|

Ayağa Kalktığın Yer, Oturduğun Yerdir
Hüseyin Alan
Evvelkilerden bize kadar gelen,
oldukça ilginç bulunabilecek bu ifade de özlü, tecrübelerden damıtılmış,
incelikli ve önemli bir anlayış aktarımı söz konusu edilmektedir.
İnsanoğlu bir yerde oturuyorken ayağa kalkmak ihtiyacı duyduğunda, ancak
oturduğu yerden ve pozisyonuna uygun olarak kalkabilecektir. Her kalkış,
ancak oturulan bir yerden olur. Doğrusu iyi oturulmayan bir yerden;
yandan, kıyıdan ve üstten, yani ancak başka bir yerden destekle
doğrulmak ve ayağa kalkmak mümkün iken başka bir hal mümkün olmayan bir
haldir. Bu durumda olanın ya bir yere yaslanması yahut da başka bir
şeyden destek alması kaçınılmazdır. İfadeden anlaşıldığı kadarı ile bir
yerde sabit olarak hep oturmayacak ve bir süre sonra ayağa kalkacak olan
insanın, hem oturduğu yeri iyi seçmesi, hem de oturma pozisyonunu iyi
ayarlamasının önemine dikkat çekilmiştir. Düzgün, oturmaya müsait bir
yer seçilmiş, oturuş pozis-yonu da iyi ayarlanmışsa eğer, ayağa kalkış
da dolayısı ile düzgün ve rahat olacaktır. Yamru yumru, rahatsız edici
bir yerde oturmak ve aynı zamanda oturma pozisyonunu da doğru
ayarlayamamak durumunda kalan insan için, oradan hareket-le ayağa
kalkışı da yamuk ve yanlış olacaktır. Çünkü oturuyorsa eğer, oturuşu
kadar geçen süredeki rahatsızlığı kadar ayağa kalkışı da rahatsız edici
ve yanlış pozisyonda olacaktır. Öylesine, mecburiyetten bir yere oturmak
durumu gerekse bile; oynaşarak, çaba sarf ederek hem oturulan yeri
oturulabilir bir hale çevirmek hem de oturuşu düzgün bir biçime sokmak
için çaba sarf etmek, doğru bir davranış olacaktır… İnsan nerede
oturuyor olursa olsun oradan kalkacağını hesaplayarak;
oturacağı/oturduğu yeri öncelikle ve doğru bir seçimle seçmeli yahut
yanlış oturuşta ise bunun yanlış olduğunu bilerek yerini, oturuşunu
düzeltmelidir.
Müslüman olmak; İlahın ve Rabbin bir tek olduğunu, Ulûhiyetin ve
Rububiyetin tekliği konularında eşsiz ve ortaksız bulunduğunu kabul ve
tasdik ederek beyanda bulunmak, Allah’ın kendi katından, insanlar
arasından seçtiği elçileri aracılığı ile yine insanlara gönderdiği
kitaplara, kitapların içeriğine ve orada teklif edilenlerin tamamına
itirazsız teslimiyet ile neticelenen bir iştir. Ama kulun, bizatihi
kendini bağlaması ile ancak gerçekleşen, bizzat ve iradi bir işlemdir
de. Dünya ha-yatının düzenlenmesi ve yaşanması konusunda, Rabb katından
gönderilenler esas alınarak, elçilerinin takip edilmesi ve onlara
uyulması noktasında ivazsız garazsız razı gelmek, onların yapıp
etmelerinin Şarii tarafından onaylanmış olduğunu bilmek ve onlara da o
çerçevede itaat etmekle ikmal edilmiş bizatihi bir oturuşun ve oradan da
doğru bir kalkışın adıdır. Bundan sonradır ki; biri birinin devamı olan
iki âlemden, geçici olan dünya hayatının bize bahşedilmiş bir lütuf,
sınanma mekânı olduğu bilinci ile ve bu bilinçten hareketle burada yapıp
etmelerimizden, güttüğümüz amaçlarımızdan ve ulaşacağımız hedeften
dolayı ebedi mekân olarak bildirilen ahiret hayatını kazanmamız, her
şeyin başı, sonu ve belirleyicisi olacaktır. Artık bir Müslüman olarak,
yaptığımız her işten, tutuğumuz her yoldan bir tek şeyi gözeterek
yaşamımızı düzenleriz; Allah’ı razı etmek. Genel geçer, dışındaki her
şeyi belirleyici olan bu amacın sonunda, ancak bunu dikkate alıp
yürüyenlere ve ancak böyle olanlara vaat edilen cennet hayatının
verileceğini biliriz. O halde, cennete gidecek yo-lun ancak Allah’ın
gösterdiği yol olduğunu, O’nun yolunun apaçık bilindiğini, kitapları ve
elçileri aracılığı ile herkesin de bu yolu bildiğini/ bilebileceğini,
saklı gizli hiç bir şeyin olmadığını, dolayısı ile cehenneme gidecek
yolun da ayan be-yan ortada olduğuna bizzat şahit oluruz. Cennetin
bedelinin böylece bildirildiğini, başka bir bedelle cenneti elde etmenin
de mümkün olmadığını yine böylece kavramış oluruz.
Rehberimiz belli, yolumuz belli, amacımız da belli olunca, bütün
bunların hak ve gerçek olduğuna inanır, başka türlü bir düşünüşün ve
yargının da hem etkisinde kalmaz, hem de butlanına hükmederiz.
Karşılığında her ne gösterilirse gösterilsin, gönlümüzü çelebilecek
diğer vaatlerin sahtelikle-rine de prim vermeyiz. Allah’ın nelerden razı
geleceğini, nelerden de razı gelmeyeceğini hep akılda tutar, bu hesabı
asla göz ardı etmeyiz. Hesabımızı böyle tutunca; yolumuz Salihlerin ve
muttakilerin yolu olurken; mücrimlerin, müşriklerin, zalimlerin ve
kâfirlerin yolu olmaktan da böylece çıkmış olur. Doğru yolda olmak,
aslında ve tamamında eğri yolda da olmamak demektir. O halde bu işin
ortası, uzlaşı noktası ve paralelliği de olmaz, yoktur. Yani, bir insan
hem Müslim hem mücrim, hem muttaki hem nankör, hem mümin ve hem de
münkir olamaz. Bir insan, bu sayılanlardan ya birisidir, ya da
ötekisidir. Öyle ise; oturduğumuz yer, sabitlendiğimiz duruş ve
aldığımız pozisyon, kalkışımız için bu denli önemli ve hatta gideceğimiz
yer için de tek belirleyici olmaktadır. Nerede durduğumuz, oturuş
biçimimiz, kalkışımızı bu kadar etkiliyorsa; ayağa kalkmadan,
hareketlenmeden önce, muhakkak durumu bir gözden geçirmelidir. Yoksa
muttakilik sandığımız kalkış münkirlik, muslihlik sandığımız
hareketleniş müfsitlik, Müslümanlık sandığımız amel de müşriklikle
neticelenebilecektir. Bu da, sonucunda umduğumuz karşılığı getirmeyecek
ve ebedi duruş yerimizi bize kaybettirecektir.
Oturacağımız yer, itikadımız, inancımız ve teslimiyetimizdir. Burası;
korunmuş, tertemiz ve anlaşılır olan Allah’ın son kitabında açıkça
belirlenmiş, ayrıca son elçisinin bize ulaşan sahih sünnetleri ile de
çerçevelenmiş bir alandır. Öyle ise oturacağımız yer belirlidir.
Kalkacağımız, hareket-leneceğimiz işlerden önce bu duruşu sahihleştirmek
ve muhkemleştirmek, varsa eksik gedik düzeltmek şarttır. İşte bu sahih
ve muhkem duruştan sonradır ki; inancımıza uygun teslimiyetimiz ve bile
isteye yaptıklarımız olan hareketlenmelerimiz makbul, karşılık bulucu
olsun. Sevabı da günahı da, bu oturuştan sonraki
kalkışlarımızdan/yapacaklarımızdan alacağımıza göre, umacağımız şeye
uygun davranışlarda, kalkışlarda bulunmak da Müslimlik, Muslihlik ve
Muttakilik olabilsin…
Yukarıda çizilen çerçevenin bir yerinde Allah buyuruyor ki; insanlar
renklerinden, dillerinden, cinslerinden, ırklarından vs. dolayı ve sırf
bu özellikleri itibarı ile herhangi bir imtiyaza, ayırıma tabi
değildirler. Bilakis bu farklılıklar onların yaratılış özellikleri,
Allah’ın birer ayeti olarak tanışıp kendi aralarında bilişmesine ve
yardımlaşıp kaynaşmasına sebep olması gereken özelliklerdir. İnsan
olarak bu bağlamda üstünlük, imtiyaz ve ayrıcalık olarak ancak
Müslümanlığa ve sakınmaya bağlıdır. İttika, her iş ve kalışta ancak
Allah’ı dikkate alarak gösterilen bir duruş, ancak Allah’ı razı edecek
bir anlayışla yapıldığı zaman mümkün olan bir iştir. Bunun Müslümancası,
salihçesi, muslihçesi bu-dur. Peygamber efendimiz de bu hükmü aynen
söylendiği amaca uygun olarak anlatıcı ve uygulayıcı son örnek olmuştur.
Kureyş içinde ve o günkü dünyada teamül olmuş değer yargılarının tamamen
tersine kavim, kabile bağlantısına bakmadan, İran, Bizans ittifakını
dikkate almadan, güçlü, zayıf gözetmeden Allah’ın kullarını bizzat insan
olarak muhatap almış ve o güne kadar bilinen, cari ilişkilerin ve değer
yargılarının tamamını Kur’ani bir tasdikte buluşmaya çağırmıştır. Var
olan bütün eski bağlantıları kopartmış, onun yerine ‘İslam Ümmeti’
temelini esas alarak yeni bir yapılanmayı tesis etmiştir. İnsanların
ancak ‘İslam Ümmeti’ bağlantısı ile kurtulacağını, Allah’ın i-pinin de
bu olduğunu öğreterek, umulana ancak böylece kavuşulacağını
göstermiştir. Bu bağı benimseyenler, eski bağlarını/değerlerini hepten
değiştirerek bir bütün oluştururken, karşısında duranlar da sırf bu
nedenden dolayı karşı kampta durmaya ve eski değerlerini/bağlarını
sürdürmeye devam ettiler.
Artık iki seçenekten birisi geçerli olmuştu; Ya Müslüman olacak ve ümmet
temelli topluluğa dâhil olacaktınız, ya da eski bağlarınızı koruyacak,
hatta onu daha da güçlü kılacaktınız. Bu işin ortası kalmamıştı. Çünkü
‘Ümmet’ cephesi şafaktan doğuyordu. Böylece Allah’ın ipine bağlananlar
izzet bulmuş, hakkın temsilcisi olmuş ve insanlığa örnek ama başka bir
hayat sunmuşlardır. Ürettikleri değerlerden dolayı insanlar nezdinde
itibar görmüşler, güçlü bir manyetik alan üreterek karşı duran diğer
topluluklara diz çökertmişlerdir. Zillette devam edenler, batılın
temsilcisi olmuş ve eski dinleri üzere devam ederek insanlığın yüz
karası olmaya devam etmişlerdir. Tarih, Salihler eli ile yeni bir
dönemece daha girmişti; kavga bunun için veriliyor, mücadele bunun için
yapılıyordu. Aziz olanlar ile alçak olanlar yeniden belirlenmiş, her şey
gün ışığına yeniden çıkmıştı. Bundan sonradır ki, artık kimse Allah’ı,
dini kullanarak dalavere yapamıyor, hakkı batılla karıştıramıyordu… Hep
böyle gitmedi tabii; uyanık olması gereken Salihler, gücün
şımarıklığında uyuşmaya başlayıp hikmeti de yitirince fırsat kollayan
mücrimler eli ile eski cahili düzenlerin yeniden başlarına
geti-rildiğini göreceklerdi. Ne yazık ki; mücrimler de Allah’ın
dininden, ipinden ve emirlerinden bahsederek bu işleri en iyi
kendilerinin temsil ettiğini yayıyorlardı. Onlar da, içerden buldukları
işbirlikçilerini yanlarında tutarak, vitrine çıkartarak kendi yollarının
‘sırat-ı Müstakim’ olduğunu ifade ediyorlardı. Böylece Müslümanlar
yeniden fert olma derekesine yuvarlandılar ve böylece Ümmet olma
şerefini/gücünü de yitirdiler. Artık başlarına gelenlere
katlanacaklardı…
Müslüman, başlangıçta fert olarak, tek başına ancak kendi fiillerinden
sorumludur. Ama hilafet görevini üstlenmiş onurlu birisi olarak burada
demirlemeyip inançlarını dışa vuracak, artık insanlar arasında hayra
çağıran ama çağırdığının da arkasında duran, münkerden alıkoyan ama
kendini de sakındıran bir topluluk, bir ümmet oluşturmak yolunda da
koşturacaktır. Bu oluşturulan topluluk bilinçli, malları ve evlatları
ihmal edil-memiş, hesaplı kitaplı, kendisini iyi hazırlamışlar olarak
bir topluluk olacaklardır. Onları diğer insanlardan neyin ayırdığının
farkında olarak, sadece Allah’a güvenip dayanarak oturduğu yerden
kalkacak ve yeniden izzetlerini kuşanacaklardır. Onların ‘alâmet-i
farikası’, dinleridir, inançlarıdır. Bu-radan üretilen değerleridir. Bu
farikalarıdır ki, diğer insanlardan sırf bu sebepten dolayı ayrıdırlar.
İşte bu ayrılıklarıdır ki onların imtiyazları ve üstünlükleridir. Allah
indinde de, kulları indinde de böylece ayrılıp bilineceklerdir. Bu işlem
keyfe keder, tercihlik, ihmal edilebilir bir işlem değildir. Bizzat,
iradi olarak, kasten ve bile isteye yapılacak bir işlemdir, irade
beyanıdır. Ancak alâmet-i farikaları ile anılmak ve tanınmak
zorundadırlar. Kendi isimleri ile kendilerini fâş ettikleri tak-dirde,
yapıp etmelerinin, tutum ve davranışlarının da yine o isme uygun
olmasına dikkat etmeleri, ayrı bir topluluk olmalarının gereğidir.
Kendileri-ni tanımladıkları gibi de davranmaya mecburdurlar. Onların
adları da, sanları da Müslümanlıktır. Hem kendi aralarındaki hem de
diğerleri ile olan ilişkilerinde bağları da, bağlantıları da aynı
inancın etkisi ve yönlendirmesi ile olacaktır. Başka bir ad, san
kullanamayacakları gibi, başka bir değerden hareket ile de ilişki ve
bağlantı da geliştiremezler, kuramazlar. Başka bir isimlendirmenin
gereğini de yapamazlar. Bu günde aynı sebepten dolayı çağdaş insan
topluluklarının önerdiği, yüce tuttuğu, geçerli kıldığı bütün değer
yargılarına, tam da bu nedenle itibar edemez, razı gelemezler.
Çıkarlarına uygun olsa da, işlerine öyle gelse de.
Onlar bilirler ki; Allah’ı dikkate almayan bütün diğer yargılar,
değerler, adı her ne olursa olsun, vaadi ne hacimde bulunursa bulunsun,
şirktir, batıldır, geçersizdir. Şirk ise necistir, pisliktir. Temizlik
ile pislik, tevhit ile şirk asla bir değildir ve birbirlerine de
karıştırılmazlar. Öyle ise; Müslümanların kendi aralarındaki birlik,
kardeşlik ve dayanışma, her şeyin üstünde ve ancak İslam üzere olmak
zorundadır. Bir araya gelişleri, topluluk oluşları ve her türden
ilişkileri, Allah’ın hükümlerine göre yürütmeleri ile sahihleşen,
sağlamlaşan bir iştir. Çünkü Müslüman olmak; kadın olsun erkek olsun,
sarı renkli olsun kara renkli olsun, güçlü olsun zayıf olsun, hükmeden
olsun hükmedilen olsun vs. ancak Allah’ın hükümlerine itibar etmekle,
ancak Allah’ın emirlerini yerine getirmekle ve ancak onun elçisine de bu
kayıtla teslim olmakla mümkündür. Müslüman olmak başka değil, ancak bu
kayıt da mümkün olunca, gayri İslami olan her şeye sırt çevirmek, kaale
almamak ve itibar etmemek de, ilkini tamamlayan bir diğer şarttır.
Müslüman kişi, durduğu yeri bildiği kadar, karşı olduğu yeri de
bilendir. İnandığı değerlere önem verdiği kadar reddettiği değerlere de
karşı duran ve uygun ref-leks üretendir. Bunlar tıpkı birbirini yok eden
iki zıt değer, ters iki ayrı yön ve kendi içinde birer bütündür… Öyle
ise her kim; bu bağın, bu bağlantının dışında bir şey öneriyorsa işte o
Müs-lümanlardan olamaz. Yanında ve karşısında olacağı değerleri apaçık
bildirmeden, oturduğu yeri de İslam ile test etmeden, kalkılacak bir
fiiliyatta Müslümanları kullanmamalı, Müslümanlardan da destek
bulamamalıdır. O kullanmaya çalışsa bile, sağlam yerde oturanlar
tarafından açığa düşürülmelidir. Yeniden ‘Muaviyeler’ in çıkmasına izin
verilemez. Yeniden Muaviyeleri çıkartan ‘şartlar üretilemez’.
Müslüman olmak; mezhebi açıdan Şii olmayı, Sünni olmayı zorunlu
kılmadığı gibi, Türk, Arap, Fars veya Kürt olmaya da başlı başına bir
değer izafe etmez, ciddiye de almaz. Her bir mezhebin, her bir rengin
veya her bir dilin bizzat bu özelliğinden dolayı bir üstünlüğü olmadığı
gibi, aşağılanması da olamaz. Bu ve benzeri özellikler, kendi başlarına
hiçbir değer üretmeyen, hiçbir özelliğe de sahip olmayan tabii, normal
ayrılıklardır. Bu özelliklerden hareketle bir değer üretilemediği için,
üstünlük ya da alçaklık da tanımlanamaz. Ancak İslam dininin, dinin
sahibi Al-lah’ın belirttiği ölçülere uyanlarla uymayanların, sırf bu
nedenle Allah nezdinde bir üstünlüğü veya bir alçaklığı söz konusu
olabilir. Aynı şekilde başka bir dine göre de bu özellikler değerli
kılınabilir, değer üretilebilir. Ama Allah’a göre üstün olan ile başka
bir şeye göre üstün olan, Allah’a göre alçak olan ile başka bir şeye
göre alçak olan da, asla bir değildir. Zira birine göre üstün olan
diğerine göre alçaktır (düşüktür). Bu nedenle, burada, mezhebin, ırkın,
dilin ve rengin kendi başına, bizzat bir önemi yoktur. Bunlardan
hareketle de, bunları öne çıkararak da, İslam’a ve İslami değerlere
hiçbir katkı yapılamaz. Ama İslam’dan hareketle, İslam’ı öne çıkararak
bunların her birine katkı yapılabilir, her biri değerli kılınabilir…
Müslümanlar kendilerini başka bir adla değil de inançları ile
adlandırır, adlarına da uygun değerler üreterek davranırlarsa, dinlerini
ve kendilerini ciddiye almış, Allah nezdinde de üstün tutulmuş
sayılırlar. Böyle olurlarsa hem Allah nezdinde ve hem de kulları
nezdinde bir şey olurlar ve hesaba da katılırlar. Öyle ise; İslam
varken, diğerleri önemsiz birer ayrıntıdan ibaret sayılmalıdır. Onlar
İslam’ı değil, ancak İslam onları biçimlendirecek ve yönlendirecektir.
Esas olan budur. Yok, kendilerini geleneksel çarpıklıkta olduğu gibi
farklı farklı isimlendirirler, o isimlendirmelerine uygun olarak da
davranmaya devam ederlerse zelil olmak, aşağılanmak ve horlanmak da
onların kaderleri olur. Çünkü onlar parçalanmışlar, çünkü onlar
dinlerini değil sahiplendiklerini yüceltmişlerdir. Yücelttikleri şeyler
de onları, ancak bu kadar üstün tutmuştur. Tıpkı, günümüz
Müslümanlarının(!) hali gibi. Hem kâfirler tarafından ezilecekler, hem
de kendi aralarında birbirlerini ezeceklerdir. Mezheplerini, ırklarını
ve dillerini ön plana çıkartarak, çağdaş değerler etrafında
toplanmışlar, dinlerini geri plana atarak şaşırmışlardır. O nedenle
devletli olanlarının devletsiz olanlarını geri planda tutması, güçlü
olanının zayıf olanını horlaması, zengin olanının fakir olanını terk
etmesi mümkün olmuştur. Aralarındaki bu çatlak, birbirlerine uzaklaşma
mesafesini gidetek açmaktadır. O nedenle, bu gidiş sonucunda varacakları
bir menzil, ulaşacakları bir cennet yoktur. O nedenle her biri-si,
kendinden daha güçlü olan başka birisinin hesabında ya oyuncak olacak,
ya da büyük bir oyunda, yine bir başkasının elini güçlendirecektir.
Onlar da bundan izzet ve şeref duyacaktır. Bu nasıl bir haklılık, nasıl
bir güç ve nasıl bir İslamlık ise, hepsinin gücü kendinden zayıfına ve
zavallılara geçiyor. Hele bakın şu Türkmen Bey’ine, Arap Şeyh’ine, Fars
Uleması’na ve Kürt Ağası’na. Başka bir şey görüyor musunuz? Kendi
aralarında bir acımasız rekabet, dışarıda bir ayrı rezalet içindeler…
Afganistan, uzun yıllar kâfirlerin egemenliğinde yaşadı. İşgalcisi oldu,
yerli iş birlikçisi oldu. Millicisi geldi, komünisti geldi, yönetti. Bir
dönem oldu, adı mücahit(!), kendisi yiğit olanlar, kendi aralarında
yönetim kavgasına tutuştu. Beyler, kendi aramızdaki kozları paylaşalım,
liderliği üretelim derken ülke ve insanları öyle perişan oldu ki, değme
gâvurun elinden böyle iş gelmezdi… Şimdi bakıp diyoruz ki, bu işler niye
oldu? Dünün mücahit lideri beyimiz, ABD adına ama kendi milleti, dini
aleyhine bekçilik yapıyor. Bunun gibileri çok görüldü, bu da geçer…
Saddam Efendi, sırtını Batıya dayadığı yıllarda başı öne düşmez, mağrur
bir liderdi. Dostlarına sırtını dayadığında, bükülmez bileği, yıkılmaz
orduları olduğunu sanıyordu. Kâfire karşı zillet, Müslüman’a karşı izzet
içindeydi. Çok zulmetti; Arap’ına da, Kürt’üne de, Türk’üne de.
İslamcısına da, Arapçısına da, Kürtçüsüne de. Tıpkı, Şah abisi gibi.
Tıpkı, komşu ülkelerdeki, aynı babaya itaat eden, kardeş ama zalim
liderleri gibi. Derken devran döndü, kullanım süresi doldu. Kendisine
güç verenler bu kez aynı yoldan başkalarına güç vererek bizzat
devirdiler onu. Ülkesi işgale uğradı. İşgal orduları da, adına uygun ne
yapmaları gerekiyorsa aynen onu yaptılar. Namus, şeref, izzet ayaklar
altına alındı. İnsanlar ve hayvanlar, hatta otlar bile barbarca kıyıma
uğradı. Benzerini Japonya’nın, Vietnam’ın, Filistin’in, Afganis-tan’ının
önceden tattığı kimyasal bombalarla havadan, karadan ve
işbirlikçilerinin desteği ile Iraklı da payını aldı. Yapılan vahşi
saldırılardan sonra, söylenecek çok şey yok. Savaş bu, hele kâfirin
savaşı ise olacak olan da buydu. Merhamet beklenir mi, beklenmez.
Ölümler, vahşet, işkenceler, her evden çıkan feryad-ü figanlar, dökülen
onca kanlar artık istatistik problemi oldu. Hukuk mu, o da ne? Bu konuda
çok şey söylemeye gerek yoktur. Ama lütfen dikkat; bütün olup
bitenlerden sonra ne değişti; zulmün yeni boyutu ve sadece zalimlerin
adı… Şimdi, asıl söylenmesi gerekeni söylemelidir; içimizi yaksa da,
acıtsa da, incitse de.
Ey, Saddam’ı ayıplayan, kınayan, protesto eden ve yıllarca ağıtlar yakan
nefis; neredesin? Ne oldu sana? Kürt oldun da aynı zulmü sen mi
işliyorsun, Şii oldun da aynı vahşeti sen mi sergiliyorsun? Bu ne iştir?
Ne adına, neler yapıyorsun, sırtını nereye dayadın? Kimin hesabında yer
tutuyor, neye razı geliyorsun? Saddam’ın elindeki imkânlar sende olsa
imiş, meğer neler de yaparmışsın sen, bre! Gün senin günün her halde ki;
tuttuğun bütün çetelelerin hesabını, kınadığın zalim gibi görüyorsun,
farkında mısın? Sinende gizli olanlar, yaptığın alçakça hesaplar bu gün
ortaya çıktı, bilinmez mi sanırsın ey nefis? Senin sanın Müslüman mı
idi, ne? Önünde kim var, arkanda kim var, hesaplıyor musun? Hiç olmazsa
Şah’ı, Saddam’ı da mı görmezsin? Onlar da bir zamanlar senin gibi idi,
zavallı halkına hep kara günler yaşatmıştı, unuttun mu hey? Ayaklandın
da, kâfirle mi hesaplaşıyorsun yoksa bu gün de mazlum olan komşularını
mı öldürüyorsun? Demek ki senin oturduğun yer de düzgün değilmiş. Demek
ki senin hesabın, dünkü zalimin yerini almakmış ha, bu da belli oldu ey
nefis. Ama bir farkının da olmadığı artık meydana çıktı… Vah sana, vah!
Hani, nerede kaldı Müslümanlık? Neyin hesabını tutuyor, neyin
istikbalini gözetiyorsun? Kulundan çekinmiyorsun, bari Allah’tan da mı
sakınmazsın ey nefis? Bu hep böyle devam edecek, ölüm hiç gelmeyecek mi
sanırsın? Başlarımızdaki zalimlerin biri gidiyor, biri geliyor da, sana
ne oluyor ki? Yoksa yeni zalimlerimiz sizler misiniz? Yapageldiğin
işleri, geç-mişte uğradığın gadirlikleri, mezhebinin veya ırkının
horlanması ile mi maskeleyeceksin? Bu seni, dünün mağduru, bugünün
zalimi olmaktan kurtaracak mı?.. Ey nefis, seninle kavlimiz böyle miydi?
Hani kurtuluş için İslam’a yönelecek, hakka razı gelecek, zalimlere
karşı kardeşler olarak kalkacaktık, ne oldu sana? Şiiliği de, Sünniliği
de, Kürtçülüğü de, Türkçülüğü de, Farsçılığı da, Arapçılığı da geriye
çekecektik, hani ne oldu? Eline bir imkân ve fırsat geçti, o da geçici
olarak. Sen de mi, sen de mi bunları yapacaktın ey nefis?.. Nereden
hortladın sen ey nefis; seni tarihe gömmemiş mi idik? Hani, Hz. Ali’ye
numara çeken, ‘gönlümüz seninle ama kılıçlarımız Ben-ü Ümeyye ile’
diyerek Hz Hüseyin’i terk edip yüz üstü bırakan Kufe ehli, hortladın mı
ne, nereden çıktın? Yıldönümlerinde yaktığın ağıtlara, döktüğün yaşlara,
tuttuğun yaslara ne oldu? Günah mı çıkartıyordun yoksa? Bir kâfirin
peşinde, az bir pahaya, kardeşine zulüm etmek sana yakışır mı? Bu muydu
amacın? Bak, ramazan da geldi; aç açık, babasız anasız, yurtsuz yuvasız
kalmış çocukların sığınacak kucakları, içecek sıcak bir çorbaları da
kalmadı, kime gidecek onlar? Ama sen huzur içinde oruç tutacak, kanlı
sofralarda kâfirlerle iftar edeceksin, öyle mi? Gerçekten sen bu musun
ey nefis? Kan gölünün, gözyaşlarının üstünde bir de bayram
kutlayacaksın, he mi? Ne bayramı bu, ey nefis? Çaresiz, zavallı
bıraktığın, gözyaşlarından başka bir şeyi kalmayan insanlar bir tarafta,
sen öte tarafta kafirle fingirdeşeceksin, öyle mi?..
İçimiz yanıyor, gönlümüz yaslı, gözümüz yaşlı. Ah, Bir kusabilsek!. Biz
ettik biz bulduk, ne yapalım. Hiç olmazsa, evet hiç olmazsa bundan
sonrası için doğru bir oturuş şeklini ve doğru bir zemini bulalım. Yahut
oturduğumuz yeri, pozisyo-numuzu artık düzeltelim. Bilelim ki; bunlar da
geçecek. Hepsi ama hepsi geçecek. Başımıza gelenler, kendi ellerimizle
yaptıklarımızın sonucu-dur, ne yapalım. Kâfirin ve işbirlikçilerin
zulmüne razı geldik ama Rabbim, bari sen bizleri affet, ne olur…
Unutmayacağız; başımıza gelenleri, içine düştüğümüz zilleti, asla ama
asla unutmayacağız. Allah adına bizi kandıranları; adı Recep, Ramazan,
Hüseyin, Rıza, Mesut, Necmettin, Celal, Abdulah, Fethullah, Hamit,
Mahmut, Yaser, Hüsnü, İshak olsa da. İşlerinin adını İslam,
kalkışlarının soyadını Bedir, Uhud, Hendek koysalar da. Ders almak için,
ibret almak için. Filistinlinin başına gelenleri, Bosnalının başına
gelenleri, Afganlının başına gelenleri ve Iraklının başına gelenleri.
Tabii ki, bundan sonra gelebilecek olanları da. Sana ‘katiller sürüsü’
diyenleri de. Kusuru kendimizde arayacağız. Arayacağız ki, eksiğimizi,
gediğimizi tamamlayacak, hatalarımızı telafi edeceğiz. Biz bu sopaları
çok yedik, yedik ama asla yıkılmadık. Gene yıkılmayacağız. Çünkü tarih
bizimle başladı, yine bizimle bitecek biliyoruz. Fakat gayri
akıllanacağız. Geçecek bu günler. Kendimize döndü-ğümüzde, aslımıza rucü
ettiğimizde düzelecek bunlar. Ne yapalım ki; ne yapılması gerekiyorsa
onu. Bizim tembellikten, ihmallikten kurtulmamız gerek. Bize feraset,
bize hikmet gerek. Gâvurun sakızını çiğneyip türküsünü çağırmaktan
vazgeçtiğimiz gün, onları değil gerçekten inananları dost bildiğimiz
gün, bir gün hesaba çekileceğimize gerçekten inandığımız gün, evet o gün
nurlanmaya başladığımız gün olacak. Bunu beynimize kazıyacağız. Kural o,
vaat o ki; şafak ‘Müslü-manların’ üzerine açacaktır. Züğürt tesellisi
yapmıyorum, vaatte bulunanın Allah olduğunu biliyorum. Ümidimi, inancımı
söylüyorum. Yanlış yerlerde oturmaktan, sakat pozisyonlarda durmaktan
kıçımız delindi, belimiz ağrıdı, iç organlarımıza vurdu da, canımız
yanıyor. Bu halimizle kalksak, ağrılarımız düzelmeyecek. Epeydir yamuk
oturuyoruz da… Pozisyonumuz düzelterek başlayacağız işe. Allah var,
keder yok. Hadi bakalım; kolay gelsin… |