|

Vahiy Kültürü
Erhan Aktaş
Kültür kavramı kapsamına girmeyen bir konu,
kültürün kullanılmadığı bir alan hemen hemen yok gibidir. Onun kadar
geniş kapsamlı ve değişik alanlarda tanımlayıcı ve nitelendirici bir
sözcüğün daha olabileceğini sanmıyorum. Kültür tanımlamasını veya
nitelendirmesini nerede kullanmıyoruz ki? Örneğin kent kültürü, müzik
kültürü, yemek kültürü, halk kültürü, din kültürü, modern kültür,
popüler kültür, magazin kültürü, ulusal kültür… Görüldüğü gibi saymakla
bitirilemeyecek kadar konu ve alanı kültür olarak tanımlıyoruz. Kültür,
her konuda ve alanda ya doğrudan ya da dolaylı olarak tanımlayıcı veya
tamamlayıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kültür, merkezi anlamı itibariyle bilginin veya uygarlığın karşılığında
kullanılmaktadır. Buna bağlı olarak ilerlemişliği, gelişmişliği,
teknolojik durumu ifade etmek için kültür sözcüğü kullanılmaktadır.
Örneğin, kültürlü toplum dendiğinde bilgili ve uygar toplum kast
edilmektedir. Yine "bilgili insan" sözcüğü ile "kültürlü insan sözcüğü"
çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Kültür, merkezi anlamı
itibariyle "cehaletin" karşıtlığını da ifade etmektedir. Kısacası onun
kadar kapsama alanı geniş bir sözcük daha yoktur denilebilir.
Ancak, kültürü önemli kılan şey, insanın kimliğini oluşturan ana
unsurlardan biri oluşudur. İnsanın ait olduğu yeri en iyi o belirlemekte
ve tanımlamaktadır. Bir insanın inancını ve düşüncesini, dolayısı ile
yaşamını ve yaşam anlayışını belirleyen "şey" aynı zamanda onun
kültürüdür. Vahiy ve kültür ilişkisi burada ortaya çıkmaktadır.
Öncelikle şu gerçek bilinmelidir ki: kültür de tıpkı var olan her şey
gibi varlığı kendinden değildir. Kendiliğinden var olan , hiçbir
dayanağı olmayan bir şey değildir. O nedenle kendisini var edenden ayrı
düşünülemez. Örneğin seküler kültür dendiği zaman belli bir anlayışı ve
değerleri olan bir şeyden söz edilmiş olunur. Kültür kendisini
belirleyen şeye göre isim almaktadır. İşin doğası bu olmakla birlikte
kimi zaman kültür belirleyen de olabilmektedir. Kültür bu
fonksiyonelliği nedeniyle sebep sonuç ilişkisinde kimi zaman sebep kimi
zaman sonuç olabilmektedir. Ancak o her iki durumda da bizatihi kendi
başına bir varlık değildir. O halde onu varlık yapan bir şey var
demektir. yani kültürü kültür yapan veya kültüre kültür olma özelliği
kazandıran şey neyse; kültür onunla anlam kazanmaktadır. Dolayısı ile
kültüre kültür olma anlamını kazandıran onun doğduğu kaynaktır.
Müslüman için kültürünü diğer kültürlerden ayırt edici en büyük özellik
kültürün kaynağıdır; kültürünün kaynağının vahiy olmasıdır. Bu yargıyı
kabullenmede hiçbir sorun olmadığı halde kültürle vahiy arasındaki
ilişki biçiminde müslümanları vahiyden koparan düzeyde sorunlar
yaşanmaktadır. En büyük sorun vahyin kültürün oluşmasında sahip olduğu
yer ve önemin ne kadar olduğunda ortaya çıkmaktadır. Bir kimsenin
müslüman sayılıp sayılmayacağını belirleyecek kadar bir öneme sahip olan
bu durum gereğince kavranmadığından, yeterince önemsenmediğinden
müslüman olduklarını iddia edenlerin büyük bir çoğunluğu cahili hayatın
kültürü ile yaşamına anlam vermektedir. Vahiy ile kültür arasındaki
ilişki biçimini doğru kurmanın birincil şartı ilişki biçiminde merkeze
vahyin alınmasıdır. yani kültürü-nün ana kaynağı vahiy olmalıdır. Türü
ne olursa olsun her türlü kültür vahyin kurguladığı bir dü-şünce
biçiminden, bir zihniyetten oluşan anlayışla şekillenmelidir. Kur'an'dan
beslenen bir zihinle her alanda ve her konuda kendine özgü bir kültür
oluşturmalıdır. Kur'an bunu allah'ın boyası olarak tanımlamakta ve
boyası Allah'ın boyasından daha güzel kim vardır diyerek de en güzel
boyanın da ne olduğunu belirlemektedir.
Vahiy kültürü, zihinsel dünyada üretilen her ne varsa vahyin
belirleyiciliğinde ve denetiminde üretilen kültürdür. Bir Müslüman,
yaşadığı hayata "vahyi bir zihinle" anlam verir. Yani vahiy kültürü
inancına uygun bir yaşamı sağlayan kültürdür. Bu sağlanmadığı zaman
kaçınılmaz olarak vahiy kültüre dönüşür. Bu dönüşümden dolayı günümüz
müslümanları kültürün vahyi belirlediği tanımladığı bir inancı
yaşamaktadırlar. Diğer bir deyimle kültür vahiyleştirilmiştir. Vahiy
belirleyici olmaktan çıkmış belirlenen olmuştur. Bir ilişki biçiminde
"belirleyen" ile "belirlenen yer değiştirirse, doğal olarak sonuç da
değişir. Vahiy ile kültür ilişkisinde güçlü olan yani daha önemli olan
taraf vahiy olursa sonuç vahiy kültürü olur, kültür olursa sonuç vahyin
kültürleşmesi olur. İşin doğası gereği güçlü olan belirleyici olur.
Burada önemli olan soru şudur: vahiy mi kültürü belirlemektedir yoksa
kültür mü vahyi? Bir müslümanın, müslümanlığının geçerliliğinin en
önemli kriteri bu olmalıdır. Bu kriter çerçevesinde içinde bulunduğumuz
duruma baktığımızda vahyin kültürümüzü belirlemede hak ettiği yerde
olmadığı açıkça görülmektedir. "Cahili" kültürün oluşturduğu bir zihin
dünyasında Kur'an'ın sahip olduğu ağırlık kültürün yanında çok hafif
kalmaktadır. Vahiy, kültürü belirleyen olmaktan çıkmış kültürleşmiş
durumdadır. Vahyin kültürü belirlemesi ile kültürleşmesinin ayırdında
olmayan bir zihin dünyasında üretilen bilgi ve hayat tarzı sonucunda
"inandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanan" bir islam toplumu(!)
oluştu.
Vahiy kültürü, yalnızca Kur'an'ın değindiği konularla sınırlı değildir.
Kur'an, kendisinin doğrudan belirlemediği alanlarda kendisine uygun bir
kültür oluşturmayı en az kendisinin doğrudan belirlemesi kadar gerekli
görmektedir. Güzel sanatlardan teknolojiye, hukuktan ekonomiye, bilimden
siyasete kısaca insanı ilgilendiren her konuda ve alanda oluşan kültürün
temel özelliği vahye uygunluğudur. Vahiy kültürünün belirleyici olması
gerekmeyecek bir tek alan söz değildir. Örneğin vahiy kültürüne sahip
olan bir kimse aracını kolay kolay yaya kaldırımına park etmez. Zira
onun kültüründe bu bir hak ihlali olduğundan günah sayılır. Hakkı
gözeterek davranmak en büyük erdemdir. Bir şeyin yasal anlamda yasak
veya serbest olmaktan çok günah veya sevap bağlamında, hak veya
haksızlık bağlamında, doğruluk veya yanlışlık yönüyle bağlayıcılığı olan
bir kültürün alanına girmeyecek hiçbir alan düşünülemez.
Her kültür kendine özgüdür. Bir kültürün başka bir kültürle uyum
sağlaması kendi özgünlüğünü koruyarak gerçekleştirmesi mümkün değildir.
Eğer uyum ve birleşme varsa birisi diğerinde ya yok olmuştur ya da iki
farklı kültürün birleşerek yeni bir kültüre dönüşmeleri söz konusudur.
Tıp-kı vahiy kültürü ile tasavvuf kültürünün birleş-mesinden mistik şirk
kültürünün doğması gibi. Veya vahiy kültürü ile seküler kültürün
buluşması halinde ortaya çıkacak kültür artık ne seküler ne de vahiy
kültürü olur. Her iki kültürün sahip ol-dukları değerlere bakıldığında
sonucun böyle olacağı kesin olarak anlaşılır. Seküler kültürün
özelliklerine kısaca göz atarsak bu geçeği görürüz. Se-küler kültür
bencildir; paylaşmayı sevmez. Her şeye yararlanma güdüsüyle yaklaşır.
çıkarcıdır, önemli olan kazanmaktır, kazanmayı sağlayan her aracı uygun
görür. Onun gözünde bir şeyin değeri sağladığı yararla orantılıdır.
Maddecidir. Hayata bakışı yalnızca bu dünyadan ibarettir. Şimdi bu
değerlerin oluşturduğu bir kültürle vahiy kültürü hangi zeminde
buluşabilir. Bunun bir tek yolu var ya vahiy kültürü imanını terk edecek
ya da seküler kültür iman edecek. Ya da ikisi de birbirine karı-şarak
kendi inançlarıda şirke düşecekler.
Batı kültürüne mensup toplumların sahip oldukları zenginliği, teknolojik
üstünlüğü, sosyal gelişmişliği seküler kültür sayesinde elde ettikleri
doğrudur. Ancak en az bu doğru kadar diğer bir doğru daha vardır ki o da
çağdaş batı uygarlığı seküler kültürden doğan anlayışla sahip oldukları
şeyleri elde etmek için dünyanın dörtte üçünü aç bıraktı. Katliamla,
vahşetle, sömürü ile elde edilen bir zenginlik seküler kültürün sahip
olduğu anlayışın ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onu bir
medeniyet projesi olarak görenler, ona özenenler; onun sahip
olduklarının sonucuna bakmaktadırlar; nasıl sahip olduğuna değil.
Bu eleştiri salt batı kültürünü olumsuzlamak adına değildir. Onun
karakterini ifade etmek içindir. adı ne olursa olsun kültürlerin
tamamının kaynağı insanın zihin dünyasıdır. Kültürün ana kaynağı
"zihniyet"tir. Her şey düşüncede başlar, orda doğar, hayat sahnesine
oradan çıkar. Her kültür bir değerdir. Ve değerini doğduğu/meydana
geldiği şeyden almaktadır. Örneğin seküler kültür kendisini seküler
yapan değerlere bağlı kaldığı sürece seküler kültür olarak kalır. Bir
kültür kendi değerlerini yitirdiği zaman kendisi de yok olur. O nedenle
ne kadar benzeşirlerse benzeşinler kültürler başka kültürlerin
değerlerini bünyelerine kattıkları anda özgün yapılarını yitirirler.
Örneğin insanı ve aklı merkeze alan seküler kültür, vahyin değerlerinden
birsini bünyesine kattığı anda seküler olmaktan çıkar. Bir kültürün
başka bir kültürle benzeşen yanlara sahip olması onunla ayni olduğu
anlamına gelmez. Ne kadar benzeşirse benzeşsin özünde farklıdır.
Kültürler kendilerini ortaya çıkaran ve besleyen değerlerden ayrı
düşünülemezler. Vahyi değerlerden doğan bir kültürle seküler değerlerden
doğan bir kültürü bir araya getirmek her iki kültürü de kendileri
olmaktan çıkarır. Bu gerçekliği dikkate almayanlar medeniyetler arası
diyaloglarla, medeniyetleri buluşturmaya çalışmakla siyah ve beyazı
birbirine katarak siyahın yine siyah beyazın da yine beyaz kalacağına
inanmak gibi bir şeyi iddia etmiş olmaktadırlar.
Vahye bağlı kalmak adına bizzat vahyin insanın kontrolüne ve
sorumluluğuna bıraktığı alanlarda hiçbir şey üretemeyen müslümanlar,
çözümü o alanları yasaklamada buldular. Böyle olunca da insan, muhtaç
olduğu, tabii ihtiyacı olan şeylerin çoğundan yoksun bırakıldı. Bu
yanlış yaşamın büyük bir bölümüne seküler kültürün egemen olmasına neden
oldu. Bu egemenlikten elde ettiği güçle sekülerizm, özellikle
müslümanları kendi hakimiyetine aldı. Onları hayatı belirleyen olmaktan
çıkarıp, kendisinin belirlediği hayatı yaşamak zorunda bıraktı.
Müslümanlar, müzikle, resimle, edebiyatla, felsefeyle, tiyatroyla,
sosyolojiyle, bilimle, teknikle v.s. ilgilenmekten, uğraşmaktan vahiy
adına uzak tutuldu. Bu alanlarda vahyin doğrudan tespitlerinin
olmamasını vahyin o alanları yasaklaması olarak algılandı. Oysa ki bu
alanlar vahiy tarafından müslümanların inisiyatiflerine bırakılmıştı.
Müslüman, bu alanlarda vahyin kendisine kazandırdığı anlayışla, vahyin
temel ilkele-rine uygunluğunu esas alarak vahiy kültürü oluşturmalıydı.
Bu yapılmadı. Örneğin edebiyat alanında klasikleşmiş bir tek eseri
yoktur müslümanların. dünya çapında bir psikologları hiç olmadı. Ekonomi
veya siyaset bilimi alanında yazılmış, bırakın temel bir eseri bir
kitapçığımız bile yok. Kısacacı mimariyi saymasak hiçbir alanda
söylenmiş bir sözümüz yok. Yani müslümanlar hiçbir alanda kültür
oluşturamamışlar/üretememişler. Diğer bir deyimle kültürsüz bir
toplumdur müslümanlar.
Kitaplığımızdaki kitaplara bir göz atalım. Göre-ceğiz ki kitaplarımızın
-müslüman olmayanları saymazsak- tamamına yakını "din"le ilgilidir.
Binlerce, yüz binlerce kitap ya Kur'an'ı ya hadis'i ya da "dini"
anlatmaya çalışmaktadır. Sanki sosyoloji, psikoloji, tarih, matematik,
fizik, müzik, resim, edebiyat, tıp… "dinden" değilmiş gibi. Bu alanlarda
yazılmış kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Seküler batı
uygarlığının(kültürünün) dünyaya egemen olması ve bütün dünyayı
kendisine özendirmesi; deyim yerinde ise kendisine bakanların
"ağızlarının sularını akıtması" müslümanların sahipsiz bıraktığı bu
alanlardaki etkinlikleri ile olmuştur. Özellikle bilim ve teknik
konusundaki çabaları, onlara dünyayı sömürecek gücü sağlamıştır.
Müslümanlar batı kültürünün bu alanlardaki işgaline son verecek bir
vahiy kültürü ortaya koymadıkça, batı kültürünün zulmüne maruz
kal-maktan, ezilip sömürülmekten kurtulamazlar. Vahiy kültürü yalnızca
"din" alanında değil insana ve hayata dair her alanda söz sahibi
olmalıdır. Ne yazık ki bugün cenazesi ile düğünü için aynı tarz tören
düzenleyecek kadar hayattan ve onun ger-çeklerinden kopmuş, ona
yabancılaşmış bir zihin yapısıyla karşı karşıyayız. Üstelik hayattan bu
kopuş İslam’ı korumak adına yapılarak hayatımızın önemli bir bölümü
islama kapatılmıştır. İslam’a kapatılan bu alanlar hayat boşluk kabul
etmediğinden bir şekilde doldurulmuştur. Adeta genlerine müdahale
edilmiş ve neye benzediği belli olmayan garip yaratıklara benzemektedir.
Başı türbanlı göbeği açık müslüman kızlarımız(!) bu zihniyetin eseridir.
Yaradılışı itibariyle ihtiyacı olan şeylerden nefsi terbiye adına mahrum
bırakıldığı için "illetli" bir insan tipiyle karşı karşıyayız.
Bir insanın "duygu dünyası" da en az "düşünce dünyası" kadar önemlidir.
Ne var ki müslümanlar bu iki dünya arasında dengeyi kuramadıklarından,
birbirlerini tamamlaması gereken bu iki parça sürekli bir çatışma
yaşamaktadır. Oysa ki müslüman yalnızca düşünce dünyasını değil, duygu
dünyasını da vahiy kültürü ile beslenmeli, vahiy onu da korumasına
almalıydı. Bu yapılmadığı gibi duygu dünyası, vahiy adına vahiyden
yoksun bırakıldı. Deyim yerinde ise vahiy kültürü bu alanda
sekülerleştirildi. Örneğin ilahi sevgi adına beşeri sevgi yok sayıldı.
İnsan, insani sevgiden yoksun bırakıldı. Tasavvufun örtülü şirkine kapı
aralandı. Elbette Allah’ı sevmeli; hem de her şeyden daha çok. ve hiçbir
şey onun sevgisine denk olmamalı. Ancak sevgiyi tekleştirmek, insanı
sevgisiz bırakmak farkında olunmadan Allah'a eş koşmak olmaz mı?
Müslüman, düşüncesini ve duygusunu kolektif bir ruh haline dönüştürerek
hayatını düzenlemeli ve bütün bir hayati bu anlayışla vahyi bir kültürle
donatmalıdır. Bunun için de "din adamı" sınıfının din üzerindeki
tekelciliğine son vermelidir. Vahyi kültürü dini tekellerine alarak
şekillendiren tekelci zihniyet tekelciliğin sağladığı rantı yitirmemek
için vahyi kültürleştirdiler. Diğer bir deyimle kültürü vahyin yerine
geçirdiler. O nedenle vahiy kültürü düşüncesi en çok onları rahatsız
etmektedir. Tıpkı Martin Luther'in İncil’i yerel dile çevirmesinden
rahatsız olan papazlar gibi, dini tekellerine alan zihniyetin
oluşturduğu elit unsurlar da müslümanların Kitap'larına ulaşmasını, onu
anlamasını ve ona göre bir kültür oluşturmalarını engellemeye
çalışmaktadırlar. Dinin üzerindeki bu tekelleşme, kartelleşme
kaldırılmadan vahiy kültürünün oluşması mümkün değildir. |