Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 324 | Aralık  2005

                   

 

 


Hayatım ve Ölümüm Âlemlerin Rabbî Allah İçindir

Ramazan Yazçiçek

"De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir." (1)

Burada, "Allah içindir" denilen, zaman ve mekan açısından bölünme, tahsis kabul etmeyen insan hayatının tümüdür. Bu, kulun hayatında "bana ait" dediği ve müdahil olabileceği her şeyi ve her an'ı alemlerin Rabbi Allah için kılmasıdır. Yönelişte, duanın, kıyamın, secdenin, kurbanın yani dinin alemlerin Rabbi Allah için kılınması teslimiyeti vardır. Hatta öyle ki, ölümün kısaca; "bana ait" denilen hayatın her boyutunu Allah için kılma hoşnutluğu Müslümanın duasına hakim olmuştur. "Aslında ölüm bir ibadet olamaz; insanın ihtiyarı yoktur onda. Lakin Allah'u Teâlâ'nın; "Haya-tım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun ortağı yoktur" (2) sözünden maksat, insanın Allah'a ortak koşmadan ölmesidir. Bu, insanın ölümünde Allah'a ibadet edebileceği en düşük derecedir. Ama en yüksek derece, Allah yolunda şehid olarak ölmesidir… o ise ibadetin zirvesidir" (3) kuşkusuz.

Doğru ve yanlışı tercih etme noktasında hür ola-rak yaratılan insan, çeşit çeşit çalışma üzerindedir. Gece gündüz, soğuk sıcak, iyi kötü, hak batıl ve daha başka tüm ikilikler insanın, evrenin doğasında var olan ilâhî nakışlardır. İlk de, son da kendisinin olan, erkeği de dişiyi de yaratan, alev saçan bir ateşle uyarıp, zemininden ırmaklar akan cennetlerle müjdeleyen Allah, insanın hayırlı akibete ulaşmasını istiyor ve onu bedbahtların ulaşacağı kötü menzile karşı uyarıyor. Allah'ın hoşnut olacağı şekilde yaşamanın tek yolu, yaratılışın gerekçesine sadık kalarak yaşamaktan geçmektedir. Keza Kur'an'ın ana teması da budur: "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (4)

Allah, rahmetiyle bizlere iki yoldan hangisini tercih edersek 'ancak Allah'a ibadet etmiş olacağımızı' bildirmektedir. İnsan, iki yoldan; iki hayat tarzından hangisini tutarsa tutsun kendisine tercihi kolay kılınmış ve hatta tercihi kendisine sevdirilmiştir. İster iyiliği tasdik ederek verip sakınan ve de en güzel sözü doğrulayanların kolaylık yolunu, isterse, kendini, Allah'ın ayetlerine karşı müstağni görüp en güzel sözü de yalanlayanların yolunu… Nitekim çirkin alev saçan ateşin yolu da tercih edenlerine kolaylaştırılmıştır. İşte bu yol ayırımı, ibadeti Allah'a has kılıp kılmamak noktasıdır.

Tevhid tarihi ve dolayısıyla günümüz gerçekliği ibadeti, Allah'a has kılmak ile Allah'tan başkalarına tahsis etmenin farklı sahnelerini gösterir. "Abd" kökünden türemiş olan İbadet kelimesinin lügat manası itaat etmek, tevazu göstermek, daha açık bir ifade ile kişinin bir kimseye isyan etmeksizin, ondan yüz çevirmeksizin itaat etmesi ve boyun eğmesidir. O kadar ki kendisine boyun eğilen kişi onu dilediği şekilde kullanır, kendisine hizmet ettirir... Bu sözlük anlamlarından da anlaşılıyor ki ibadet kelimesinin ifade etmek istediği esas mana, kişinin yüksek güç ve iktidar sahibi birine karşı baş eğmesi, itaat ederek kendi hürriyet ve bağımsızlığından feragat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet ve isyanı terk ederek tam bir bağlılıkla ona boyun eğmesidir. İşte kulluk ve itaat etmenin gerçek manası budur...

Kulun hakiki vazifesi efendisine itaat etmek ve emirlerine sıkı sıkıya bağlanmak olduğuna göre; hemen ardından itaat tasavvuru zihne geliverir. Ayrıca bir kölenin zilletini kabullenip itaat ederek kendisini efendisine teslim etmesi yetmez. Bunun yanında gönlü, verilen nimetlere karışı şükür ve minnet duyguları ile dolu olarak efendisinin büyüklüğüne inanması ve yüce makamını itiraf etmesi de gerekir. Aldığı nimetlere şükrünü ifade etmesinde ve hizmet görevini yerine getirmesi sırasında durmadan efendisini yüceltir, büyütür ve kalbinden huşu ile geçirir. İşte bütün bunların adı ibadettir, ilâh edinmektir. Bu düşünce kulun efendisinin önüne sadece başını eğmesiyle değil bilakis başı ile beraber kalbini de O'na amade kılması halinde gerçek kulluğun anlamı ifade edilmiş olur. (5)

"İlk nesillerin hissinde ibadetin doğru anlamı, Allah Teâlâ'nın; "Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.." (6) sözünden anladıkları gibi Allah'a ibadet insanın varlık gayesinin tamamıdır. Bu ayet-i kerime onların hissinde büyük ve köklü, insanın hayatını kapsayan bir manayı temsil ediyordu. Kur'an, onların diliyle inmişti. O dilin inceliklerini anlıyor ve belagatındaki sırları idrak ediyorlardı. Ayetin manasından insanın varlığının tamamen ibadete hasredildiğini, başka bir şeye asla hamd edilemez olduğunu çıkarıyorlardı. Ayetin uslûbu, Arap dilinde ancak bu manaya kullanılır. Beşerin varlığında Allah'a ibadetin dışında bir olguyu kaldırıyor ve varlığın gayesini Allah'a ibadete bağlıyor." (7)

Rabbimiz bu ayet ile varlığın hakikatini, yaratılışın gerekçesini dahası alemler üzerinde bulunmanın sebebini bildirmiştir. Evet bu büyük hakikat ve sorumluluk yüklemi, insan denen hadisenin/varlığın/halifenin anlamlandırılmasıdır yaratanı tarafından. Bir sorumluluk olarak var edilen insan, bu mesuliyeti mudrik bir fıtratta yaratılmıştır. İnsan, diğer mahlukatın fevkinde tercih etme iradesine sahip kılınmıştır. Bu özellik ona aynı zamanda bir sorumluluğu da yüklemiş, Rabbine kulluk etmesi istenmiştir. Zaten yaratılışın gerekçesi kalplerde doğru bir şekilde yer etmediği takdirde, ne var oluş hakikatine ulaşılır ne de ibadetin mükellefiyet olarak insan hayatının ve yeryüzünün imarı için bir gereklilik olduğu bilincine varılır.

"Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım." (8) "İbadet kelimesi burada sadece namaz, oruç v.s. ibadetlere atfen kullanılmamıştır. Bu yüzden ayeti, cin ve insanların sadece namaz, oruç, tesbih v.s. için yaratılmış oldukları biçiminde anlamak kuşkusuz yanlıştır. İbadet kavramı içine bu saydıklarımız da girmekteyse de bundan ibaret değildir. Bu ifadenin tam anlamı, cin ve insanların Allah'tan başkasına tapmamalarını, itaat etmemelerini, hiç kimseye boyun eğmeyip sadece Allah'ın karşısında eğilmelerini, O'nun emirlerine itaat edip ancak O'ndan korkmalarını, sadece Allah'ın dininin kurallarına uymalarını, O'nun dışında hiç kimseden bir şey beklememelerini ve hiç kimsenin önünde dua etmek için el açmamalarını tazammun eder." (9) Oysa daha sonraki nesillerce ibadet kelimesinin anlamı, sadece, namaz, oruç, hac gibi bazı ibadetler ile sınırlandırıldı. Bu yanılgı birçok sapmayı da beraberinde getirdi. Bir tarafta emredilen bu ibadetleri yapan insan, diğer tarafta hayatı kuşatan diğer itaat ve ibadetleri ya Allah'tan başkalarına ya da Allah ile birlikte yaratılmışlara da yapan insan tipi olarak ortaya çıkıverdi.

Süreç içerisinde yanlış anlama ile yaşama birbirini besleyen bir şekilde yayıldı. Bu yanılgı, yerinde saymayıp adeta tüm benliği sararak toplumsallaştı. "Bu yanlış anlamanın peşinden lailaheillelah'ın bütün itikadi ve tatbiki gereklerinin ibadet dairesinden çıkarılması geldi. İbadet, insanların hissinde lailaheillelah ile değil, namazla başlıyor oldu." (10) İtikâdî gereklilik görmezlikten gelindi. İbadet, şeytanın ve dostlarının hükümranlığına zarar vermeyen bir takım tatbiki gereklerden iba-ret olarak görülmeye başlandı. İbadetin, Allah'a has kılınmasının ne demek olduğu, insan yaşa-mında böyle bir inancın ne gibi bir değişiklik yapması gerektiği bilinci, yerini boğazdan aşağı inmeyen içi boş ifadelere; İslâm lûgatından alınan terimlerin terennümüne bıraktı. Öyle ki Allah dinine ağız dolusu küfredenler dahi bu minval üzere Müslüman görülürken, ibadet, insanların iyi vatandaş olmaları için tavsiye edilen namaz ve oruca hasredildi.

İbadetin yalnız Allah'a yapılmasının ne demek olduğunu, Süddî şu ifadeyle izah eder: "İbadetin fayda vereni de, fayda vermeyeni de vardır. "Andolsun ki onlara: Gökleri ve yeri kim yarattı? diye sorsan mutlaka 'Allah' derler." (11) "İşte bu, onlar için bir ibadettir. Ancak şirk ile beraber olduğu için onlara fayda verecek değildir." (12) Bundan ötürü kul yaratılışın Allah'a ibadet gerekçesinin dışında bir takım sebepleri varmış gibi yaşarsa, o kul, var oluş hakikatine ters düşer. Böylece hem kendi enfûsî hem de afâkî aleminde düzen bozulur. Tevhid gerçeği onun nezdinde anlamını yitirir.

Rabbimiz yaradılışın gerekçesini böylece bildirdikten sonra, adeta insandan bir kez daha söz alıyor ve insana ikrar ettiriyor. Kur'an'la muhatap olan insan, mesajın özeti olan surede, her an yeniden söz veriyor: "(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız." (13) Kulun, Allah'tan başka kimselere kulluk yapmayacağının taâhüdüdür bu ayet. Ne Allah'tan başkasına ne de Allah ile birlikte başkasına kulluk yapmayacağına dair söz veriştir... Yalnız O'na tapmak ve bağlılık, yalnız O'na boyun eğmek ve itaat etme… Ve yalnız O'nun hükmü altına girme sözü veriliyor her gün tekrarla.

"Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: isteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi. İkisi de "isteyerek geldik" dediler" (14) diye buyuran Rabbimiz, yarattıklarının emre boyun eğişlerinin haberini bildirmektedir. Yarattıkları içerisinde, "...O'nun huzurunda bulunanlar, O'na ibadet hususunda kibirlenmezler ve yorulmazlar."(15) "Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler vardır."(16) "Göklerde ve yerde bulunan her şey Allah'ı tesbih etmektedir. O, azizdir, hakimdir."(17) "Görmez misin ki, göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah'a secde ediyor."(18) "Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O'nu tesbih eder. O'nu övgü ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halimdir, bağışlayıcıdır."(19) "Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz." (20)

"De ki: Allah her şeyin Rabbi iken ben ondan başka Rabb mı arayacağım?"(21) "Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah'ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!"(22) Bu ayette de görüyoruz ki, Allah Teâlâ, her an'ın ancak kendisine kulluk etmek için tanzim edilmesini istiyor. Zira Müslümanın hiç bir hali yoktur ki, Allah'ı anmaktan uzak olsun. Müslümanın her halinde, her davranışında Allah'ı zikir vardır. Mahlukatın boşuna yaratılmadığının tefekkürü vardır. Bu bilincin tezahürü Allah'ın emir ve yasaklarına itaâttir. Aksi durum insanın övdüğünü, sevdiğini söylediği birisine itaat etmemesidir ki, bu da sözünde yalancı olmaktır. Müslüman "İslâm oldum" (teslim oldum) sözü-nün sahibi olması hasebiyle kalbi, dili, uzuvları bir an olsun Allah'ı anmaktan uzak olamaz. Zira temiz bir kalp Allah'ın zikriyle sükûn bulur. Kalplerin ancak Allah'ı zikirle sükûna ereceğinin bilincindedir o. "Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah'ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur." (23)

"Allah, bir adamın içinde iki kalp yaratmadığı gibi..." (24) iki sevginin de bir arada olmasını murad etmemiştir. Bir kalpte ya Allah sevgisi vardır ya da Allah'tan başka şeylerin sevgisi... Bir kalpte İki makama kulluk olamayacağı için insan, ya Allah'a kul olacaktır ya da Allah'tan başka şeylere... Zaten Allah'a itaat etmeyen şeytana itaat etmiş olacaktır. O, böylece şeytana kul olmuş demektir. Bu bir anlamıyla şeytana tapmaktır. "Ey Adem oğulları! "Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmanınızdır demedim mi? "Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur" demedim mi?" (25) "Burada "ibadet" kelimesi, "itaat" anlamında kullanmıştır. "Şeytana ibadet etme" ifadesinin anlamı, "şeytana itaât etme" demektir. Yani insan sadece şeytana secde etmekten men olunmakla kalmıyor, aynı zamanda ona uymaktan ve itaat etmekten de men olunuyor. İşte bu bağlamda itaât, ibadet anlamı taşır." (26) "Babacığım! Şeytana tapma! çünkü şeytan çok merhametli olan Allah'a âsi oldu."(27) "Arapça metnin "şeytana tapma!" anlamında olduğuna dikkat edil-melidir. Gerçi Hz. İbrahim'in babası ve diğer insanlar putlara taptıkları gibi veya o anlamda şeytana tapmıyorlardı, fakat onlar şeytana uyup ona itaat ettikleri için Hz. İbrahim onları şeytana tapmakla suçlamıştır. Bu nedenle eğer bir kimse şeytana uyar ve ona itaat ederse gerçekte ona tapmış olur. Çünkü şeytan insanların tapınma nesnesi olarak kabul ettikleri varlık değildir. Hatta insanların çoğu hem şeytanı lanetlerler aynı zamanda ona taparlar." (28)

"Yoksa onların bir takım ortakları mı var ki, Allah'ın izin vermediği şeyleri, dinden kendilerine bir şeriat kıldılar?"(29) "Şürekâu (Ortaklar) ifadesi ile sadece insanların kendilerine yalvardıkları, müracaatta bulundukları, dua ettikleri, ibadet edip adak kestikleri ve bu şekilde ortak koştukları tanrılar kastedilmiş değildir. Burada "ortaklar" ile insanların kendilerine Allah ile beraber hüküm koymada ortak kabul ettiği kimseler/makamlar kast olunmaktadır. Öyle ki, onların ortaya attıkları düşüncelere, akidelere nazariyelere iman edilir ve ahlâkî kaide-ler, kültürel normlar şeklinde ihdas ettikleri değerler ölçü olarak kabul edilir. Onların icat ettikleri kanunlara, dini törenlere, gelenek-görenek ve adetlere uyulur. Kişisel ve toplumsal hayatı düzenlemede, alış verişte mahkemelerde, siyasette ve yönetimde hep onların kararları esas alınır. İşte bu o insanların tabi oldukları şeriâtleridir. Yine bu, Allah'ın dininin karşısında kendi başına müstakil bir dindir. Onlar nasıl ki Allah'ın rızası olmadan bir din ortaya koymuşlarsa, onlara uyanlar da Allah'ın rızası olmadan uymuşlardır. İşte Allah'tan gayrısına kulluk nasıl şirkse, bu da öylece şirktir..." (30)

"(Melekler de:) Sen yücesin, bizim dostumuz onlar değil, sensin. Belki onlar cinlere tapıyorlardı. Çoğu onlara inanmıştı diyecekler."(31) "Bu ayet ibadetin başka bir anlamına da ışık tutmaktadır. Bu da ibadetin sadece hizmet ve ibadet olmadığını, hiç itiraz etmeksizin bir kimsenin emirlerine itaat etme anlamını da taşıdığını göstermektedir. Bir insan bir başkasını (şeytanı lanetlediği gibi) lanetlese bile, onun yolundan gidiyorsa, ona ibadet ediyor demektir."

"Heva ve hevesini tanrı edinen ve Allah'ın (kendi katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü?"(33) "Heva ve hevesini tanrı edinmek" ifadesiyle bir kimsenin nefsinin her istediğini yapması ve yaptığı işin Allah indinde haram mı helâl mi olduğunu dikkate almadan davranması kastolunmaktadır. Böyle bir insan, Allah emretmiş bile olsa, eğer nefsi istemiyorsa o işi yapmaz. İşte bu kimse şayet nefsine itaat ettiği şekilde, başkalarına da itaat ediyorsa o kimseleri de tanrı edinmiş olur. Her ne kadar bu kimse, o kimseleri ilâh ve mabud edinmediğini söylese de veya o kimselerin putunu yaparak onlara tapmasa da onları tanrı edinmiştir. Çünkü burada kayıtsız şartsız teslimiyet vardır bu da onun bu kimseleri tanrı edindiğinin bilfiil ıspatıdır ki, bu apaçık bir şirktir. Allah'tan başkasına bu şekilde itaat eden kimse, itaat ettiği kimseye secde etmemekle ve lisanen onun ilâh olduğunu söylememekle, şirkten kurtulmaz. Nitekim diğer büyük müfessirler de bu ayeti bu şekilde yorumlamışlardır. İbn Cerir, "Allah'ın koyduğu helâl ve haramı dikkate almadan nefsinin arzusuna göre davranan kimse, nefsini ilâh edinmiş olur." demektedir. El-Cessas ise, "Böyle bir kimse Allah'a itaat ettiği gibi nefsine itaat eder." derken, Zemahşeri; "Nefsinin yönlendirdiği gibi hareket eden kimse, nefsine tıpkı Allah'a itaat ettiği gibi itaat etmektedir" der. (34) "Hevasını ilah edineni gördün mü?" (35) "Hevasını ilâh edinen.", arzu ve tutkularının kölesi olandır. İlâhına ibadet eden biri gibi o da tutkularına ibadet ettiğinden, bir puta tapan kadar şirk suçu işlemektedir. Ebu Umame'den rivayet olunan bir hadis-i şerifte Peygamberimiz (s) şöyle buyurmuşlardır: 'Allah'tan başka kendilerine ibadet olunan sahte ilâhların Allah yanında en kötüsü, kişinin hevasıdır'."(36)

Kulluk emriyle tüm insanlar mükellef tutulmuştur. Bu sorumluluktan Peygamberler dahi muaf değillerdir. Allah Teâlâ, Peygamberine ve O'nun şahsında tüm insanlara ibadeti emrederken, ibadetin, hayatın her an'ına ve de her bir mekan dilimine mahsus olduğunu ve ancak kendisine yapılmasını istemiştir. Sözün özü Rabbimizin şu güzel kelamıdır:
"Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et."(37) "Hüküm sadece Allah'a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur."(38)


Dipnotlar

(1) En'âm, 6/162.
(2) En'âm, 6/162, 163.
(3) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Risale Yay., Terc.: Nureddin Yıldız, İst., 1995, s. 133,134.
(4) Zâriyât, 51/56.
(5) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, İnsan Yay. Terc.: Heyet, 1987, İst., 5/91; Bkz.: Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, Beyan Yay. Terc.: Doc. Dr. Osman Cilacı, İsmail Kaya 18. bas., 1991 İst., İbadet mad., s. 81-97.
(6) Zâriyât, 51/56.
(7) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 125,126.
(8) Zâriyât, 51/56.
(9) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, 5/483.
(10) M. Kutub, Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, s. 140.
(11) Lokman, 31/25.
(12) İbn Kesir, Çağrı Yay. Terc.: Dr. Bekir Karlığa, Dr. Bedrettin Çetiner, 1990 İst., 13/7496.
(13) Fatiha, 1/5.
(14) Fussilet, 41/11.
(15) Enbiyâ, 21/19.
(16) Tahrîm, 66/6.
(17) Hadîd, 57/1.
(18) Hac, 22/18.
(19) İsrâ, 17/44.
(20) Tâ-hâ, 20/124.
(21) En'âm, 6/164.
(22) Al-i İmrân, 3/191.
(23) Ra'd, 13/28.
(24) Ahzâb, 33/4
(25) Yâsîn, 36/60-61.
(26) Mevdudi, Tefhim'ul Kur'an, 4/530.
(27) Meryem, 19/44.
(28) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an, 3/203.
(29) Şûrâ, 42/21.
(30) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an.5/223.
(31) Sebe'.34/41.
(32) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an. 4/476.
(33) Câsiye, 45/23.
(34) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an.5/308,309.
(35) Furkan, 25/43.
(36) Mevdudi, Tefhimu'l Kur'an (Taberani), 3/529.
(37) Hicr, 15/99.
(38) Yûsuf, 12/40.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...