|

Mıhçı Sokak*
Zafer Yalçınpınar
Varlığının tüm ağırlığını ve
bilincini yüklenmiş olrak, Mıhçı Sokak'ın karşısında dikilmiş, nedensiz
bir tedirginlikle duruyordu şimdi. Dünyanın sesleri, yetişmeleri,
hesaplamaları, hırslanmaları, ayrımları, süreçleri, iş tanımları,
işbirlikleri, yeryüzünün körü körüne kabullendiği tüm bu hoyratlık; yani
kendisini buraya kadar taşıyan, ulaştıran ve şu an arkasında kalan her
şey, herkes daha da hızlı bir şekilde deviniyor, vızıldıyor, bazıları
sokağın gi-rişine -onun bulunduğu- yere kadar gelmeye cesaret ediyor
ancak sırtına teğet geçip kendi mecralarına doğru geri kaçışıyorlardı.
Artık, belirgin bir karşıtlığın varlığından hiç şüphelenmeden, bir
yerlere ait ya da dahil olmaktan çok daha sarsıcı, daha yoksun bir araf
duygusunun içinde, bekliyordu.
Sonra birden yağmur başladı. Arkasındaki dünyanın koşuşması daha da
hızlandı, herkes bir yerlere sığınmaya çalışıyordu. Bu kaçışma
eyleminden taşan biri, elindeki şemsiyesiyle birlikte Mıhçı sokak'ın
girişine, onun yanına kadar geldi. Bir süre sokağı süzdü ama sonra
vazgeçip geri döndü; daha güvenilir bir yerlere yöneldi. Çok geçmeden,
yağmur son hızına ulaştığında, arkasında kalan o övünç dolu dünya terk
edilmişçesine ıssızlaştı.
Böylece, geceye dönmek üzere olan bir akşam vakti, koyu ıssızlıkları
arkasında bırakarak Mıhçı Sokak'a ilk adımını attı. Uzun süre bîr şeyler
yapmadan durmanın, beklemiş olmanın verdiği yorgunluğu üzerinde
hissediyordu. Bir apartmanın girişine doğru yürüdü, dış kapıdaki ufak
boşluğa sığındı. Çantasına sarılıp yağmurun müziğiyle birlikte uykuya
daldığında, Mıhçı Sokak sakinleri perdelerin arkasından yavaş yavaş geri
çekildiler. Sonra yağmur birden bire durdu. Müziğin kesildiğini hissedip
uyanır gibi oldu ama uyku yanından ayırmayacaktı onu. Çünkü buna
ihtiyacı vardı.
Uyandığında karşısına dikilmiş, kendisini izleyen küçük bir topluluk
gördü. Aralarında çocuklar da vardı. Sabah olmuştu. Toparlandı,
kucağındaki çantasını bir kenara bıraktı, ayağa kalktı. Orta yaşlı bir
erkek topluluktan ayrılıp yanına geldi. Diğerleri dağıldılar,
apartmanlarına geri döndüler.
Orta yaşlı erkek:
"Bana Mıhçı derler, taşı yüzüğe mıhlarım." dedi. Cebinden bir simit
çıkardı ve uzattı. Elleri yıpranmıştı ama biçimsiz değildi. Yüzü
korkutucuydu ama çirkin değildi.
Mıhçının uzattığı simidi ses çıkarmadan aldı, bir parça koparıp yemeye
başladı. Mıhçı, konuşmasına devam ediyordu:
'Yollarda yürüdün, önündeki dikenleri aştın ve bir sürüyü arkanda
bırakıp buraya kadar geldin." dedi. "Burada, bu sokakta, göz gözü görür.
Ama, gene de, yalnızsın. Bunu bilesin..." dîye ekledi, yeni gelenin
yanından çarçabuk ayrıldı. Kaçıyor gibiydi ama acelesi yoktu.
Mıhçı'nın söylediğinin yükünü sırtlanması gereki-yordu. Ancak, her yerde
baştan söylenen, peşin peşin vurgulanan, üzerinde anlaşılan bu mesafeyi,
suskuyu belki de tavrı sokağa girdiği andan itibaren umursamaz olmuştu.
Kaldırımın kenarına oturdu ve mıhçının verdiği simidi yavaş yavaş
bitirdi. Bir süre etrafına bakındı; perdeleri, apartmanları, kapıları
süzdü. Sonra çantasından defterini ve kalemini çıkardı. Defterdeki
yazılı sayfaları tuttu, birkaç saniye durakladıktan sonra kopardı,
kaldırımın kenarına bıraktı. Bir süre önündeki boş ve uysal sayfaya
baktı, ne yazacağını düşündü. Ardından silkelendi:
"Bu, ilk gün... Yazıyı sayfaya mıhlamaya başladım." diye yazdı.
Mıhçı Sokak sakinleri, bir kez daha, perdelerin arkasından yavaş yavaş
geri çekildiler.
* külöykü, sayı 2
|