Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 324 | Aralık  2005

                   

 

 


Türkiye Fransa Olur mu?

Hüseyin Alan

İlkin İran’da devrim olduğu zamanlarda, sonradan Cezayir’de gelişen olaylar üzerine Türkiye’de hep aynı kuşkular dile getiriliyor, hep aynı sorular soruluyordu; Türkiye İran gibi olur mu ya da Cezayir'e döner mi?.. Dile getirilirken bile dile getirenleri ürküten şey aslında; Türkiye'de de dinden hareketle, dine dayalı bir toplumsal hareket gelişir ve sonuçta 'mevcut laik rejim yıkılarak yerine bir din devleti kurulur mu' korkusundan kaynaklanıyordu. Öyle ya; yüzde doksan dokuzun Müslüman sayıldığı bir ülkede, bakarsınız bu iş oluverirdi. 1980'li yıllarda İran da gerçekleşen devrim dolayısı ile bu böyleydi. 1990'lı yıllarda ise Cezayir’de mahalli seçimlerin İslamcı cephe tarafından ezici bir çoğunlukla kazanılması üzerine, akabinde yapılacak genel seçimlerde İslamcıların iktidara geleceği ve mevcut diktatörlüğün yıkılacağı korkusu üzerine olaylar gelişti. Batılı ülkelerin desteği, yerel diktatörün askeri tedbirleri ve acımasız katliamlarıyla kendi halkını sindirmeye kalkışması sonucunda, toplumsal karışıklığın yaşanılması üzerine korku duyanların kâbusu başlamıştı. Çünkü oralarda başlayacak bir yangının, Müslüman coğrafyanın tümüne sıçraması mümkün ve gerçekçi idi. Bunun için, yangın başladığı yerde ve dağılmadan kontrol altına alınmaya çalışılmıştır. Neticede yangın çıktığı yerde kontrol edilmişse de, ateşin parlaklığı ve dumanı çevreyi sarmış, gören gözlere, hassas duyulara sahip olanları etkilemişti. Tam da o yıllarda, Türkiye de İslamcı olarak nitelenen ve İslam'ı politik söyleminde kullanan bir partinin kamuoyunda yükselen grafiği, bu parti adaylarının da yerel seçimlerde birkaç büyük ilde belediye başkanlıklarını kazanması, İslam'ın sahtesinin bile bu trendte yükselişe geçmesi, kuşkuları ve korkuları karabasana çevirmişti. Bütün bu olup biten o kargaşa ortamında, neler oluyor sorusu ortalığı kaplamış, nelerin olabileceği ile ilgili olarak da sıradan vatandaşın ve özellikle de laik yurttaşın kafası epey karıştırılmıştı.

Türkiye gerçekten de bir İran veya Cezayir olur mu idi? Burada meselenin önemi bakımından devlet ve toplum açısından iki taraflı algılanışını ve farklı yaklaşımını söz konusu edebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kendi hesabınca dini bir devlet olmaktan kurtulup, hilafeti kaldırarak laik bir cumhuriyet kurmaktan, devletin bekası ve güvenliğini Batı endeksli bir medeni rotaya oturtmaktan dolayı da çok daha iyi ve çağdaş bir düzen kurduğunu düşünen bir anlayışın sahibidir. Devlet toplum ilişkisini anayasal bir çerçeve ile muasır seviyede sağladığını ve böylece geri kalmışlıktan ve geri topluluklar arasından kurtulduğunu hesaplamıştır. Yeni kurulan ulus-devlet formunda ülkenin sosyo ekonomik yapısının daha milli ve ilerlemeci olduğunu kabul etmiş olurken, elde edilen her türden birikimi ise evvelkine nazaran daha insani ve özgürlükçü bir şekle soktuğunu varsaymıştır. Gururla sahiplenilen yeni durumda, kulluktan yurttaşlığa, ümmetçilikten millet'çiliğe, imparatorluktan modern ulus-devlete geçildiği öne sürülerek, yenilgiden kurtulduğunu, eskiyi atarak yaratılan yeni hedeflerin ve tasarlanan toplumsal yaşantının, çağdaş devletler arasında hak ettiği onurlu yeri böylece aldığını ise resmen kabullenmiş oluyordu. Zaten bu kabulünü her vesile ile dile getirmekten de çekinmemiştir. 1920'lerden bu yana yeni rejimin yani Cumhuriyetin, meşrulaştırılması ve yaygın kabullenişi anlamına gelen bildik şeylerin tekrarı, o görkemli bayram kutlamaları hep aynı kabullere yönelik olmuştur. Neredeyse dört neslin, okullarda tek tip eğitim metodu, pozitivist felsefi zihniyet ile elden geçirilmesine ve kitlelerin aynı hedefe yönlendirilmesine rağmen, nedense her fırsatta eskiye yönelik eleştiriler ve karalamalar da ihmal edilmez. Kıyaslamalar; rehber kılınan batılı devletler ve onların aldıkları her türden mesafeler yerine, geçmiş dönem baz alınarak yapılır. Bütün bu olup bitenlere Devlet katından bakılınca, yarışmada rakip olarak neden batılıların değil, geçmiş dönemin alınıyor olması, bu durumun geçmişten gelen psikolojik arka planına ayna tutmaktadır. O nedenle olmalı ki; devletin güvenlik konseptinde açıkça Batılılar ve oradan gelebilecek tehlikelere karşı bir stratejik anlayış değil, geçmişe özlem duyabilecek kendi toplumsal kesimleri veya mevcuttan çok daha iyi gelecek isteyenler tehlikeli bulunmuş ve resmi zihinler hep noktalara kodlanarak teyakkuzda kalmıştır.

Halk nezdinde ise bu durum daha başka şeyleri çağrıştırmaktadır. Dünya devleti rolü oynamış, büyük adamlık ne demek onu tatmış, imparatorluk bakiyesi kuşakların torunları, gururlu günlerini hafızalarında tutarak daha geniş hinterlandda hedef gütmeyi hep arzulamış ve bu nedenle de cumhuriyetin dar kalıplarına sığmayı, üretilen politikalardan tatmin olmayı bir türlü sağlayamamıştır. Yeni durumda kendilerine sunulan kimlik ve kültürle problem yaşayan toplumsal kesimler, doğruyu yanlışı pek ayırt etmeden önlerine açılan her pencereden sıçramayı hedeflemiş yahut en azından hayal etmiştir. Doğrusu hem yeni kurulan devletin hem de büyük işler başarmış halkın bu süreçte karşılıklı ilişkileri ve işleri hep zor olmuştur. Kabına sığmayan toplumu zorla sıkışık düzen yaşatan devletin resmi zihni, dönem dö-nem sertleşse de yukarıdan yapılan zorlamalarla bir yere varılamayacağını her zaman gördüğü için bu sertlik politikalarını uzun süre devam ettirememiştir. Enternasyonal ufuklar vadeden komünizm, koskoca Türk dünyasını arkasına almaya çalışan milliyetçilik ve bütün Müslümanların öncülüğüne soyunan İslamcılık taraftarları ve bu kesimlerin arayışları, bu rejimin dar sınırlarına sığmayacak kadar vizyon taşımışlardır. Bu akımların bir kısmının bile, yüz yıldır politik hayatta varolması, köklerinin derinlerde olduğunun göstergesi iken, türedi batıcıların toplumsal hayatta tutunamayacağının ve geleceğinin de olmadığının fiilen göstergesi olarak okunabilir. Milliyetçiliğin, kendini dindarlaştırarak yenileme, yaşatma ve yer tutma mecburiyeti ve çabası, komünizmin bütün dünyada yenilgiye uğramış olması batıcıları umutlandırmamalıdır. Hala büyük roller düşleyen ülke insanı bu fikirlere, doğru-yanlış perspektifinden daha ziyade, evrensel çapta ufuk çizdiği için kapıl-mışlardır. Hemen hepsi farklı amaçlar gütse de aynı hedefte hareket etmişlerdir. Şimdi ise; kapasitesi, taşıdığı potansiyeli, birikimi ve sahip oldukları imkânları ile, itibarı ile bu toplumda varolan Müslümanlık inancı, ne İran ne de Cezayir gibi olmayacaktır ama onların kurduğu hayallerin de çok ötesinde kuşatıcı ve öncü rolünü kendince ve bu bakımdan üstlenebilecektir. Bu millet, tarihte kısa bir tatile çıkmıştır ve hala da bu tatili sürdürmektedir. Her çağda insanlığa onurlu hayatlar yaşatan ve bu rolünü iyi-kötü her dönemde beceren İslam ümmeti ve bu Müslüman toplum, önüne dikilen kısır rejimlere o nedenle itibar etmemiş, batılıların kendilerine kazdığı mezarlara girmemiş ve fırsatını bulduğunda kendi kaderini çizmeyi her zaman becermiştir. Yeter ki, doğru ve sahih dini anlayışa ulaşsın ve öncülerini yakalasın… Hele ki, bütün dünyanın kendi anlayışları çerçevesinde bloklaşma yolunda hızla kat ettiği yolu gördükten ve yüz elli yıllık yenilginin nedenini nihayet kavradıktan ve çare olarak sunulan yolun da yanlışlığını fark ettikten sonra. Batılılar ve sayelerinde onlara aldanarak yanlış yerlerde yer tutanlar, bu toplumun kendi hafızasındaki tasarıda, kendi aralarındaki dev bloklaşmasında artık engel koyamayacak duruma düşmüşlerdir. Gönül ister ki, düşmanın zorlaması ve tahriki ile değil de bizzat kendi isteği ve iradesi ile önceden tasarladığı bir şekilde gerçekleşecek toparlanmayı becersin. Buradan da görüleceği üzere artık güneş doğmuş, ufuk aydınlanmaya başlamıştır. Uyuşturucu ve yönlendirici vazifesi gören iletişim araçları, eğitim faaliyetleri, sivil toplum hareketleri ve sanat çalışmaları bir başka açıdan alçak irtifada seyreden yöneticilerin sığlığını, öncülerin ürkekliğini apaçık ortaya çıkartmaya da yaramaktadır. Belli olmuştur ki, bizzat kendi yaptıklarından dolayı kâfirlerin korkulu rüyası gerçekleşecek ve Müslümanlar şartların zorlaması ile olsa da bir hatta, bir blokta bütünleşeceklerdir… Ne yazık ki anlatılmaya çalışılan bu durumu da öncelikle kâfirler gördüğü için, hem var güçleri ile İslam'ı terörle anlaşılır bir dine dönüştürmeye çabalıyor ve hem de dini algıyı değiştirmeye uğraşıyorlar…

İran devrimi ve Cezayir olayları nedeniyle gösterilen tepkiler, resmi taraflar açısından bir kaygıyı hatırlatırken, toplumsal kesimler açısından bir canlılığı ve kurtuluşu çağrıştırmaktadır. Benzer olaylar ve batılıların vahşet dolu işgal görüntüleri, var olan devletçikleri yüzyıl sonra yeniden değiştirme planları açığa çıktıkça, toplumların hafızasında var olan zihinsel çağrışımı tazeleyecektir. İslam dünyasına karşı gerçekleştirilen saldırı ve talan hareketleri, düne kadar batılı efendilerine dayanarak kurulan güvenli kaleleri birer birer düşürmektedir. Herkesin rahat görebileceği kadar kaba saba gerçekleşen bu saldırı ve yıkımların, güvenenlerin bile güvenlerini derinlerde alt üst etmiştir. Yerlerini sağlam görenlerin ve dolayısı ile Batıya güvenenlerin hayalleri, sürdürdükleri hedefleri artık resmen de çökmüştür. Çağdışı kalmış bağımsız ulus-devlet tasarımları ve yeryüzünde kendine ait bir coğrafyada egemen bir devlet olarak kalmak, artık başka şartları getirmiş, dayatmıştır. Ya o şartları görerek yeni ama kendinize ait konseptler oluşturmak zorundasınızdır ya da buraya kadar sayıp, yokolup gitmekle karşı karşıyasınızdır. Türkiye de bu şartlardan muaf de-ğildir ve etrafının çevrildiğini, çemberin daraldığını görmektedir. Yönetici elitin bu durumda çok fazla seçeneği de kalmamıştır. Güvendiği dağlara karlar yağdığını fark etmiş olmasına rağmen, tarihten gelen psikolojik travmaların etkisini kırmakta zorlanmaktadır. Bizce bu iş, buraya kadardır. Laik, seçkinci elitin hayalleri yıkılmış, söyleyecekleri bir şey kalmamış, yaptıkları ile yetinmek durumunda kalmıştır. Daha fazla zaman kaybettirmenin veya yanlış ittifaklarda direnmenin ise zararı büyütmekten başka sonuç doğurmayacağı artık bellidir…

Toplum rüştünü ispat etmiş, görüşleri sağlıklı, gelişmeleri okuyabilen ve tedbirlerini önceden a-labilen, kuşatıcı ve öncü kuşaklara muhtaçtır. Batı öğretili laik duruşlar iflas ederken bir başka açıdan USA damgalı yeni dini formu üretenler, düştükleri tuzakların farkında olmalıdırlar. Hiç olmazsa, hemen yanıbaşında duran, yüzyıllık hayalleri tükenen boynu bükük kardeşlerine bakarak durumu görmeli ve ibret almalılar. Bir yüzyılın daha kaybında rol almak, çağdaşlık aşkına nelerin kaybedildiğinin hesabını tutmak zorundadırlar. Bu ümmetin evladı Batılının kapısında köle olmaya, ikinci sınıf bir yaşantıya devam edemez. Elin gavuru bizim topraklarımızda, bizim kaynaklarımızla, hem de bizim çocuklarımızı kullanarak efendilik taslayamamalıdır. Yetmedi mi; kaybolan yıllar, heba edilen nesiller ve boşa çıkan umutlar?..

Fransa da gerçekleşen olayları bu bakımdan da doğru tahlil etmek, duygusallığa kapılmadan alınacak dersleri çıkartmak Müslümanlar için elzemdir. Kapitalizmin merkezlerinden birinde, medeniyet(!)in göbeğinde, görkemli modern kent örneklerinin dik alasında, batılı insan tarihinin kokusunun terütaze solunduğu Paris'te önemli şeyler oldu. Bizce olayların önemi, sosyal ve ekonomik değerlendirmelerden çok ötede insanlık adına utanç verici şeylerin bu biçimde açığa çıkmasındadır. Etrafa yayılan kokunun pisliği ve kesafeti; fakirliğin, dışlanmışlığın, göçmenliğin ve işsizliğin açığa çıkması ile bu duruma karşı gösterilen tepkide görülmelidir. Ama asıl kokunun kaynağı ve sebebi bunlar değildir; bu sonuçları açığa çıkaran zihinsel yapının, insan ve hayat anlayışının felsefi arka plandaki derinliğidir. Burada asıl görülmesi gereken, Batılı aklın normal sapkınlığı, müstağniliği ve müfsitliğidir. Bugüne kadar da cilalı söylemler, teknolojik üstünlüklerle ve beceri ile örtülebilen dünya görüşünün bizzat kendisidir. Olayların ortaya çıkarttığı bu durum, bu tür bir insanın kendini ele verdiği, açığa çıkarttığı, gizlenemeyecek kadar da göze batırdığı kendi gerçeğidir. Aydınların ve resmi söylemlerin aldandığı, fark etmediği şey ise; literatür farkından, tarihi süreçte üretilen zihni birikimden ve o birikimin ürettiği ürünlerden kaynaklanan anlam farkıdır. Batılı bir zihnin bireyi, bu bireye tanınan özgürlükler, sınıfsal gerçeklik, eşyaya bakış, evren yorumu, toplum anlayışı ve tecrübesi ile bizlerde kökleşen insan tanımı, bu insanın hak ve sorumlulukları, evren yorumu ve nihayet toplumsal tasarım anlayışının ve tecrübesinin uzlaşmaz zıtlığı dolayısı ile derinlerde yatan felsefi anlamlar dünyasıdır. Arada, insanlık tanımlaması, tarihi yorum, anın insanileştirilmesi, insanlararası ilişkiler, gelecek kavrayışları ve güç tanımlaması ve kullanılmasında, derinlikli uçurumlar vardır.

Eski Yunan felsefesi, Roma'nın içselleştirdiği kadim kültürlerden oluşturduğu medeniyeti ve Protestanlaştırılan Hıristiyan kültürü ile harmanlanan insan-toplum-eşya-evren algısının aydınlanma dönemi ile tescillenerek tamamlanan zirvede dinden, kutsaldan ve Allah'tan koparak veya kendince yeniden yorumlayarak kendine ait çok geniş bir özgürlük alanı fetheden Batılı insan türümüz, ipinden kopan boğalar misali saldırgan ve vahşi olmuştur. Dini kurallardan, toplumsal teamüllerden ve geleneksel bağlardan kurtulan bu vahşi adam, artık eski adam değildir. Kuralsız, asli değerden yoksun ama yeniden ürettiği sapkın değerlerle kuşanmış bu yeni adam, büyük bir macera peşinde, azgın cesareti ile yeryüzünü soyup talan ederek zenginleşti. Onun için tek değer, yeryüzü cennetini sağlayan maddi kazanımlardı. Teknolojiyi üretimde kullanarak sanayi devrimini gerçekleştirip devasa üretim hacmi ile başka bir kent ve toplumsallık üretti. Üretim, istihdam, pazarlama, ulaşım, reklâm, tüketim derken elde ettiği sermaye birikimini finans dalavereleri ile politik ve askeri üstünlüğünde kullanarak sömürüyü derinleştirdi. Kapitalist zihin, yapısal olarak azgın, kârdan başka bir şey düşünmeyen bir algıya sahiptir. Kârlılığın olmadığı bir alanda kapitalizm yoktur. Kârlılığın düştüğü yerde ise yeni politikalar geliştirerek soygunu devam ettirir. Zenginliğini ve yeni azgınlığını askeri sahadaki üstünlüğüne dayanarak insanlık dışı uygulamalarla devam ettirince artık bütün karalar ve denizlerin hâkimi gibiydi. O günkü şartlarda karşı koyulamaz bir güce kavuşmuş ama bu güce de prestij etmiştir. Sonunda arzın üzerinde yaşayanları, kendisine köle statüsü ile hizmet etmesi gereken 'insan artıkları' mesabesine indirgemiştir. Zorbalığının devamı, kadim kültürlerle rekabete dayandığında insanlık tarihini, benzeri anlayışın eseri olarak başka bir şekilde ama sapkınca yorumlayıp yutturmuş ve böylece yapıp ettikleri ile kendi meşruiyetini sağlamayı başarmıştır.

Batılı modern zihnin en meşhur kuramcılarından, kendisi de Fransız olan Sartre; insanlığı iki bölüme ayırır: tarihsel toplumlar ve tarihsel olmayan toplumlar. Tarihsel olmayanları; ilkel, yabani, bilinçsiz ve düşünme yeteneğinden yoksun, idare edilmesi gereken zavallılar olarak niteler... Tarihsel olanları ise; uygar, bilinçli, üretme ve düşünme yeteneği olanlardır. Kendi toplumuna benzemeyen bütün toplumları neredeyse birer hayvan sürüsü olarak değerlendirir… Bu zihinsel arka planda, güce tapınarak kurulan yeni düzende kendileri efendi diğerleri 'aşağılık köleler' olarak yaftalanacaktır… Kölelere de bir takım özgürlükler tanınacaktı elbette; ama sınırları kölelikle çevrili olarak ve efendinin lütfedip tolere ettiği kadarı ile. Hoşgörü, diyalog, her türden özgürlükler, siyasal katılım ve benzeri haklar, sınırları belirli çerçevede olmak kaydı ile yukarıdan aşağıya, efendiden köleye, güçlüden zayıfa doğru bağışlanmış şeyler olarak…

Kapitalist zihin, yakaladığı zenginlik ile görkemli kentler kurdu. Kentlerin kuruluş tasarımında, geniş ana bulvarlarla çevrili devasa yapılar oluşturuldu. Burjuva sınıfının ve avanesinin rahat yaşayacağı, güzel görüntülü yerlerle donatıldı. Gücün ve zenginliğin göstergesi sayılan dev yapılarla kent merkezleri oluşturulurken varoşlar olarak nitelenerek kent çevresi zenginlerin hizmetini görmesi gereken ama ortalıkta çok göze batmaması gereken zavallı yığınlarla dolduruldu. Asayişi bozması muhtemel aç yığınların muhtemel isyanlarını, yetkileri çokça verilmiş polisler, anında uygulamaya konan kanunlarla gerçekleştirdiler. Kurulan modern devlet sisteminde, kentte yaşayan her kişiyi, total kuşatmalarla, bir bakışta her şeyini kontrol edilebildiği kayıtlarla takip ettiler. Eski dönemlerde başka ülkeleri işgal ederek hizmetçi istihdamını çözerken, şimdilerde kendi ülke insanını yoksun bırakarak çözmekte mahirleştiler. Bundan dolayı Batılı ülkelerin kendi içlerinde giderek artan oranda yoksullar türemektedir. Kapitalist, üretimini satın alabilecek kadar hizmetçilerine sadaka verirken, her suça ağır ekonomik cezalar vererek hem itaati hem de başkaldırıyı engellemeyi başarmıştır. Kölelerden istenen, kanunlara riayet, lütfedenlere teşekkür, efendilerine kulluk etmekti… Kapitalist mantıkla kurulan düzende, herkes hak ettiği getiriyi yakalamalıdır. Ama bu herkes tanımlamasında, köylü ve işçiler, göçmen ve yabancı uyruklular ve onların aileleri yoktur. Onlara takdir edildiği kadar nimet sunulur. Onlar da kendilerine sunulduğu ile yetinmek zorundadırlar…

Avrupa, ABD'nin biraz gerisinden gelen anlayışla hala sosyal devlet anlayışını muhafaza etmektedir. Marksist ideolojinin muharriki ile geliştirilen sosyal devlet anlayışları artık dönemini kapatmıştır. Avrupa'nın sosyal devlet anlayışının bugünlere taşınmasındaki ve yapılanların gizlenmesindeki önemli sebeplerden birisi; bugüne kadar sürdüregeldiği sosyal politikaları idi. Artık Avrupa zenginliğinin tükenmekte oluşu bir gerçektir. Üstelik onlar yeni sömürge alanları bulamadığı, askeri bakımdan geri kaldığı, zenginlik kaynağı üretemediği için de sıkıntılıdır. Nüfus planlaması ile öngörülen çözümler kısa dönemde sonuç verirken bu defa uzun vadede nüfusun tükenmesi gibi korkunç bir akıbet ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile eski sosyal devlet uygulaması, iflasın eşiğindedir. Avrupa burjuvasının kölelerine verebileceği miktar giderek azalmaktadır. Buna karşılık ABD yeni alanlar bulmasına, yeni kaynaklar üretmesine rağmen tam bir kapitalist anlayışla, küresel politikaları ile elde ettiği bütün her şeyi kendisine ayırırken, diğerlerine işin bahşişi düşmektedir. Buna rağmen ABD, kendi yurttaşlarının büyük bir kısmını başından beri sefil bir hayat yaşamaya mahkûm etmiştir. 1990'lı yılların hesabı ile 70 milyon Amerikalı, günlük bir doların altında bir gelirle yaşamaya mahkûmdur. Sermaye ve etnik ırkçılık uygulamaları karşısında oluşan tepkiler, kuralların, artırılmış polis yetki ve gücünün vahşeti ile ancak sindirilebilmektedir. Varoşlar denen fakirlik gettoları, başka bir dünyalının halini andırır görüntülerdir.

Kapitalizmin yapısal problemi, Avrupa'da daha yeni ama minik bir itirazla karşılaşmıştır. Bu isyanların geç kaldığı bile söylenebilir. Kurulan düşlerin, arzu edilen hedeflerin ve uğruna koşturulan hayallerin sahteliği daha yeni fark edilmektedir. Yüz milyonlarca insanın protestolarla dünya ticaret merkezlerini ve toplantılarını hedef alan protestoları, savaş karşıtı direnişleri ve buna ilave olarak çevrecilik hareketlenmeleri, bu itirazların şimdilik canlı tutulduğu alanlardır. Yine Batıdan kaynaklanan bu yeni tür olayları yanlış okumalar bizleri aldatmamalıdır. Blair'in, savaş karşıtlarına karşı televizyonlarda yaptığı; 'sahip olduğunuz refah seviyesini korumak için bu acımasız ve haksız savaşı yürütmek zorundayız', tarzındaki konuşmaları ile sokaktaki İngilizleri bir anda evlerine ve işlerine döndürebilmesi dikkatlice yorumlanmalıdır. Burada itirazların ve protestoların altında yatan bir ideolojiden bahsetmiyoruz. Avrupalının ideolojileri ve insanca bir düzen kurma hayallerini tükettiğinden ve bunun nedenlerinden bahsediyoruz. İleride, saptırılması, sindirilmesi veya çok az bir rüşvetle ikna edilmesi mümkün çıkışlardan bahsediyoruz. Irkçılık ve yabancı düşmanlığı, bu olayların 'şimdilik' kaydı ile adı böyle konmuş muhalefet hareketleridir. İlerilerde, olaylar tamamen sosyo ekonomik başkaldırılara gebedir. İşte o zaman söylenmeye çalışılanlar anlaşılır olacaktır. Özetle söylemeye çalıştığımız şey, liberal kapitalist anlayışın ve onların önerdikleri insan hak ve özgürlükleri ile donatılmış siyasal rejimlerin gecikmiş iflaslarıdır. Kapitalist-liberal aklın yapısal sorunlarıdır. Öne sürülen sahte yorum ve alternatif anlayışların, tantanalı kavramların, cicili sloganların ham hayal olduğunu böylece ortaya koymaya çabalıyoruz. İnsanlığın aydınlanma ile peşine düştüğü, aldatılarak bugünlere getirildiği çağdaş, uygar değerlerin aslında insanlığı mahvettiğinden bahsediyoruz.

Bütün bir yeryüzünün sömürü alanlarına dönüş-türüldüğü, farklı tüm kültürlerin yok edildiği, yerel hayat tarzlarının yürürlükten kaldırıldığı, iki dünya savaşındaki paylaşım hesabından bütün dünyayı alt üst eden zihniyetten, Nagazaki ve Hiroşima'yı, attığı atom bombası ile canlı türünden ne varsa yok eden kibirlilikten, onlarca ihtilal ve yüzlerce ayaklanmayı gerçekleştirerek kendi ülke insanlarını birbirine düşürüp düşman kılarak zavallılaştıran bir barbarlıktan, dünyanın %80'ini açlığa, çaresizliğe ve sefil bir hayata mahkûm eden bir ideolojiden ve bu ideolojinin vahşetinden ko-nuşuyoruz. Doyumsuz vahşi ihtirasları ile ekolojik dengeyi bozan, dünyayı yaşanılır olmaktan çıkartıp cehenneme döndüren bir insandan ve bu insanın akıl yapısından bahsediyoruz… O nedenle, aynı kafadarların uygulamaları olan Fransa'daki olup bitenler daha işin başlangıcıdır. Bu işin gözüken tarafı, mızrağın çuvala sığmayan kısmıdır. Eninde sonunda olması gereken fakat geç kalmış olan bir durumdur. Daha beterleri, daha vahşileri gelecektir. Bakalım, Roma devri gladyatörleri ve köleleri gibi mi neticelenir yoksa başka türlü bir yol mu bulur?

Türkiye Fransa gibi olur mu? Bir Doğulu olarak, ayrı bir medeniyetin ürünü olarak ve tabii ki bir Müslüman olarak derinden kaygı duymakta kendimi haklı buluyorum. Islahat hareketleri ile başlayan, Cumhuriyet ile neticelenen ve günümüze değin süren süreçte seçilen hedef, Batılı değer yargılarının ördüğü bir yaşam biçimidir. Laiklik anlayışından, kılık kıyafete, kurum ve kuruluşlardan mevzuata kadar Türkiye resmi olarak Fransa'dır. Toplum nezdinde insanlarımızın bilmediği şey ise, Fransa ve benzeri devletlerin görünmeyen, gösterilmeyen tarafıdır. Bir şans olarak AB müzakereleri sürecinde açığa çıkabilecek zihniyet farklılığı ve oradan kaynaklanan yaşam biçimi, bir başka açıdan karşılaşmayı gerçekleştirecek, farklılığı yüzleştirecektir… Fransa da ortaya çıkan, şimdilik az bir hasarla, küçük bir rüşvetle atlatılan olaylar gelecekte çok daha büyük olaylara gebe bir durumdur. Oysa coğrafyamızda, Müslüman toplumların hiç tanımadığı, anlam dünyasında hiç yer almayan, sermayenin belirlediği sınıfsal ve ırksal yaklaşımlar daha yeni filizlenerek ortaya çıkmaktadır. Kapitalist, liberal burjuva'nın mantık kurgusu, insan anlayışı ve toplumsal düzeni bu tafralarda gözlerden saklandığı için böyle bilinmez, algılanmazdı. Hakikatin bu tarzda gözükmesi toplumumuz için bir şanstır…

Medine, Şam, Bağdat, Endülüs, Tahran, İstanbul gibi Müslümanların kurdukları şehir, şehirleşme kültürü, ötekilerden çok farklı anlayışlarla kurulmuşlardır. Yönetimi, şehirciliği, mimarisi, barınma, beslenme, şehirliler arasındaki ilişkiler de keza çok farklı işleyişi gösterir. Servetin elde edilişi, iktidar ve serveti kullanma politikaları, fakirlik ve yoksulluğun çok farklı bir şekilde karşılanışı henüz zihinlerde tazedir… Son yıllarda ortaya çıkan zihinsel değişim ürünü olan liberal insanlar ve onların davranış kalıpları ile ancak yeni fark edilen ilişki biçimleri farklılığı sergilemede görünür olmaya başlamıştır. Öyleyse, tarihten ve inançlarından aldığı potansiyeli ve sahip olduğu enerjisi olan biz Müslümanlara çok işler düşmektedir. Zor mudur evet, imkânsız mıdır, işte buna hayır. Derinliklerinde kulluğunu hatırlayan, yaşamını bir imtihan sayan, ahiret de her şeyin hesabını vereceğini bilen, yapıp ettiklerinin tamamının kayıt altına alındığına inanan ve Allah'ı ilah ve Rab kabul ederek hayatı kuran ve Allah'ın kullarına öyle davranan güzel insanlar için gaile yoktur. Gücü, kapasitesi neye ne kadar yetiyorsa, o kadar sorumluluk üstlenen ve ona göre strateji uygulayan emin kullara insanlığın ihtiyacı vardır. Hadi bakalım, kolay gelsin…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...