Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 322 | Ekim  2005

                   

 

 


Ayağa Kalktığın Yer, Oturduğun Yerdir

Hüseyin Alan

Evvelkilerden bize kadar gelen, oldukça ilginç bulunabilecek bu ifade de özlü, tecrübelerden damıtılmış, incelikli ve önemli bir anlayış aktarımı söz konusu edilmektedir. İnsanoğlu bir yerde oturuyorken ayağa kalkmak ihtiyacı duyduğunda, ancak oturduğu yerden ve pozisyonuna uygun olarak kalkabilecektir. Her kalkış, ancak oturulan bir yerden olur. Doğrusu iyi oturulmayan bir yerden; yandan, kıyıdan ve üstten, yani ancak başka bir yerden destekle doğrulmak ve ayağa kalkmak mümkün iken başka bir hal mümkün olmayan bir haldir. Bu durumda olanın ya bir yere yaslanması yahut da başka bir şeyden destek alması kaçınılmazdır. İfadeden anlaşıldığı kadarı ile bir yerde sabit olarak hep oturmayacak ve bir süre sonra ayağa kalkacak olan insanın, hem oturduğu yeri iyi seçmesi, hem de oturma pozisyonunu iyi ayarlamasının önemine dikkat çekilmiştir. Düzgün, oturmaya müsait bir yer seçilmiş, oturuş pozis-yonu da iyi ayarlanmışsa eğer, ayağa kalkış da dolayısı ile düzgün ve rahat olacaktır. Yamru yumru, rahatsız edici bir yerde oturmak ve aynı zamanda oturma pozisyonunu da doğru ayarlayamamak durumunda kalan insan için, oradan hareket-le ayağa kalkışı da yamuk ve yanlış olacaktır. Çünkü oturuyorsa eğer, oturuşu kadar geçen süredeki rahatsızlığı kadar ayağa kalkışı da rahatsız edici ve yanlış pozisyonda olacaktır. Öylesine, mecburiyetten bir yere oturmak durumu gerekse bile; oynaşarak, çaba sarf ederek hem oturulan yeri oturulabilir bir hale çevirmek hem de oturuşu düzgün bir biçime sokmak için çaba sarf etmek, doğru bir davranış olacaktır… İnsan nerede oturuyor olursa olsun oradan kalkacağını hesaplayarak; oturacağı/oturduğu yeri öncelikle ve doğru bir seçimle seçmeli yahut yanlış oturuşta ise bunun yanlış olduğunu bilerek yerini, oturuşunu düzeltmelidir.

Müslüman olmak; İlahın ve Rabbin bir tek olduğunu, Ulûhiyetin ve Rububiyetin tekliği konularında eşsiz ve ortaksız bulunduğunu kabul ve tasdik ederek beyanda bulunmak, Allah’ın kendi katından, insanlar arasından seçtiği elçileri aracılığı ile yine insanlara gönderdiği kitaplara, kitapların içeriğine ve orada teklif edilenlerin tamamına itirazsız teslimiyet ile neticelenen bir iştir. Ama kulun, bizatihi kendini bağlaması ile ancak gerçekleşen, bizzat ve iradi bir işlemdir de. Dünya ha-yatının düzenlenmesi ve yaşanması konusunda, Rabb katından gönderilenler esas alınarak, elçilerinin takip edilmesi ve onlara uyulması noktasında ivazsız garazsız razı gelmek, onların yapıp etmelerinin Şarii tarafından onaylanmış olduğunu bilmek ve onlara da o çerçevede itaat etmekle ikmal edilmiş bizatihi bir oturuşun ve oradan da doğru bir kalkışın adıdır. Bundan sonradır ki; biri birinin devamı olan iki âlemden, geçici olan dünya hayatının bize bahşedilmiş bir lütuf, sınanma mekânı olduğu bilinci ile ve bu bilinçten hareketle burada yapıp etmelerimizden, güttüğümüz amaçlarımızdan ve ulaşacağımız hedeften dolayı ebedi mekân olarak bildirilen ahiret hayatını kazanmamız, her şeyin başı, sonu ve belirleyicisi olacaktır. Artık bir Müslüman olarak, yaptığımız her işten, tutuğumuz her yoldan bir tek şeyi gözeterek yaşamımızı düzenleriz; Allah’ı razı etmek. Genel geçer, dışındaki her şeyi belirleyici olan bu amacın sonunda, ancak bunu dikkate alıp yürüyenlere ve ancak böyle olanlara vaat edilen cennet hayatının verileceğini biliriz. O halde, cennete gidecek yo-lun ancak Allah’ın gösterdiği yol olduğunu, O’nun yolunun apaçık bilindiğini, kitapları ve elçileri aracılığı ile herkesin de bu yolu bildiğini/ bilebileceğini, saklı gizli hiç bir şeyin olmadığını, dolayısı ile cehenneme gidecek yolun da ayan be-yan ortada olduğuna bizzat şahit oluruz. Cennetin bedelinin böylece bildirildiğini, başka bir bedelle cenneti elde etmenin de mümkün olmadığını yine böylece kavramış oluruz.

Rehberimiz belli, yolumuz belli, amacımız da belli olunca, bütün bunların hak ve gerçek olduğuna inanır, başka türlü bir düşünüşün ve yargının da hem etkisinde kalmaz, hem de butlanına hükmederiz. Karşılığında her ne gösterilirse gösterilsin, gönlümüzü çelebilecek diğer vaatlerin sahtelikle-rine de prim vermeyiz. Allah’ın nelerden razı geleceğini, nelerden de razı gelmeyeceğini hep akılda tutar, bu hesabı asla göz ardı etmeyiz. Hesabımızı böyle tutunca; yolumuz Salihlerin ve muttakilerin yolu olurken; mücrimlerin, müşriklerin, zalimlerin ve kâfirlerin yolu olmaktan da böylece çıkmış olur. Doğru yolda olmak, aslında ve tamamında eğri yolda da olmamak demektir. O halde bu işin ortası, uzlaşı noktası ve paralelliği de olmaz, yoktur. Yani, bir insan hem Müslim hem mücrim, hem muttaki hem nankör, hem mümin ve hem de münkir olamaz. Bir insan, bu sayılanlardan ya birisidir, ya da ötekisidir. Öyle ise; oturduğumuz yer, sabitlendiğimiz duruş ve aldığımız pozisyon, kalkışımız için bu denli önemli ve hatta gideceğimiz yer için de tek belirleyici olmaktadır. Nerede durduğumuz, oturuş biçimimiz, kalkışımızı bu kadar etkiliyorsa; ayağa kalkmadan, hareketlenmeden önce, muhakkak durumu bir gözden geçirmelidir. Yoksa muttakilik sandığımız kalkış münkirlik, muslihlik sandığımız hareketleniş müfsitlik, Müslümanlık sandığımız amel de müşriklikle neticelenebilecektir. Bu da, sonucunda umduğumuz karşılığı getirmeyecek ve ebedi duruş yerimizi bize kaybettirecektir.
Oturacağımız yer, itikadımız, inancımız ve teslimiyetimizdir. Burası; korunmuş, tertemiz ve anlaşılır olan Allah’ın son kitabında açıkça belirlenmiş, ayrıca son elçisinin bize ulaşan sahih sünnetleri ile de çerçevelenmiş bir alandır. Öyle ise oturacağımız yer belirlidir. Kalkacağımız, hareket-leneceğimiz işlerden önce bu duruşu sahihleştirmek ve muhkemleştirmek, varsa eksik gedik düzeltmek şarttır. İşte bu sahih ve muhkem duruştan sonradır ki; inancımıza uygun teslimiyetimiz ve bile isteye yaptıklarımız olan hareketlenmelerimiz makbul, karşılık bulucu olsun. Sevabı da günahı da, bu oturuştan sonraki kalkışlarımızdan/yapacaklarımızdan alacağımıza göre, umacağımız şeye uygun davranışlarda, kalkışlarda bulunmak da Müslimlik, Muslihlik ve Muttakilik olabilsin…

Yukarıda çizilen çerçevenin bir yerinde Allah buyuruyor ki; insanlar renklerinden, dillerinden, cinslerinden, ırklarından vs. dolayı ve sırf bu özellikleri itibarı ile herhangi bir imtiyaza, ayırıma tabi değildirler. Bilakis bu farklılıklar onların yaratılış özellikleri, Allah’ın birer ayeti olarak tanışıp kendi aralarında bilişmesine ve yardımlaşıp kaynaşmasına sebep olması gereken özelliklerdir. İnsan olarak bu bağlamda üstünlük, imtiyaz ve ayrıcalık olarak ancak Müslümanlığa ve sakınmaya bağlıdır. İttika, her iş ve kalışta ancak Allah’ı dikkate alarak gösterilen bir duruş, ancak Allah’ı razı edecek bir anlayışla yapıldığı zaman mümkün olan bir iştir. Bunun Müslümancası, salihçesi, muslihçesi bu-dur. Peygamber efendimiz de bu hükmü aynen söylendiği amaca uygun olarak anlatıcı ve uygulayıcı son örnek olmuştur. Kureyş içinde ve o günkü dünyada teamül olmuş değer yargılarının tamamen tersine kavim, kabile bağlantısına bakmadan, İran, Bizans ittifakını dikkate almadan, güçlü, zayıf gözetmeden Allah’ın kullarını bizzat insan olarak muhatap almış ve o güne kadar bilinen, cari ilişkilerin ve değer yargılarının tamamını Kur’ani bir tasdikte buluşmaya çağırmıştır. Var olan bütün eski bağlantıları kopartmış, onun yerine ‘İslam Ümmeti’ temelini esas alarak yeni bir yapılanmayı tesis etmiştir. İnsanların ancak ‘İslam Ümmeti’ bağlantısı ile kurtulacağını, Allah’ın i-pinin de bu olduğunu öğreterek, umulana ancak böylece kavuşulacağını göstermiştir. Bu bağı benimseyenler, eski bağlarını/değerlerini hepten değiştirerek bir bütün oluştururken, karşısında duranlar da sırf bu nedenden dolayı karşı kampta durmaya ve eski değerlerini/bağlarını sürdürmeye devam ettiler.

Artık iki seçenekten birisi geçerli olmuştu; Ya Müslüman olacak ve ümmet temelli topluluğa dâhil olacaktınız, ya da eski bağlarınızı koruyacak, hatta onu daha da güçlü kılacaktınız. Bu işin ortası kalmamıştı. Çünkü ‘Ümmet’ cephesi şafaktan doğuyordu. Böylece Allah’ın ipine bağlananlar izzet bulmuş, hakkın temsilcisi olmuş ve insanlığa örnek ama başka bir hayat sunmuşlardır. Ürettikleri değerlerden dolayı insanlar nezdinde itibar görmüşler, güçlü bir manyetik alan üreterek karşı duran diğer topluluklara diz çökertmişlerdir. Zillette devam edenler, batılın temsilcisi olmuş ve eski dinleri üzere devam ederek insanlığın yüz karası olmaya devam etmişlerdir. Tarih, Salihler eli ile yeni bir dönemece daha girmişti; kavga bunun için veriliyor, mücadele bunun için yapılıyordu. Aziz olanlar ile alçak olanlar yeniden belirlenmiş, her şey gün ışığına yeniden çıkmıştı. Bundan sonradır ki, artık kimse Allah’ı, dini kullanarak dalavere yapamıyor, hakkı batılla karıştıramıyordu… Hep böyle gitmedi tabii; uyanık olması gereken Salihler, gücün şımarıklığında uyuşmaya başlayıp hikmeti de yitirince fırsat kollayan mücrimler eli ile eski cahili düzenlerin yeniden başlarına geti-rildiğini göreceklerdi. Ne yazık ki; mücrimler de Allah’ın dininden, ipinden ve emirlerinden bahsederek bu işleri en iyi kendilerinin temsil ettiğini yayıyorlardı. Onlar da, içerden buldukları işbirlikçilerini yanlarında tutarak, vitrine çıkartarak kendi yollarının ‘sırat-ı Müstakim’ olduğunu ifade ediyorlardı. Böylece Müslümanlar yeniden fert olma derekesine yuvarlandılar ve böylece Ümmet olma şerefini/gücünü de yitirdiler. Artık başlarına gelenlere katlanacaklardı…
Müslüman, başlangıçta fert olarak, tek başına ancak kendi fiillerinden sorumludur. Ama hilafet görevini üstlenmiş onurlu birisi olarak burada demirlemeyip inançlarını dışa vuracak, artık insanlar arasında hayra çağıran ama çağırdığının da arkasında duran, münkerden alıkoyan ama kendini de sakındıran bir topluluk, bir ümmet oluşturmak yolunda da koşturacaktır. Bu oluşturulan topluluk bilinçli, malları ve evlatları ihmal edil-memiş, hesaplı kitaplı, kendisini iyi hazırlamışlar olarak bir topluluk olacaklardır. Onları diğer insanlardan neyin ayırdığının farkında olarak, sadece Allah’a güvenip dayanarak oturduğu yerden kalkacak ve yeniden izzetlerini kuşanacaklardır. Onların ‘alâmet-i farikası’, dinleridir, inançlarıdır. Bu-radan üretilen değerleridir. Bu farikalarıdır ki, diğer insanlardan sırf bu sebepten dolayı ayrıdırlar. İşte bu ayrılıklarıdır ki onların imtiyazları ve üstünlükleridir. Allah indinde de, kulları indinde de böylece ayrılıp bilineceklerdir. Bu işlem keyfe keder, tercihlik, ihmal edilebilir bir işlem değildir. Bizzat, iradi olarak, kasten ve bile isteye yapılacak bir işlemdir, irade beyanıdır. Ancak alâmet-i farikaları ile anılmak ve tanınmak zorundadırlar. Kendi isimleri ile kendilerini fâş ettikleri tak-dirde, yapıp etmelerinin, tutum ve davranışlarının da yine o isme uygun olmasına dikkat etmeleri, ayrı bir topluluk olmalarının gereğidir. Kendileri-ni tanımladıkları gibi de davranmaya mecburdurlar. Onların adları da, sanları da Müslümanlıktır. Hem kendi aralarındaki hem de diğerleri ile olan ilişkilerinde bağları da, bağlantıları da aynı inancın etkisi ve yönlendirmesi ile olacaktır. Başka bir ad, san kullanamayacakları gibi, başka bir değerden hareket ile de ilişki ve bağlantı da geliştiremezler, kuramazlar. Başka bir isimlendirmenin gereğini de yapamazlar. Bu günde aynı sebepten dolayı çağdaş insan topluluklarının önerdiği, yüce tuttuğu, geçerli kıldığı bütün değer yargılarına, tam da bu nedenle itibar edemez, razı gelemezler. Çıkarlarına uygun olsa da, işlerine öyle gelse de.

Onlar bilirler ki; Allah’ı dikkate almayan bütün diğer yargılar, değerler, adı her ne olursa olsun, vaadi ne hacimde bulunursa bulunsun, şirktir, batıldır, geçersizdir. Şirk ise necistir, pisliktir. Temizlik ile pislik, tevhit ile şirk asla bir değildir ve birbirlerine de karıştırılmazlar. Öyle ise; Müslümanların kendi aralarındaki birlik, kardeşlik ve dayanışma, her şeyin üstünde ve ancak İslam üzere olmak zorundadır. Bir araya gelişleri, topluluk oluşları ve her türden ilişkileri, Allah’ın hükümlerine göre yürütmeleri ile sahihleşen, sağlamlaşan bir iştir. Çünkü Müslüman olmak; kadın olsun erkek olsun, sarı renkli olsun kara renkli olsun, güçlü olsun zayıf olsun, hükmeden olsun hükmedilen olsun vs. ancak Allah’ın hükümlerine itibar etmekle, ancak Allah’ın emirlerini yerine getirmekle ve ancak onun elçisine de bu kayıtla teslim olmakla mümkündür. Müslüman olmak başka değil, ancak bu kayıt da mümkün olunca, gayri İslami olan her şeye sırt çevirmek, kaale almamak ve itibar etmemek de, ilkini tamamlayan bir diğer şarttır. Müslüman kişi, durduğu yeri bildiği kadar, karşı olduğu yeri de bilendir. İnandığı değerlere önem verdiği kadar reddettiği değerlere de karşı duran ve uygun ref-leks üretendir. Bunlar tıpkı birbirini yok eden iki zıt değer, ters iki ayrı yön ve kendi içinde birer bütündür… Öyle ise her kim; bu bağın, bu bağlantının dışında bir şey öneriyorsa işte o Müs-lümanlardan olamaz. Yanında ve karşısında olacağı değerleri apaçık bildirmeden, oturduğu yeri de İslam ile test etmeden, kalkılacak bir fiiliyatta Müslümanları kullanmamalı, Müslümanlardan da destek bulamamalıdır. O kullanmaya çalışsa bile, sağlam yerde oturanlar tarafından açığa düşürülmelidir. Yeniden ‘Muaviyeler’ in çıkmasına izin verilemez. Yeniden Muaviyeleri çıkartan ‘şartlar üretilemez’.

Müslüman olmak; mezhebi açıdan Şii olmayı, Sünni olmayı zorunlu kılmadığı gibi, Türk, Arap, Fars veya Kürt olmaya da başlı başına bir değer izafe etmez, ciddiye de almaz. Her bir mezhebin, her bir rengin veya her bir dilin bizzat bu özelliğinden dolayı bir üstünlüğü olmadığı gibi, aşağılanması da olamaz. Bu ve benzeri özellikler, kendi başlarına hiçbir değer üretmeyen, hiçbir özelliğe de sahip olmayan tabii, normal ayrılıklardır. Bu özelliklerden hareketle bir değer üretilemediği için, üstünlük ya da alçaklık da tanımlanamaz. Ancak İslam dininin, dinin sahibi Al-lah’ın belirttiği ölçülere uyanlarla uymayanların, sırf bu nedenle Allah nezdinde bir üstünlüğü veya bir alçaklığı söz konusu olabilir. Aynı şekilde başka bir dine göre de bu özellikler değerli kılınabilir, değer üretilebilir. Ama Allah’a göre üstün olan ile başka bir şeye göre üstün olan, Allah’a göre alçak olan ile başka bir şeye göre alçak olan da, asla bir değildir. Zira birine göre üstün olan diğerine göre alçaktır (düşüktür). Bu nedenle, burada, mezhebin, ırkın, dilin ve rengin kendi başına, bizzat bir önemi yoktur. Bunlardan hareketle de, bunları öne çıkararak da, İslam’a ve İslami değerlere hiçbir katkı yapılamaz. Ama İslam’dan hareketle, İslam’ı öne çıkararak bunların her birine katkı yapılabilir, her biri değerli kılınabilir… Müslümanlar kendilerini başka bir adla değil de inançları ile adlandırır, adlarına da uygun değerler üreterek davranırlarsa, dinlerini ve kendilerini ciddiye almış, Allah nezdinde de üstün tutulmuş sayılırlar. Böyle olurlarsa hem Allah nezdinde ve hem de kulları nezdinde bir şey olurlar ve hesaba da katılırlar. Öyle ise; İslam varken, diğerleri önemsiz birer ayrıntıdan ibaret sayılmalıdır. Onlar İslam’ı değil, ancak İslam onları biçimlendirecek ve yönlendirecektir. Esas olan budur. Yok, kendilerini geleneksel çarpıklıkta olduğu gibi farklı farklı isimlendirirler, o isimlendirmelerine uygun olarak da davranmaya devam ederlerse zelil olmak, aşağılanmak ve horlanmak da onların kaderleri olur. Çünkü onlar parçalanmışlar, çünkü onlar dinlerini değil sahiplendiklerini yüceltmişlerdir. Yücelttikleri şeyler de onları, ancak bu kadar üstün tutmuştur. Tıpkı, günümüz Müslümanlarının(!) hali gibi. Hem kâfirler tarafından ezilecekler, hem de kendi aralarında birbirlerini ezeceklerdir. Mezheplerini, ırklarını ve dillerini ön plana çıkartarak, çağdaş değerler etrafında toplanmışlar, dinlerini geri plana atarak şaşırmışlardır. O nedenle devletli olanlarının devletsiz olanlarını geri planda tutması, güçlü olanının zayıf olanını horlaması, zengin olanının fakir olanını terk etmesi mümkün olmuştur. Aralarındaki bu çatlak, birbirlerine uzaklaşma mesafesini gidetek açmaktadır. O nedenle, bu gidiş sonucunda varacakları bir menzil, ulaşacakları bir cennet yoktur. O nedenle her biri-si, kendinden daha güçlü olan başka birisinin hesabında ya oyuncak olacak, ya da büyük bir oyunda, yine bir başkasının elini güçlendirecektir. Onlar da bundan izzet ve şeref duyacaktır. Bu nasıl bir haklılık, nasıl bir güç ve nasıl bir İslamlık ise, hepsinin gücü kendinden zayıfına ve zavallılara geçiyor. Hele bakın şu Türkmen Bey’ine, Arap Şeyh’ine, Fars Uleması’na ve Kürt Ağası’na. Başka bir şey görüyor musunuz? Kendi aralarında bir acımasız rekabet, dışarıda bir ayrı rezalet içindeler…

Afganistan, uzun yıllar kâfirlerin egemenliğinde yaşadı. İşgalcisi oldu, yerli iş birlikçisi oldu. Millicisi geldi, komünisti geldi, yönetti. Bir dönem oldu, adı mücahit(!), kendisi yiğit olanlar, kendi aralarında yönetim kavgasına tutuştu. Beyler, kendi aramızdaki kozları paylaşalım, liderliği üretelim derken ülke ve insanları öyle perişan oldu ki, değme gâvurun elinden böyle iş gelmezdi… Şimdi bakıp diyoruz ki, bu işler niye oldu? Dünün mücahit lideri beyimiz, ABD adına ama kendi milleti, dini aleyhine bekçilik yapıyor. Bunun gibileri çok görüldü, bu da geçer… Saddam Efendi, sırtını Batıya dayadığı yıllarda başı öne düşmez, mağrur bir liderdi. Dostlarına sırtını dayadığında, bükülmez bileği, yıkılmaz orduları olduğunu sanıyordu. Kâfire karşı zillet, Müslüman’a karşı izzet içindeydi. Çok zulmetti; Arap’ına da, Kürt’üne de, Türk’üne de. İslamcısına da, Arapçısına da, Kürtçüsüne de. Tıpkı, Şah abisi gibi. Tıpkı, komşu ülkelerdeki, aynı babaya itaat eden, kardeş ama zalim liderleri gibi. Derken devran döndü, kullanım süresi doldu. Kendisine güç verenler bu kez aynı yoldan başkalarına güç vererek bizzat devirdiler onu. Ülkesi işgale uğradı. İşgal orduları da, adına uygun ne yapmaları gerekiyorsa aynen onu yaptılar. Namus, şeref, izzet ayaklar altına alındı. İnsanlar ve hayvanlar, hatta otlar bile barbarca kıyıma uğradı. Benzerini Japonya’nın, Vietnam’ın, Filistin’in, Afganis-tan’ının önceden tattığı kimyasal bombalarla havadan, karadan ve işbirlikçilerinin desteği ile Iraklı da payını aldı. Yapılan vahşi saldırılardan sonra, söylenecek çok şey yok. Savaş bu, hele kâfirin savaşı ise olacak olan da buydu. Merhamet beklenir mi, beklenmez. Ölümler, vahşet, işkenceler, her evden çıkan feryad-ü figanlar, dökülen onca kanlar artık istatistik problemi oldu. Hukuk mu, o da ne? Bu konuda çok şey söylemeye gerek yoktur. Ama lütfen dikkat; bütün olup bitenlerden sonra ne değişti; zulmün yeni boyutu ve sadece zalimlerin adı… Şimdi, asıl söylenmesi gerekeni söylemelidir; içimizi yaksa da, acıtsa da, incitse de.

Ey, Saddam’ı ayıplayan, kınayan, protesto eden ve yıllarca ağıtlar yakan nefis; neredesin? Ne oldu sana? Kürt oldun da aynı zulmü sen mi işliyorsun, Şii oldun da aynı vahşeti sen mi sergiliyorsun? Bu ne iştir? Ne adına, neler yapıyorsun, sırtını nereye dayadın? Kimin hesabında yer tutuyor, neye razı geliyorsun? Saddam’ın elindeki imkânlar sende olsa imiş, meğer neler de yaparmışsın sen, bre! Gün senin günün her halde ki; tuttuğun bütün çetelelerin hesabını, kınadığın zalim gibi görüyorsun, farkında mısın? Sinende gizli olanlar, yaptığın alçakça hesaplar bu gün ortaya çıktı, bilinmez mi sanırsın ey nefis? Senin sanın Müslüman mı idi, ne? Önünde kim var, arkanda kim var, hesaplıyor musun? Hiç olmazsa Şah’ı, Saddam’ı da mı görmezsin? Onlar da bir zamanlar senin gibi idi, zavallı halkına hep kara günler yaşatmıştı, unuttun mu hey? Ayaklandın da, kâfirle mi hesaplaşıyorsun yoksa bu gün de mazlum olan komşularını mı öldürüyorsun? Demek ki senin oturduğun yer de düzgün değilmiş. Demek ki senin hesabın, dünkü zalimin yerini almakmış ha, bu da belli oldu ey nefis. Ama bir farkının da olmadığı artık meydana çıktı… Vah sana, vah! Hani, nerede kaldı Müslümanlık? Neyin hesabını tutuyor, neyin istikbalini gözetiyorsun? Kulundan çekinmiyorsun, bari Allah’tan da mı sakınmazsın ey nefis? Bu hep böyle devam edecek, ölüm hiç gelmeyecek mi sanırsın? Başlarımızdaki zalimlerin biri gidiyor, biri geliyor da, sana ne oluyor ki? Yoksa yeni zalimlerimiz sizler misiniz? Yapageldiğin işleri, geç-mişte uğradığın gadirlikleri, mezhebinin veya ırkının horlanması ile mi maskeleyeceksin? Bu seni, dünün mağduru, bugünün zalimi olmaktan kurtaracak mı?.. Ey nefis, seninle kavlimiz böyle miydi? Hani kurtuluş için İslam’a yönelecek, hakka razı gelecek, zalimlere karşı kardeşler olarak kalkacaktık, ne oldu sana? Şiiliği de, Sünniliği de, Kürtçülüğü de, Türkçülüğü de, Farsçılığı da, Arapçılığı da geriye çekecektik, hani ne oldu? Eline bir imkân ve fırsat geçti, o da geçici olarak. Sen de mi, sen de mi bunları yapacaktın ey nefis?.. Nereden hortladın sen ey nefis; seni tarihe gömmemiş mi idik? Hani, Hz. Ali’ye numara çeken, ‘gönlümüz seninle ama kılıçlarımız Ben-ü Ümeyye ile’ diyerek Hz Hüseyin’i terk edip yüz üstü bırakan Kufe ehli, hortladın mı ne, nereden çıktın? Yıldönümlerinde yaktığın ağıtlara, döktüğün yaşlara, tuttuğun yaslara ne oldu? Günah mı çıkartıyordun yoksa? Bir kâfirin peşinde, az bir pahaya, kardeşine zulüm etmek sana yakışır mı? Bu muydu amacın? Bak, ramazan da geldi; aç açık, babasız anasız, yurtsuz yuvasız kalmış çocukların sığınacak kucakları, içecek sıcak bir çorbaları da kalmadı, kime gidecek onlar? Ama sen huzur içinde oruç tutacak, kanlı sofralarda kâfirlerle iftar edeceksin, öyle mi? Gerçekten sen bu musun ey nefis? Kan gölünün, gözyaşlarının üstünde bir de bayram kutlayacaksın, he mi? Ne bayramı bu, ey nefis? Çaresiz, zavallı bıraktığın, gözyaşlarından başka bir şeyi kalmayan insanlar bir tarafta, sen öte tarafta kafirle fingirdeşeceksin, öyle mi?..

İçimiz yanıyor, gönlümüz yaslı, gözümüz yaşlı. Ah, Bir kusabilsek!. Biz ettik biz bulduk, ne yapalım. Hiç olmazsa, evet hiç olmazsa bundan sonrası için doğru bir oturuş şeklini ve doğru bir zemini bulalım. Yahut oturduğumuz yeri, pozisyo-numuzu artık düzeltelim. Bilelim ki; bunlar da geçecek. Hepsi ama hepsi geçecek. Başımıza gelenler, kendi ellerimizle yaptıklarımızın sonucu-dur, ne yapalım. Kâfirin ve işbirlikçilerin zulmüne razı geldik ama Rabbim, bari sen bizleri affet, ne olur… Unutmayacağız; başımıza gelenleri, içine düştüğümüz zilleti, asla ama asla unutmayacağız. Allah adına bizi kandıranları; adı Recep, Ramazan, Hüseyin, Rıza, Mesut, Necmettin, Celal, Abdulah, Fethullah, Hamit, Mahmut, Yaser, Hüsnü, İshak olsa da. İşlerinin adını İslam, kalkışlarının soyadını Bedir, Uhud, Hendek koysalar da. Ders almak için, ibret almak için. Filistinlinin başına gelenleri, Bosnalının başına gelenleri, Afganlının başına gelenleri ve Iraklının başına gelenleri. Tabii ki, bundan sonra gelebilecek olanları da. Sana ‘katiller sürüsü’ diyenleri de. Kusuru kendimizde arayacağız. Arayacağız ki, eksiğimizi, gediğimizi tamamlayacak, hatalarımızı telafi edeceğiz. Biz bu sopaları çok yedik, yedik ama asla yıkılmadık. Gene yıkılmayacağız. Çünkü tarih bizimle başladı, yine bizimle bitecek biliyoruz. Fakat gayri akıllanacağız. Geçecek bu günler. Kendimize döndü-ğümüzde, aslımıza rucü ettiğimizde düzelecek bunlar. Ne yapalım ki; ne yapılması gerekiyorsa onu. Bizim tembellikten, ihmallikten kurtulmamız gerek. Bize feraset, bize hikmet gerek. Gâvurun sakızını çiğneyip türküsünü çağırmaktan vazgeçtiğimiz gün, onları değil gerçekten inananları dost bildiğimiz gün, bir gün hesaba çekileceğimize gerçekten inandığımız gün, evet o gün nurlanmaya başladığımız gün olacak. Bunu beynimize kazıyacağız. Kural o, vaat o ki; şafak ‘Müslü-manların’ üzerine açacaktır. Züğürt tesellisi yapmıyorum, vaatte bulunanın Allah olduğunu biliyorum. Ümidimi, inancımı söylüyorum. Yanlış yerlerde oturmaktan, sakat pozisyonlarda durmaktan kıçımız delindi, belimiz ağrıdı, iç organlarımıza vurdu da, canımız yanıyor. Bu halimizle kalksak, ağrılarımız düzelmeyecek. Epeydir yamuk oturuyoruz da… Pozisyonumuz düzelterek başlayacağız işe. Allah var, keder yok. Hadi bakalım; kolay gelsin…

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...