan (ılımlı İslam) din anlayışının tebliğ edildiği camiler yaptırmaktan başka İslam için hiçbir çabası olmayan bir kral… Kafirlerle işbirliği… Bol para, eğlence, sefahet, uçkur hizmetkarlığı, lüks düşkünlüğü, para yığma hırsı ve bir gün, bu alemden göçüp gitmek… Ölünce de üç gün ile kırk gün arasında değişen sayıda yas tutmalar… radyo ve televizyondan Kur'an okutmalar… Bu okunan Kur'an'ın kendisini kurtaracağı mı sanılmaktadır, gerek kendisi ve gerekse sevenleri tarafından?!

Kralın ardından, gazeteler ve televizyonlar, 30 milyar dolar kaç tane ne eder, bu parayla ne kadar ne-reye ne hizmet yapılır, bunun hesabını yapıyorlar. Yani bunlar da aslında körle yatan cinsinden kişi-ler… Hiç biri de, bu kadar servet yığmak ahirette kaç tane zebani eder, ne kadar bir azaba tekabül eder diye kafa yormuyorlar. Neden yorsunlar, onlar da kalkamadıkları için oturuyorlar…

Aslında cenaze merasimine Müslüman olmayan devlet başkanları alınmamış ya, bence çok büyük hata. Esas olarak ABD başkanına, Avrupa ülkeleri başbakanlarına ya da devlet başkanlarına kıldırtılmalıydı cenaze namazı. Tabutu onlar taşımalıydı, onlar yıkamalı ve kefenlemeliydi nâşı. Zira bu bir 'son görev' borcuydu. Cenaze merasimine 'müslümandır' yeter şartıyla alınan devlet başkanlarını düşünüyorum. Hemen hepsi birer 'Fahd b. Abdülaziz' prototipi, ama küçük ama büyük. Hepsinin şartları birbirine ne kadar da benziyor. Hepsi de Amerika'nın ikame etmesiyle o koltuklarda bulunuyorlar. Hepsi de halkına tepeden bakıyor. Hepsi de halkını hîni hacette adam yerine koyuyor. Hacet doğmadıkça halklarına tezek yedirmekten gam duymuyorlar. Kurşunlar, coplar, işkence ve hapisler halklarına, güller, gülücükler, riyaller, dolarlar, eurolar ABD ve Avrupa'ya. Öyle düşünüyorum ki, cenaze töreninde onların pek çoğu, kendisinin de 32 milyar dolar serveti bulunmadığı için üzülmüş, imam cenaze duası olarak Rabbena duasını okurken onlar, bu milyar dolarları biriktirmenin hülyalarına dalmışlardı. Tabi gününden evvel, kullanım süreleri dolup da ABD tarafından tekmeyi yemezlerse…

Firavun'un cesedi ibret için kıyıya atılmıştı. Günümüzde de ibret alınacak birçok ceset atılıyor birtakım çukurlara… Hem de 'sık' denebilecek arayla. Yok mu öğüt alan?!

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...