|

AİHM Kararı ve Bazı Gerçekler
AİHM'in
Leyla Şahin Davası'nda vermiş olduğu nihai karar, Türkiye
Müslümanlarının bazı gerçekleri görmesi ve yaşanan süreçten bir takım
dersler çıkarması açısından önem arz ediyor. Her şeyden önce, mahkemenin
kararının, konjonktürel olduğu açıktır. Mahkeme, AB ile müzakerelere
başlamış bir ülke olarak Türkiye'nin 'kendine özgü' şartlarıyla, AB'nin
'değerleri' arasında dengeyi gözeten bir karar alarak, üniversitelerde
uygulanan başörtüsü yasağının insan hakları ve özgürlüklere aykırı
olmadığı sonucuna varmıştır. Bu karar, öteden beri 'güçler ayrılığı'
ilkesinin zaafları konusunda yapılan tartışmaları haklı çıkarıcı
özellikler taşıması itibarıyla da önemlidir; ancak bundan belki de daha
anlamlısı, Batılı hukuk ve adalet anlayışının, 'çıkar' ve 'iktidar'
kavramlarıyla ilişkisini gösteriyor olmasıdır. Karar, çok açık bir
biçimde, Türkiye'de uygulanan yasağın, 'din ve vicdan özgürlüğü'
kapsamında değerlendirilemeyeceğini, bilakis uygulamanın, laikliğin
güvence altına alınması ve laik iradenin kamusal alanda bir takım
düzenlemeler yapma hakkının teyidi bağlamında ele alınması gerektiğini
vurgulamaktadır. Bu yönüyle, AİHM, gerek Yahudi gerekse Hıristiyan kimi
AB vatandaşlarından gelen benzeri taleplere karşı gösterdiği olumlu
yaklaşımı, Türkiye özelinde tekrarlamayı tercih etmemiş olmaktadır. İşte
bu yüzden, kararın ardındaki muhtemel gerekçeler üzerinde durmak
gerekmektedir.
İlk olarak, kararın, Türkiye ile AB arasında 'müzakere süreci'nin
başlamış olduğu bir dönemde açıklanmış olmasına dikkat edilmelidir. Bu
durumun, kararın olumsuz çıkmasında etkili olabileceği düşünülmelidir.
Zira kararın olumlu çıkması durumunda, Türkiye'deki siyasi dengeler,
'gereksiz yere' zorlanmış olurdu. Özellikle AB sürecinde ayak direyen
kesimler, başörtüsü yasağının kaldırılmasını, bir 'iktidar' ve
'güvenlik' sorunu olarak alıp, sürecin önünü tıkama yönünde yeni
manevralar yapabilirlerdi. Fakat mevcut durumu meşrulaştıran bir kararın
çıkması, ülkede siyasi dengeler üzerinde hemen hiçbir etkide
bulunmayacağı için, AİHM, bu yönde bir karar almayı tercih etmiş
olmalıdır. Bu ise, konjonktürün, karar üzerinde etkili olduğu anlamına
gelmektedir. Peki konjonktür değiştiğinde, aynı mahkeme, farklı bir
karar verebilir mi? Bu sorunun cevabı: 'evet'tir. Şayet Türkiye,
müzakere süreci içinde ilerleme kaydeder ve statükonun değişmesini
istemeyen kesimler de geriletilebilirlerse, belli bir süre sonra, AİHM,
'din ve vicdan özgürlüğü' kavramı temelinde tam ters yönde bir karar
alabilir. Çünkü bu durumda, gerek Türkiye içindeki gerekse Türkiye ile
AB arasındaki denge-ler değişmiş olacak ve AB, bu kez 'değerlerini' öne
çıkaran bir karar almayı rahatlıkla tercih edecektir.
Görüldüğü gibi, mesele, bir 'dengeleri gözetme' meselesidir; yani
'siyaset' ve 'iktidar ilişkileri' meselesidir. Ve Batı'da hakim yaklaşım
budur. Demokrasi ve insan hak ve özgürlükleri de, bu çerçevede
anlamlıdır. Bunu basit ifadeyle: "demokrasi, güvenlik kaygılarının
olmadığı yerde işler" şeklinde dile getirebiliriz. 11 Eylül hadisesi ve
ardından yaşananlar, bu gerçeğin en canlı ve yakın örneğidir. Şayet
'başörtüsü' meselesi de, bir biçimde bu dengelerle ilişkili ise (veya
öyle algılanıyorsa), bu durumda iktidar ilişkilerinin devreye gireceği
açıktır. Bu nedenle, AİHM'in aldığı kararı, çifte-standart örneği olarak
görmek yerine, gerçeklere gözlerimizi kapatmamak gerekir. Türkiye'de
'tesettür' meselesi, gerek laik gerekse muhafazakar kesimlerin ortak
çabalarına rağmen, basit bir 'din ve vicdan özgürlüğü' meselesi olmaktan
çıkmıştır. Mesele, 'kamusal alanı' ilgilendiren bir mahiyet taşıdığı
için, iktidar alanını düzenleme yetkisini ellerinde tutanlar, konu
üzerinde son derece hassas davranmaktadırlar. Dolayısıyla bu vasatta,
AİHM, bazı açılardan önceki kararlarıyla çelişik görünen bir hükme
varmayı tercih etmekte ve bir anlamda meselenin çözüm yeri olarak
Türkiye'yi işaret etmektedir. Ancak bizzat Erdoğan'ın ağzından: "henüz
arkamızda yeterince halk desteği yok" açıklamasının yapıldığı bir
vasatta, konunun en asgari düzeyde dahi hallini düşünmek mümkün
gözükmemektedir.
AİHM kararı çerçevesinde üzerinde durulması gereken bir başka konu da
ilkeler ve yöntem arasındaki ilişkiye dair gerçeklerdir. Bu konuda, daha
önce defalarca, tesettür meselesinin çözümünü AİHM'de görmenin ilkesel
ve yöntemsel olarak yanlış olduğuna dair tespitlerde bulunmuş olmamıza
ve bu tespitlerin defalarca 'test edilip doğrulandığı' bilinmiş
olmasına rağmen, bazı kesimler, bulundukları konumu meşrulaştırmak
adına, AİHM'e başvurmayı, taktik bir tercih olarak göstermeye
çalışmışlardır. Bu kesimler de çok iyi bilmektedirler ki 'denenmişi
denemenin' açıklaması, ya popü-lizmdir ya da vakit kaybıdır. Yıllarca
başörtülü ha-nımları, AİHM'in eşiklerinde, üstelik tek ayak üstünde
bekletenler, kararın olumsuz çıkmasından sonra, "biz sadece AİHM'i test
etmek istedik" diyebilmektedirler! Bunu, bunca yıldır peşlerinden
sürükledikleri insanları kaybetmemek adına yapan bu kesimler, onlara
yeni 'umut kapıları' gösterme telaşındadırlar. Bunu başarabilirler mi?
Öyle görünüyor ki, yıllardır yanlış yollarda yürümeye alışanlar da,
artık yaptıklarının doğru olduğuna inanmaya ve kendilerine önderlik eden
abilerinin, ablalarının 'tarz-ı siyaseti'ni benimsemeye başla-mışlardır.
Bu durumda, sahte çözümler peşinde oyalanmanın sonu gelmeyecektir
elbet. Ancak bu 'kolay' (ve 'tehlikeli') yolu tercih edenler bilsinler
ki, bu yol 'çıkmaz sokak'tır. Bu yoldan sonuç alınması mümkün değildir.
Bu sorunun çözümünün tek (ve mümkün) bir yolu vardır, o da La ilahe
illallah sözünün gereğini yerine getirmektir. Yani izzeti, Allah, Resulü
ve Müminlerde aramaktır.
Bunu söylediğimizde: "bu, çözümsüzlüktür" diyenler, bundan 8 yıl önce
de, AİHM'e başvurmayı akıllarına koyduklarında aynı şeyi söylediklerini
hatırlamalıdırlar. "Parti-pırtıyla bu iş olmaz" dediğimizde, "bu,
çözümsüzlüktür" diyenler de Milli Görüş ve AKP çizgisinin 35 yılda
geldiği yere gözlerini kapamamalıdırlar. Bunlar açık gerçeklerdir. Artık
anlaşılmıştır ki, 'çözüm' diye öne sürülenler, çölde serap görmekten
başka bir şey değildir. Peki, müminlerin artık AİHM'i, demokratik
rejimi' vs. değil de, Allah'ı 'zikretmesi'nin zamanı gelmedi mi?
Bu sözlerimize itiraz olarak: "peki AİHM, olumlu karar verseydi, aynı
şeyleri söyleyebilecek miydiniz?" diyenlere cevabımız ise şudur: "Eğer
AİHM, olumlu karar alsaydı (ki zamanı gelirse, onu da yapar!) o zaman,
çölde serap görenlerin hali biraz daha devam etmiş olurdu." Tabii AİHM
kapılarında sürünenler, 'aman dileyip, tevbe edinceye dek.' Ayetin açık
beyanı gereğince, onlar, sizi kendilerine benzetinceye dek, kapıda
süründürmeye devam edeceklerdir. Hem "benzemeyeceğiz" deyip, hem de o
kapıların eşiğine yüz sürmekten de vazgeçmeyenlere gelince, hatırlatmak
istiyoruz ki iman ile küfrü uzlaştırmak mümkün değildir. Eğer hala: "ama
tarihte bunun örnekleri var; Protestanlık mesela" diyebilecek olanlara
ise, "lekum dinikum veliye din" diyoruz. |