|

Hayatım ve Ölümüm Âlemlerin Rabbî Allah İçindir
Ramazan Yazçiçek
"De ki:
Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin
Rabbi Allah içindir." (1)
Burada, "Allah içindir" denilen, zaman ve mekan açısından bölünme,
tahsis kabul etmeyen insan hayatının tümüdür. Bu, kulun hayatında "bana
ait" dediği ve müdahil olabileceği her şeyi ve her an'ı alemlerin Rabbi
Allah için kılmasıdır. Yönelişte, duanın, kıyamın, secdenin, kurbanın
yani dinin alemlerin Rabbi Allah için kılınması teslimiyeti vardır.
Hatta öyle ki, ölümün kısaca; "bana ait" denilen hayatın her boyutunu
Allah için kılma hoşnutluğu Müslümanın duasına hakim olmuştur. "Aslında
ölüm bir ibadet olamaz; insanın ihtiyarı yoktur onda. Lakin Allah'u
Teâlâ'nın; "Haya-tım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir.
O'nun ortağı yoktur" (2) sözünden maksat, insanın Allah'a ortak koşmadan
ölmesidir. Bu, insanın ölümünde Allah'a ibadet edebileceği en düşük
derecedir. Ama en yüksek derece, Allah yolunda şehid olarak ölmesidir… o
ise ibadetin zirvesidir" (3) kuşkusuz.
Doğru ve yanlışı tercih etme noktasında hür ola-rak yaratılan insan,
çeşit çeşit çalışma üzerindedir. Gece gündüz, soğuk sıcak, iyi kötü, hak
batıl ve daha başka tüm ikilikler insanın, evrenin doğasında var olan
ilâhî nakışlardır. İlk de, son da kendisinin olan, erkeği de dişiyi de
yaratan, alev saçan bir ateşle uyarıp, zemininden ırmaklar akan
cennetlerle müjdeleyen Allah, insanın hayırlı akibete ulaşmasını istiyor
ve onu bedbahtların ulaşacağı kötü menzile karşı uyarıyor. Allah'ın
hoşnut olacağı şekilde yaşamanın tek yolu, yaratılışın gerekçesine sadık
kalarak yaşamaktan geçmektedir. Keza Kur'an'ın ana teması da budur: "Ben
cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (4)
Allah, rahmetiyle bizlere iki yoldan hangisini tercih edersek 'ancak
Allah'a ibadet etmiş olacağımızı' bildirmektedir. İnsan, iki yoldan; iki
hayat tarzından hangisini tutarsa tutsun kendisine tercihi kolay
kılınmış ve hatta tercihi kendisine sevdirilmiştir. İster iyiliği tasdik
ederek verip sakınan ve de en güzel sözü doğrulayanların kolaylık
yolunu, isterse, kendini, Allah'ın ayetlerine karşı müstağni görüp en
güzel sözü de yalanlayanların yolunu… Nitekim çirkin alev saçan ateşin
yolu da tercih edenlerine kolaylaştırılmıştır. İşte bu yol ayırımı,
ibadeti Allah'a has kılıp kılmamak noktasıdır.
Tevhid tarihi ve dolayısıyla günümüz gerçekliği ibadeti, Allah'a has
kılmak ile Allah'tan başkalarına tahsis etmenin farklı sahnelerini
gösterir. "Abd" kökünden türemiş olan İbadet kelimesinin lügat manası
itaat etmek, tevazu göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin bir
kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin itaat etmesi ve boyun
eğmesidir. O kadar ki kendisine boyun eğilen kişi onu dilediği şekilde
kullanır, kendisine hizmet ettirir... Bu sözlük anlamlarından da
anlaşılıyor ki ibadet kelimesinin ifade etmek istediği esas mana,
kişinin yüksek güç ve iktidar sahibi birine karşı baş eğmesi, itaat
ederek kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat etmesi, onun
karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk ederek tam bir bağlılıkla
ona boyun eğmesidir. İşte kulluk ve itaat etmenin gerçek manası budur...
Kulun hakiki vazifesi efendisine itaat etmek ve emirlerine sıkı sıkıya
bağlanmak olduğuna göre; hemen ardından itaat tasavvuru zihne geliverir.
Ayrıca bir kölenin zilletini kabullenip itaat ederek kendisini
efendisine teslim etmesi yetmez. Bunun yanında gönlü, verilen nimetlere
karışı şükür ve minnet duyguları ile dolu olarak efendisinin büyüklüğüne
inanması ve yüce makamını itiraf etmesi de gerekir. Aldığı nimetlere
şükrünü ifade etmesinde ve hizmet görevini yerine getirmesi sırasında
durmadan efendisini yüceltir, büyütür ve kalbinden huşu ile geçirir.
İşte bütün bunların adı ibadettir, ilâh edinmektir. Bu düşünce kulun
efendisinin önüne sadece başını eğmesiyle değil bilakis başı ile beraber
kalbini de O'na amade kılması halinde gerçek kulluğun anlamı ifade
edilmiş olur. (5)
"İlk nesillerin hissinde ibadetin doğru anlamı, Allah Teâlâ'nın; "Ben
cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.." (6)
sözünden anladıkları gibi Allah'a ibadet insanın varlık gayesinin
tamamıdır. Bu ayet-i kerime onların hissinde büyük ve köklü, insanın
hayatını kapsayan bir manayı temsil ediyordu. Kur'an, onların diliyle
inmişti. O dilin inceliklerini anlıyor ve belagatındaki sırları idrak
ediyorlardı. Ayetin manasından insanın varlığının tamamen ibadete
hasredildiğini, başka bir şeye asla hamd edilemez olduğunu
çıkarıyorlardı. Ayetin uslûbu, Arap dilinde ancak bu manaya kullanılır.
Beşerin varlığında Allah'a ibadetin dışında bir olguyu kaldırıyor ve
varlığın gayesini Allah'a ibadete bağlıyor." (7)
Rabbimiz bu ayet ile varlığın hakikatini, yaratılışın gerekçesini dahası
alemler üzerinde bulunmanın sebebini bildirmiştir. Evet bu büyük hakikat
ve sorumluluk yüklemi, insan denen hadisenin/varlığın/halifenin
anlamlandırılmasıdır yaratanı tarafından. Bir sorumluluk olarak var
edilen insan, bu mesuliyeti mudrik bir fıtratta yaratılmıştır. İnsan,
diğer mahlukatın fevkinde tercih etme iradesine sahip kılınmıştır. Bu
özellik ona aynı zamanda bir sorumluluğu da yüklemiş, Rabbine kulluk
etmesi istenmiştir. Zaten yaratılışın gerekçesi kalplerde doğru bir
şekilde yer etmediği takdirde, ne var oluş hakikatine ulaşılır ne de
ibadetin mükellefiyet olarak insan hayatının ve yeryüzünün imarı için
bir gereklilik olduğu bilincine varılır.
"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım."
(8) "İbadet kelimesi burada sadece namaz, oruç v.s. ibadetlere atfen
kullanılmamıştır. Bu yüzden ayeti, cin ve insanların sadece namaz, oruç,
tesbih v.s. için yaratılmış oldukları biçiminde anlamak kuşkusuz
yanlıştır. İbadet kavramı içine bu saydıklarımız da girmekteyse de
bundan ibaret değildir. Bu ifadenin tam anlamı, cin ve insanların
Allah'tan başkasına tapmamalarını, itaat etmemelerini, hiç kimseye boyun
eğmeyip sadece Allah'ın karşısında eğilmelerini, O'nun emirlerine itaat
edip ancak O'ndan korkmalarını, sadece Allah'ın dininin kurallarına
uymalarını, O'nun dışında hiç kimseden bir şey beklememelerini ve hiç
kimsenin önünde dua etmek için el açmamalarını tazammun eder." (9) Oysa
daha sonraki nesillerce ibadet kelimesinin anlamı, sadece, namaz, oruç,
hac gibi bazı ibadetler ile sınırlandırıldı. Bu yanılgı birçok sapmayı
da beraberinde getirdi. Bir tarafta emredilen bu ibadetleri yapan insan,
diğer tarafta hayatı kuşatan diğer itaat ve ibadetleri ya Allah'tan
başkalarına ya da Allah ile birlikte yaratılmışlara da yapan insan tipi
olarak ortaya çıkıverdi.
Süreç içerisinde yanlış anlama ile yaşama birbirini besleyen bir şekilde
yayıldı. Bu yanılgı, yerinde saymayıp adeta tüm benliği sararak
toplumsallaştı. "Bu yanlış anlamanın peşinden lailaheillelah'ın bütün
itikadi ve tatbiki gereklerinin ibadet dairesinden çıkarılması geldi.
İbadet, insanların hissinde lailaheillelah ile değil, namazla başlıyor
oldu." (10) İtikâdî gereklilik görmezlikten gelindi. İbadet, şeytanın ve
dostlarının hükümranlığına zarar vermeyen bir takım tatbiki gereklerden
iba-ret olarak görülmeye başlandı. İbadetin, Allah'a has kılınmasının ne
demek olduğu, insan yaşa-mında böyle bir inancın ne gibi bir değişiklik
yapması gerektiği bilinci, yerini boğazdan aşağı inmeyen içi boş
ifadelere; İslâm lûgatından alınan terimlerin terennümüne bıraktı. Öyle
ki Allah dinine ağız dolusu küfredenler dahi bu minval üzere Müslüman
görülürken, ibadet, insanların iyi vatandaş olmaları için tavsiye edilen
namaz ve oruca hasredildi.
İbadetin yalnız Allah'a yapılmasının ne demek olduğunu, Süddî şu
ifadeyle izah eder: "İbadetin fayda vereni de, fayda vermeyeni de
vardır. "Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan
mutlaka 'Allah' derler." (11) "İşte bu, onlar için bir ibadettir. Ancak
şirk ile beraber olduğu için onlara fayda verecek değildir." (12) Bundan
ötürü kul yaratılışın Allah'a ibadet gerekçesinin dışında bir takım
sebepleri varmış gibi yaşarsa, o kul, var oluş hakikatine ters düşer.
Böylece hem kendi enfûsî hem de afâkî aleminde düzen bozulur. Tevhid
gerçeği onun nezdinde anlamını yitirir.
Rabbimiz yaradılışın gerekçesini böylece bildirdikten sonra, adeta
insandan bir kez daha söz alıyor ve insana ikrar ettiriyor. Kur'an'la
muhatap olan insan, mesajın özeti olan surede, her an yeniden söz
veriyor: "(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet
umarız." (13) Kulun, Allah'tan başka kimselere kulluk yapmayacağının
taâhüdüdür bu ayet. Ne Allah'tan başkasına ne de Allah ile birlikte
başkasına kulluk yapmayacağına dair söz veriştir... Yalnız O'na tapmak
ve bağlılık, yalnız O'na boyun eğmek ve itaat etme… Ve yalnız O'nun
hükmü altına girme sözü veriliyor her gün tekrarla.
"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya
istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "isteyerek geldik" dediler" (14) diye
buyuran Rabbimiz, yarattıklarının emre boyun eğişlerinin haberini
bildirmektedir. Yarattıkları içerisinde, "...O'nun huzurunda bulunanlar,
O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar."(15) "Allah'ın
kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan
melekler vardır."(16) "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih
etmektedir. O, azizdir, hakimdir."(17) "Görmez misin ki, göklerde
olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar,
hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor."(18) "Yedi gök,
yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih
etmeyen hiç bir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini
anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır."(19) "Kim de beni anmaktan
yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu,
kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (20)
"De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rabb mı
arayacağım?"(21) "Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine
yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı
hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu
boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından
koru!"(22) Bu ayette de görüyoruz ki, Allah Teâlâ, her an'ın ancak
kendisine kulluk etmek için tanzim edilmesini istiyor. Zira Müslümanın
hiç bir hali yoktur ki, Allah'ı anmaktan uzak olsun. Müslümanın her
halinde, her davranışında Allah'ı zikir vardır. Mahlukatın boşuna
yaratılmadığının tefekkürü vardır. Bu bilincin tezahürü Allah'ın emir ve
yasaklarına itaâttir. Aksi durum insanın övdüğünü, sevdiğini söylediği
birisine itaat etmemesidir ki, bu da sözünde yalancı olmaktır. Müslüman
"İslâm oldum" (teslim oldum) sözü-nün sahibi olması hasebiyle kalbi,
dili, uzuvları bir an olsun Allah'ı anmaktan uzak olamaz. Zira temiz bir
kalp Allah'ın zikriyle sükûn bulur. Kalplerin ancak Allah'ı zikirle
sükûna ereceğinin bilincindedir o. "Bunlar, iman edenler ve gönülleri
Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak
Allah'ı anmakla huzur bulur." (23)
"Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi..." (24) iki
sevginin de bir arada olmasını murad etmemiştir. Bir kalpte ya Allah
sevgisi vardır ya da Allah'tan başka şeylerin sevgisi... Bir kalpte İki
makama kulluk olamayacağı için insan, ya Allah'a kul olacaktır ya da
Allah'tan başka şeylere... Zaten Allah'a itaat etmeyen şeytana itaat
etmiş olacaktır. O, böylece şeytana kul olmuş demektir. Bu bir anlamıyla
şeytana tapmaktır. "Ey Adem oğulları! "Size şeytana tapmayın, çünkü o
sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi? "Ve bana kulluk ediniz, doğru
yol budur" demedim mi?" (25) "Burada "ibadet" kelimesi, "itaat"
anlamında kullanmıştır. "Şeytana ibadet etme" ifadesinin anlamı,
"şeytana itaât etme" demektir. Yani insan sadece şeytana secde etmekten
men olunmakla kalmıyor, aynı zamanda ona uymaktan ve itaat etmekten de
men olunuyor. İşte bu bağlamda itaât, ibadet anlamı taşır." (26)
"Babacığım! Şeytana tapma! çünkü şeytan çok merhametli olan Allah'a âsi
oldu."(27) "Arapça metnin "şeytana tapma!" anlamında olduğuna dikkat
edil-melidir. Gerçi Hz. İbrahim'in babası ve diğer insanlar putlara
taptıkları gibi veya o anlamda şeytana tapmıyorlardı, fakat onlar
şeytana uyup ona itaat ettikleri için Hz. İbrahim onları şeytana
tapmakla suçlamıştır. Bu nedenle eğer bir kimse şeytana uyar ve ona
itaat ederse gerçekte ona tapmış olur. Çünkü şeytan insanların tapınma
nesnesi olarak kabul ettikleri varlık değildir. Hatta insanların çoğu
hem şeytanı lanetlerler aynı zamanda ona taparlar." (28)
"Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği
şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar?"(29) "Şürekâu
(Ortaklar) ifadesi ile sadece insanların kendilerine yalvardıkları,
müracaatta bulundukları, dua ettikleri, ibadet edip adak kestikleri ve
bu şekilde ortak koştukları tanrılar kastedilmiş değildir. Burada
"ortaklar" ile insanların kendilerine Allah ile beraber hüküm koymada
ortak kabul ettiği kimseler/makamlar kast olunmaktadır. Öyle ki, onların
ortaya attıkları düşüncelere, akidelere nazariyelere iman edilir ve
ahlâkî kaide-ler, kültürel normlar şeklinde ihdas ettikleri değerler
ölçü olarak kabul edilir. Onların icat ettikleri kanunlara, dini
törenlere, gelenek-görenek ve adetlere uyulur. Kişisel ve toplumsal
hayatı düzenlemede, alış verişte mahkemelerde, siyasette ve yönetimde
hep onların kararları esas alınır. İşte bu o insanların tabi oldukları
şeriâtleridir. Yine bu, Allah'ın dininin karşısında kendi başına
müstakil bir dindir. Onlar nasıl ki Allah'ın rızası olmadan bir din
ortaya koymuşlarsa, onlara uyanlar da Allah'ın rızası olmadan
uymuşlardır. İşte Allah'tan gayrısına kulluk nasıl şirkse, bu da öylece
şirktir..." (30)
"(Melekler de:) Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki
onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı diyecekler."(31) "Bu
ayet ibadetin başka bir anlamına da ışık tutmaktadır. Bu da ibadetin
sadece hizmet ve ibadet olmadığını, hiç itiraz etmeksizin bir kimsenin
emirlerine itaat etme anlamını da taşıdığını göstermektedir. Bir insan
bir başkasını (şeytanı lanetlediği gibi) lanetlese bile, onun yolundan
gidiyorsa, ona ibadet ediyor demektir."
"Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye
göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de
perde çektiği kimseyi gördün mü?"(33) "Heva ve hevesini tanrı edinmek"
ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin
Allah indinde haram mı helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması
kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi
istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse şayet nefsine itaat ettiği
şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa o kimseleri de tanrı edinmiş
olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilâh ve mabud edinmediğini
söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları
tanrı edinmiştir. Çünkü burada kayıtsız şartsız teslimiyet vardır bu da
onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil ıspatıdır ki, bu apaçık bir
şirktir. Allah'tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği
kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilâh olduğunu söylememekle,
şirkten kurtulmaz. Nitekim diğer büyük müfessirler de bu ayeti bu
şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir, "Allah'ın koyduğu helâl ve haramı
dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh
edinmiş olur." demektedir. El-Cessas ise, "Böyle bir kimse Allah'a itaat
ettiği gibi nefsine itaat eder." derken, Zemahşeri; "Nefsinin
yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah'a itaat
ettiği gibi itaat etmektedir" der. (34) "Hevasını ilah edineni gördün
mü?" (35) "Hevasını ilâh edinen.", arzu ve tutkularının kölesi olandır.
İlâhına ibadet eden biri gibi o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir
puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Ebu Umame'den rivayet olunan
bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s) şöyle buyurmuşlardır: 'Allah'tan
başka kendilerine ibadet olunan sahte ilâhların Allah yanında en kötüsü,
kişinin hevasıdır'."(36)
Kulluk emriyle tüm insanlar mükellef tutulmuştur. Bu sorumluluktan
Peygamberler dahi muaf değillerdir. Allah Teâlâ, Peygamberine ve O'nun
şahsında tüm insanlara ibadeti emrederken, ibadetin, hayatın her an'ına
ve de her bir mekan dilimine mahsus olduğunu ve ancak kendisine
yapılmasını istemiştir. Sözün özü Rabbimizin şu güzel kelamıdır:
"Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et."(37) "Hüküm
sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi
emretmiştir. İşte dosdoğru din budur."(38)
Dipnotlar
(1) En'âm, 6/162.
(2) En'âm, 6/162, 163.
(3) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Risale Yay., Terc.:
Nureddin Yıldız, İst., 1995, s. 133,134.
(4) Zâriyât, 51/56.
(5) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, İnsan Yay. Terc.: Heyet, 1987, İst.,
5/91; Bkz.: Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, Beyan Yay. Terc.: Doc.
Dr. Osman Cilacı, İsmail Kaya 18. bas., 1991 İst., İbadet mad., s.
81-97.
(6) Zâriyât, 51/56.
(7) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 125,126.
(8) Zâriyât, 51/56.
(9) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, 5/483.
(10) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 140.
(11) Lokman, 31/25.
(12) İbn Kesir, Çağrı Yay. Terc.: Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin
Çetiner, 1990 İst., 13/7496.
(13) Fatiha, 1/5.
(14) Fussilet, 41/11.
(15) Enbiyâ, 21/19.
(16) Tahrîm, 66/6.
(17) Hadîd, 57/1.
(18) Hac, 22/18.
(19) İsrâ, 17/44.
(20) Tâ-hâ, 20/124.
(21) En'âm, 6/164.
(22) Al-i İmrân, 3/191.
(23) Ra'd, 13/28.
(24) Ahzâb, 33/4
(25) Yâsîn, 36/60-61.
(26) Mevdudi, Tefhim'ul Kur'an, 4/530.
(27) Meryem, 19/44.
(28) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, 3/203.
(29) Şûrâ, 42/21.
(30) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an.5/223.
(31) Sebe'.34/41.
(32) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an. 4/476.
(33) Câsiye, 45/23.
(34) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an.5/308,309.
(35) Furkan, 25/43.
(36) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an (Taberani), 3/529.
(37) Hicr, 15/99.
(38) Yûsuf, 12/40. |