Iktibas Dergisi -fikir verir-

Sayı 322 | Ekim  2005

                   

 

 


Vahiy Kültürü

Erhan Aktaş

Kültür kavramı kapsamına girmeyen bir konu, kültürün kullanılmadığı bir alan hemen hemen yok gibidir. Onun kadar geniş kapsamlı ve değişik alanlarda tanımlayıcı ve nitelendirici bir sözcüğün daha olabileceğini sanmıyorum. Kültür tanımlamasını veya nitelendirmesini nerede kullanmıyoruz ki? Örneğin kent kültürü, müzik kültürü, yemek kültürü, halk kültürü, din kültürü, modern kültür, popüler kültür, magazin kültürü, ulusal kültür… Görüldüğü gibi saymakla bitirilemeyecek kadar konu ve alanı kültür olarak tanımlıyoruz. Kültür, her konuda ve alanda ya doğrudan ya da dolaylı olarak tanımlayıcı veya tamamlayıcı bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kültür, merkezi anlamı itibariyle bilginin veya uygarlığın karşılığında kullanılmaktadır. Buna bağlı olarak ilerlemişliği, gelişmişliği, teknolojik durumu ifade etmek için kültür sözcüğü kullanılmaktadır. Örneğin, kültürlü toplum dendiğinde bilgili ve uygar toplum kast edilmektedir. Yine "bilgili insan" sözcüğü ile "kültürlü insan sözcüğü" çoğu zaman eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Kültür, merkezi anlamı itibariyle "cehaletin" karşıtlığını da ifade etmektedir. Kısacası onun kadar kapsama alanı geniş bir sözcük daha yoktur denilebilir.

Ancak, kültürü önemli kılan şey, insanın kimliğini oluşturan ana unsurlardan biri oluşudur. İnsanın ait olduğu yeri en iyi o belirlemekte ve tanımlamaktadır. Bir insanın inancını ve düşüncesini, dolayısı ile yaşamını ve yaşam anlayışını belirleyen "şey" aynı zamanda onun kültürüdür. Vahiy ve kültür ilişkisi burada ortaya çıkmaktadır. Öncelikle şu gerçek bilinmelidir ki: kültür de tıpkı var olan her şey gibi varlığı kendinden değildir. Kendiliğinden var olan , hiçbir dayanağı olmayan bir şey değildir. O nedenle kendisini var edenden ayrı düşünülemez. Örneğin seküler kültür dendiği zaman belli bir anlayışı ve değerleri olan bir şeyden söz edilmiş olunur. Kültür kendisini belirleyen şeye göre isim almaktadır. İşin doğası bu olmakla birlikte kimi zaman kültür belirleyen de olabilmektedir. Kültür bu fonksiyonelliği nedeniyle sebep sonuç ilişkisinde kimi zaman sebep kimi zaman sonuç olabilmektedir. Ancak o her iki durumda da bizatihi kendi başına bir varlık değildir. O halde onu varlık yapan bir şey var demektir. yani kültürü kültür yapan veya kültüre kültür olma özelliği kazandıran şey neyse; kültür onunla anlam kazanmaktadır. Dolayısı ile kültüre kültür olma anlamını kazandıran onun doğduğu kaynaktır.

Müslüman için kültürünü diğer kültürlerden ayırt edici en büyük özellik kültürün kaynağıdır; kültürünün kaynağının vahiy olmasıdır. Bu yargıyı kabullenmede hiçbir sorun olmadığı halde kültürle vahiy arasındaki ilişki biçiminde müslümanları vahiyden koparan düzeyde sorunlar yaşanmaktadır. En büyük sorun vahyin kültürün oluşmasında sahip olduğu yer ve önemin ne kadar olduğunda ortaya çıkmaktadır. Bir kimsenin müslüman sayılıp sayılmayacağını belirleyecek kadar bir öneme sahip olan bu durum gereğince kavranmadığından, yeterince önemsenmediğinden müslüman olduklarını iddia edenlerin büyük bir çoğunluğu cahili hayatın kültürü ile yaşamına anlam vermektedir. Vahiy ile kültür arasındaki ilişki biçimini doğru kurmanın birincil şartı ilişki biçiminde merkeze vahyin alınmasıdır. yani kültürü-nün ana kaynağı vahiy olmalıdır. Türü ne olursa olsun her türlü kültür vahyin kurguladığı bir dü-şünce biçiminden, bir zihniyetten oluşan anlayışla şekillenmelidir. Kur'an'dan beslenen bir zihinle her alanda ve her konuda kendine özgü bir kültür oluşturmalıdır. Kur'an bunu allah'ın boyası olarak tanımlamakta ve boyası Allah'ın boyasından daha güzel kim vardır diyerek de en güzel boyanın da ne olduğunu belirlemektedir.

Vahiy kültürü, zihinsel dünyada üretilen her ne varsa vahyin belirleyiciliğinde ve denetiminde üretilen kültürdür. Bir Müslüman, yaşadığı hayata "vahyi bir zihinle" anlam verir. Yani vahiy kültürü inancına uygun bir yaşamı sağlayan kültürdür. Bu sağlanmadığı zaman kaçınılmaz olarak vahiy kültüre dönüşür. Bu dönüşümden dolayı günümüz müslümanları kültürün vahyi belirlediği tanımladığı bir inancı yaşamaktadırlar. Diğer bir deyimle kültür vahiyleştirilmiştir. Vahiy belirleyici olmaktan çıkmış belirlenen olmuştur. Bir ilişki biçiminde "belirleyen" ile "belirlenen yer değiştirirse, doğal olarak sonuç da değişir. Vahiy ile kültür ilişkisinde güçlü olan yani daha önemli olan taraf vahiy olursa sonuç vahiy kültürü olur, kültür olursa sonuç vahyin kültürleşmesi olur. İşin doğası gereği güçlü olan belirleyici olur. Burada önemli olan soru şudur: vahiy mi kültürü belirlemektedir yoksa kültür mü vahyi? Bir müslümanın, müslümanlığının geçerliliğinin en önemli kriteri bu olmalıdır. Bu kriter çerçevesinde içinde bulunduğumuz duruma baktığımızda vahyin kültürümüzü belirlemede hak ettiği yerde olmadığı açıkça görülmektedir. "Cahili" kültürün oluşturduğu bir zihin dünyasında Kur'an'ın sahip olduğu ağırlık kültürün yanında çok hafif kalmaktadır. Vahiy, kültürü belirleyen olmaktan çıkmış kültürleşmiş durumdadır. Vahyin kültürü belirlemesi ile kültürleşmesinin ayırdında olmayan bir zihin dünyasında üretilen bilgi ve hayat tarzı sonucunda "inandığı gibi yaşamayan, yaşadığı gibi inanan" bir islam toplumu(!) oluştu.

Vahiy kültürü, yalnızca Kur'an'ın değindiği konularla sınırlı değildir. Kur'an, kendisinin doğrudan belirlemediği alanlarda kendisine uygun bir kültür oluşturmayı en az kendisinin doğrudan belirlemesi kadar gerekli görmektedir. Güzel sanatlardan teknolojiye, hukuktan ekonomiye, bilimden siyasete kısaca insanı ilgilendiren her konuda ve alanda oluşan kültürün temel özelliği vahye uygunluğudur. Vahiy kültürünün belirleyici olması gerekmeyecek bir tek alan söz değildir. Örneğin vahiy kültürüne sahip olan bir kimse aracını kolay kolay yaya kaldırımına park etmez. Zira onun kültüründe bu bir hak ihlali olduğundan günah sayılır. Hakkı gözeterek davranmak en büyük erdemdir. Bir şeyin yasal anlamda yasak veya serbest olmaktan çok günah veya sevap bağlamında, hak veya haksızlık bağlamında, doğruluk veya yanlışlık yönüyle bağlayıcılığı olan bir kültürün alanına girmeyecek hiçbir alan düşünülemez.

Her kültür kendine özgüdür. Bir kültürün başka bir kültürle uyum sağlaması kendi özgünlüğünü koruyarak gerçekleştirmesi mümkün değildir. Eğer uyum ve birleşme varsa birisi diğerinde ya yok olmuştur ya da iki farklı kültürün birleşerek yeni bir kültüre dönüşmeleri söz konusudur. Tıp-kı vahiy kültürü ile tasavvuf kültürünün birleş-mesinden mistik şirk kültürünün doğması gibi. Veya vahiy kültürü ile seküler kültürün buluşması halinde ortaya çıkacak kültür artık ne seküler ne de vahiy kültürü olur. Her iki kültürün sahip ol-dukları değerlere bakıldığında sonucun böyle olacağı kesin olarak anlaşılır. Seküler kültürün özelliklerine kısaca göz atarsak bu geçeği görürüz. Se-küler kültür bencildir; paylaşmayı sevmez. Her şeye yararlanma güdüsüyle yaklaşır. çıkarcıdır, önemli olan kazanmaktır, kazanmayı sağlayan her aracı uygun görür. Onun gözünde bir şeyin değeri sağladığı yararla orantılıdır. Maddecidir. Hayata bakışı yalnızca bu dünyadan ibarettir. Şimdi bu değerlerin oluşturduğu bir kültürle vahiy kültürü hangi zeminde buluşabilir. Bunun bir tek yolu var ya vahiy kültürü imanını terk edecek ya da seküler kültür iman edecek. Ya da ikisi de birbirine karı-şarak kendi inançlarıda şirke düşecekler.

Batı kültürüne mensup toplumların sahip oldukları zenginliği, teknolojik üstünlüğü, sosyal gelişmişliği seküler kültür sayesinde elde ettikleri doğrudur. Ancak en az bu doğru kadar diğer bir doğru daha vardır ki o da çağdaş batı uygarlığı seküler kültürden doğan anlayışla sahip oldukları şeyleri elde etmek için dünyanın dörtte üçünü aç bıraktı. Katliamla, vahşetle, sömürü ile elde edilen bir zenginlik seküler kültürün sahip olduğu anlayışın ne olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Onu bir medeniyet projesi olarak görenler, ona özenenler; onun sahip olduklarının sonucuna bakmaktadırlar; nasıl sahip olduğuna değil.

Bu eleştiri salt batı kültürünü olumsuzlamak adına değildir. Onun karakterini ifade etmek içindir. adı ne olursa olsun kültürlerin tamamının kaynağı insanın zihin dünyasıdır. Kültürün ana kaynağı "zihniyet"tir. Her şey düşüncede başlar, orda doğar, hayat sahnesine oradan çıkar. Her kültür bir değerdir. Ve değerini doğduğu/meydana geldiği şeyden almaktadır. Örneğin seküler kültür kendisini seküler yapan değerlere bağlı kaldığı sürece seküler kültür olarak kalır. Bir kültür kendi değerlerini yitirdiği zaman kendisi de yok olur. O nedenle ne kadar benzeşirlerse benzeşinler kültürler başka kültürlerin değerlerini bünyelerine kattıkları anda özgün yapılarını yitirirler. Örneğin insanı ve aklı merkeze alan seküler kültür, vahyin değerlerinden birsini bünyesine kattığı anda seküler olmaktan çıkar. Bir kültürün başka bir kültürle benzeşen yanlara sahip olması onunla ayni olduğu anlamına gelmez. Ne kadar benzeşirse benzeşsin özünde farklıdır. Kültürler kendilerini ortaya çıkaran ve besleyen değerlerden ayrı düşünülemezler. Vahyi değerlerden doğan bir kültürle seküler değerlerden doğan bir kültürü bir araya getirmek her iki kültürü de kendileri olmaktan çıkarır. Bu gerçekliği dikkate almayanlar medeniyetler arası diyaloglarla, medeniyetleri buluşturmaya çalışmakla siyah ve beyazı birbirine katarak siyahın yine siyah beyazın da yine beyaz kalacağına inanmak gibi bir şeyi iddia etmiş olmaktadırlar.

Vahye bağlı kalmak adına bizzat vahyin insanın kontrolüne ve sorumluluğuna bıraktığı alanlarda hiçbir şey üretemeyen müslümanlar, çözümü o alanları yasaklamada buldular. Böyle olunca da insan, muhtaç olduğu, tabii ihtiyacı olan şeylerin çoğundan yoksun bırakıldı. Bu yanlış yaşamın büyük bir bölümüne seküler kültürün egemen olmasına neden oldu. Bu egemenlikten elde ettiği güçle sekülerizm, özellikle müslümanları kendi hakimiyetine aldı. Onları hayatı belirleyen olmaktan çıkarıp, kendisinin belirlediği hayatı yaşamak zorunda bıraktı. Müslümanlar, müzikle, resimle, edebiyatla, felsefeyle, tiyatroyla, sosyolojiyle, bilimle, teknikle v.s. ilgilenmekten, uğraşmaktan vahiy adına uzak tutuldu. Bu alanlarda vahyin doğrudan tespitlerinin olmamasını vahyin o alanları yasaklaması olarak algılandı. Oysa ki bu alanlar vahiy tarafından müslümanların inisiyatiflerine bırakılmıştı. Müslüman, bu alanlarda vahyin kendisine kazandırdığı anlayışla, vahyin temel ilkele-rine uygunluğunu esas alarak vahiy kültürü oluşturmalıydı. Bu yapılmadı. Örneğin edebiyat alanında klasikleşmiş bir tek eseri yoktur müslümanların. dünya çapında bir psikologları hiç olmadı. Ekonomi veya siyaset bilimi alanında yazılmış, bırakın temel bir eseri bir kitapçığımız bile yok. Kısacacı mimariyi saymasak hiçbir alanda söylenmiş bir sözümüz yok. Yani müslümanlar hiçbir alanda kültür oluşturamamışlar/üretememişler. Diğer bir deyimle kültürsüz bir toplumdur müslümanlar.

Kitaplığımızdaki kitaplara bir göz atalım. Göre-ceğiz ki kitaplarımızın -müslüman olmayanları saymazsak- tamamına yakını "din"le ilgilidir. Binlerce, yüz binlerce kitap ya Kur'an'ı ya hadis'i ya da "dini" anlatmaya çalışmaktadır. Sanki sosyoloji, psikoloji, tarih, matematik, fizik, müzik, resim, edebiyat, tıp… "dinden" değilmiş gibi. Bu alanlarda yazılmış kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Seküler batı uygarlığının(kültürünün) dünyaya egemen olması ve bütün dünyayı kendisine özendirmesi; deyim yerinde ise kendisine bakanların "ağızlarının sularını akıtması" müslümanların sahipsiz bıraktığı bu alanlardaki etkinlikleri ile olmuştur. Özellikle bilim ve teknik konusundaki çabaları, onlara dünyayı sömürecek gücü sağlamıştır. Müslümanlar batı kültürünün bu alanlardaki işgaline son verecek bir vahiy kültürü ortaya koymadıkça, batı kültürünün zulmüne maruz kal-maktan, ezilip sömürülmekten kurtulamazlar. Vahiy kültürü yalnızca "din" alanında değil insana ve hayata dair her alanda söz sahibi olmalıdır. Ne yazık ki bugün cenazesi ile düğünü için aynı tarz tören düzenleyecek kadar hayattan ve onun ger-çeklerinden kopmuş, ona yabancılaşmış bir zihin yapısıyla karşı karşıyayız. Üstelik hayattan bu kopuş İslam’ı korumak adına yapılarak hayatımızın önemli bir bölümü islama kapatılmıştır. İslam’a kapatılan bu alanlar hayat boşluk kabul etmediğinden bir şekilde doldurulmuştur. Adeta genlerine müdahale edilmiş ve neye benzediği belli olmayan garip yaratıklara benzemektedir. Başı türbanlı göbeği açık müslüman kızlarımız(!) bu zihniyetin eseridir. Yaradılışı itibariyle ihtiyacı olan şeylerden nefsi terbiye adına mahrum bırakıldığı için "illetli" bir insan tipiyle karşı karşıyayız.

Bir insanın "duygu dünyası" da en az "düşünce dünyası" kadar önemlidir. Ne var ki müslümanlar bu iki dünya arasında dengeyi kuramadıklarından, birbirlerini tamamlaması gereken bu iki parça sürekli bir çatışma yaşamaktadır. Oysa ki müslüman yalnızca düşünce dünyasını değil, duygu dünyasını da vahiy kültürü ile beslenmeli, vahiy onu da korumasına almalıydı. Bu yapılmadığı gibi duygu dünyası, vahiy adına vahiyden yoksun bırakıldı. Deyim yerinde ise vahiy kültürü bu alanda sekülerleştirildi. Örneğin ilahi sevgi adına beşeri sevgi yok sayıldı. İnsan, insani sevgiden yoksun bırakıldı. Tasavvufun örtülü şirkine kapı aralandı. Elbette Allah’ı sevmeli; hem de her şeyden daha çok. ve hiçbir şey onun sevgisine denk olmamalı. Ancak sevgiyi tekleştirmek, insanı sevgisiz bırakmak farkında olunmadan Allah'a eş koşmak olmaz mı? Müslüman, düşüncesini ve duygusunu kolektif bir ruh haline dönüştürerek hayatını düzenlemeli ve bütün bir hayati bu anlayışla vahyi bir kültürle donatmalıdır. Bunun için de "din adamı" sınıfının din üzerindeki tekelciliğine son vermelidir. Vahyi kültürü dini tekellerine alarak şekillendiren tekelci zihniyet tekelciliğin sağladığı rantı yitirmemek için vahyi kültürleştirdiler. Diğer bir deyimle kültürü vahyin yerine geçirdiler. O nedenle vahiy kültürü düşüncesi en çok onları rahatsız etmektedir. Tıpkı Martin Luther'in İncil’i yerel dile çevirmesinden rahatsız olan papazlar gibi, dini tekellerine alan zihniyetin oluşturduğu elit unsurlar da müslümanların Kitap'larına ulaşmasını, onu anlamasını ve ona göre bir kültür oluşturmalarını engellemeye çalışmaktadırlar. Dinin üzerindeki bu tekelleşme, kartelleşme kaldırılmadan vahiy kültürünün oluşması mümkün değildir.

   

...::: Bu site İktibas WEB tarafından hazırlanmıştır :::...