|

Osmanlı Refleksi
Engin Ardıç / 17.09.2005 / Akşam
Kemal Tahir
merhum, durmuş durmuş, bütün aklıma
fikrime yön verecek o müthiş cümleyi patlatmıştı: “Osmanlı bozgunu
bitmedi, içimizde sürüyor!”
Evet, işte bu nedenle “bizi bölecekler, bizi yıkacaklar” korkusunu
sürdürüyoruz. Daha önce bir kere batmış çıkmış olduğumuz için içimizde
hep bir “batma fobisi” oluştu. Parçalandığımız için “gene
parçalayacaklar” endişesi bizi yiyip bitiriyor.
İşte bu nedenle, “devleti korumak ve kollamak özel görevini”
üstlenmişlerimiz var.
Ve işte bu nedenle, artık yavaş yavaş oluşmuş da güçlenmeye başlamış
Türk burjuvazisinin, “son tahlilde” gene de bürokrasiye karşı boynu
bükük... Çünkü birinin çiçeği burnunda, öteki altı yüz yaşında.
Daha önce kurtarılmış olduğumuz için dönem dönem “kurtarıcı” arıyoruz.
İşte bu nedenle Atatürk’e “devleti kuran ilk cumhurbaşkanımız” olarak
değil de “bir çeşit modern padişah” gözüyle baktık ve onu putlaştırdık.
Kuran’ın yerine Nu-tuk’u, Kâbe’nin yerine Çankaya’yı koymaya kalktık.
İşte bu nedenle, namaz duası ezberler gibi Turgut Özakman’ın “Şu Çılgın
Türkler” kitabını satır satır ezberleme-ye kalkan zavallılar yaşıyor
aramızda... Şaka gibi ama korkunç gerçek bu.
İşte bu nedenle, biryerleri “almaktan vermekten” söze-diyoruz. Çünkü biz
Kıbrıs’a, “faşist Rumlar’ın ezdiği soydaşlarımıza yardım etmeye”
gitmedik, orayı almaya, daha doğrusu “geri almaya” gittik. Eh, yarısını
aldık da.
İşte bu nedenle otuz bir yıldır da “vermemek” için direni-yoruz. Yardıma
gitseydik, Rum faşistlerinin işini bitirip geri dönerdik.
Eskiden bizim olan ve sonra elden kaçırdığımız biryerleri geri alabilmiş
olmak, bilinçaltımızda çok hoşumuza gitti. Gururumuzu okşadı.
Hatta, Enver Paşa’nın yapamadığını yapmaya, Azerbaycan’a da el atmaya
kalktık da yüzümüze gözümüze bulaştırdık.
Tıpkı Eflak’ı alır ama Boğdan’ı verir gibi bakıyoruz mese-leye...
Osmanlı tarihinin ilk dört yüz yılı bir “toprak alma”, son iki yüz yılı
da bir “toprak verme” tarihidir. Vermekten bıktığımız için alınca çok
seviniyoruz.
Komşularımızla ilişkilerimiz, “normal” komşuluk ilişkileri değil... Eski
ve yıkılmış bir imparatorluğun merkez yöneticileriyle eyaletleri
arasında süren karşılıklı kuşku ilişkileri... Merkez-çevre çatışması...
Eski efendi-eski reaya çelişkisi... Onun için de gerginlikten
kurtulamadı.
Onlara ülke olarak değil, “eski vilayet” olarak bakıyoruz. Onlar da bize
“bir zamanlar kendilerini yönetmiş ve ezmiş olan” eski ceberrutlar diye...
Bu Sırp için de böyle, Bulgar için de böyle, Yunan için de böyle, Arap
için de böyle...
Eski devletimiz “kerim devlet” olduğu için, yeni devletimiz de bir türlü
“vatandaşlardan” oluşamadı.
Biz daha yeni yeni “birey olma” aşamasına geliyoruz. Onlar hem bu işi
çok önceden başardılar, hem de bizi sollayıp geçtiler. Bu da içimizde
ayrı bir sıkıntı yaratıyor.
Böylece bizde büyüklük kompleksiyle aşağılık kompleksi elele, atbaşı
gidiyor. “Dünya Türk olsun” sloganıyla “bu millet adam olmaz abi”
görüşünün birlikte varolabilmeleri ancak böyle mümkündür.
Çağdaş olamadığımız için bilime sırtımızı dönüyoruz. Aramızda tarihe de
sosyolojiye de insanlığa da uygarlığa da karşı gelip, “6/7 Eylül gecesi
milletimiz tatlı bir tepki göstermiş, ne var bunda” diyebilen
hayvancıklar yaşıyor.
Bilmiyoruz, öğrenmeyi reddediyoruz, öğretmek isteyene de düşman
kesiliyoruz.
Çağın, ancak işimize gelen, “pratik ürünleri” hoşumuza gidiyor, cep
telefonu gibi.
“Gâvur kazanır, Müslüman yer” felsefesinden çıkamadığımız için hem ürünü,
hem teknolojiyi “ithal etmekle” yetiniyoruz. Kendimiz becerip de
yapamıyoruz.
İşte bunun için de Avrupa Birliği’ne “gireceksek standartlarına uymak
zorunda olduğumuz yer” diye değil, “bize para vermekle yükümlü olanlar,
yani söğüşleyeceğimiz enayiler” gözüyle bakıyoruz.
Çünkü oraya “eklemlenmeye” değil, orayı “fethetmeye” gideceğiz...
Gireceğiz ama “küffar kal’asına” girer gibi gireceğiz!
İşte bütün bu nedenlerle de burnumuz bir türlü boktan kurtulmuyor.
Kurtulacağını da sanmıyorum. |