|

‘Siyasetin Yapılaşması’ ya da Kent Mimarisi
Alev Alatlı / 08.07.2005 / Zaman
Mimari,
bilimle iç içe ve ideolojik. Barınak, insanoğlu için hem yaşamsal hem de
büyük çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en büyük yatırımdır.
Hal buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları yaşamsal oluyor;
kararları, toplumun bütününü etkiliyor, yönlendiriyor ve hatta
dönüştürüyor...
Eski Yunanca'da şehir, "politikos" yani "siyaset" keli-mesinden gelir.
Atinalılar için "şehir" siyasetin yapılaşması demektir. Eflâtun ve
Aristo, şehrin "toplumsal olarak ayrıştırılmış ve ayrıcalıklı" olması
gerektiğini söylemişlerdi. Ünlü filozofların, kadınları ve köleleri
"demokrasi ve yurttaşlık hakları"nın dışında tuttuklarını
düşündüğü-müzde, şaşırtıcı bir tercih olmasa gerek.
Atina'nın başlıca rakibi, Roma'nın lâkabı "asalak şehir"dir. Atina, hiç
değilse kendisini beslerdi, Roma, yiyecekten hammaddeye, kölelerine
varıncaya kadar her ihtiyacı imparatorluk lejyonerleri tarafından temin
edilen, asalak bir şehirdi. Dünyanın en büyük şehriydi, bir mil-yon
nüfusu vardı. Halkının yüzde doksan beşi sefaletin doruğunda sürünürken,
saray mimarları altın varaklı kubbeler dikerlerdi. Dağ gibi yığılmış çöp
yığınlarının, karpuz kabuklarının, yemek artıklarının arasından insan
kolları, bacakları fırlardı. Roma'da yoksulların cesetleri gömülmez,
çöplüğe atılır. Roma'ya, "sömürü kültürünün yapılaşması" olarak
bakılmasının nedeni bu.
Mimarlık ideolojiye teslim!
Fransız Aydınlanması, "hümanist" ideoloji doğrultusunda, Kilise'yi
önemsizleştirdi, yerine "saray"ı getirdi. Üçüncü Napolyon Paris'i
yeniden inşa ederken amacının şehirde "anarşistlerin ve diğer baş
belâlarının" yuvalarını kurutmak olduğunu ilân etmişti. O geniş
bulvarların açılmasının, köşeli mahallelerin kurulmasının nedeni, halkın
denetim altına alınması, İmparatorun iktidarının sağlamlaştırılması
arzusudur. İktidarın gücünü megalomanyak bir tutkuyla mekâna yansıtmak
gayreti, Tanrılığa soyunan kayzerlere meşruiyet kazandırmak çabası,
tabiatın fethedebileceği hezeyanının cismanileştirilmesi ki, bu gayret
Avrupa'nın bugün hayran olduğumuz diğer şehirlerine sıçrayacaktır.
Örneğin, St. Petersburg'un baba-oğul mimarları Rastrelli'ler ve onların
saraylı patronları, Ruslar için bir şehir yapmamışlar, Rusların
hayranlıkla seyredip görkeminin altında ezilecekleri bir "kurtarılmış
bölge" kotarmışlardır.
"Paris modeli" daha sonra başta Cezayir olmak üzere Fransız kolonilerine
de ihraç edilirken, Müslüman medi-neleri Fransız askeri mimarları
tarafından acımasız bir biçimde "modernleştirilir". Böylece perçinlenen
"sömürü kültürü"ne öykünen İngilizler, ticaret yollarını güvence altına
almak, sömürgelerini denetleyebilmek için dünya çevresinde kurdukları
altmıştan fazla benzer şehirde aynı dünya görüşüne sadık kalırlar.
1887-1965, İsviçre doğumlu Fransız mimar Le Corbusier ki, asıl adı La
Chaux-de-Fonds'dur, Yirminci yüzyıl mo-dernizminin gurusu olarak
bilinir. İsviçreli bir saat yapımcısının oğlu olan bu beyefendi,
"Şehirler, vatandaşlara bırakılamayacak kadar önemlidirler" derken,
Aristo-Eflâtun ikilisinin izindedir. "Ev, içinde yaşanacak bir
makinedir" diyen Le Corbusier, şehirlerin "katıksız ge-ometri"
kurallarına uymaları gerektiğini savunur, "tabiata tecavüz ediyor
olmalarını" överdi. Le Corbusier'in şehirden anladığı "köşeli dev
binalar, geniş düzlüklere puantiye kumaşı anımsatır biçimde
yerleştirilmiş tek tük ağaçlar"
Stalin, seçkincilik, toplumsal sorumluluktan yoksunlukta Rastrelli'yi
aratmayan Le Corbusier hayranlarındandır. "Stalin mimarisi" olarak da
bilinen 1945 sonrası SSCB mimarisi, geometri kuralları doğrultusunda bir
düzine tankın yan yana geçebileceği bulvarlar, devasa binalar, "ev
içinde yaşanacak bir makinedir" şiarı doğrultusunda sosyal konut adı
altında yükselen beton yığınlarına revaç verir.
Gelir, Amerikalı Frank Lloyd Wright. Mimarinin tartışmasız
"guru"larından Wright, yirmibirinci yüzyılda insanların uydu kentlerde
kendi sebzelerini yetiştirebilecekleri birkaç dönümlük bahçe içindeki
evlerde yaşayacaklarını, her biri bir şehir merkezi gibi işlev görecek
olan bu meskenler sayesinde şehirlerin ortadan kalkacaklarını öngörür.
Ne ki, Wright'ın '30'larda ABD için öngördüğü uydu kentlerde evler bugün
bahçeler içindedir ama bahçelerde sebze değil, çim ekilidir. Ortadan
kalkmak şöyle dursun, kentler her gün biraz daha büyümekte, kapitalist
iktidarını perçinlemekte, eşitsizlik derinleşirken kent merkezlerinde
şiddet her gün biraz daha artmaktadır. Yeni teknolojiler egemen
metropollerde yoğunlaşır, New York, Londra, vb. vb. güçlerine güç
katmaya devam ederler. Daha da vahimi her bir kuşak, daha büyüğüne, daha
şaşaalısına, daha debdebelisine öykünür.
Bize gelince: Moğollar, Tatarlar, Türkler, vb. Asya kavimleri,
"gökkürenin rölövesi"ni çıkarır, barınaklarını kutsal gök cisimlerinden
indirdikleri hayali çeküllerinin toprağa değdiği noktalarda inşa
ederlerdi. Geldiğimiz yerlerdeki kentlerimiz bu nedenle toprağa rastgele
düşen tohumlara benzerler. Meskenlerimiz, "göksel cisimlerin
yansımaları" oldukları için kutsaldırlar ve öncelik, kutsal olanındır.
Anadolu'da sokaklara cetvel değmemiştir. Eğri büğrüdürler ama hiçbir
plânlamanın hangi tasarımın insan yararına olduğu sonucuna
ulaşamayacağı, huzura giden yolu önceden belirleyemeyeceği
düşünüldüğünde cetvelsiz-liğin mahzuru olup olmadığı tartışmaya açıktır.
İslam'la birlikte kutsal meskenlerin mahremiyeti duvarlarla korumaya
alınır. Duvarların, kapıların, pencerelerin yükseklikleri hane halkının
mahremiyetini korumak üzere ayarlanır. Dünyevi zenginlikle övünmek
kabalık sayıl-dığından, yapılar "olmayanları imrendirecek" şekilde
süslenmez. Mülkün asıl sahibinin Allah olduğu, malın en hayırlısının
Allah yolunda harcananı; Allah yolunda harcananın da en hayırlısının
halkın en çok ihtiyaç duyduğunu karşılayanıdır şeklindeki bilgi,
sermayenin kalıcı yapıtlara değil, sevabı devam eden sadakalara,
vakıflara - halkın en çok ihtiyaç duyduğu medreselerin, imaretlerin,
aşevlerinin, misafirhanelerin işletme giderlerine harcanır. İstanbul
1850'lere kadar belediye nedir bilmediyse nedeni çöp toplamaktan
aydınlanmaya kadar, belediyelerin işlerini vakıfların yapmalarındandır.
Bu vakıfların üçte iki-si Osmanlı hanedan mensuplarının kurdukları
vakıflar olup, bir tahmine göre toplam işgücünün yüzde on altısını
istihdam ederlerdi.
Mülkün asıl sahibini unutmamak...
Ondokuzuncu yüzyıl İstanbul'u sanayi devrimi sürecinde büyüyen
fabrikalarla birlikte şehirlerin yoksullara tahsis edilmiş semtlerinin
de büyüdüğünü söyleyen, Liverpool'da hektar başına üç bin kişinin
düştüğünü, insanların bulabildikleri her delikte yaşamaya
çalıştıklarını, mahzenlerin bile tıka basa insan dolduğunu anlatan, hava
kirliliğinden, bronşitten, veremden yakınan Engels'in rüyalarını
süsleyen şehirdir. Evet, şehirler "siyasetin yapılaşmış durumları"
iseler, şayet, bizimki böyle bir siyasetin yapılaşmasıdır - daha
doğrusu, yapılaşmasıydı.
Bunları söyledikten sonra itiraf etmeliyim ki, bugüne kadar görkemli bir
metropol görmedim ki, insan kemikleri üzerine bina edilmemiş olsun.
Görkemli bir bina, bir ka-tedral, bir piramit, bir bulvar, şıkır şıkır
bir şehir görme-dim ki, temelinde sömürü, kan, cinayet, fuhuş,
uyuşturucu, karapara yatmasın. Evsizlerin sığınmış titreştikleri
karanlık köşeleri, şiddetin kol gezdiği arka sokakları bulunmasın. Bu
nedenle olsa gerek, görkem beni ürkütür.
Mimari, diğer sanat dalları gibi değil, bilimle iç içe ve ideolojik. Bir
ressam ya da bir heykeltıraşın kullandığı malzemelerin türü eserine
biçtiği değere hemen hiç yansımaz. Ama barınak, insanoğlu için hem
yaşamsal hem de büyük çoğunluğumuzun ömrümüz boyunca yapacağımız en
büyük yatırımdır. Hal buyken, mimarların ideolojik yapılanmaları
yaşamsal oluyor; kararları, tercihleri, toplumun bütününü etkiliyor,
yönlendiriyor ve hatta dönüştürüyor.
Geçtiğimiz günlerde, şehrimizin sorunlarını tartışmak üzere dünyanın
dört bucağından kopup gelen mimarların, İstanbul'a nasıl bir "siyaset
yapılaşması" öngördüklerini merak etmekten kendimi alamıyorum! |