|

Ülkenin Ne Kadar Batılaşmaya İhtiyacı Var?
Klaus Kreiser
Neue Züricher Zeitung, 26.11.2004
Çev.: Kamil Cengiz
Eski bir
Türk tartışmasına bakış
Bugün tıpkı son birbuçuk asırda olduğu gibi Türk aydınları -kaçınılmaz
olan- Avrupalılaşmanın Türkiye'nin kaldırabileceği dozajı tartışıyorlar.
Bakış açıları, Batı'nın değerlerini kısmen ve tamamen alma arasında
değişiyor. Bu arada tartışma formları bütün süreç boyunca enteresan bir
şekilde aynı kaldı.
Viyana ve Paris'teki diplomatik görevinden Osmanlı Başkenti İstanbul'a
geri döndüğünde Mustafa Sami Efendi kaleme sarılmış ve izlenimlerini
'Avrupa Ri-salesi'nde toplamıştı. Mektubunun 1840 yılında basılmasıyla
belli bir kamuoyuna ulaşmıştı. Bu kayda değer bir durumdu, zira
Osmanlılarda yazılı elçi raporları 1700'den sonra rutin haline
gelmişti. Avrupa'nın başkentlerinde kalıcı temsilcilikler 18. Yüzyılın
sonlarında kurulmaya başlandı. Gerçi o zamana kadar bütün önemli
devletlerin Boğaziçi'nde temsilcileri bulunuyordu, fakat Sultan, Viyana,
Paris ya da Moskova'da işlerini halledip geri dönen elçilerle
yetinmekteydi.
Avrupa'lı metropollerin Mustafa Sami tarafından yapılmış gerçekten de
heyecanlı tasvirleri sadece Paris'deki rasathaneyle, Londra'nın
caddelerindeki gaz lambarıyla ve bütün kıtadaki posta trafiğiyle ilgili
gözlemleri içermiyor, bunun yanında tamamen samimi bir şekilde
Avrupa'nın körler, sağırlar için sağlık kurumları ile ışıklı ve sıcak
hastahanelerinin takdir edilmesini de kapsıyordu. Risale Avrupalı
ülkelerin ekonomik ve askeri güçlerinin sebeplerinin ve iyi
durumlarının değerlendirilmesiyle bitiyor.
Herkes bilmeli ki, Avrupa ülkelerinin düzenli durumları, Frengistan'ın
ılımlı iklimine ya da topraklarının verimliliğine bağlanamaz. Kıta'da
İtalya hariç aslında uygun iklim ve verimli toprağa sahip bir başka ülke
yokmuş. Avrupa'nın refahının sebebini, Sami, halkın geniş bir şekilde
eğitimli olmasında görüyor. Paris'te yük taşıyan herkes okuma yazma
biliyor. Eğer Avrupa'nın bilim ve tekniği İslam ülkelerine bir
yayılırsa, artık pahalı Avrupalı ithalatlara artık gerek kalmayacakmış.
Şıngırdayan paralar Osmanlının vilayetlerinde dolaşımda olacak. O zaman
harabeye dönüşen camiiler, köprüler ve hamamlar da yeniden inşa
edilebilecek.
'Avrupa Risalesi'nin yazarı Osmanlı İmparatorluğu'na bilim ve teknik
transferini nasıl tasavvur ettiğini yazmıyor. Ancak 19. Yüzyılın sonuna
doğru Türk gezgincileri Avrupa'daki 'ilerlemenin sebeplerini' İslam
ülkelerindeki 'çöküşün sebepleriyle' bağlantılandırıyorlar. Fransa
güçlenen Almanya ile kıyaslanmaya başlanıyor, 1866 ve 1870'deki
zaferleri kazanan Prusyalı okul üstadının konuşması alınıyor.
Almanya'nın büyüyen prestiji Fransız dilinin rolünü çok az
sınırlandırdı. Fransız dili ta 20. Yüzyılın ortalarına kadar Türkiye'nin
Batı'yla karşılaşmasının kaçınılmaz aracı kalacaktı. Fransızca devlet
okullarıyla, hristiyan tarikatlar tarafından işletilen öğretim
kurumlarıyla ve özel derslerle dev imparatorluğun en ücra köşelerine
kadar yayıldı. Sonunda gayri resmi bir ikinci resmi dile dönüştü.
1840'dan sonra öğrencilerin Avrupa'ya gönderilmesi merkezi bir konu
teşkil etmeye başladı. Osmanlı topraklarında 19. yüzyılın sonuna doğru
İstanbul'daki devlet üniversitesinin ve birkaç teknik ve tıbbi öğretim
kurumunun yanında sadece iki tane yüksek öğretim kurumu bulunmaktaydı
ki, bunlardan bir tanesi Beyrut'da Fransız Cizvit papazları tarafından,
diğeri İstanbul'da Amerikan protestanları tarafından işletiliyordu.
Yalnız, Birinci Dünya Savaşı esnasında İstanbul Üniversitesi, gönderilen
Alman Profesörleri tarafından reforme edildi.
Cumhuriyet öncesi zamanda yabancı ülkelere yönelik burslar henüz 1878'de
bağımsızlığına kavuşan küçük Bulgaristan'ın kıskançlıkla gözlemlenen
çabalarıyla kıyaslandığında nisbeten az idi. Çoğu Osmanlı okumak için
Fransa'ya ya da Fransızca konuşan İsviçre'ye gidiyordu. Bu gençlerin
hepsi babalarının ve devletin beklentilerini yerine getirmiyordu,
bazıları batıyordu ve diplomasız geri çağırılıyorlardı.
Şark ve Garb
Yazar Ahmed Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) bu tiplemeyi 'Yeğenim' adlı
anlatımında çok tesirli bir şekilde betimledi. Hikayenin kahramanı beş
sene oldukça dağınık 'araştırmalar'dan sonra Paris'den İstanbul'daki
amcasının eski şehir evine geri dönüyor. 'Bitirdiği' tek şey, amcasının
serveti. Üstün bir başarıyı sadece Avrupai dış görünümleri almakta
gösterdi. Amcası ona selam verirken elini öpmesi için uzattığında havada
kalıyor, çünkü işe yaramaz genç Fransız tarzına göre yanağını uzatıyor.
Saçlarını İtalyan kralı Umberto gibi taramış, bıyığını Alman kayzeri
Wil-helm gibi uzatmış ve hassas cildi için Cold Cream kullanıyor.
Nihayet amcası öfkeden çatlayıp yeğenine şark ve garb konusunda bir ders
veriyor: 'Oğulcuğum, Şark Garbın hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğini
anladın mı ? Türk ve Frenk ahlakının birbirine taban tabana zıt olduğunu
anlamıyor musun ?
'Ters dönmüş dünya' modeline göre amca bu bağdaşmazlıkları bir dizi uzun
misallerle resmediyor: 'Bizde başını örtmek bir saygı ifadesidir,
Frenklerde tam tersi. Bizde hizmetçiler en alt katta oturuyorlar,
Frenk-lerde üst katlarda. Biz kilimleri ayaklarımızın altına koyuyoruz,
onlarsa duvara asıyorlar. Biz yemekte az konuşuyoruz ve yemeği çabuk
bitiriyoruz, onlar çok konuşuyorlar ve uzun yiyorlar. Bizde çocuklar
söze karıştıklarında büyük bir terbiyesizlik olarak görülüyor, onlarda
ise bu zekanın bir işareti sayılıyor. Bizde saat onikide sabah ya da
akşam, onlar da öğle ya da gece yarısı. Biz oturarak şarkı söylüyoruz,
onlar ayakta. Frenk yeni yıllarında şarapla zevkleniyorlar, bizde üzüntü
ayı Muharrem'de, on gün boyunca (Kerbela şehitlerini düşünerek) yeteri
kadar su içmeye cesaret edemiyoruz.'
Sıralama, mavi gözlerin iki kültür çevresindeki anlamını, yazının
istikameti ve telaffuzu, mektuplardaki tarihin atılacağı yer ve bıyığın
traş edilmesini de işliyor. Çoğu noktalarla amca Osmanlı hayat tarzının
Batılı etiketlerle dönüştürülmesine karşı direniş gösteriyor. Sondan
ikinci noktada, ilahi takdire boyun eğmeğe değiniyor: 'Bizde kadere rıza
göstermek bir erdemdir, onlarda tembellik olarak görülüyor.'
Anlatımdan anlaşıldığı gibi çekirdekten 'Eskitürk' Avrupai ilerlemenin
kör bir karşıtı değil, zira yeğenini fen bilimlerini öğrenmek için
Avrupa'ya gönderen kendisi. Şark-Garb dersinden sonra yeğeninden yine de
yararlı bir Osmanlı kulu yapabilmek için etkili bir tedbire başvuruyor.
O yeğenini Zonguldak'a madenci bir mühendisin yanına gönderiyor. Beş
sene sonra muvazeneli, sakin ve fakat halen biraz şaşkın yeğen oradan
geri dönüyor.
Anlatım Balkan savaşlarından önce (1912/1913) oluştu, fakat Türk
milliyetçilerinin bakışları gitgide daha fazla Anadolu’ya ve onun
yerüstü ve yeraltı kaynaklarına yönelmeye başlamıştı. Bu kaynaklar henüz
bütün demiryollarını, rıhtımları işleten Avrupalı şirketler tarafından
sömürülüyordu. 'Ulusal ekonomi' parolaydı, ve bu Türk siyasi düşüncesine
bugüne kadar kendi yağıyla kavrulmaya yönelen bir çizgi ka-zandırdı.
Seçici Batılılaşma
Böylece sadece 'dini kanadın' çoğu yazarının değil, fakat diğerlerini de
bugüne kadar meşgul eden seçici Batılılaşma konusuna gelmiş oluyoruz.
Batılılaşmanın Türk geleneklerine geniş çaplı bir saldırı olduğu ve
'Haremde piyano dersi ve Fransızca' ile yeterince tanımlanamayacağı ta
Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Türk aydınları tarafından kabul
ediliyordu. Japonya'nın Rusya'ya karşı zaferinden (1905) sonra bakışlar
asırlardır Türklerin korkulu muhalifini alt eden Asyalı güce çevrildi.
Çoğu Türkler Japonların halledilmeyen bir problemi çözdüklerine
inanıyorlardı: Onlar geleneksel ahlakı -aile bilinci, büyüklere karşı
saygı, anavatan için ölme bilinci- Batı'dan sadece yararlı ürün ve
kurumların alınmasıyla birleştirmişlerdi.
Bugüne kadar ulusal dindarların kutsal sütunlarından olan Mehmed Akif
Ersoy (1873-1936) 'Süleymaniye Camii'nin kürsülerinden aşağıya' yaptığı
siyasi hitabetlerinde bu 'küçük boylu büyük ulusun' adeta İslami
erdemlerini takdirle anıyordu. Japonlarda Mehmed Akif başarılı bir
seçici Batılılaşmanın pratikte mevcut örneğini tespit ediyordu:
'Medeniyet sadece teknik yönüyle ülkeye girebiliyordu. Bütün zararlı
soytarılıklar kapı dışarı edildi. Eğer Batılı ürünün bir değeri varsa,
içeriye sokulur. Bütün modayla ilgili değersiz şeyler gümrüğün
depolarında çürütülüyordu.'
Son Osmanlı döneminin ve yeni Cumhuriyetin Türkleri Batılı medeniyetten
transferleri belli bir ulusa ayrıcalık tanımadan gerçekleştiriyorlardı.
Tıbbi eğitim ve araştırma sırasıyla İtalyanlar, Fransızlar ve Alman
profesörler tarafından belirlendi. Genç mimarlar Paris ve Berlin'de
okudular ve orada öğretilen inşaat sanatındaki bir oryantalizme
kendilerini verdiler. Hukukçular İsviçre Medeni Kanunu'nun alınmasından
(1926) önce ve sonra Cenevre ve Lozan'a gittiler, ceza hukukçuları
Roma'da eğitim gördüler. Türk donanması 1914'e kadar İngiliz eğitimciler
tarafından yönetildi, orduda Almanlar tonu belirlediler, jandarmada
Fransızlar. İlköğretimin reformu dünya savaşından önce teftiş için üç
tane Avrupa devletine gönderilmiş İsmail Balta-cıoğlu tarafından
yapıldı. İkinci büyük üniversite reformunda (1933) Cenevreli pedagog
Albert Malche, belirleyici olan bilirkişi raporunu yazı.
Seçici Batılılaşmanın taraftarları sadece 'zararlı soytarılıklarla'
sağlam teknik ürünlerin ayırdedilmesiyle ilgilenmediler. Onlar Avrupa
Felsefesinin sızan zehirine karşı da uyarılarda bulundular. Başarılı
romancı Ahmed Midhat (1844-1912) mesela Schopenhauer ve Ludwig Büchner'e
bayılmıştı. Her iki öğretinin de birbirleriyle ilişkisinin olmadığını
fark edememişti. İslam'ın savunucuları Türk modernliğinde Avrupa'nın
bütün çağdaş düşünce okullarının (her ne kadar ikinci ve üçüncü elden de
olsa) aktarılmasını engelleyemediler. Atatürk teorik bir kafa olmasa da,
eseri Auguste Comte'un pozitivizmi ve Emile Dürkheim'ın din sos-yolojisi
olmaksızın çok zor tasavvur edilebilir.
Atatürk
1923'de, Mustafa Kemal Atatürk tarafından organize edilen direnişin
askeri zaferinden sonra, gitgide birçok işaret, galibin, Ahmet Hikmet'in
Amca'nın ağzından söylediği bütün şarki ruhla hesaplaşacak örneksiz bir
kültür devrimine karar verdiğini gösteriyordu. Türkler şapka
giymeliydiler ve -burası daha önemli bir nokta- selam verirken şapkayı
indirmeliydiler. Onlar neredeyse bin seneden beri özenle baktıkları
hattatlarının İslam dünyasının hayranlığını kazandıkları Arapça yazıyı
terkettiler. Avrupa hukukunun tamamının kopya edilmesi birkaç yıl
içinde bitmişti, Şeriatın geçerlilik alanı yıkanma ve ibadetlerle
ilgili asgari kültsel programa indirgendi. Kısa zaman içinde
'Kemalistler' olarak anılacak olan devrimcilerin popülizmi romantik
duygusallıklardan uzaktı. Öncü düşünürlerden biri olan Ziya Gökalp
(1876-1924) kısa bir ortak paydaya getirmişti: 'Biz halk için
çalışıyoruz, halkın işine gelsin gelmesin.'
Kemalizmin ideolojisi hiçbir kırmızı ya da yeşil kitapçıkta
özetlenmemiştir. Atatürkün düşünce dünyası yaptığı konuşmalar ve çeşitli
açıklamaların toplamından oluşmaktadır. 'Avrupa'ya taraf mı karşı mı'
sorusunda Atatürk çok açık. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilk
Cumhurbaşkanı seçildiğinde, Fransız muhabiri Maurice Pernot'a şu
açıklamayı yapmıştı: Ülkeler çeşitliler, fakat sadece bir tane medeniyet
var. Bir ulusun ilerlemesi için bu tek medeniyete katılmak zorunludur.'
Atatürk Sultan hükümetlerini, Türklerin Avrupalılarla kontaklarını
engellemekle suçluyordu. Ve bu, tek taraflı diplomatik ilişkiler
açısından bakıldığında reddedilemez bir gerçek.
Bugünkü Tükiye'de halen şu cümleye rastlanıyor: 'Ah keşke Atatürk (bu
kadar erken) ölmeseydi!' Buna karşılık olarak halefi İsmet İnönü'nün
(1884-1973) genç Türk elitlerinin Avrupaileşmesini var gücüyle devam
ettirdiğini söylemek lazım. İnönü'nün kültür politikası, klasik müziğin
devletin sesli yayınlarıyla zorunlu olarak yayılmasına çalışılmasını
düşünürsek, adeta otoriter çizgiler taşıyordu. Onun Eğitim Bakanı,
Goethe ödülü sahibi Hasan Ali Yücel, bir tercüme programıyla Batılı
klasikleri çevirerek geniş çaplı bir hümanist mirası geniş halk
dilimlerine açabildi.
Bu yeni hümanizmin temelindeki en çok enteresan edebi çiçeği eski
Anadolu mirasının keşfedilmesi teşkil etti. Mezkur okulun temsilcileri
-arkeologlar, filoziflar ve sanatçılar- için Anadolu, Türk fatihlerinin
kanlarıyla elde edilen bir mülkün isminden daha çok bir şey ifade
ediyor. Anadolu sadece bir tane değil, birçok kültürün atasıdır. Homer
-tercümanı Ezra Erhat (1915-1982) dilinden: 'Kültürlerin oluştuğu ve
birbirleriyle bağlandıkları bu topraklarda Anadolulu olarak doğduğumdan
dolayı çok mutluyum! Bu küçük bir mutluluk değil.' Ezra Erhat'ın
İstanbul'da dünyaya gelmesi, bir şey değiştirmez. Anadolu yeni, fakat
eski Türkiye için de bir eşanlam oldu.
1950'li yıllardan sonra Şark-Garb konusunun hiç de sonuna kadar
tartışılmadığı anlaşılmaya başlandı. Muhafazakar bir romancı ve yayıncı
olan Peyami Safa, Batı kültürünün yüksek değerlerini inkar etmiyordu,
lakin bu kültürün 19. yüzyılın ortasından beri büyük bir zihinsel kriz
içinde bulunduğunu ve böylece artık örneklik fonksiyonunu
üstlenemeyeceğini savunuyordu. Safa 1931'deki romanı 'Fatih-Harbiye'de,
İstanbulun iki semti olan muhafazakar-ahlaka bağlı Fatih ve Batılılaşmış
Harbiye'yi zıt ve aynı değerde olmayan dünyalar için mecaz olarak
kullanmıştı. Romandaki erkek ve kadın kişiliklerin çevreleri iki çeşitli
müzik kültürleriyle sunuluyor. 'Fatih-Harbiye' İslami televizyonlar ve
yazarlar tarafından 1990'lı yıllarda işlenen 'çürümüş Batı sağlam
olmayan gençliği tehdit ediyor' konusunun temel formunu veriyor.
'Dejenere' olmuş Batı
Ulusal dindarların mistik ucundaki öncü bir kişilik olan Necip Fazıl
Kısakürek (1904-1983) şöyle tespit ediyordu: 'Batı etikin ve inancın
merkezi olan ruhsal bir düzenden mahrumdur.' Ve devamında: 'Biz Türkler
çok daha fazla insani olan bir medeniyetin çocuklarıyız.'. Marksizmden
radikal İslam'a geçen şair İsmet Özel (doğum 1944) seçici Batılılaşma
modelini inkar edecek kadar bile ileri gidiyor: 'Avrupa bir makina
medeniyetidir. Ne zaman ki Hristiyanlıktan uzaklaştı, hemen putlara
tapan köklerine geri döndü.' Batı total olarak ya kabul ya da
rededilmeliymiş.
Türklerin, bugünkü Avrupa tartışmasında Avrupalı karşıtlarının
iddialarının aksine Montesquieu ve Rousseau'yu daha erken tanımış
olsalar bile, geleneksel ve modern Batı bilgisi konusunda dev bir
yeniden öğrenme ihtiyaçları bulunmaktadır. Akıllı yazar Nurullah Ataç da
1953'de şu soruyu sorarak konuyu bağlamıştı: 'Biz neden garbçılar
meydana getirmiyoruz ? Biz sadece bir tane Avrupa dilini öğrenmekle
yetiniyoruz. Biz Avrupa'yı bir bütün olarak algılamı-yoruz.' Bunu
Türkiye'nin AB-taraftarları da defterlerine yazmalılar ki, onlardan
bazılarının -en son eski Başbakan Mesut Yılmaz'ın- iddia ettiği gibi
Türkiye'nin 'Avrupa kültürleri içinde sağlam bir yeri'nin Anadolu'da
Antik dönemde büyük kişiliklerin dünyaya gelmesine ve Truva savaşının bu
topraklarda gerçekleşmesinden dolayı olduğunu savunuyorlar.
Prof. Dr. Klaus Kreiser, yazar ve yayıncı olarak Köln'de yaşamaktadır.
En son yayınlanan (Christoph K. Neumann ile birlikte) kitabı:
Türkiye'nin Küçük Tarihi, Stutgart 2003. |