Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 324 | Aralık  2005

                   

 

 


'Derin Kilitler' ne Zaman Açılır?

Ece Temelkuran / 27.11.2005 / Milliyet

Yapılacak şeyler var insan insana. Eğer selamlarımız dağlarda, vadilerde düşüp kalmazsa. Kimin elinde önemli değil, silah sesleri izin verirse seslerimiz ulaşır birbirine

İstanbul'dan giderken Yüksekova ve Şemdinli'ye, bilemedim niye, bizim bakkal ve Kuaför Sebahattin selam söyledi oralara. Ne gitmişlikleri vardır ne de kimseyi tanırlar oralarda. Bir gönül bağı belki ya da oralarda yıllarca insanlara yaşatılanlara duydukları, çok derinde saklı bir sızı:
"Selam söyle Şemdinli'ye!"
Uzakdoğu'dan da uzak, en uzak Doğu'su dünyanın oralar. O dağlar, yeryüzünün bütün noktalarından daha uzak Türkiye'nin Batı'sına. Suçlusu kim olursa olsun, ayrı düşürülmüş insanlarız biz. Bir türlü buluşamayan selamlar birbirlerine ulaşamadan kayboluyor karanlık vadilerde.
"Buralar öyle ki, terk edilmiş hissediyor insan kendini. Burada yaşayanlar da öyle hissediyor belki."
Üç aydır Yüksekova'nın bir köyünde öğretmenlik yapan, İzmir'de okumuş genç öğretmen böyle diyor. Sonra hemen ekliyor:
"Ben dönmek isteyenlerden değilim. Müthiş seviyorum burayı."
Dikkat çekici güzelliği, söyledikleriyle gölgede kalıyor öğretmenin:
"Tek tek fotoğraflarını çekiyorum çocuklarımın. Bak, bu Mahkûm."
Mahkûm?
"Ailesinden dört erkek hapse girince Mahkûm koymuşlar adını."

Muazzam hınzır gülüşlü bir çocuk, fotoğrafı öpesiniz gelir. Tek tek anlatıyor çocuklarını(!) öğretmen, "dünyanın bütün çiçekleri gibi":

"Dalga geçiyorlar, 'Yakında sen de döversin' diye. Ne dövmesi, insan bakmaya kıyamaz. O kadar kıymetli ki bu çocuklar. Öyle derinden bir dil kurduk ki onlarla. Bazen biri geliyor, durup dururken, öyle bir sarılıyor ki... İnsan nasıl gitmek ister buralardan? Daha güzel ne olabilir dünyada?"

Çocuklar "derin"lere karşı!
Olup bitenlerden, her türlü "karanlık derinliklerden" uzakta, bir dağ köyünde bir dünya kuruluyor böylece. Sabahları on beş dakika spor yapılıyor, dersten sonra eğlence, hatta öğretmenleri ilkokul birinci sınıftaki bu inanılmaz güzellikte gözleri olan çocuklara fotoğraf makinesinin parçalarını tanıtıyor.

Bir gün, mutlaka bir gün, onların çektikleri fotoğraflar, anlattıkları hikâyeler, hayatlarını, bütün iktidarların dillerinden uzak başka bir dilde anlatmaya yarayabilir diye. Mor-yeşil dağları, bitmeyen karlı tepeleri, her şeye rağmen akan nehirleri, Kürtçenin eşsiz uzun havalarının anlattığı o sızılı hatıraları, haksızlıkları, buralarda insanların nasıl bir dirençle yaşadıklarını anlatırlar bir gün diye.

"Kubilay Kürt değil mi?"
"Kubilay olayını anlattım çocuklara. İlkokul bir. Çok etkilendiler. İlk soru ne oldu biliyor musun? 'Ama öğretmenim Kubilay da Türk, öldürenler de Türk? Neden öldürmüşler ki?' Altı yaşında bu çocuk! Neler gördüyse artık Türklerin ancak Kürtleri öldüreceğini düşünüyor."
Anlatan, Yüksekova merkezde çalışan bir öğretmen. Bazen sınıfta bu konuları konuşmak zorunda kaldığını bile söylüyor. Çünkü çocukların hayatlarının gerçeği bu:
"Drama dersinde doğaçlama yapıyoruz. Diyor ki, 'Bombacı dükkânına gider, bomba alır', bir hikâyeyi canlandırarak anlatırken. Çocuğun gerçeği bu çünkü, iki gün önce bomba patlamış. Bazen benim de dizlerim titriyor savaş uçakları tepemizde dolaşırken. Çocuklara en iyi eğitimi vermek istiyorum, benden olanın hepsini. Ama..."

Bir ses ver!
Bir mektup geliyor uzaklardan, Van-Çaldıran. Gönderen 1. Hudut Tabur Komutanlığı'ndan Piyade Binbaşı Hakan Eroğlu. Dayanılmaz yoksulluğu anlatıyor. "Neyiniz varsa gönderin" diyor, kalem, toka, ayakkabı, palto, kitap... İsteyenler için cep telefonu bende saklı.

Orada doğmuşlar da, oralara gidenler de tek tek dağlar kadar aşılmaz bir terk edilmişliğin ortasına düşüyor. Bu işin büyük ve kesinlikle sivil (!) bir seferberlikle çözülmesi gerekiyor. Sadece vicdan temizleyici yardımların değil, insanların gelmesi, gitmesi gerekiyor. Herkesin tek tek ve hep birlikte ses vermesi gerekiyor. Köy öğretmeninin dediği gibi, "Dünyada bundan daha güzel bir şey olabilir mi?" İnsan insana konuşmadan kilitler çözülebilir mi?

Kürtçe bir sızı
Ben bu yazıyı yazarken Van Havaalanı'nda, bekleme sıralarında toprak kadar geniş ve güçlü bir kadın oturuyor. Kadife elbisesinin üzerine gözlerinden yeni simler düşüyor. Oğlu, bir ağaç gibi içten içe çöküyor. Babanın gözyaşları, pos bıyıklarına ulaşmadan kol yeninde yitiyor. Oğul, askere gidiyor. Dağların koynundaki, numarasız, toprak rengi, tek göz bir evden çıkılmış muhtemel, el sallanmış kamyonlara, sabah karanlığında düşülüp yollara... Bu ülke bu çocuğu daha önce hatırlamış mıdır acaba? Batı'dakilere Doğu ne kadar uzaksa, Doğu'dakilere de Batı o kadar... Herhalde. Sızı gibi ince bir Kürtçe ile oğlunun kulağına bir şeyler söylüyor anne, boynunu kokluyor uzun uzun. Gelene kadar nefesini geri vermeyecekmiş gibi uzun. Genç adam uçağa biniyor, elinde "Turkish Airlines" mendili parça parça oluyor, arada sırada bir dağın karnındaki deprem gibi ses veriyor: "Off! Of!"

Derin devletin ve "Derin Kürt"ün kilitlediği yedi kilidin çözülüp, konuşa konuşa bin bir gecede, bütün insanların birbirine selam söylemesi, o selamların birbirine ulaşması gerekiyor.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...