Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sa 324 | Aralık  2005

                   

 

 


AİHM Kararı ve Bazı Gerçekler

AİHM'in Leyla Şahin Davası'nda vermiş olduğu nihai karar, Türkiye Müslümanlarının bazı gerçekleri görmesi ve yaşanan süreçten bir takım dersler çıkarması açısından önem arz ediyor. Her şeyden önce, mahkemenin kararının, konjonktürel olduğu açıktır. Mahkeme, AB ile müzakerelere başlamış bir ülke olarak Türkiye'nin 'kendine özgü' şartlarıyla, AB'nin 'değerleri' arasında dengeyi gözeten bir karar alarak, üniversitelerde uygulanan başörtüsü yasağının insan hakları ve özgürlüklere aykırı olmadığı sonucuna varmıştır. Bu karar, öteden beri 'güçler ayrılığı' ilkesinin zaafları konusunda yapılan tartışmaları haklı çıkarıcı özellikler taşıması itibarıyla da önemlidir; ancak bundan belki de daha anlamlısı, Batılı hukuk ve adalet anlayışının, 'çıkar' ve 'iktidar' kavramlarıyla ilişkisini gösteriyor olmasıdır. Karar, çok açık bir biçimde, Türkiye'de uygulanan yasağın, 'din ve vicdan özgürlüğü' kapsamında değerlendirilemeyeceğini, bilakis uygulamanın, laikliğin güvence altına alınması ve laik iradenin kamusal alanda bir takım düzenlemeler yapma hakkının teyidi bağlamında ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yönüyle, AİHM, gerek Yahudi gerekse Hıristiyan kimi AB vatandaşlarından gelen benzeri taleplere karşı gösterdiği olumlu yaklaşımı, Türkiye özelinde tekrarlamayı tercih etmemiş olmaktadır. İşte bu yüzden, kararın ardındaki muhtemel gerekçeler üzerinde durmak gerekmektedir.
İlk olarak, kararın, Türkiye ile AB arasında 'müzakere süreci'nin başlamış olduğu bir dönemde açıklanmış olmasına dikkat edilmelidir. Bu durumun, kararın olumsuz çıkmasında etkili olabileceği düşünülmelidir. Zira kararın olumlu çıkması durumunda, Türkiye'deki siyasi dengeler, 'gereksiz yere' zorlanmış olurdu. Özellikle AB sürecinde ayak direyen kesimler, başörtüsü yasağının kaldırılmasını, bir 'iktidar' ve 'güvenlik' sorunu olarak alıp, sürecin önünü tıkama yönünde yeni manevralar yapabilirlerdi. Fakat mevcut durumu meşrulaştıran bir kararın çıkması, ülkede siyasi dengeler üzerinde hemen hiçbir etkide bulunmayacağı için, AİHM, bu yönde bir karar almayı tercih etmiş olmalıdır. Bu ise, konjonktürün, karar üzerinde etkili olduğu anlamına gelmektedir. Peki konjonktür değiştiğinde, aynı mahkeme, farklı bir karar verebilir mi? Bu sorunun cevabı: 'evet'tir. Şayet Türkiye, müzakere süreci içinde ilerleme kaydeder ve statükonun değişmesini istemeyen kesimler de geriletilebilirlerse, belli bir süre sonra, AİHM, 'din ve vicdan özgürlüğü' kavramı temelinde tam ters yönde bir karar alabilir. Çünkü bu durumda, gerek Türkiye içindeki gerekse Türkiye ile AB arasındaki denge-ler değişmiş olacak ve AB, bu kez 'değerlerini' öne çıkaran bir karar almayı rahatlıkla tercih edecektir.

Görüldüğü gibi, mesele, bir 'dengeleri gözetme' meselesidir; yani 'siyaset' ve 'iktidar ilişkileri' meselesidir. Ve Batı'da hakim yaklaşım budur. Demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri de, bu çerçevede anlamlıdır. Bunu basit ifadeyle: "demokrasi, güvenlik kaygılarının olmadığı yerde işler" şeklinde dile getirebiliriz. 11 Eylül hadisesi ve ardından yaşananlar, bu gerçeğin en canlı ve yakın örneğidir. Şayet 'başörtüsü' meselesi de, bir biçimde bu dengelerle ilişkili ise (veya öyle algılanıyorsa), bu durumda iktidar ilişkilerinin devreye gireceği açıktır. Bu nedenle, AİHM'in aldığı kararı, çifte-standart örneği olarak görmek yerine, gerçeklere gözlerimizi kapatmamak gerekir. Türkiye'de 'tesettür' meselesi, gerek laik gerekse muhafazakar kesimlerin ortak çabalarına rağmen, basit bir 'din ve vicdan özgürlüğü' meselesi olmaktan çıkmıştır. Mesele, 'kamusal alanı' ilgilendiren bir mahiyet taşıdığı için, iktidar alanını düzenleme yetkisini ellerinde tutanlar, konu üzerinde son derece hassas davranmaktadırlar. Dolayısıyla bu vasatta, AİHM, bazı açılardan önceki kararlarıyla çelişik görünen bir hükme varmayı tercih etmekte ve bir anlamda meselenin çözüm yeri olarak Türkiye'yi işaret etmektedir. Ancak bizzat Erdoğan'ın ağzından: "henüz arkamızda yeterince halk desteği yok" açıklamasının yapıldığı bir vasatta, konunun en asgari düzeyde dahi hallini düşünmek mümkün gözükmemektedir.

AİHM kararı çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir başka konu da ilkeler ve yöntem arasındaki ilişkiye dair gerçeklerdir. Bu konuda, daha önce defalarca, tesettür meselesinin çözümünü AİHM'de görmenin ilkesel ve yöntemsel olarak yanlış olduğuna dair tespitlerde bulunmuş olmamıza ve bu tespitlerin defalarca 'test edilip doğrulandığı' bilinmiş olmasına rağmen, bazı kesimler, bulundukları konumu meşrulaştırmak adına, AİHM'e başvurmayı, taktik bir tercih olarak göstermeye çalışmışlardır. Bu kesimler de çok iyi bilmektedirler ki 'denenmişi denemenin' açıklaması, ya popü-lizmdir ya da vakit kaybıdır. Yıllarca başörtülü ha-nımları, AİHM'in eşiklerinde, üstelik tek ayak üstünde bekletenler, kararın olumsuz çıkmasından sonra, "biz sadece AİHM'i test etmek istedik" diyebilmektedirler! Bunu, bunca yıldır peşlerinden sürükledikleri insanları kaybetmemek adına yapan bu kesimler, onlara yeni 'umut kapıları' gösterme telaşındadırlar. Bunu başarabilirler mi? Öyle görünüyor ki, yıllardır yanlış yollarda yürümeye alışanlar da, artık yaptıklarının doğru olduğuna inanmaya ve kendilerine önderlik eden abilerinin, ablalarının 'tarz-ı siyaseti'ni benimsemeye başla-mışlardır. Bu durumda, sahte çözümler peşinde oyalanmanın sonu gelmeyecektir elbet. Ancak bu 'kolay' (ve 'tehlikeli') yolu tercih edenler bilsinler ki, bu yol 'çıkmaz sokak'tır. Bu yoldan sonuç alınması mümkün değildir. Bu sorunun çözümünün tek (ve mümkün) bir yolu vardır, o da La ilahe illallah sözünün gereğini yerine getirmektir. Yani izzeti, Allah, Resulü ve Müminlerde aramaktır.

Bunu söylediğimizde: "bu, çözümsüzlüktür" diyenler, bundan 8 yıl önce de, AİHM'e başvurmayı akıllarına koyduklarında aynı şeyi söylediklerini hatırlamalıdırlar. "Parti-pırtıyla bu iş olmaz" dediğimizde, "bu, çözümsüzlüktür" diyenler de Milli Görüş ve AKP çizgisinin 35 yılda geldiği yere gözlerini kapamamalıdırlar. Bunlar açık gerçeklerdir. Artık anlaşılmıştır ki, 'çözüm' diye öne sürülenler, çölde serap görmekten başka bir şey değildir. Peki, müminlerin artık AİHM'i, demokratik rejimi' vs. değil de, Allah'ı 'zikretmesi'nin zamanı gelmedi mi?

Bu sözlerimize itiraz olarak: "peki AİHM, olumlu karar verseydi, aynı şeyleri söyleyebilecek miydiniz?" diyenlere cevabımız ise şudur: "Eğer AİHM, olumlu karar alsaydı (ki zamanı gelirse, onu da yapar!) o zaman, çölde serap görenlerin hali biraz daha devam etmiş olurdu." Tabii AİHM kapılarında sürünenler, 'aman dileyip, tevbe edinceye dek.' Ayetin açık beyanı gereğince, onlar, sizi kendilerine benzetinceye dek, kapıda süründürmeye devam edeceklerdir. Hem "benzemeyeceğiz" deyip, hem de o kapıların eşiğine yüz sürmekten de vazgeçmeyenlere gelince, hatırlatmak istiyoruz ki iman ile küfrü uzlaştırmak mümkün değildir. Eğer hala: "ama tarihte bunun örnekleri var; Protestanlık mesela" diyebilecek olanlara ise, "lekum dinikum veliye din" diyoruz.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...

www.iktibas.info www.iktibas.info