|

Türkiye Fransa Olur mu?
Hüseyin Alan
İlkin
İran’da devrim olduğu zamanlarda, sonradan Cezayir’de gelişen olaylar
üzerine Türkiye’de hep aynı kuşkular dile getiriliyor, hep aynı sorular
soruluyordu; Türkiye İran gibi olur mu ya da Cezayir'e döner mi?.. Dile
getirilirken bile dile getirenleri ürküten şey aslında; Türkiye'de de
dinden hareketle, dine dayalı bir toplumsal hareket gelişir ve sonuçta
'mevcut laik rejim yıkılarak yerine bir din devleti kurulur mu'
korkusundan kaynaklanıyordu. Öyle ya; yüzde doksan dokuzun Müslüman
sayıldığı bir ülkede, bakarsınız bu iş oluverirdi. 1980'li yıllarda İran
da gerçekleşen devrim dolayısı ile bu böyleydi. 1990'lı yıllarda ise
Cezayir’de mahalli seçimlerin İslamcı cephe tarafından ezici bir
çoğunlukla kazanılması üzerine, akabinde yapılacak genel seçimlerde
İslamcıların iktidara geleceği ve mevcut diktatörlüğün yıkılacağı
korkusu üzerine olaylar gelişti. Batılı ülkelerin desteği, yerel
diktatörün askeri tedbirleri ve acımasız katliamlarıyla kendi halkını
sindirmeye kalkışması sonucunda, toplumsal karışıklığın yaşanılması
üzerine korku duyanların kâbusu başlamıştı. Çünkü oralarda başlayacak
bir yangının, Müslüman coğrafyanın tümüne sıçraması mümkün ve gerçekçi
idi. Bunun için, yangın başladığı yerde ve dağılmadan kontrol altına
alınmaya çalışılmıştır. Neticede yangın çıktığı yerde kontrol edilmişse
de, ateşin parlaklığı ve dumanı çevreyi sarmış, gören gözlere, hassas
duyulara sahip olanları etkilemişti. Tam da o yıllarda, Türkiye de
İslamcı olarak nitelenen ve İslam'ı politik söyleminde kullanan bir
partinin kamuoyunda yükselen grafiği, bu parti adaylarının da yerel
seçimlerde birkaç büyük ilde belediye başkanlıklarını kazanması,
İslam'ın sahtesinin bile bu trendte yükselişe geçmesi, kuşkuları ve
korkuları karabasana çevirmişti. Bütün bu olup biten o kargaşa
ortamında, neler oluyor sorusu ortalığı kaplamış, nelerin olabileceği
ile ilgili olarak da sıradan vatandaşın ve özellikle de laik yurttaşın
kafası epey karıştırılmıştı.
Türkiye gerçekten de bir İran veya Cezayir olur mu idi? Burada meselenin
önemi bakımından devlet ve toplum açısından iki taraflı algılanışını ve
farklı yaklaşımını söz konusu edebiliriz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
kendi hesabınca dini bir devlet olmaktan kurtulup, hilafeti kaldırarak
laik bir cumhuriyet kurmaktan, devletin bekası ve güvenliğini Batı
endeksli bir medeni rotaya oturtmaktan dolayı da çok daha iyi ve çağdaş
bir düzen kurduğunu düşünen bir anlayışın sahibidir. Devlet toplum
ilişkisini anayasal bir çerçeve ile muasır seviyede sağladığını ve
böylece geri kalmışlıktan ve geri topluluklar arasından kurtulduğunu
hesaplamıştır. Yeni kurulan ulus-devlet formunda ülkenin sosyo ekonomik
yapısının daha milli ve ilerlemeci olduğunu kabul etmiş olurken, elde
edilen her türden birikimi ise evvelkine nazaran daha insani ve
özgürlükçü bir şekle soktuğunu varsaymıştır. Gururla sahiplenilen yeni
durumda, kulluktan yurttaşlığa, ümmetçilikten millet'çiliğe,
imparatorluktan modern ulus-devlete geçildiği öne sürülerek, yenilgiden
kurtulduğunu, eskiyi atarak yaratılan yeni hedeflerin ve tasarlanan
toplumsal yaşantının, çağdaş devletler arasında hak ettiği onurlu yeri
böylece aldığını ise resmen kabullenmiş oluyordu. Zaten bu kabulünü her
vesile ile dile getirmekten de çekinmemiştir. 1920'lerden bu yana yeni
rejimin yani Cumhuriyetin, meşrulaştırılması ve yaygın kabullenişi
anlamına gelen bildik şeylerin tekrarı, o görkemli bayram kutlamaları
hep aynı kabullere yönelik olmuştur. Neredeyse dört neslin, okullarda
tek tip eğitim metodu, pozitivist felsefi zihniyet ile elden
geçirilmesine ve kitlelerin aynı hedefe yönlendirilmesine rağmen,
nedense her fırsatta eskiye yönelik eleştiriler ve karalamalar da ihmal
edilmez. Kıyaslamalar; rehber kılınan batılı devletler ve onların
aldıkları her türden mesafeler yerine, geçmiş dönem baz alınarak
yapılır. Bütün bu olup bitenlere Devlet katından bakılınca, yarışmada
rakip olarak neden batılıların değil, geçmiş dönemin alınıyor olması, bu
durumun geçmişten gelen psikolojik arka planına ayna tutmaktadır. O
nedenle olmalı ki; devletin güvenlik konseptinde açıkça Batılılar ve
oradan gelebilecek tehlikelere karşı bir stratejik anlayış değil,
geçmişe özlem duyabilecek kendi toplumsal kesimleri veya mevcuttan çok
daha iyi gelecek isteyenler tehlikeli bulunmuş ve resmi zihinler hep
noktalara kodlanarak teyakkuzda kalmıştır.
Halk nezdinde ise bu durum daha başka şeyleri çağrıştırmaktadır. Dünya
devleti rolü oynamış, büyük adamlık ne demek onu tatmış, imparatorluk
bakiyesi kuşakların torunları, gururlu günlerini hafızalarında tutarak
daha geniş hinterlandda hedef gütmeyi hep arzulamış ve bu nedenle de
cumhuriyetin dar kalıplarına sığmayı, üretilen politikalardan tatmin
olmayı bir türlü sağlayamamıştır. Yeni durumda kendilerine sunulan
kimlik ve kültürle problem yaşayan toplumsal kesimler, doğruyu yanlışı
pek ayırt etmeden önlerine açılan her pencereden sıçramayı hedeflemiş
yahut en azından hayal etmiştir. Doğrusu hem yeni kurulan devletin hem
de büyük işler başarmış halkın bu süreçte karşılıklı ilişkileri ve
işleri hep zor olmuştur. Kabına sığmayan toplumu zorla sıkışık düzen
yaşatan devletin resmi zihni, dönem dö-nem sertleşse de yukarıdan
yapılan zorlamalarla bir yere varılamayacağını her zaman gördüğü için bu
sertlik politikalarını uzun süre devam ettirememiştir. Enternasyonal
ufuklar vadeden komünizm, koskoca Türk dünyasını arkasına almaya çalışan
milliyetçilik ve bütün Müslümanların öncülüğüne soyunan İslamcılık
taraftarları ve bu kesimlerin arayışları, bu rejimin dar sınırlarına
sığmayacak kadar vizyon taşımışlardır. Bu akımların bir kısmının bile,
yüz yıldır politik hayatta varolması, köklerinin derinlerde olduğunun
göstergesi iken, türedi batıcıların toplumsal hayatta tutunamayacağının
ve geleceğinin de olmadığının fiilen göstergesi olarak okunabilir.
Milliyetçiliğin, kendini dindarlaştırarak yenileme, yaşatma ve yer tutma
mecburiyeti ve çabası, komünizmin bütün dünyada yenilgiye uğramış olması
batıcıları umutlandırmamalıdır. Hala büyük roller düşleyen ülke insanı
bu fikirlere, doğru-yanlış perspektifinden daha ziyade, evrensel çapta
ufuk çizdiği için kapıl-mışlardır. Hemen hepsi farklı amaçlar gütse de
aynı hedefte hareket etmişlerdir. Şimdi ise; kapasitesi, taşıdığı
potansiyeli, birikimi ve sahip oldukları imkânları ile, itibarı ile bu
toplumda varolan Müslümanlık inancı, ne İran ne de Cezayir gibi
olmayacaktır ama onların kurduğu hayallerin de çok ötesinde kuşatıcı ve
öncü rolünü kendince ve bu bakımdan üstlenebilecektir. Bu millet,
tarihte kısa bir tatile çıkmıştır ve hala da bu tatili sürdürmektedir.
Her çağda insanlığa onurlu hayatlar yaşatan ve bu rolünü iyi-kötü her
dönemde beceren İslam ümmeti ve bu Müslüman toplum, önüne dikilen kısır
rejimlere o nedenle itibar etmemiş, batılıların kendilerine kazdığı
mezarlara girmemiş ve fırsatını bulduğunda kendi kaderini çizmeyi her
zaman becermiştir. Yeter ki, doğru ve sahih dini anlayışa ulaşsın ve
öncülerini yakalasın… Hele ki, bütün dünyanın kendi anlayışları
çerçevesinde bloklaşma yolunda hızla kat ettiği yolu gördükten ve yüz
elli yıllık yenilginin nedenini nihayet kavradıktan ve çare olarak
sunulan yolun da yanlışlığını fark ettikten sonra. Batılılar ve
sayelerinde onlara aldanarak yanlış yerlerde yer tutanlar, bu toplumun
kendi hafızasındaki tasarıda, kendi aralarındaki dev bloklaşmasında
artık engel koyamayacak duruma düşmüşlerdir. Gönül ister ki, düşmanın
zorlaması ve tahriki ile değil de bizzat kendi isteği ve iradesi ile
önceden tasarladığı bir şekilde gerçekleşecek toparlanmayı becersin.
Buradan da görüleceği üzere artık güneş doğmuş, ufuk aydınlanmaya
başlamıştır. Uyuşturucu ve yönlendirici vazifesi gören iletişim
araçları, eğitim faaliyetleri, sivil toplum hareketleri ve sanat
çalışmaları bir başka açıdan alçak irtifada seyreden yöneticilerin
sığlığını, öncülerin ürkekliğini apaçık ortaya çıkartmaya da
yaramaktadır. Belli olmuştur ki, bizzat kendi yaptıklarından dolayı
kâfirlerin korkulu rüyası gerçekleşecek ve Müslümanlar şartların
zorlaması ile olsa da bir hatta, bir blokta bütünleşeceklerdir… Ne yazık
ki anlatılmaya çalışılan bu durumu da öncelikle kâfirler gördüğü için,
hem var güçleri ile İslam'ı terörle anlaşılır bir dine dönüştürmeye
çabalıyor ve hem de dini algıyı değiştirmeye uğraşıyorlar…
İran devrimi ve Cezayir olayları nedeniyle gösterilen tepkiler, resmi
taraflar açısından bir kaygıyı hatırlatırken, toplumsal kesimler
açısından bir canlılığı ve kurtuluşu çağrıştırmaktadır. Benzer olaylar
ve batılıların vahşet dolu işgal görüntüleri, var olan devletçikleri
yüzyıl sonra yeniden değiştirme planları açığa çıktıkça, toplumların
hafızasında var olan zihinsel çağrışımı tazeleyecektir. İslam dünyasına
karşı gerçekleştirilen saldırı ve talan hareketleri, düne kadar batılı
efendilerine dayanarak kurulan güvenli kaleleri birer birer
düşürmektedir. Herkesin rahat görebileceği kadar kaba saba gerçekleşen
bu saldırı ve yıkımların, güvenenlerin bile güvenlerini derinlerde alt
üst etmiştir. Yerlerini sağlam görenlerin ve dolayısı ile Batıya
güvenenlerin hayalleri, sürdürdükleri hedefleri artık resmen de
çökmüştür. Çağdışı kalmış bağımsız ulus-devlet tasarımları ve yeryüzünde
kendine ait bir coğrafyada egemen bir devlet olarak kalmak, artık başka
şartları getirmiş, dayatmıştır. Ya o şartları görerek yeni ama kendinize
ait konseptler oluşturmak zorundasınızdır ya da buraya kadar sayıp,
yokolup gitmekle karşı karşıyasınızdır. Türkiye de bu şartlardan muaf
de-ğildir ve etrafının çevrildiğini, çemberin daraldığını görmektedir.
Yönetici elitin bu durumda çok fazla seçeneği de kalmamıştır. Güvendiği
dağlara karlar yağdığını fark etmiş olmasına rağmen, tarihten gelen
psikolojik travmaların etkisini kırmakta zorlanmaktadır. Bizce bu iş,
buraya kadardır. Laik, seçkinci elitin hayalleri yıkılmış,
söyleyecekleri bir şey kalmamış, yaptıkları ile yetinmek durumunda
kalmıştır. Daha fazla zaman kaybettirmenin veya yanlış ittifaklarda
direnmenin ise zararı büyütmekten başka sonuç doğurmayacağı artık
bellidir…
Toplum rüştünü ispat etmiş, görüşleri sağlıklı, gelişmeleri okuyabilen
ve tedbirlerini önceden a-labilen, kuşatıcı ve öncü kuşaklara muhtaçtır.
Batı öğretili laik duruşlar iflas ederken bir başka açıdan USA damgalı
yeni dini formu üretenler, düştükleri tuzakların farkında olmalıdırlar.
Hiç olmazsa, hemen yanıbaşında duran, yüzyıllık hayalleri tükenen boynu
bükük kardeşlerine bakarak durumu görmeli ve ibret almalılar. Bir
yüzyılın daha kaybında rol almak, çağdaşlık aşkına nelerin
kaybedildiğinin hesabını tutmak zorundadırlar. Bu ümmetin evladı
Batılının kapısında köle olmaya, ikinci sınıf bir yaşantıya devam
edemez. Elin gavuru bizim topraklarımızda, bizim kaynaklarımızla, hem de
bizim çocuklarımızı kullanarak efendilik taslayamamalıdır. Yetmedi mi;
kaybolan yıllar, heba edilen nesiller ve boşa çıkan umutlar?..
Fransa da gerçekleşen olayları bu bakımdan da doğru tahlil etmek,
duygusallığa kapılmadan alınacak dersleri çıkartmak Müslümanlar için
elzemdir. Kapitalizmin merkezlerinden birinde, medeniyet(!)in göbeğinde,
görkemli modern kent örneklerinin dik alasında, batılı insan tarihinin
kokusunun terütaze solunduğu Paris'te önemli şeyler oldu. Bizce
olayların önemi, sosyal ve ekonomik değerlendirmelerden çok ötede
insanlık adına utanç verici şeylerin bu biçimde açığa çıkmasındadır.
Etrafa yayılan kokunun pisliği ve kesafeti; fakirliğin, dışlanmışlığın,
göçmenliğin ve işsizliğin açığa çıkması ile bu duruma karşı gösterilen
tepkide görülmelidir. Ama asıl kokunun kaynağı ve sebebi bunlar
değildir; bu sonuçları açığa çıkaran zihinsel yapının, insan ve hayat
anlayışının felsefi arka plandaki derinliğidir. Burada asıl görülmesi
gereken, Batılı aklın normal sapkınlığı, müstağniliği ve müfsitliğidir.
Bugüne kadar da cilalı söylemler, teknolojik üstünlüklerle ve beceri ile
örtülebilen dünya görüşünün bizzat kendisidir. Olayların ortaya
çıkarttığı bu durum, bu tür bir insanın kendini ele verdiği, açığa
çıkarttığı, gizlenemeyecek kadar da göze batırdığı kendi gerçeğidir.
Aydınların ve resmi söylemlerin aldandığı, fark etmediği şey ise;
literatür farkından, tarihi süreçte üretilen zihni birikimden ve o
birikimin ürettiği ürünlerden kaynaklanan anlam farkıdır. Batılı bir
zihnin bireyi, bu bireye tanınan özgürlükler, sınıfsal gerçeklik, eşyaya
bakış, evren yorumu, toplum anlayışı ve tecrübesi ile bizlerde kökleşen
insan tanımı, bu insanın hak ve sorumlulukları, evren yorumu ve nihayet
toplumsal tasarım anlayışının ve tecrübesinin uzlaşmaz zıtlığı dolayısı
ile derinlerde yatan felsefi anlamlar dünyasıdır. Arada, insanlık
tanımlaması, tarihi yorum, anın insanileştirilmesi, insanlararası
ilişkiler, gelecek kavrayışları ve güç tanımlaması ve kullanılmasında,
derinlikli uçurumlar vardır.
Eski Yunan felsefesi, Roma'nın içselleştirdiği kadim kültürlerden
oluşturduğu medeniyeti ve Protestanlaştırılan Hıristiyan kültürü ile
harmanlanan insan-toplum-eşya-evren algısının aydınlanma dönemi ile
tescillenerek tamamlanan zirvede dinden, kutsaldan ve Allah'tan koparak
veya kendince yeniden yorumlayarak kendine ait çok geniş bir özgürlük
alanı fetheden Batılı insan türümüz, ipinden kopan boğalar misali
saldırgan ve vahşi olmuştur. Dini kurallardan, toplumsal teamüllerden ve
geleneksel bağlardan kurtulan bu vahşi adam, artık eski adam değildir.
Kuralsız, asli değerden yoksun ama yeniden ürettiği sapkın değerlerle
kuşanmış bu yeni adam, büyük bir macera peşinde, azgın cesareti ile
yeryüzünü soyup talan ederek zenginleşti. Onun için tek değer, yeryüzü
cennetini sağlayan maddi kazanımlardı. Teknolojiyi üretimde kullanarak
sanayi devrimini gerçekleştirip devasa üretim hacmi ile başka bir kent
ve toplumsallık üretti. Üretim, istihdam, pazarlama, ulaşım, reklâm,
tüketim derken elde ettiği sermaye birikimini finans dalavereleri ile
politik ve askeri üstünlüğünde kullanarak sömürüyü derinleştirdi.
Kapitalist zihin, yapısal olarak azgın, kârdan başka bir şey düşünmeyen
bir algıya sahiptir. Kârlılığın olmadığı bir alanda kapitalizm yoktur.
Kârlılığın düştüğü yerde ise yeni politikalar geliştirerek soygunu devam
ettirir. Zenginliğini ve yeni azgınlığını askeri sahadaki üstünlüğüne
dayanarak insanlık dışı uygulamalarla devam ettirince artık bütün
karalar ve denizlerin hâkimi gibiydi. O günkü şartlarda karşı koyulamaz
bir güce kavuşmuş ama bu güce de prestij etmiştir. Sonunda arzın
üzerinde yaşayanları, kendisine köle statüsü ile hizmet etmesi gereken
'insan artıkları' mesabesine indirgemiştir. Zorbalığının devamı, kadim
kültürlerle rekabete dayandığında insanlık tarihini, benzeri anlayışın
eseri olarak başka bir şekilde ama sapkınca yorumlayıp yutturmuş ve
böylece yapıp ettikleri ile kendi meşruiyetini sağlamayı başarmıştır.
Batılı modern zihnin en meşhur kuramcılarından, kendisi de Fransız olan
Sartre; insanlığı iki bölüme ayırır: tarihsel toplumlar ve tarihsel
olmayan toplumlar. Tarihsel olmayanları; ilkel, yabani, bilinçsiz ve
düşünme yeteneğinden yoksun, idare edilmesi gereken zavallılar olarak
niteler... Tarihsel olanları ise; uygar, bilinçli, üretme ve düşünme
yeteneği olanlardır. Kendi toplumuna benzemeyen bütün toplumları
neredeyse birer hayvan sürüsü olarak değerlendirir… Bu zihinsel arka
planda, güce tapınarak kurulan yeni düzende kendileri efendi diğerleri
'aşağılık köleler' olarak yaftalanacaktır… Kölelere de bir takım
özgürlükler tanınacaktı elbette; ama sınırları kölelikle çevrili olarak
ve efendinin lütfedip tolere ettiği kadarı ile. Hoşgörü, diyalog, her
türden özgürlükler, siyasal katılım ve benzeri haklar, sınırları belirli
çerçevede olmak kaydı ile yukarıdan aşağıya, efendiden köleye, güçlüden
zayıfa doğru bağışlanmış şeyler olarak…
Kapitalist zihin, yakaladığı zenginlik ile görkemli kentler kurdu.
Kentlerin kuruluş tasarımında, geniş ana bulvarlarla çevrili devasa
yapılar oluşturuldu. Burjuva sınıfının ve avanesinin rahat yaşayacağı,
güzel görüntülü yerlerle donatıldı. Gücün ve zenginliğin göstergesi
sayılan dev yapılarla kent merkezleri oluşturulurken varoşlar olarak
nitelenerek kent çevresi zenginlerin hizmetini görmesi gereken ama
ortalıkta çok göze batmaması gereken zavallı yığınlarla dolduruldu.
Asayişi bozması muhtemel aç yığınların muhtemel isyanlarını, yetkileri
çokça verilmiş polisler, anında uygulamaya konan kanunlarla
gerçekleştirdiler. Kurulan modern devlet sisteminde, kentte yaşayan her
kişiyi, total kuşatmalarla, bir bakışta her şeyini kontrol edilebildiği
kayıtlarla takip ettiler. Eski dönemlerde başka ülkeleri işgal ederek
hizmetçi istihdamını çözerken, şimdilerde kendi ülke insanını yoksun
bırakarak çözmekte mahirleştiler. Bundan dolayı Batılı ülkelerin kendi
içlerinde giderek artan oranda yoksullar türemektedir. Kapitalist,
üretimini satın alabilecek kadar hizmetçilerine sadaka verirken, her
suça ağır ekonomik cezalar vererek hem itaati hem de başkaldırıyı
engellemeyi başarmıştır. Kölelerden istenen, kanunlara riayet,
lütfedenlere teşekkür, efendilerine kulluk etmekti… Kapitalist mantıkla
kurulan düzende, herkes hak ettiği getiriyi yakalamalıdır. Ama bu herkes
tanımlamasında, köylü ve işçiler, göçmen ve yabancı uyruklular ve
onların aileleri yoktur. Onlara takdir edildiği kadar nimet sunulur.
Onlar da kendilerine sunulduğu ile yetinmek zorundadırlar…
Avrupa, ABD'nin biraz gerisinden gelen anlayışla hala sosyal devlet
anlayışını muhafaza etmektedir. Marksist ideolojinin muharriki ile
geliştirilen sosyal devlet anlayışları artık dönemini kapatmıştır.
Avrupa'nın sosyal devlet anlayışının bugünlere taşınmasındaki ve
yapılanların gizlenmesindeki önemli sebeplerden birisi; bugüne kadar
sürdüregeldiği sosyal politikaları idi. Artık Avrupa zenginliğinin
tükenmekte oluşu bir gerçektir. Üstelik onlar yeni sömürge alanları
bulamadığı, askeri bakımdan geri kaldığı, zenginlik kaynağı üretemediği
için de sıkıntılıdır. Nüfus planlaması ile öngörülen çözümler kısa
dönemde sonuç verirken bu defa uzun vadede nüfusun tükenmesi gibi
korkunç bir akıbet ortaya çıkmıştır. Dolayısı ile eski sosyal devlet
uygulaması, iflasın eşiğindedir. Avrupa burjuvasının kölelerine
verebileceği miktar giderek azalmaktadır. Buna karşılık ABD yeni alanlar
bulmasına, yeni kaynaklar üretmesine rağmen tam bir kapitalist
anlayışla, küresel politikaları ile elde ettiği bütün her şeyi kendisine
ayırırken, diğerlerine işin bahşişi düşmektedir. Buna rağmen ABD, kendi
yurttaşlarının büyük bir kısmını başından beri sefil bir hayat yaşamaya
mahkûm etmiştir. 1990'lı yılların hesabı ile 70 milyon Amerikalı, günlük
bir doların altında bir gelirle yaşamaya mahkûmdur. Sermaye ve etnik
ırkçılık uygulamaları karşısında oluşan tepkiler, kuralların, artırılmış
polis yetki ve gücünün vahşeti ile ancak sindirilebilmektedir. Varoşlar
denen fakirlik gettoları, başka bir dünyalının halini andırır
görüntülerdir.
Kapitalizmin yapısal problemi, Avrupa'da daha yeni ama minik bir
itirazla karşılaşmıştır. Bu isyanların geç kaldığı bile söylenebilir.
Kurulan düşlerin, arzu edilen hedeflerin ve uğruna koşturulan hayallerin
sahteliği daha yeni fark edilmektedir. Yüz milyonlarca insanın
protestolarla dünya ticaret merkezlerini ve toplantılarını hedef alan
protestoları, savaş karşıtı direnişleri ve buna ilave olarak çevrecilik
hareketlenmeleri, bu itirazların şimdilik canlı tutulduğu alanlardır.
Yine Batıdan kaynaklanan bu yeni tür olayları yanlış okumalar bizleri
aldatmamalıdır. Blair'in, savaş karşıtlarına karşı televizyonlarda
yaptığı; 'sahip olduğunuz refah seviyesini korumak için bu acımasız ve
haksız savaşı yürütmek zorundayız', tarzındaki konuşmaları ile sokaktaki
İngilizleri bir anda evlerine ve işlerine döndürebilmesi dikkatlice
yorumlanmalıdır. Burada itirazların ve protestoların altında yatan bir
ideolojiden bahsetmiyoruz. Avrupalının ideolojileri ve insanca bir düzen
kurma hayallerini tükettiğinden ve bunun nedenlerinden bahsediyoruz.
İleride, saptırılması, sindirilmesi veya çok az bir rüşvetle ikna
edilmesi mümkün çıkışlardan bahsediyoruz. Irkçılık ve yabancı
düşmanlığı, bu olayların 'şimdilik' kaydı ile adı böyle konmuş muhalefet
hareketleridir. İlerilerde, olaylar tamamen sosyo ekonomik
başkaldırılara gebedir. İşte o zaman söylenmeye çalışılanlar anlaşılır
olacaktır. Özetle söylemeye çalıştığımız şey, liberal kapitalist
anlayışın ve onların önerdikleri insan hak ve özgürlükleri ile
donatılmış siyasal rejimlerin gecikmiş iflaslarıdır. Kapitalist-liberal
aklın yapısal sorunlarıdır. Öne sürülen sahte yorum ve alternatif
anlayışların, tantanalı kavramların, cicili sloganların ham hayal
olduğunu böylece ortaya koymaya çabalıyoruz. İnsanlığın aydınlanma ile
peşine düştüğü, aldatılarak bugünlere getirildiği çağdaş, uygar
değerlerin aslında insanlığı mahvettiğinden bahsediyoruz.
Bütün bir yeryüzünün sömürü alanlarına dönüş-türüldüğü, farklı tüm
kültürlerin yok edildiği, yerel hayat tarzlarının yürürlükten
kaldırıldığı, iki dünya savaşındaki paylaşım hesabından bütün dünyayı
alt üst eden zihniyetten, Nagazaki ve Hiroşima'yı, attığı atom bombası
ile canlı türünden ne varsa yok eden kibirlilikten, onlarca ihtilal ve
yüzlerce ayaklanmayı gerçekleştirerek kendi ülke insanlarını birbirine
düşürüp düşman kılarak zavallılaştıran bir barbarlıktan, dünyanın
%80'ini açlığa, çaresizliğe ve sefil bir hayata mahkûm eden bir
ideolojiden ve bu ideolojinin vahşetinden ko-nuşuyoruz. Doyumsuz vahşi
ihtirasları ile ekolojik dengeyi bozan, dünyayı yaşanılır olmaktan
çıkartıp cehenneme döndüren bir insandan ve bu insanın akıl yapısından
bahsediyoruz… O nedenle, aynı kafadarların uygulamaları olan Fransa'daki
olup bitenler daha işin başlangıcıdır. Bu işin gözüken tarafı, mızrağın
çuvala sığmayan kısmıdır. Eninde sonunda olması gereken fakat geç kalmış
olan bir durumdur. Daha beterleri, daha vahşileri gelecektir. Bakalım,
Roma devri gladyatörleri ve köleleri gibi mi neticelenir yoksa başka
türlü bir yol mu bulur?
Türkiye Fransa gibi olur mu? Bir Doğulu olarak, ayrı bir medeniyetin
ürünü olarak ve tabii ki bir Müslüman olarak derinden kaygı duymakta
kendimi haklı buluyorum. Islahat hareketleri ile başlayan, Cumhuriyet
ile neticelenen ve günümüze değin süren süreçte seçilen hedef, Batılı
değer yargılarının ördüğü bir yaşam biçimidir. Laiklik anlayışından,
kılık kıyafete, kurum ve kuruluşlardan mevzuata kadar Türkiye resmi
olarak Fransa'dır. Toplum nezdinde insanlarımızın bilmediği şey ise,
Fransa ve benzeri devletlerin görünmeyen, gösterilmeyen tarafıdır. Bir
şans olarak AB müzakereleri sürecinde açığa çıkabilecek zihniyet
farklılığı ve oradan kaynaklanan yaşam biçimi, bir başka açıdan
karşılaşmayı gerçekleştirecek, farklılığı yüzleştirecektir… Fransa da
ortaya çıkan, şimdilik az bir hasarla, küçük bir rüşvetle atlatılan
olaylar gelecekte çok daha büyük olaylara gebe bir durumdur. Oysa
coğrafyamızda, Müslüman toplumların hiç tanımadığı, anlam dünyasında
hiç yer almayan, sermayenin belirlediği sınıfsal ve ırksal yaklaşımlar
daha yeni filizlenerek ortaya çıkmaktadır. Kapitalist, liberal
burjuva'nın mantık kurgusu, insan anlayışı ve toplumsal düzeni bu
tafralarda gözlerden saklandığı için böyle bilinmez, algılanmazdı.
Hakikatin bu tarzda gözükmesi toplumumuz için bir şanstır…
Medine, Şam, Bağdat, Endülüs, Tahran, İstanbul gibi Müslümanların
kurdukları şehir, şehirleşme kültürü, ötekilerden çok farklı
anlayışlarla kurulmuşlardır. Yönetimi, şehirciliği, mimarisi, barınma,
beslenme, şehirliler arasındaki ilişkiler de keza çok farklı işleyişi
gösterir. Servetin elde edilişi, iktidar ve serveti kullanma
politikaları, fakirlik ve yoksulluğun çok farklı bir şekilde karşılanışı
henüz zihinlerde tazedir… Son yıllarda ortaya çıkan zihinsel değişim
ürünü olan liberal insanlar ve onların davranış kalıpları ile ancak yeni
fark edilen ilişki biçimleri farklılığı sergilemede görünür olmaya
başlamıştır. Öyleyse, tarihten ve inançlarından aldığı potansiyeli ve
sahip olduğu enerjisi olan biz Müslümanlara çok işler düşmektedir. Zor
mudur evet, imkânsız mıdır, işte buna hayır. Derinliklerinde kulluğunu
hatırlayan, yaşamını bir imtihan sayan, ahiret de her şeyin hesabını
vereceğini bilen, yapıp ettiklerinin tamamının kayıt altına alındığına
inanan ve Allah'ı ilah ve Rab kabul ederek hayatı kuran ve Allah'ın
kullarına öyle davranan güzel insanlar için gaile yoktur. Gücü,
kapasitesi neye ne kadar yetiyorsa, o kadar sorumluluk üstlenen ve ona
göre strateji uygulayan emin kullara insanlığın ihtiyacı vardır. Hadi
bakalım, kolay gelsin… |