|

Kral ve Ölüm
Ahya Aras
Kral
çıplak demişti bir çocuk, şimdi de tarih ona benzer bir tekerrür yaşadı:
Kral öldü, kralımız öldü. Geride yüzlerce gözü yaşlı sevenini bırakarak
öldü kral hazretleri. Öyle ya ölüm bu, kral mı tanıyor, sultan mı
tanıyor, President mı tanıyor? Bir telefon kadar President'lara yakın
nice başbakanları da alıp götürüyor ölüm. Hey gidi ölüm hey… sen
neymişsin sen…
Sahi aklıma düştü, nice firavunları da alıp götürmüştü bu ölüm değil mi?
Şairin müthiş benzetmesiyle şu 'sessiz gemi', içinde "ne söylerler, ne
de bir haber verirler" yolcularıyla sessizce alır da yol giderler
gemiler… Kitap, böyle bir sessiz ge-minin o görkemli yolcusunu nasıl
tanıtıyordu: Bugün seni öldüreceğiz ve bedenini kıyıya atacağız; geride
kalanlar için ibret olsun diye! Bu ülke benim, bu topraklar, bu gökler
ve yeryüzü; şu önümüzde akıp giden ırmaklar hep benim değil mi? Söyleyin
bakalım, ben sizin rabbiniz değil miyim, ha? Söyleyin! Yoksa sizin
Rabbiniz, şu Musa adını verdiğiniz, meramını bile doğru dürüst
anlatamayan zavallının bahsettiği 'alemlerin rabbi' midir, behey
ahmaklar? Böyle bir tehlikeli inanışa mı kaptırdınız kendinizi? Acırım
size, acırım ki ne acırım, acırım da size ne azaplar ederim! Sonra sizi,
değil Musa'nın İlahı, ben bile kurtaramam benden…
İşte böyle demişti, o sessiz geminin anlı-şanlı yolcusu. Fakat ne yazık
ki son anda, dalgalar boğazını tıkayıp da sessiz kalınca, sessiz geminin
sessiz yolcusu olacağını sezince "durun durun, ben de inandım Musa'nın
İlahına!" demişti. Hiç yakışır mıydı bu ulu-büyük Firavun'a! Yazık
etmişti kendine, yazık etmişti taraftarlarına, yazık etmişti
sevenlerine. Son anda ihanet edip gitmişti büyük kral, taraftarlarına.
Her şeyi altüst etmiş, ülkenin düzenini berbat etmişti. Yapmamalıydı
bunu…
Nereden geldi aklıma bunlar? Evet, Suudî kral Fahd b. Abdülaziz'in
ölümüyle geldi.
Gitti kralımız. Bu asrın en zengin kralı gitti. Ne güzeldi, dünyanın en
zengin kralı bir Müslü-mandı! Bu rekoru bir daha elde edebilir miyiz,
bi-linmez. 10 yıldan bu yana felçli imiş, akciğerinde iltihaplanma olmuş
ve bütün tedavilere rağmen hastalığa yenik düşmüş ve gitmiş.
Haşmetmeab'ın ölümünü danışmanı "Allah'ın takdiri" diye duyurmuş. Demek
öyle? Demek 'şimdi' "Allah'ın takdiri"ni takdir ettiniz öyle mi?
Kral hazretleri çok sade bir törenle toprağa ve-rilmiş. Bir mezar taşı
bile olmayacakmış. E ona da bu yakışırdı doğrusu; onun gibi sade yaşayan
bir insana… Müslüman olmayan devlet başkanları cenaze törenine
alınmamış! Bu haberi şöyle de okuyabilir miyiz: demek ki, cenaze
törenine alınan bütün devlet başkanları Müslümandırlar! Ya da, cenaze
törenine Müslüman devlet başkanları alınmışlar! Gördünüz mü, ölümü,
yaşamından daha büyük mesajlar vermiş haşmetlünün! Kim bilir kendisi
belki de, 84 yıldır içinde tutup da bir türlü söyleyemediği bazı
gerçekleri, ölümünde ifşa edebilmek için vasiyet etmiştir. Bu Müslüman
devlet başkanları arasında kimler yok ki: Hüsnü Mübarekler, Beşşar
Esad'lar, Abdülaziz Butef-lika'lar, Hamid Karzai'ler, Kral Abdullah'lar,
Pervez Müşerrefler, Celal Talabani'ler, İlham Aliyev'ler, anlayacağınız,
Amerika ile arası iyi bilumum içgüveysi kral ve kralcıklar…
Kralımızın ölümü nedeniyle Suudi Amerika'da, afedersiniz, Suudi
Arabistan'da bayraklar yarıya indirilmemiş, bilin bakalım neden? Çünkü
bayrağın üzerinde kelime-i tevhid yazılı da ondan. Bayrağın yarıya
indirilmesi Kur'an'a/kelime-i tevhide saygısızlık olurmuş, tamam mı!
Gör-dünüz değil mi, Kur'an'a Suud saygısını! Ama Amerikan askerlerinin
Irak'ı bombaladıktan sonra gelip aynı bayrağın emniyeti altında Suud
kızlarıyla stres atmaları böyle bir saygısızlık doğurmuyordu. Onu
karıştırmayın, o başka bir şey değil mi ama?...
Efendim Kralımız maddi ve manevi pek çok miras bıraktı. Bunları şöyle
kısa kısa anmak yeterlidir sanırım. Hazretin çok değil, şunun şurasında
32 milyar dolar (bir rivayette 61 milyar dolar) bir serveti varmış.
Suudi Arabistan'da 7 sarayı, İspanya'nın Marbella kentinde, kendisine
çok şey, yok yok her şeyi borçlu olduğu Amerika'nın Beyaz Sarayı'nın
kopyası, 250 bin metrekarelik alana kurulmuş, 100 odalı Mar-Mar adında
bir saray. Her yıl binlerce avanesiyle gittiği bu tatil köyünde günlük
bir milyon dolar (bazı rivayetlerde 3 milyon euro) harcarmış. En son 14
Ağustos 2002'de Marbella'ya gelişinde, kentte 1 ay içinde 4 uçak, 600
Mercedes otomobil, 50 limuzin, lüks otellerde 300 süit ve aylığı 180 bin
Euro'ya lüks villalar kiralanmış ve toplam harcama 90 milyon euroyu
bulmuş. Kralın ayrıca Fransız Rivierası'nda bir şatosu, sayısını
kimsenin bilmediği(!) kadar otomobil, yatlar, onlarca uçakları varmış.
İstanbul'da da bir arsa almış ama orada bir 'Beyaz Saray' kurabilmek
nasîb olmamış.
Ve daha neler neleriyle terk-i diyar eyledi. Gerçi bu ifade tutmadı
değil mi? Şöyle desek: "Bu kadar memâlikini ardında bırakan 21. Yüzyılın
en zengin kralı Hakka yürüdü!" Bir zamanlar Monte Carlo'daki kumar
masalarında bir oyunda 9.5 tril-yon bırakmak gibi anıları geride
bırakarak… İnsanın dünyada bırakacağı böylesi anıları olmalı değil mi…
Yoksa insanlar sizi nasıl hatırlayacaklar. Tamam, Marbella kentinde
altın saatler, altın mücevherler dağıttığı kimseler de onu 'hayır'la
anarlar, ayrıca o limuzinlerin, mercedeslerin sa-hipleri filan da öyle.
Ama bir insanın, hele de bir kralın her tarakda bezi olmalı, ölünce yâd
edil-medik bir sektör kalmamalıdır… Üstelik de Müs-lüman her şeyin en
iyisine layıktır, değil mi ama?
Hoş yürüyüşlerin ola kralımız. Kralımız sen çok yaşa! Pardon, sen çok…
Ne denir yahu, böyle büyük bir kralın ardından, görüyorsunuz, öyle sizin
benim gibi sıradan bir adam değil ki o, bir şeyler demek hiç de öyle
kolay olmuyor. Aşağı tükürsen petrol, yukarı tükürsen dolar… Sağda solda
villalar, saraylar vs. vs.
En iyisi biz şöyle diyelim: Kralımız, gittiği sessiz gemiyle vardığı
limanda, ebedi hücresinde, ne ile karşılaşacaksa o'su çok olsun… Amin.
Efendim kralımızın geride bıraktığı dolarsal-Eurosal mirastan bahsettik,
birazcık da siyasal mirasından bahsetsek diyorum, hani şöyle birazcık,
teşehhüd miktarı.
Efendim en zengin kralımız ABD'ye ilk ziyaretini 1974 yılında
gerçekleştirmiş ve zamanın birinde ABD ile, Dışişleri Bakanı Henry
Kissinger'a, "Suudi Arabistan ile olan ilişkilerimizin temel taşı"
dedirten ekonomik antlaşmayı imzalamış. O gündür bu gündür ABD ile
ilişkilerin geliştirilmesine büyük önem vermiş ve Soğuk Savaş döneminde
bu ilişkileri en üst düzeye taşımış. Bu iliş-kilerin gelişmesinin nasıl
bir şey olduğunu şöylecene anlayabiliriz ki, Kral'ın ABD'ye tayin ettiği
büyükelçi Bender bin Sultan, Bush'un yanına randevusuz girip çıkan tek
Arap siyasi imiş. Baba Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft
(bir mülakatta) Fahd döneminin bu Washington Büyükelçisinin rolüyle
ilgili dermiş ki: "Onun rolü vazgeçilemez bir roldü. 1991 yılındaki ilk
Körfez savaşının planlayıcıları arasındadır." (Mustafa Özcan).
Kral Fahd Irak'ın 1990'da Kuveyt'i işgal etmesinin ardından
Washington'ın, Suudi Arabistan'da üs kurmasına izin vermiş ki bizler o
günleri bizzat yaşadığımız için ayrıca kanıta pek ihtiyacımız olmasa
gerek… Ayrıca SSCB'nin Afganistan işgaline karşı ABD ve Pakistan ile
birlikte mücadele etmiş. Eh, dinsiz/komünist Ruslar'a karşı herhalde
Ehli kitap/dindar (velev ki kapitalist) ABD'nin safında yer alacaktır
kralımız… Fakat siz bakmayın Fahd hazretlerinin bu Afgan cihadındaki
payına. Bir de onun, Şii Humeyni'ye karşı, Sünni Saddam'ı yine aynı ehli
Kitap ABD'nin yanında desteklemesine yönlendirin zihninizi. Bakalım o
zaman, bu ehli sünnet Fahd hazretleriyle ilgili duygularınız nasıl
olacak?
Kral hazretleri 1986 yılında, İslam'a olan bağ-lılığını göstermek için
ünvanının ardına 'Hâdimül Haremeyn' ifadesini eklemiş. Ne demektir bu?
"İki haremin hizmetkarı", yani Mekke ve Medi-ne'nin hizmetkarı…
Beytullah'ın, saraylarının gölgesinde boğulduğu bir 'hâdim'! Cidde'de
bir evin kapısına: "Bu ev Osmanlı'ya karşı bağımsızlık savaşı veren
Suudiler'e yardımcı olan İngiliz asıllı Thomas Edward Lawrence
tarafından karargâh olarak kullanılmıştır" yazısını astırarak irade-i
şahaneleriyle evi müze haline getiren (Nuh Gönültaş) bir hâdim! Yakışır
doğrusu değil mi?!
Hacda İranlı hacıların Amerika'yı ve İsrail'i tel'in yürüyüşlerinde
üzerlerine kurşun yağdırtması; 1979'daki Kabe baskınını kazasız belasız
defetmek için çağırdığı yabancı (Fransız'dı galiba) askerlere Mescid-i
haram'ın minarelerini delik deşik ettirmesi; birinci körfez savaşında
ülkesine 500 bin amerikan askerini davet etmesi ve Dahran kentini
ABD'nin askeri üssü yapması. Hadimül Hare-meyn'e yakışan icraatın
içindenler…
Ha, hakkını yememek lazım, Kral hazretleri dün-ya çapında cami
yaptırımına çok önem ve riyal verirmiş. İçinde ılımlı İslam konuşulan
camiler…
Evet, müteveffa Fahd b. Abdülaziz vesilesiyle krallardan bahsediyoruz;
ülkesinde yığınlarca insan fakr-u zaruret içinde kıvranırken kendileri
bu kadar debdebe içinde yüzen krallardan… Öyle bir kral düşünün ki,
kendisini "İki haremin [Mekke ve Medine] hizmetkarı" olarak tanıtıyor.
Kendisini Mekke ve Medine'ye (Mescid-i Haram'a ve Mescid-i Nebi'ye)
nisbet etmekle kalmıyor, aynı zamanda oranın 'hizmetkarı'yım diyor. Ne
büyük tevazu, ne büyük edep değil mi? Ama bu her iki mescidin banisi
Peygamberler ve hele de bizzat soyundan geldiği, mezarı ile komşu
olduğu, hizmet etmekle övündüğü beldede yatmakta olan Muhammed (a.s),
onun getirdiği Kitap bu Haş-metlü'nün bıraktığı servete ne der acaba? Bu
krala, senin hiç mi aç komşun yoktu demez mi? Kendi ırkdaşın ve
dindaşının (?) canını, malını, namusunu Amerikan askerleri kirletirken,
yakıp yıkarken nasıl onlarla böylesine dost olabildin demez mi acaba?
Üçüncü dünya diye küçümsemelere vesile olan, Asya'lı ya da Afrika'lı bu
tür yöneticilerin, zenginlerin, legal kapkaççıların Avrupa'da tatil
yapma kompleksleri hangi ilimle, nasıl bir ahlaki yapıyla izah
edilebilir bir durumdur? Bu kompleksli kafa, halkına nasıl örnek
olabilir? Bunlar kendi ülke-lerinde kral olmakla, ülkelerine en büyük
ihaneti yapan en büyük 'vatan haini' değiller mi? İnsan hiç değilse,
dünyanın en büyük terörist devlet başkanlarının sırtını sıvazlamasından
utanır, sıkılır. Ben demek ki ne büyük bir ahlaksızım ki, böyle bir
aşağılık adam benim elimden tutuyor, benim koluma giriyor, adı adıma,
soyu soyuma, teni te-nime benzeyen ve hatta aynı olan, aynı dine
inandığımız var sanılan hemen dibimdeki milyonlarca kadın, çocuk,
savunmasız erkek ve doğa, şehir, canlı v.s demeden her şeyin üstüne ölüm
kusan bu caniler beni bu kadar önemsiyorlarsa bunda bir iş var demeli
değil midir, birazcık haysiyet sahibi bir kral?!
Ve, üzerinde oturduğu, Allah'ın lütfu petrol denizini bu kadar hoyratça,
sorumsuzca kendi çıkarlarına ve kendi ailesinin yemesine-içmesine ve
boşaltmasına, süslenmesine harcayan, Suudi-Amerikan (ılımlı İslam) din
anlayışının tebliğ edildiği camiler yaptırmaktan başka İslam için hiçbir
çabası olmayan bir kral… Kafirlerle işbirliği… Bol para, eğlence,
sefahet, uçkur hizmetkarlığı, lüks düşkünlüğü, para yığma hırsı ve bir
gün, bu alemden göçüp gitmek… Ölünce de üç gün ile kırk gün arasında
değişen sayıda yas tutmalar… radyo ve televizyondan Kur'an okutmalar… Bu
okunan Kur'an'ın kendisini kurtaracağı mı sanılmaktadır, gerek kendisi
ve gerekse sevenleri tarafından?!
Kralın ardından, gazeteler ve televizyonlar, 30 milyar dolar kaç tane ne
eder, bu parayla ne kadar ne-reye ne hizmet yapılır, bunun hesabını
yapıyorlar. Yani bunlar da aslında körle yatan cinsinden kişi-ler… Hiç
biri de, bu kadar servet yığmak ahirette kaç tane zebani eder, ne kadar
bir azaba tekabül eder diye kafa yormuyorlar. Neden yorsunlar, onlar da
kalkamadıkları için oturuyorlar…
Aslında cenaze merasimine Müslüman olmayan devlet başkanları alınmamış
ya, bence çok büyük hata. Esas olarak ABD başkanına, Avrupa ülkeleri
başbakanlarına ya da devlet başkanlarına kıldırtılmalıydı cenaze namazı.
Tabutu onlar taşımalıydı, onlar yıkamalı ve kefenlemeliydi nâşı. Zira bu
bir 'son görev' borcuydu. Cenaze merasimine 'müslümandır' yeter şartıyla
alınan devlet başkanlarını düşünüyorum. Hemen hepsi birer 'Fahd b.
Abdülaziz' prototipi, ama küçük ama büyük. Hepsinin şartları birbirine
ne kadar da benziyor. Hepsi de Amerika'nın ikame etmesiyle o koltuklarda
bulunuyorlar. Hepsi de halkına tepeden bakıyor. Hepsi de halkını hîni
hacette adam yerine koyuyor. Hacet doğmadıkça halklarına tezek
yedirmekten gam duymuyorlar. Kurşunlar, coplar, işkence ve hapisler
halklarına, güller, gülücükler, riyaller, dolarlar, eurolar ABD ve
Avrupa'ya. Öyle düşünüyorum ki, cenaze töreninde onların pek çoğu,
kendisinin de 32 milyar dolar serveti bulunmadığı için üzülmüş, imam
cenaze duası olarak Rabbena duasını okurken onlar, bu milyar dolarları
biriktirmenin hülyalarına dalmışlardı. Tabi gününden evvel, kullanım
süreleri dolup da ABD tarafından tekmeyi yemezlerse…
Firavun'un cesedi ibret için kıyıya atılmıştı. Günümüzde de ibret
alınacak birçok ceset atılıyor birtakım çukurlara… Hem de 'sık'
denebilecek arayla. Yok mu öğüt alan?! |