Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 324 | Aralık  2005

                   

 

 


Ülkenin Ne Kadar Batılaşmaya İhtiyacı Var?

 

Klaus Kreiser

Neue Züricher Zeitung, 26.11.2004

Çev.: Kamil Cengiz

Eski bir Türk tartışmasına bakış

Bugün tıpkı son birbuçuk asırda olduğu gibi Türk aydınları -kaçınılmaz olan- Avrupalılaşmanın Türkiye'nin kaldırabileceği dozajı tartışıyorlar. Bakış açıları, Batı'nın değerlerini kısmen ve tamamen alma arasında değişiyor. Bu arada tartışma formları bütün süreç boyunca enteresan bir şekilde aynı kaldı.

Viyana ve Paris'teki diplomatik görevinden Osmanlı Başkenti İstanbul'a geri döndüğünde Mustafa Sami Efendi kaleme sarılmış ve izlenimlerini 'Avrupa Ri-salesi'nde toplamıştı. Mektubunun 1840 yılında basılmasıyla belli bir kamuoyuna ulaşmıştı. Bu kayda değer bir durumdu, zira Osmanlılarda yazılı elçi raporları 1700'den sonra rutin haline gelmişti. Avrupa'nın başkentlerinde kalıcı temsilcilikler 18. Yüzyılın sonlarında kurulmaya başlandı. Gerçi o zamana kadar bütün önemli devletlerin Boğaziçi'nde temsilcileri bulunuyordu, fakat Sultan, Viyana, Paris ya da Moskova'da işlerini halledip geri dönen elçilerle yetinmekteydi.

Avrupa'lı metropollerin Mustafa Sami tarafından yapılmış gerçekten de heyecanlı tasvirleri sadece Paris'deki rasathaneyle, Londra'nın caddelerindeki gaz lambarıyla ve bütün kıtadaki posta trafiğiyle ilgili gözlemleri içermiyor, bunun yanında tamamen samimi bir şekilde Avrupa'nın körler, sağırlar için sağlık kurumları ile ışıklı ve sıcak hastahanelerinin takdir edilmesini de kapsıyordu. Risale Avrupalı ülkelerin ekonomik ve askeri güçlerinin sebeplerinin ve iyi durumlarının değerlendirilmesiyle bitiyor.

Herkes bilmeli ki, Avrupa ülkelerinin düzenli durumları, Frengistan'ın ılımlı iklimine ya da topraklarının verimliliğine bağlanamaz. Kıta'da İtalya hariç aslında uygun iklim ve verimli toprağa sahip bir başka ülke yokmuş. Avrupa'nın refahının sebebini, Sami, halkın geniş bir şekilde eğitimli olmasında görüyor. Paris'te yük taşıyan herkes okuma yazma biliyor. Eğer Avrupa'nın bilim ve tekniği İslam ülkelerine bir yayılırsa, artık pahalı Avrupalı ithalatlara artık gerek kalmayacakmış. Şıngırdayan paralar Osmanlının vilayetlerinde dolaşımda olacak. O zaman harabeye dönüşen camiiler, köprüler ve hamamlar da yeniden inşa edilebilecek.

'Avrupa Risalesi'nin yazarı Osmanlı İmparatorluğu'na bilim ve teknik transferini nasıl tasavvur ettiğini yazmıyor. Ancak 19. Yüzyılın sonuna doğru Türk gezgincileri Avrupa'daki 'ilerlemenin sebeplerini' İslam ülkelerindeki 'çöküşün sebepleriyle' bağlantılandırıyorlar. Fransa güçlenen Almanya ile kıyaslanmaya başlanıyor, 1866 ve 1870'deki zaferleri kazanan Prusyalı okul üstadının konuşması alınıyor. Almanya'nın büyüyen prestiji Fransız dilinin rolünü çok az sınırlandırdı. Fransız dili ta 20. Yüzyılın ortalarına kadar Türkiye'nin Batı'yla karşılaşmasının kaçınılmaz aracı kalacaktı. Fransızca devlet okullarıyla, hristiyan tarikatlar tarafından işletilen öğretim kurumlarıyla ve özel derslerle dev imparatorluğun en ücra köşelerine kadar yayıldı. Sonunda gayri resmi bir ikinci resmi dile dönüştü. 1840'dan sonra öğrencilerin Avrupa'ya gönderilmesi merkezi bir konu teşkil etmeye başladı. Osmanlı topraklarında 19. yüzyılın sonuna doğru İstanbul'daki devlet üniversitesinin ve birkaç teknik ve tıbbi öğretim kurumunun yanında sadece iki tane yüksek öğretim kurumu bulunmaktaydı ki, bunlardan bir tanesi Beyrut'da Fransız Cizvit papazları tarafından, diğeri İstanbul'da Amerikan protestanları tarafından işletiliyordu. Yalnız, Birinci Dünya Savaşı esnasında İstanbul Üniversitesi, gönderilen Alman Profesörleri tarafından reforme edildi.

Cumhuriyet öncesi zamanda yabancı ülkelere yönelik burslar henüz 1878'de bağımsızlığına kavuşan küçük Bulgaristan'ın kıskançlıkla gözlemlenen çabalarıyla kıyaslandığında nisbeten az idi. Çoğu Osmanlı okumak için Fransa'ya ya da Fransızca konuşan İsviçre'ye gidiyordu. Bu gençlerin hepsi babalarının ve devletin beklentilerini yerine getirmiyordu, bazıları batıyordu ve diplomasız geri çağırılıyorlardı.

Şark ve Garb

Yazar Ahmed Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) bu tiplemeyi 'Yeğenim' adlı anlatımında çok tesirli bir şekilde betimledi. Hikayenin kahramanı beş sene oldukça dağınık 'araştırmalar'dan sonra Paris'den İstanbul'daki amcasının eski şehir evine geri dönüyor. 'Bitirdiği' tek şey, amcasının serveti. Üstün bir başarıyı sadece Avrupai dış görünümleri almakta gösterdi. Amcası ona selam verirken elini öpmesi için uzattığında havada kalıyor, çünkü işe yaramaz genç Fransız tarzına göre yanağını uzatıyor. Saçlarını İtalyan kralı Umberto gibi taramış, bıyığını Alman kayzeri Wil-helm gibi uzatmış ve hassas cildi için Cold Cream kullanıyor. Nihayet amcası öfkeden çatlayıp yeğenine şark ve garb konusunda bir ders veriyor: 'Oğulcuğum, Şark Garbın hiçbir zaman bir araya gelemeyeceğini anladın mı ? Türk ve Frenk ahlakının birbirine taban tabana zıt olduğunu anlamıyor musun ?

'Ters dönmüş dünya' modeline göre amca bu bağdaşmazlıkları bir dizi uzun misallerle resmediyor: 'Bizde başını örtmek bir saygı ifadesidir, Frenklerde tam tersi. Bizde hizmetçiler en alt katta oturuyorlar, Frenk-lerde üst katlarda. Biz kilimleri ayaklarımızın altına koyuyoruz, onlarsa duvara asıyorlar. Biz yemekte az konuşuyoruz ve yemeği çabuk bitiriyoruz, onlar çok konuşuyorlar ve uzun yiyorlar. Bizde çocuklar söze karıştıklarında büyük bir terbiyesizlik olarak görülüyor, onlarda ise bu zekanın bir işareti sayılıyor. Bizde saat onikide sabah ya da akşam, onlar da öğle ya da gece yarısı. Biz oturarak şarkı söylüyoruz, onlar ayakta. Frenk yeni yıllarında şarapla zevkleniyorlar, bizde üzüntü ayı Muharrem'de, on gün boyunca (Kerbela şehitlerini düşünerek) yeteri kadar su içmeye cesaret edemiyoruz.'

Sıralama, mavi gözlerin iki kültür çevresindeki anlamını, yazının istikameti ve telaffuzu, mektuplardaki tarihin atılacağı yer ve bıyığın traş edilmesini de işliyor. Çoğu noktalarla amca Osmanlı hayat tarzının Batılı etiketlerle dönüştürülmesine karşı direniş gösteriyor. Sondan ikinci noktada, ilahi takdire boyun eğmeğe değiniyor: 'Bizde kadere rıza göstermek bir erdemdir, onlarda tembellik olarak görülüyor.'

Anlatımdan anlaşıldığı gibi çekirdekten 'Eskitürk' Avrupai ilerlemenin kör bir karşıtı değil, zira yeğenini fen bilimlerini öğrenmek için Avrupa'ya gönderen kendisi. Şark-Garb dersinden sonra yeğeninden yine de yararlı bir Osmanlı kulu yapabilmek için etkili bir tedbire başvuruyor. O yeğenini Zonguldak'a madenci bir mühendisin yanına gönderiyor. Beş sene sonra muvazeneli, sakin ve fakat halen biraz şaşkın yeğen oradan geri dönüyor.

Anlatım Balkan savaşlarından önce (1912/1913) oluştu, fakat Türk milliyetçilerinin bakışları gitgide daha fazla Anadolu’ya ve onun yerüstü ve yeraltı kaynaklarına yönelmeye başlamıştı. Bu kaynaklar henüz bütün demiryollarını, rıhtımları işleten Avrupalı şirketler tarafından sömürülüyordu. 'Ulusal ekonomi' parolaydı, ve bu Türk siyasi düşüncesine bugüne kadar kendi yağıyla kavrulmaya yönelen bir çizgi ka-zandırdı.
Seçici Batılılaşma

Böylece sadece 'dini kanadın' çoğu yazarının değil, fakat diğerlerini de bugüne kadar meşgul eden seçici Batılılaşma konusuna gelmiş oluyoruz. Batılılaşmanın Türk geleneklerine geniş çaplı bir saldırı olduğu ve 'Haremde piyano dersi ve Fransızca' ile yeterince tanımlanamayacağı ta Birinci Dünya Savaşı'ndan önce Türk aydınları tarafından kabul ediliyordu. Japonya'nın Rusya'ya karşı zaferinden (1905) sonra bakışlar asırlardır Türklerin korkulu muhalifini alt eden Asyalı güce çevrildi. Çoğu Türkler Japonların halledilmeyen bir problemi çözdüklerine inanıyorlardı: Onlar geleneksel ahlakı -aile bilinci, büyüklere karşı saygı, anavatan için ölme bilinci- Batı'dan sadece yararlı ürün ve kurumların alınmasıyla birleştirmişlerdi.

Bugüne kadar ulusal dindarların kutsal sütunlarından olan Mehmed Akif Ersoy (1873-1936) 'Süleymaniye Camii'nin kürsülerinden aşağıya' yaptığı siyasi hitabetlerinde bu 'küçük boylu büyük ulusun' adeta İslami erdemlerini takdirle anıyordu. Japonlarda Mehmed Akif başarılı bir seçici Batılılaşmanın pratikte mevcut örneğini tespit ediyordu: 'Medeniyet sadece teknik yönüyle ülkeye girebiliyordu. Bütün zararlı soytarılıklar kapı dışarı edildi. Eğer Batılı ürünün bir değeri varsa, içeriye sokulur. Bütün modayla ilgili değersiz şeyler gümrüğün depolarında çürütülüyordu.'

Son Osmanlı döneminin ve yeni Cumhuriyetin Türkleri Batılı medeniyetten transferleri belli bir ulusa ayrıcalık tanımadan gerçekleştiriyorlardı. Tıbbi eğitim ve araştırma sırasıyla İtalyanlar, Fransızlar ve Alman profesörler tarafından belirlendi. Genç mimarlar Paris ve Berlin'de okudular ve orada öğretilen inşaat sanatındaki bir oryantalizme kendilerini verdiler. Hukukçular İsviçre Medeni Kanunu'nun alınmasından (1926) önce ve sonra Cenevre ve Lozan'a gittiler, ceza hukukçuları Roma'da eğitim gördüler. Türk donanması 1914'e kadar İngiliz eğitimciler tarafından yönetildi, orduda Almanlar tonu belirlediler, jandarmada Fransızlar. İlköğretimin reformu dünya savaşından önce teftiş için üç tane Avrupa devletine gönderilmiş İsmail Balta-cıoğlu tarafından yapıldı. İkinci büyük üniversite reformunda (1933) Cenevreli pedagog Albert Malche, belirleyici olan bilirkişi raporunu yazı.

Seçici Batılılaşmanın taraftarları sadece 'zararlı soytarılıklarla' sağlam teknik ürünlerin ayırdedilmesiyle ilgilenmediler. Onlar Avrupa Felsefesinin sızan zehirine karşı da uyarılarda bulundular. Başarılı romancı Ahmed Midhat (1844-1912) mesela Schopenhauer ve Ludwig Büchner'e bayılmıştı. Her iki öğretinin de birbirleriyle ilişkisinin olmadığını fark edememişti. İslam'ın savunucuları Türk modernliğinde Avrupa'nın bütün çağdaş düşünce okullarının (her ne kadar ikinci ve üçüncü elden de olsa) aktarılmasını engelleyemediler. Atatürk teorik bir kafa olmasa da, eseri Auguste Comte'un pozitivizmi ve Emile Dürkheim'ın din sos-yolojisi olmaksızın çok zor tasavvur edilebilir.

Atatürk

1923'de, Mustafa Kemal Atatürk tarafından organize edilen direnişin askeri zaferinden sonra, gitgide birçok işaret, galibin, Ahmet Hikmet'in Amca'nın ağzından söylediği bütün şarki ruhla hesaplaşacak örneksiz bir kültür devrimine karar verdiğini gösteriyordu. Türkler şapka giymeliydiler ve -burası daha önemli bir nokta- selam verirken şapkayı indirmeliydiler. Onlar neredeyse bin seneden beri özenle baktıkları hattatlarının İslam dünyasının hayranlığını kazandıkları Arapça yazıyı terkettiler. Avrupa hukukunun tamamının kopya edilmesi birkaç yıl içinde bitmişti, Şeriatın geçerlilik alanı yıkanma ve ibadetlerle ilgili asgari kültsel programa indirgendi. Kısa zaman içinde 'Kemalistler' olarak anılacak olan devrimcilerin popülizmi romantik duygusallıklardan uzaktı. Öncü düşünürlerden biri olan Ziya Gökalp (1876-1924) kısa bir ortak paydaya getirmişti: 'Biz halk için çalışıyoruz, halkın işine gelsin gelmesin.'

Kemalizmin ideolojisi hiçbir kırmızı ya da yeşil kitapçıkta özetlenmemiştir. Atatürkün düşünce dünyası yaptığı konuşmalar ve çeşitli açıklamaların toplamından oluşmaktadır. 'Avrupa'ya taraf mı karşı mı' sorusunda Atatürk çok açık. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet'in ilk Cumhurbaşkanı seçildiğinde, Fransız muhabiri Maurice Pernot'a şu açıklamayı yapmıştı: Ülkeler çeşitliler, fakat sadece bir tane medeniyet var. Bir ulusun ilerlemesi için bu tek medeniyete katılmak zorunludur.' Atatürk Sultan hükümetlerini, Türklerin Avrupalılarla kontaklarını engellemekle suçluyordu. Ve bu, tek taraflı diplomatik ilişkiler açısından bakıldığında reddedilemez bir gerçek.

Bugünkü Tükiye'de halen şu cümleye rastlanıyor: 'Ah keşke Atatürk (bu kadar erken) ölmeseydi!' Buna karşılık olarak halefi İsmet İnönü'nün (1884-1973) genç Türk elitlerinin Avrupaileşmesini var gücüyle devam ettirdiğini söylemek lazım. İnönü'nün kültür politikası, klasik müziğin devletin sesli yayınlarıyla zorunlu olarak yayılmasına çalışılmasını düşünürsek, adeta otoriter çizgiler taşıyordu. Onun Eğitim Bakanı, Goethe ödülü sahibi Hasan Ali Yücel, bir tercüme programıyla Batılı klasikleri çevirerek geniş çaplı bir hümanist mirası geniş halk dilimlerine açabildi.

Bu yeni hümanizmin temelindeki en çok enteresan edebi çiçeği eski Anadolu mirasının keşfedilmesi teşkil etti. Mezkur okulun temsilcileri -arkeologlar, filoziflar ve sanatçılar- için Anadolu, Türk fatihlerinin kanlarıyla elde edilen bir mülkün isminden daha çok bir şey ifade ediyor. Anadolu sadece bir tane değil, birçok kültürün atasıdır. Homer -tercümanı Ezra Erhat (1915-1982) dilinden: 'Kültürlerin oluştuğu ve birbirleriyle bağlandıkları bu topraklarda Anadolulu olarak doğduğumdan dolayı çok mutluyum! Bu küçük bir mutluluk değil.' Ezra Erhat'ın İstanbul'da dünyaya gelmesi, bir şey değiştirmez. Anadolu yeni, fakat eski Türkiye için de bir eşanlam oldu.

1950'li yıllardan sonra Şark-Garb konusunun hiç de sonuna kadar tartışılmadığı anlaşılmaya başlandı. Muhafazakar bir romancı ve yayıncı olan Peyami Safa, Batı kültürünün yüksek değerlerini inkar etmiyordu, lakin bu kültürün 19. yüzyılın ortasından beri büyük bir zihinsel kriz içinde bulunduğunu ve böylece artık örneklik fonksiyonunu üstlenemeyeceğini savunuyordu. Safa 1931'deki romanı 'Fatih-Harbiye'de, İstanbulun iki semti olan muhafazakar-ahlaka bağlı Fatih ve Batılılaşmış Harbiye'yi zıt ve aynı değerde olmayan dünyalar için mecaz olarak kullanmıştı. Romandaki erkek ve kadın kişiliklerin çevreleri iki çeşitli müzik kültürleriyle sunuluyor. 'Fatih-Harbiye' İslami televizyonlar ve yazarlar tarafından 1990'lı yıllarda işlenen 'çürümüş Batı sağlam olmayan gençliği tehdit ediyor' konusunun temel formunu veriyor.

'Dejenere' olmuş Batı

Ulusal dindarların mistik ucundaki öncü bir kişilik olan Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983) şöyle tespit ediyordu: 'Batı etikin ve inancın merkezi olan ruhsal bir düzenden mahrumdur.' Ve devamında: 'Biz Türkler çok daha fazla insani olan bir medeniyetin çocuklarıyız.'. Marksizmden radikal İslam'a geçen şair İsmet Özel (doğum 1944) seçici Batılılaşma modelini inkar edecek kadar bile ileri gidiyor: 'Avrupa bir makina medeniyetidir. Ne zaman ki Hristiyanlıktan uzaklaştı, hemen putlara tapan köklerine geri döndü.' Batı total olarak ya kabul ya da rededilmeliymiş.

Türklerin, bugünkü Avrupa tartışmasında Avrupalı karşıtlarının iddialarının aksine Montesquieu ve Rousseau'yu daha erken tanımış olsalar bile, geleneksel ve modern Batı bilgisi konusunda dev bir yeniden öğrenme ihtiyaçları bulunmaktadır. Akıllı yazar Nurullah Ataç da 1953'de şu soruyu sorarak konuyu bağlamıştı: 'Biz neden garbçılar meydana getirmiyoruz ? Biz sadece bir tane Avrupa dilini öğrenmekle yetiniyoruz. Biz Avrupa'yı bir bütün olarak algılamı-yoruz.' Bunu Türkiye'nin AB-taraftarları da defterlerine yazmalılar ki, onlardan bazılarının -en son eski Başbakan Mesut Yılmaz'ın- iddia ettiği gibi Türkiye'nin 'Avrupa kültürleri içinde sağlam bir yeri'nin Anadolu'da Antik dönemde büyük kişiliklerin dünyaya gelmesine ve Truva savaşının bu topraklarda gerçekleşmesinden dolayı olduğunu savunuyorlar.

Prof. Dr. Klaus Kreiser, yazar ve yayıncı olarak Köln'de yaşamaktadır. En son yayınlanan (Christoph K. Neumann ile birlikte) kitabı: Türkiye'nin Küçük Tarihi, Stutgart 2003.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...