|

'Derin
Kilitler' ne Zaman Açılır?
Ece Temelkuran / 27.11.2005 / Milliyet
Yapılacak şeyler var
insan insana. Eğer selamlarımız dağlarda, vadilerde düşüp kalmazsa.
Kimin elinde önemli değil, silah sesleri izin verirse seslerimiz ulaşır
birbirine
İstanbul'dan giderken Yüksekova ve Şemdinli'ye, bilemedim niye, bizim
bakkal ve Kuaför Sebahattin selam söyledi oralara. Ne gitmişlikleri
vardır ne de kimseyi tanırlar oralarda. Bir gönül bağı belki ya da
oralarda yıllarca insanlara yaşatılanlara duydukları, çok derinde saklı
bir sızı:
"Selam söyle Şemdinli'ye!"
Uzakdoğu'dan da uzak, en uzak Doğu'su dünyanın oralar. O dağlar,
yeryüzünün bütün noktalarından daha uzak Türkiye'nin Batı'sına. Suçlusu
kim olursa olsun, ayrı düşürülmüş insanlarız biz. Bir türlü buluşamayan
selamlar birbirlerine ulaşamadan kayboluyor karanlık vadilerde.
"Buralar öyle ki, terk edilmiş hissediyor insan kendini. Burada
yaşayanlar da öyle hissediyor belki."
Üç aydır Yüksekova'nın bir köyünde öğretmenlik yapan, İzmir'de okumuş
genç öğretmen böyle diyor. Sonra hemen ekliyor:
"Ben dönmek isteyenlerden değilim. Müthiş seviyorum burayı."
Dikkat çekici güzelliği, söyledikleriyle gölgede kalıyor öğretmenin:
"Tek tek fotoğraflarını çekiyorum çocuklarımın. Bak, bu Mahkûm."
Mahkûm?
"Ailesinden dört erkek hapse girince Mahkûm koymuşlar adını."
Muazzam hınzır gülüşlü bir çocuk, fotoğrafı öpesiniz gelir. Tek tek
anlatıyor çocuklarını(!) öğretmen, "dünyanın bütün çiçekleri gibi":
"Dalga geçiyorlar, 'Yakında sen de döversin' diye. Ne dövmesi, insan
bakmaya kıyamaz. O kadar kıymetli ki bu çocuklar. Öyle derinden bir dil
kurduk ki onlarla. Bazen biri geliyor, durup dururken, öyle bir
sarılıyor ki... İnsan nasıl gitmek ister buralardan? Daha güzel ne
olabilir dünyada?"
Çocuklar "derin"lere karşı!
Olup bitenlerden, her türlü "karanlık derinliklerden" uzakta, bir dağ
köyünde bir dünya kuruluyor böylece. Sabahları on beş dakika spor
yapılıyor, dersten sonra eğlence, hatta öğretmenleri ilkokul birinci
sınıftaki bu inanılmaz güzellikte gözleri olan çocuklara fotoğraf
makinesinin parçalarını tanıtıyor.
Bir gün, mutlaka bir gün, onların çektikleri fotoğraflar, anlattıkları
hikâyeler, hayatlarını, bütün iktidarların dillerinden uzak başka bir
dilde anlatmaya yarayabilir diye. Mor-yeşil dağları, bitmeyen karlı
tepeleri, her şeye rağmen akan nehirleri, Kürtçenin eşsiz uzun
havalarının anlattığı o sızılı hatıraları, haksızlıkları, buralarda
insanların nasıl bir dirençle yaşadıklarını anlatırlar bir gün diye.
"Kubilay Kürt değil mi?"
"Kubilay olayını anlattım çocuklara. İlkokul bir. Çok etkilendiler. İlk
soru ne oldu biliyor musun? 'Ama öğretmenim Kubilay da Türk, öldürenler
de Türk? Neden öldürmüşler ki?' Altı yaşında bu çocuk! Neler gördüyse
artık Türklerin ancak Kürtleri öldüreceğini düşünüyor."
Anlatan, Yüksekova merkezde çalışan bir öğretmen. Bazen sınıfta bu
konuları konuşmak zorunda kaldığını bile söylüyor. Çünkü çocukların
hayatlarının gerçeği bu:
"Drama dersinde doğaçlama yapıyoruz. Diyor ki, 'Bombacı dükkânına gider,
bomba alır', bir hikâyeyi canlandırarak anlatırken. Çocuğun gerçeği bu
çünkü, iki gün önce bomba patlamış. Bazen benim de dizlerim titriyor
savaş uçakları tepemizde dolaşırken. Çocuklara en iyi eğitimi vermek
istiyorum, benden olanın hepsini. Ama..."
Bir ses ver!
Bir mektup geliyor uzaklardan, Van-Çaldıran. Gönderen 1. Hudut Tabur
Komutanlığı'ndan Piyade Binbaşı Hakan Eroğlu. Dayanılmaz yoksulluğu
anlatıyor. "Neyiniz varsa gönderin" diyor, kalem, toka, ayakkabı, palto,
kitap... İsteyenler için cep telefonu bende saklı.
Orada doğmuşlar da, oralara gidenler de tek tek dağlar kadar aşılmaz bir
terk edilmişliğin ortasına düşüyor. Bu işin büyük ve kesinlikle sivil
(!) bir seferberlikle çözülmesi gerekiyor. Sadece vicdan temizleyici
yardımların değil, insanların gelmesi, gitmesi gerekiyor. Herkesin tek
tek ve hep birlikte ses vermesi gerekiyor. Köy öğretmeninin dediği gibi,
"Dünyada bundan daha güzel bir şey olabilir mi?" İnsan insana konuşmadan
kilitler çözülebilir mi?
Kürtçe bir sızı
Ben bu yazıyı yazarken Van Havaalanı'nda, bekleme sıralarında toprak
kadar geniş ve güçlü bir kadın oturuyor. Kadife elbisesinin üzerine
gözlerinden yeni simler düşüyor. Oğlu, bir ağaç gibi içten içe çöküyor.
Babanın gözyaşları, pos bıyıklarına ulaşmadan kol yeninde yitiyor. Oğul,
askere gidiyor. Dağların koynundaki, numarasız, toprak rengi, tek göz
bir evden çıkılmış muhtemel, el sallanmış kamyonlara, sabah karanlığında
düşülüp yollara... Bu ülke bu çocuğu daha önce hatırlamış mıdır acaba?
Batı'dakilere Doğu ne kadar uzaksa, Doğu'dakilere de Batı o kadar...
Herhalde. Sızı gibi ince bir Kürtçe ile oğlunun kulağına bir şeyler
söylüyor anne, boynunu kokluyor uzun uzun. Gelene kadar nefesini geri
vermeyecekmiş gibi uzun. Genç adam uçağa biniyor, elinde "Turkish
Airlines" mendili parça parça oluyor, arada sırada bir dağın karnındaki
deprem gibi ses veriyor: "Off! Of!"
Derin devletin ve "Derin Kürt"ün kilitlediği yedi kilidin çözülüp,
konuşa konuşa bin bir gecede, bütün insanların birbirine selam
söylemesi, o selamların birbirine ulaşması gerekiyor.
|